Yesayan, Bazı İnsanlar ve Diğerleri

Zabel Yesayan, Son Kadeh’te sık sık yoğun bir aşkı, arzulayan bir öznenin dilinden anlatıyor. Ben o dalgalı pasajlar yerine yine düşmüş insanı ve onun diğerleriyle karşılaştırmasını bulduğum yerleri çizdim.

Geçenlerde de bir arkadaşımla kendi hayatlarımız üzerine konuşurken buna yakın bir şeyler sezmiştik. Sabah kalk, işe git, çalış, arkadaşlarınla görüş, evde bir şeyler yap, dolaş, sevdiğin bir şeylerle uğraş, stres yap, sevin, üzül, reddet, kucakla, haftasonunu geçir, küçük başarı kazan, küçük yenilgi al derken çok sapmayan, önceden kestirilebilir bir hat üzerinde yaşayıp gidiyoruz -biz. Kişiliğimiz küçük anlarda, belli başlı kararlar ile hayatımıza yön veriyor elbette fakat büyük kırılmalar yaşama olanağı bizimki gibi sıradan hayat süren insanlara, eğer kendimiz yaşamı zorlamıyorsak, nadiren kendini gösteriyor. Bazı kıyıya vurmuş ruh hallerine girdiğimizde ya da büyük bir olay yaşadığımızda bir eyleme ihtimaliyle karşı karşıya geliyoruz (Romanda da tam böylesi bir an var). Bu da üç beş kere gelmiş bize diye düşündük. Belki de her seferinde bekleneni seçmişiz. Belki bir gün radikal olanı seçebiliriz ya da seçemeyiz. Bu illa ki üzülecek bir şey değil.

Fikrimi daha berrak şekilde izah etmeye çalışacağım: İnsanlar, erkek ya da kadın, umumiyetle kendilerini hakiki halleriyle sunmazlar. Ve sık sık üzerlerine aldıkları sahte örtüler bir şuursuzluk halinin ifadesidir. Evet, bu böyledir. Hayatta kendilerine bir rol seçerler ve bu rolü oynarlar. Onu bazen kendileri seçerler, zira güzel bulurlar. Fakat sıklıkla onu başkaları güzel saydığı için tercih ederler.

İnsan ruhu, ki onu herkes kendisiyle beraber dünyaya getirir, böylece daha çocukluktan sakatlanır. Ruh ölmez elbette. Fakat ürkmüş halde büzülür, bir köşede saklanır ve artık asla ortaya çıkmaya cesaret edemez. Hayatının şu ya da bu anında ruhları meydana çıkıp hâkimiyet kazanmış insanlar vardır. Lakin nice insan da vardır ki, ruhları daimi şekilde uyuşup kalmıştır, bunlar için uyanma zili asla çalmaz. Eğer herhangi bir fevkalade olay, büyük bir heyecan, büyük bir his ya da bilhassa büyük bir ıstırap ruha kadar nüfuz ederse ve hatta ruh mütereddit uyanış hareketleri yaparsa, huzuru kaçan bu insanlar ninniler söyler, onu uyuturlar. Zira bizzat kendi ruhlarının uyanışı onları ürkütür. Kendi kendilerine yabancılardır ve asla ruhlarının enginliğine bakmaya cesaret edemez, ödünç alınmış hisleriyle, ödünç alınmış prensipleriyle, hariçten edindikleri şekiller ve suretlerle yaşamaya devam ederler. Ve hiçbir şey, fakat hiçbir şey kaynayıp çıkmaz onların dahili âlemlerinden, varlıklarından, ruhlarından.

İşte böylece insanlar, münasip olan budur ya da şudur derler. Şu şu şartlarda böyle ya da şöyle hareket etmek iyi olacaktır. Ve başkalarını muhakeme ve mahkûm ederler, zira mevzubahis şartlarda böyle bir davranış makbul görülen şekle uygun düşmemiştir.

Kimse, hangi dahili ve karşı koyulmaz güdüye tabi oldum demez. Kimse, ruhum ne istiyor, özvarlığım hangi mukaddes ve hususi kanunları telkin ediyor bana demez. Evlilik ve hatta aşk hakkında da bu minval üzere düşünürler. Tercihlerini hesap ederek, ham hislerle ve belli şartlara uyarak yaparlar. Lakin şaşırtıcı olan şudur ki, bu tamamen şahsi meselede dahi çoklukla ağır basan şey, başkalarının fikirleri olur. Bu tercih başkalarını hayran bırakmalı, şaşırtmalı, onların rızasını kazanmalıdır. İşte o zaman her şey münasip bir şekilde tanımlanır. Böylece, insanlar görürüz ki hakiki insanlar değillerdir. Hisler tanırız, hakiki hisler değillerdir. Ve anlarız ki, insanları tek bir derdi var: tabiatın onlara bahşettiği imkânlar ile hayatın tüm tebessümlerinden dolu dolu tat almak ve yaşamak yerine, kendi edindikleri ya da başkalarının onlara verdiği rolü iyi kötü yerine getirmek. Ve işte hayat böylece hüzünlü, faydasız ve usandırıcıdır, tıpkı kabiliyetsiz bir tiyatro yazarının yazdığı bir komedya gibi.

Nadiren, kendilerine verilmiş dünyevi ve sahte edep kılıfını çeşitli talihli tesadüflerin neticesinde ya da şahsi istisnai kabiliyetleri sayesinde yırtan, kaybettirilmiş olanı, kendisini, ruhunu arayan ve ona teslim olan insanlar da vardır. Böyleleri yalnız kaldıklarında, ruhlarının şarkılarını ve romanlarını dinlediklerinde melal ile dolmazlar. Hiç şüphesiz, etrafları sislerle sarılmıştır ve onlar da sıklıkla bir rolün icaplarını yerine getirirler. Lakin fark şudur ki, uyandıkları ve kendi ruhlarını buldukları anlara sahiptirler. Peki, geri kalan çoğunluk kendi ruhunu nasıl bulacak? Onlar asla kendileriyle baş başa kalamazlar ve hatta bu yalnızlıktan ürkerler. Hayat çoğu insan için kargaşa ve rekabet içinde, ruhlarına yabancı gayelerin peşinde geçip gider. İçlerinde, ruh temayüllerinde olanı, saadetin ve zevkin esaslarını, uzakta, ulaşabileceklerinin haricindeki noktalarda ararlar. Ve gayelerinin ulaşılamaz olduğunu ne kadar zannederlerse, hayatlarının o kadar enteresan olduğunu, kahramanlar gibi yaşadıklarını düşünürler. Asla uyanmazlar, uyanmaya vakitleri yoktur, zira tıkış tıkış hayatlarında yalnızlık yoktur.

İstisnai şekilde ruhlarıyla yaşayan ender bulunur o insanlar ise, işlerinin, hislerinin ve hareketlerinin kendiliğinden akıp giden, safdil ve berrak sadeliğiyle hemen tanınırlar. Onların ruhu ürkerek varlıklarının bir köşesine sığınmaz, aksine satha çıkar, insanların çehrelerinde ışıldar, şahsiyetlerinin haricinde parıldar, şarkı söyler, tebessüm eder ve insan evladını yerlerde sürünen türlü hallerinin alın yazı olan alçaklığı sanki hissedilmez kılar. O zaman, sayısız tesadüflerle yapılan bir tasnifin onu şu ya da bu cemiyetin şu ya da bu mevkisine koymasının ne ehemmiyeti kalır? Onun fiziki şu ya da bu suretle vücut bulmasının ne ehemmiyeti kalır? Tanrı parmağını onun alnının üzerine koymuştur bir kere. O hakiki seçilmişlerden biridir ve yaşar, gittiği yolda aydınlık bir iz bırakarak bizim dünyamızdan geçip gayba karışır.

Sen böyle seçilmişlerdensin sevgilim, Tanrı’nın dokunuşunu kabul etmişlerdensin. Ruhum ruhunu hissetti, onunla kardeş oldu ve onun içindir ki seni bu kadar derin, bu kadar beklenmedik bir hal ile sevdim.

Zabel Yesayan, Son Kadeh, Aras Yayıncılık, çev. Mehmet Fatih Uslu, 2018 [1916-1924], s. 26-9.

Nelson, Pharmakon ve Yazı

Yazarlar ara sıra anıyorlar, “ah bu yazı işine bulaşmasaydım”, “önerim, eğer hiç yazmadıysanız, asla yazmayın” gibi şeyler. İlhan Berk’ten okumuştum herhalde en son. Nelson bu pasajda zehre değinirken, alıntılamadığım kısımda devaya değiniyordu. Devayı kitaplarda aramamak gerekir diye düşünerek sadece zehir bölümünü koydum hatırlamak üzere. Ben bir şey yazmıyorum ama yazanlar ve alkol üzerine kendine dönüşlü metinleri okumayı seviyorum. Bir arkadaşım da ekmek üzerine yapılan filmleri seviyordu, şaşırmıştım.

Harari’nin çevirmeni Selin Siral aynı zamanda Maggie Nelson’ın da çevirmeniymiş. Harika bir “çevirmenin sonsözü” yazmış kitaba da. Yarın bir gün kimse de kalkıp “neden mavibent?” diyemesin diye inceliğini paylaşmış. 24. maddesi “O halde başka türlü ifade edeyim. Henüz hayal kurabiliyorken, çevirinin değil okumanın öğrencisi olmayı hedefleyelim” (s. 108).

181. Pharmakon ecza demek fakat -başta Jacques Derrida olmakla beraber, başklarının da işaret ettiği üzere- bu Yunanca kelime, kastedilenin zehir mi deva mı olduğunu belirtmeye el vermiyor. İkisini de aynı potada eritiyor. Platon diyaloglarda bu kelimeyi hastalık, etken, deva, tılsım, madde, büyü, suni renk ve boya gibi türlü türlü anlamda kullanıyor. Platon seksi pharmakon olarak adlandırmıyorsa da aşk hakkında bir sürü şey söylüyor. Platon seks hakkında pek bir şey söylemiyor.

182. Phaedrus‘ta yazı da nahoş bir şekilde pharmakon olarak adlandırılıyor. Sokrates ile Phaedrus’un tartıştığı soru, yazının belleği destekliyor mu köstekliyor mu olduğu: yazı zihinsel güçleri felç mi eder, yoksa unutkanlığa deva mıdır? Pharmakon sözcüğünün pek çok anlamı olduğu düşünülürse, bu sorunun cevabı, bir anlamda, çeviri meselesidir.

183. Goethe de yazının zarar verici etkilerini dert edinmiş. Özellikle de “halihazırda önümüzde canlı duran [şeyin] temel özelliğini korumak ve kelimelere döküp yok etmemek” üzerine kafa yoruyor. Artık bu tarz şeyler hakkında o kadar endişelenmediğimi saklayacak değilim. İyisiyle kötüsüyle, yazının bir şeyleri ya hiç değiştirmediği ya da çok hafif bir etkisi olduğu kanaatindeyim. Her şeyi olduğu gibi bıraktığını düşünüyorum çoğunlukla. Şiirinizin işlevi ne? Herhalde dili maviye çalmak gibi bir şeydir (John Ashberry).

184. Doğrusu yazı, akıllara ziyan bir eşitleyici. Bu bentlerin yarısını sarhoş ya da kafam dumanlı, diğer yarısını da ayıkken yazmış olabilirdim; yarısını ıstırap içinde gözyaşı dökerek, yarısını da soğukkanlı bir mesafeyle yazmış olabilirdim. Ama şu aşamada, defalarca sıraları değişmişken; sonunda kâğıda basılıp, bir yöne akan dere misali dizilmişken hangimiz aradaki farkı ayırt edebiliriz?

Mavibent, Maggie Nelson, çev. Selin Siral, Kolektif Kitap, 2017 [2009], s. 78-9.

Camus, Romanı Bitirmek (Düşüş)

Hazlardan düşen yargıç. Düşmeyi incelikleriyle tanımlayan varoluşçuların zamanında bu düşüşün bir ânı, süresi ve mesafesi varmış. Onların yazdıklarıyla büyüyenlerin zamanında ise taa en baştan öylesi bir yüksekliğe hiç çıkmamış, ancak belki hayallerinde çıkmayı düşlemiş okurlar, bizzat deneyimlediklerinden değil de, ancak iyimser ihtimallerden aşağı düşmeye başlamışlar. Tümü değil: bazı okurlar, bazı insanlar. Çıkanları biliyoruz, her yerdeler. Çıkılmayan yerden düşemiyoruz. Bu kapakta yuvarlanmalık bir merdiven var. Benim kapağımda, kırmızı şemsiyeli fötr şapkalı bir adam -o zaman, daha çok adam- ve onun ters dönmüş yarı transparan yansıması (Erkal Yavi). Elde şemsiye, ayakların altında deniz. İki kapağın ortaklığı, düz zeminsizlik. Ayaklarımızı şöyle rahatça yere basabilsek, zıplayabiliriz bile şanslıysak.


Tekrar yatıyorum, bağışlayın. Korkarım, coşup kendimden geçtim, yine de ağlamıyorum. İnsan bazen sapıtıyor, apaçık gerçeklerden kuşkuya düşüyor, hatta iyi bir yaşamın sırlarını keşfettiği zaman bile. Benim çözümüm kuşkusuz en iyisi değil. Ama insan yaşamını sevmediği zaman, elinde başka seçeneği yoktur, öyle değil mi? Bir başkası olmak için ne* yapmalı? Olanaksız bu. Artık hiç kimse olmamak, herhangi biri uğruna kendini unutmak gerekirdi, hiç değilse bir kez. Ama nasıl? Bunaltmayın beni. Ben, bir gün bir kahvenin terasında elimi bırakmak isteyen o ihtiyar dilenci gibiyim. “Ah, bayım,” diyordu adam, “mesele kötü insan olmak değil, ama ışığı yitiriyor insan.” Evet, ışığı, sabahları, kendini bağışlayan kişinin o kutsal masumluğunu yitirdik biz.

Bakın, kar yağıyor! Sokağa çıkmalıyım! Beyaz gecede uyuyan Amsterdam, karlı küçük köprüler altındaki kara yeşimtaşı kanallar, ıssız sokaklar, boğulmuş ayak seslerim, bütün bunlar yarınki çamurdan önce geçip giden temizlik olacak. Bakın camlara karşı kabarıp kalkan şu iri yumaklara. Belli ki güvercinler bunlar. Bu sevgili yaratıklar sonunda yere inmeye karar vermişler, suları ve çatıları kalın tüy tabakası ile kaplıyorlar, bütün pencerelerde çırpınıp duruyorlar. Nasıl da kaplamışlar ortalığı! Umalım ki, herkes kurtulacak, öyle değil mi, servetler ve zahmetler paylaşılacak ve örneğin siz, bugünden itibaren, yerde yatacaksınız benim uğruma. Tümüyle şiir, öyle değil mi? Haydi bakalım, itiraf edin ki, eğer gökten bir araba inip beni götürseydi ya da kar birden alev alsaydı, donup kalırdınız. İnanmıyor musunuz buna? Ben de inanmıyorum. Ama benim, ne olursa olsun, sokağa çıkmam gerek.

Tamam, tamam, sakin oluyorum, kaygılanmayın! Benim duygulanmalarıma da, sayıklanmalarıma da zaten pek güvenmeyin. Amaçlıdır onlar. Bakın, şimdi bana kendinizden söz edeceğinize göre, kendi ilginç itirafımın, amaçlarından birine ulaşıp ulaşmadığını hemen öğreneceğim. Gerçekten de, muhatabımın polis olduğunu ve Dürüst Yargıçlar‘ı çaldığım için beni tutuklayacağını umuyorum hep. Gerisi için kimse beni tutuklayamaz, öyle değil mi? Ama bu hırsızlığa gelince, yasanın etki alanına giriyor ve ben kendimi suçortağı yapmak için her şeyi ayarladım; bu tabloyu saklıyorum ve her isteyene gösteriyorum. Bu durumda beni tutuklayabilirsiniz, iyi bir başlangıç olur bu. Belki de daha sonra işin geri kalanıyla uğraşanlar olur, örneğin benim kellemi keserler, ben de artık ölmekten korkmam, kurtulmuş olurum. Toplanmış kalabalığın üstüne o zaman siz henüz soğumamış kellemi yükseltirsiniz, onların orada kendilerini bulmaları ve benim onlara, örnek bir insan olarak, yeniden egemen olmam için. Her şey tamam olur ve ben, çölde bağıran ve oradan kurtulmamı reddeden sahte peygamberliğimi, kimsenin ruhu duymadan, sona erdirmiş olurum.

Ama siz polis değilsiniz elbet, böylesi çok basit olurdu. Nasıl? Ah! Kuşkulanıyordum bundan işte. Size karşı duyduğum bu tuhaf yakınlığın bir anlamı varmış meğer. Demek siz Paris’te o güzel avukatlık mesleğini icra ediyorsunuz! Aynı türden olduğumuzu biliyordum. Hepimiz birbirimize benzemiyor muyuz, böyle durmadan ve muhatapsız konuşarak, önceden cevapları bilsek de hep aynı sorularla karşılaşarak? Öyleyse, bir akşam Paris rıhtımları üzerinde başınıza geleni ve nasıl yaşamınızı hiç tehlikeye atmamayı başardığınızı lütfen anlatın bana. Yıllardır gecelerimde hep çınlayıp duran ve sonunda sizin ağzınızdan söyleyeceğim şu sözcükleri kendiniz tekrarlayın: “Ey genç kız, kendini yine suya at da her ikimizi kurtarma şansına bir kez daha ereyim!” Bir kez daha, ha, amma ihtiyatsızlık! Ya söylediklerimizi hemen kabul ediverirlerse, üstat? O zaman dediğimizi yerine getirmek gerekir. Brr!.. Su ne kadar da soğuk! Ama yüreğimizi ferah tutalım! Artık çok geç, her zaman hep geç olacak. Çok şükür ki öyle!

Albert Camus, Düşüş, Can Yayınları, çev. Hüseyin Demirhan, 2007 [1956] 7. basım, s. 106-8.

Bıçakçı, Önemsizlik ve Çirkinlik

Eğitim, kendimize baktırmamak için iki seçenek sunuyordu: Önemsizlik ve çirkinlik. Seçim bize bırakılmıştı. Ya bakmaya değlmeyecek kadar önemsiz olacaktık ya da o kadar çirkin olacaktık ki, insanlar bize, gözüm görmesin seni, diyeceklerdi. Eğitimdekilerin çoğu önemsiz olmayı seçmişti. Böylesi irili ufaklı iktidar ilişkileri içinde biçimlenen hissimize daha uygundu hem de çirkin olmak fazladan bir cesaret istiyordu. Görünmezliği hedefleyen insanların bile aynaya bakmaktan vazgeçemeyeceğini ve aynada kendini çirkin görmeyi kolay kolay kabullenemeyeceğini seziyorduk.

Amcaoğlu çirkin olmayı seçmişti. “Ne olursa olsun, bana daha kahramanca geliyor,” dedi ağırbaşlı bir ifadeyle.

Çirkinler, fiziksel olarak kendilerini çirkinleştirmek dışında, halleri, tavırları ve konuştukları konular bakımından da tahammül edilemez olmaya çalışıyordu. Yırtık pırtık giysiler içinde, insanlığın yüzkarası gibi aç, sefil dolaşıyor, yüksek sesle ve bozuk bir dille uğradıkları haksızlıkları anlatıyorlardı. Konuştuğumuzda sesimiz neredeyse hiç duyulmuyordu. Duvar diplerinden yürüyor, gölgelerimiz yere düşmesin diye dikkat ediyor, oturduğumuzda sandalyelerin ucuna ilişiyorduk.

Amcaoğluyla ben eğitimde bize söylenen şeyleri harfiyen yerine getiriyor, ha bire kendimizi çirkinleştirmeye ve önemsizleştirmeye çalışıyorduk ama dikenli telleri aştığımızda ne olacağı konusunda hiçbir fikrimiz yoktu. Kulağımızda yine yaşlılardan dinlediğimiz ve eğitimde öğrendiğimiz şeyler vardı oysa bunları bir türlü kafamızda canlandıramıyorduk. Özgür olacağımız, kendimizi gerçekleştirebileceğimiz söyleniyordu; biz bunların tam olarak ne anlama geldiğini bilemiyorduk. Üstelik kullanılan sözcüklerden, kurulan cümlelerden, dinlediğimiz şeylerin dikenli tellerin dışını hiç görmemişlerin hayal dünyasının ürünü olduğunu anlıyorduk. Tutsaklıktan kurtulmuş, kendisini gerçekleştirmiş birini henüz hiç kimse görmemişti.

Aslında buradan çıkmak gibi bir hayali olmayan çoğunluk için dikenli teller ve muhafızlar bir bakıma görünmezdi. Çevrelerini saran teller ve silahlarını üzerlerine doğrultmuş muhafızlar yokmuş gibi yaşıyorlardı. “Onların seni görmemesine uğraşacağına sen onları görme!” Bu cümleyi dile getirme gereği bile duymadan ama tam olarak bu cümleye uygun biçimde, “etkileşime girmeden” yaşayıp gidiyorlardı. Elbette bu da bir seçenekti ve eğitimimizin bir aşamasında bize bu seçenek de sunuluyordu. Dikenli tellerin, silahlı muhafızların bir metafor olabileceği söyleniyor, hafif alaycı bir üslupla uzaklarda belirsiz bir yer gösteriliyor, “Belki de orada öyle bir sınır filan yoktur, belki de tutsak değilizdir!” deniliyordu. Ama gel de sen bunu dikenli telleri aşmak isterken ölen ya da sakat kalan insanlara ve onların yakınlarına anlat.

Amcaoğlu ve ben bütün bu paradoksları, fikirleri, varsayımları adamakıllı ifade edip bize yeni bir dünya tasarımı sunacak felsefi birikimden yoksunduk. Kafamız öyle karışıktı ki, görünmez olmak en kolayı gibi geliyordu. Bunun için her gün alıştırma yapıyorduk. O benim üzerimde çirkinliği ben onun üzerinde önemsizliği deniyordum. Bu alıştırmalar zamanla birer gösteriye dönüşmüştü. Amcaoğluyla ikimiz evlerimizin ortasında avluya çıkıyor, birbirimizi görmemek için hep aksi yönlere bakmaya çalışarak avluda dönüp duruyorduk. İki kişinin aynı anda birbirinden saklanmaya çalıştığı bu müziksiz, tuhaf dansı ailelerimiz merakla seyrediyordu. Sonra amcaoğlu bağırmaya başlıyordu. “Konuşamıyorum!” diyordu. Ben “Ne zor şey iki insanın birbirini anlaması,” diye fısıldıyordum. O adaletsizlikten söz ediyor, ben evrenin büyüklüğü karşısında insanın hiçliğini vurguluyordum. O kayıplarını sıralıyor, ben doğmuş olmanın kederini dile getiriyordum. Böyle hem birbirimizi duymuyormuş gibi konuşup hem görmüyormuş gibi dönüp dururken bazen ayaklarımız birbirine dolanıyor ve yere kapaklanıyorduk. O zaman ailelerimiz gülmekten yerlere yatıyor, yaşaran gözlerini silerken bizi bir an için gözden yitiriyorlardı.

Barış Bıçakçı, Tarihî Kırıntılar, İletişim Yayınları, 2019, s. 166-8.

Ceyran, Kitaplar ve Bitlerle Hayatta Kalmak

Mehtap Ceyran’ın Mevsim Yas romanında geçmişten günümüze akan, şimdilerde yer yer şekil ve şiddet değiştirse de başkalaşarak süregiden pek çok acı var. Hem bu acılara sebep olan olaylara hem de acıların deneyimlenme biçimlerine dair de bir o kadar tasvir var. Ürpertici bir varlık bu romanın hikâyesi. Kendini hatırlatacak herhalde uzun yıllar, birkaç dilde birden…

Romandan bir parçayı buraya hatırat niyetine taşımak isteyince kıvırdığım sayfaları taradım, kitaplarla ilgili -birkaç pasajdan birisi- olan- ve kişinin korumayı başarabildiği özel alanına dair olan bu bölümü almak istedim. Ermeni gelin anneannenin, Fesla’nın şeytan tasviri babasının ve yaptıklarının, Taha’nın ya da birçok başkasının yaşanamayan aşkının, Sait’in oğlunun kemiklerine yolculuğunun, Zehra’nın ya da yan karakterlerin bitmek bilmez bunalımının, toplu mezarların, katliamların, fail-i meçhullerin, her tür şiddetin, sonsuz kasvetin, umutsuzluğa söndürülmüş izmaritlerin vb. yerine bu pasaj, ileride okurken daha iyi gelir ruha diye umdum. Çıkışsız romanda çıkış bulabilir miyim diye meraklandım.

Okulda ders dışındaki bütün zamanlarımı kütüphanede geçirir olmuştum. O gün eskimiş, yapraklarının uçları kıvrılıp çatlamış bir kitap buldum. Bu da diğerleri gibi kütüphaneye bağışlanmış olmalıydı. Ellerim titreyerek kitabı aldım. Medet öldürülmeden kısa bir süre önce, bu kitabı bana vermiş, “Sakla, zamanı geldiğinde okursun,” demişti. Babam o gece kitabı bulmuş, ablamın sanmıştı. Ablamı mutfak kapısının arkasında beklettiği sopasıyla öldüresiye dövmüş, kitabı yırtıp atmıştı. Bir an ablamın beyaz yüzünü, siyah saçlarını, her zaman dalgın bakan gözlerini hatırladım.
Senelerdir şehir kütüphanesinde arayıp da bulamadığım kitabı, yatılı okulun kütüphanesinin raflarından birinde bulmuştum: Kırmızı Pazartesi. Herkesin önceden işleneceğini bildiği bir cinayetin hikâyesi! Medet bu hikâyeyi kendi hikâyesine benzetmiş olmalıydı.
Kitabı alıp yatakhaneye kapandım. O gün akşam yemeğine inmedim. Kitabı bitirdiğimde ilk sayfasını yırtıp yedim. Bir süredir dokunmadığım bit şişeme tekrar sarıldım. Şişenin içindeki çürümüş bitlere bakarak saatlerce sayıkladım. Gece geç bir saatte sürünerek ranzamın altından çıktım. Yalınayak, parmaklarımın ucuna basarak tuvalete yürüdüm. Gürültü yapmadan kapıyı kapatıp sürgüyü çektim. Ne kadar zaman geçmişti, ne kadar süredir yazıyordum farkında değildim. Çıktığımda, tuvaletin bir duvarının neredeyse tamamını doldurmuştum.
Yatakhaneye döndüm, ranzamın altına girdim. Gece bitmek bilmiyordu. Bit şişelerimi incelemeye başladım. Birer parça kanlı çamura dönüşmüşlerdi. Yeni bitler edinmeye karar verdim.
Sabah güneş doğar doğmaz ranzanın altından çıktım. Bir iki gün önce önümdeki sırada oturan kızın saçlarının arasında hareket eden siyah bitler görmüştüm. Ders boyunca o bitleri takip etmiştim. Muhtemelen herkesten saklıyordu ve bunu benden başka kimse bilmiyordu. Müdür öğrenirse saçını kökünden kazırdı.
Kızın ranzasına doğru yürüdüm. Saat henüz çok erken olduğu için yatakhanedeki herkes hâlâ uyuyordu. Yavaşça uyandırdım onu. Şaşkınlıkla yüzüme baktı. Bitlerini istediğimi yazdığım kâğıdı uzattım. İzin verdi. Saçlarındaki bitleri ayıklayıp, şişelerime doldurdum, tekrar ranzamın altına girdim. Sabah okul idaresi ayaklandı. Müdür asabi davranışlar sergileyerek koridorlarda geziniyordu ama kimseyi sorgulamaya ihtiyaç duymamışlardı, müdür benim yaptığımı biliyordu. Disiplin kuruluna çağrıldım. İki öğretmen ve müdürden oluşan göstermelik kurulun karşısına geçtim. Müdür, kurulun tamamı adına konuşuyor, karar veriyor ve uyguluyordu. Bana bir şey sormadı. Yüzüme pis pis baktı. “Tuvaletin duvarına o yazıları kim yazmışsa bulup polise vereceğim,” dedi. Odadan çıktım.
İkinci hafta yine yazdım. Üçüncü hafta tekrar, dördüncü hafta tekrar… Her seferinde üzerinden bir kat boyayla geçiyorlardı. Müdür ispatlayamadığı için bir şey yapamıyordu.

Mehtap Ceyran, Mevsim Yas, Sel Yayınları, 2018 [2017], 4. basım, s. 196-7.

Lerner, Şiir Nefreti ve Sevgisinin Savunusu

Yer gibi okuduğum iki romanının ardından, Lerner’a henüz doyamadığımdan, her ne kadar şiirden ve şiire dair metinlerden pek bir şey anlamasam da bu denemesini de okumak istedim -nitekim benim içinde olduğum okur grubunu ilgilendiriyormuş kitap.

Lerner’ın autofiction romanları nasıl kendi geçmişine ve kişiliğine dönüşlüyse, bu deneme de sadece aşırı-öznel düşüncelerine dönmekle kalmıyor, çocukluk anılarına kadar inebiliyor. Gayet iyi yazılmış, toparlayıcı bir sonuç bölümü ve son derece kişisel bir kısım olduğundan aşağıdaki pasajı buraya taşıdım. Aynı zamanda, kitapta şiire ve şiire yaklaşımlara dair kurduğu hipotezi bu pasajda bir sinema filmi başlamadan önce duyduğu hislerle örneklendirmesi hoşuma gitti.

Lerner’ın ışıklar sönüp film başlarken hissettikleri bana çok yakın geldi. Sinemada izleyeceğim filmlere gitmeden filmin genel konusu ile ilgili hiçbir şey bilmek istemem. Bir heyecanı yok edecektir o bilgiler diye düşünürüm. Lerner bu çocuksu merakın ve beklentinin şairler, okurlar ve okumazlar açısından nasıl yaşandığını araştırıyor kitap boyunca. En kaba hâliyle, bir sanat eserine, bir şiire yaklaşırken “ideal” olan ile karşılaşmayı bekliyor olabiliriz. Sonunda başarısızlığa uğrayacağımızı bile bile, bir filme ya da şiire bir heyecan duygusuyla yaklaşıyoruz. Sonunda büyük ihtimalle beklentiyi karşılamayacak, belki bu tatminsizlik bir nefret uyandıracak fakat sadece bu heyecan için bile sinemaya gitmeye ya da şiir okumayı denemeye devam edebilir insan.

Lerner, Platon’un şiire dair yasaklayıcı sözlerini şiirin potansiyel gücüne, yoldan çıkarıcı olabilme ihtimaline yoruyor. Buradan doğru açıyor şiire dair ikircikli duygularını: şiiri sevmeyenleri, şiirden anlamayanları, şiire burun kıvıranları, kendi yazdığına inanmayan şairleri, daha büyük bir şiir ihtimalini betimleyen şiirleri, çok kötü yazılmış şiirleri, “şiirleriniz yayınlandı mı” diye merak eden ya da “şiir öldü” diye ilân eden bütün ötekileri, şiirin politikayla bağlarını araştıranları, şiirlerdeki hataları tespit eden eleştirmenleri, şiirin düzyazı içerisinde edindiği yerleri, “gelecekteki geçmişin hayaleti” olan Fütüristleri ve başka birçok konumu “şiir” kavramına dair kendince tespit ettiği kökensel hat üzerine yerleştiriyor:

Şiirle uğraşmak başından yetersizliği kabul etmektir. Öte yandan, şiirin gizil güçlerine dair bir inanç da söz konusudur. Yine de bu “fiili” şiirde bir türlü ortaya çıkmaz, zahiri olanda yerleşiktir. Bu sebeple, etraftaki herkesin şiirle ilişkisi gerilim yüklü olmaya, ne yazık ki / ne mutlu ki, yazgılıdır.

(Her ne kadar bu deneme biraz cesaretlendirmiş olsa ya İngilizce şiirleri okumaktan hâlâ korkuyorum -Lerner’ın da anlayacağı gibi, hiçbir şey anlamamaktan ürküyorum çünkü, nefret duymasam da. O yüzden ne Atocha’dan Ayrılış’da sürekli anılan John Ashbery’yi ne de bu kitapta anılan büyükler Whitman ya da Keats veya ilk kez bu kitapta duyduğum, sanırım bugünlerde ABD’de meşhur Rankine’i hiç okumadım. Nefret aşka dönüşebilir ama anlayış kıtlığı aşka dönüşür mü bilmiyorum.)

Aklıma bir de Gage Park’ta düzenlenen Doğaya Dönüş Günü Kampı’na katıldığım o yaz geliyor. Hava cehennem gibi sıcaktı ve sıcaktan sersemlemiş biçimde ortalıkta gezinen genç kamp rehberleri, kafamıza güneş geçmesi diye biz ufaklıkları beş gün arka arkaya Gage 4 Sineması’ndaki bir dolarlık gündüz seansına götürmüşlerdi. Maymunlar Cehennemi‘ni hatırlıyorum – yaşı küçük olan çocuklar dehşet içerisinde ağlayıp durmuşlardı. Salonun ışıkları karardığında -bunlar ailemle birlikte izliyor olmanın duygusal konforunu yaşamadan bir sinema salonunda izlediğim ilk filmlerdi- başka dünyaların mümkün olabileceğini hissediyordum; tüm duyularım bilenmiş ve keskinleşmiş gibiydi ve sanki beni saran karanlıkta ellerindeki kocaman kola bardaklarıyla oturan çocukların duyularıyla birleşip kaynaşıyor gibiydiler. Bu his, film başlayıp alternatif bir dünyanın görüntüsü ekranda gözlerimizin önüne serilir serilmez hızla azalmaya başlıyordu. Film bitip parlak günışığına tekrar geri salındığımızda sözünü ettiğim histen eser kalmazdı; fakat ışıklar her söndüğünde ve filmin ilk görüntüleri ekranı aydınlatmaya başladığında, şiirle bağdaştırdığım soyut bir gücün beni etkisi altına aldığını hissediyordum. Filmin kendisi değildi beni etkisi altına alan (film çok güzel olduğunda bile); salonun sağladığı küçük alandı bu. (Birkaç yaz önce, Santa Fe’deki muhteşem açık hava tiyatrosunda, fena halde vasat bir opera izledim ve içimdeki sıkışmışlık hissi bir trans haline dönüşmeye başladığında, sahneye oldukça uzak olan oturma yerimden, nasıl olduysa, orkestranın etrafında dolanıp duran bir ateşböceği gözüme ilişiverdi. Ateşböceği bir süre sonra sahneye doğru süzüldü ve nihayet perdenin ötesine geçip gözden kayboldu: Işığı bir orada New Mexico’da bir Sevilla’ya üç fersah uzaklıkta, bir orada gerçek zamanda bir sanatın sürekli şimdiki zamanında beliriyordu. O günden beri, fırsat buldukça açık hava tiyatrolarına giderim; sergilenen oyundan çok, mesela, Central Park üzerinde gezinen bir polis helikopterinin Arden Ormanı semalarına süzülüşünü izlemekle meşgul olurum -bir yandan da tarihsel şimdiki zamanda suçlunun kaçtığını düşünmek hoşuma gider.)

Hem sıradan bir deneyimdir bu hem de sıradanın ardındaki yapının deneyimlenmesi, gerçeğin içinden bakan ham bir kanvasın parçaları. Ve -neden söylemeyelim ki- düzüşmek ve kafayı bulmak da bunun bir parçasıydı, seksin ve kimyasal maddelerin algı parçacıklarını biçim deneyimine dönüştürebilmesi gibi. Bir insanın şarkı söyleyerek kekemeliğini düzeltebilmesi gibi.

Tahrif edilmeden somutlaştırılamayacak bir yetenek hakkında, ona uygun örnekler üretemeyecek bir dürtünün örneklerini çoğaltıp durmaya gerek yok. Bu satırları hem şiiri savunmak hem de onu suçlamamızı savunmak için yazdım, çünkü imkânsız olduğu için önemini kaybetmeyecek bir uğraşın mantığı budur. Şiirden nefret edenlerden -ve ben, keza, onlardan biriyim- tek istediğim küçümsemelerini kusursuzlaştırmak için çabalamaları, hatta işi şiirle ilgilenme noktasına kadar getirmeyi düşünmeleri; o noktada nefret yok olmayacak, aksine derinleşecek, ve yine o noktada, imkân ve mevcut yokluklar için (duyulmayan melodiler gibi) bir yer yaratarak, nefret aşka benzemeye başlayabilir.

Ben Lerner, Şiir Nefreti, çev. Hakan Toker, Everest Yayınları, 2018 [2016], s. 85-8.

Tek Cümlelik Nobel Edebiyat Ödülü Açıklamaları (1990-2017)

Açıklamaları Nobel’in sitesinden çevirdim -kesin başkaları çok daha nitelikli bir şekilde çevirmiştir, amacım elbette iyi çeviriden ziyade yakın okuma yapmak ve çeşitli kelimeler üzerinde vakit harcamak. Nobel Edebiyat Ödülü veren jüriler kendilerini ne denli edebi bir biçimde açıklıyorlar? Dünyanın edebiyat olayı olarak görülen o törene dair, bir ya da birkaç tweet uzunluğundaki metni sunarken hangi sözcükleri imtinayla seçiyorlar? Kendilerine, geçmişe yönelik, en iyi “ödül açıklaması” ödülü verseler hangi açıklamaya verirler acaba? Benim üç adayım: Coetzee (yabancılık), Munro (rakipsizlik) ve Alexievich (çokseslilik).

2018 yılında, akademi üyesi Katarina Frostenson’ın eşi, suçu ispatlanmış tecavüz suçlusu Jean-Claude Arnault’a dair 18 kadın tarafından yöneltilen taciz suçlamaları sebebiyle Nobel Edebiyat Ödülü verilmiyor. Hollywood karıştı, İsveç karıştı, pek çok yerde eylemler, tartışmalar kaynamakta, darısı hayatın her alanında Türkiye’nin başına… 

Yakın geçmişi merak ettiğimden ve de çevirmeyi denerken üşengeçlik gösterdiğimden 1990’a kadar iz sürdüm.


2017
Müthiş duygu yüklü romanlarında, dünyayla olan aldatıcı bağlarımıza dair aldatıcı duyularımızın altındaki dipsiz boşluğu açığa çıkaran Kazuo Ishiguro.

2016
Büyük Amerikan şarkı geleneğinde yeni şiirsel ifadeler yarattığından Bob Dylan.

2015
Zamanımızda, acı çekmeye ve cesarete dair anıt olan çoksesli yazıları sebebiyle Svetlana Alexievich.

2014
Kavranması güç insan yazgılarını anımsatan ve zanaatin yaşam-dünyasının gizemini aralayan hafıza sanatı sebebiyle Patrick Modiano.

2013
Çağdaş öykücülüğün ustası, Alice Munro.

2012
Halisünatif gerçekçiliğiyle halk hikâyelerini, tarihi ve çağdaşı kaynaştıran, Mo Yan.

2011
Sıkıştırılmış, yarı saydam imgeleriyle bize gerçekliğe ferah bir erişim sağladığı için, Tomas Tranströmer.

2010
İktidar yapılarının haritacılığına ve bireyin direniş, isyan ve bozgununa dair dokunaklı imgeleri sebebiyle, Mario Vargas Llosa.

2009
Şiirsel yoğunluk ve nesrin samimiyetiyle, mülksüzleştirilmişlerin peyzajını tasvir eden, Herta Müller.

2008
Yeni başlangıçların, şiirsel macera ve duyumsal esrimenin yazarı, hüküm süren uygarlığın ötesinde ve berisindeki insanlığın kaşifi, Jean-Marie Gustave Le Clézio.

2007
Kadın deneyiminin destansı anlatıcısı; kuşku, ateş ve öngörülerle dolu bir güçle bölünmüş uygarlığı tetkik eden, Doris Lessing.

2006
Doğup büyüdüğü kentin melankolik ruhunun arayışında, kültürlerin çarpışması ve iç içe geçmesine dair yeni semboller keşfeden, Orhan Pamuk.

2005
Oyunlarında gündelik gevezeliklerin ardındaki uçurumların örtüsünü kaldıran ve tahakkümün kapalı odalarına girişi zorlayan, Harold Pinter.

2004
Romanlarında ses ve karşı-seslerin ahenkli akışıyla ve oyunlarındaki olağanüstü dilsel coşkunlukla toplumun klişelerini ve hükmedici gücünü su yüzüne çıkaran, Elfreide Jelinek.

2003
Yabancı figürün şaşırtıcı dahil oluşunu sayısız kılıkta resmeden, John M. Coetzee.

2002
Tarihin barbar keyfiliğine karşı bireyin kırılgan deneyiminin tarafını tutan yazınıyla, Imre Kertész.

2001
sezgi yüklü anlatısı ve dürüst tetkiklerle yüklü çalışmalarıyla, bastırılmış tarihlerin mevcudiyetine tanık olmaya zorlayan, Sir Vidiadhar Surajprasad Naipaul.

2000
Evrensel geçerlilik, keskin sezgiler ve dilsel becerilerle dolu bir külliyatla, Çin roman ve dramasına yeni yollar açan, Gao Xingjian.

1999
Tarihin unutulmuş yüzünü resmeden, yerinde duramayan kara masallarıyla, Günter Grass.

1998
Mütemadiyen hayal gücü, tutku ve ironiye dayanan kıssalarıyla, yakalanması güç gerçekliği kavramamızı sağlayan, José Saramago.

1997
İktidarı oyarken ve ezilenlerin onurunu savunuruken Orta Çağ’ın soytarılarına öykünen, Dario Fo.

1996
İronik hassasiyetiyle insanlığın hakikatindeki parçaların tarihsel ve biyolojik bağlamına ışık tutan bir şiirsellik sebebiyle, Wislawa Szymborska.

1995
Lirik güzellik ve etik derinliğe sahip çalışmalarıyla, günlük mucizeleri ve sürmekte olan geçmişi yücelten, Seamus Heaney.

1994
Günümüz insani açmazlarının huzursuz bir tasvirini kurmak için hayat ve miti birbirine geçiren, şiirsel bir güçle hayali bir dünya yaratan, Kenzaburo Oe.

1993
Önsezilerinin gücü ve şiirsel ifadeleriyle nitelenen romanlarıyla, Amerikan gerçekliğinin esas çehresine hayat veren, Toni Morrison.

1992
Tarihsel bakışla sürdürdüğü müthiş parıltılı şiirsel külliyatla, çok kültürlülüğe dair özverilerinin bir çıktısı olarak, Derek Walcott.

1991
Fevkalade epik yazımıyla -Alfred Nobel’in ifadesiyle- insanlığa müthiş faydalar sağlayan, Nadine Gordimer.

1990
Geniş ufuklarla dolu coşkulu yazımıyla, tensel zekası ve hümanist doğruluğuyla nitelelen, Octavio Paz.

Erlend Loe Roman Bölümlerini Ne Güzel Bitiriyor

Loe, henüz Türkçe’ye çevrilen üç romanından tanıdığım kadarıyla, romanlarını kısa bölümlere ayırmaktan hoşlanıyor. Keşke Loe “roman yazarken hoşlandığım şeyler” listesi yapsa. Onun yönteminde beni derinden etkileyen, güldüren, duygulandıran vuruşlarından birisinin bu kısa bölümlerin bitirişleri olduğunu fark ettim. Bir araya toplayarak bu bölüm bitirişlerinin gizemine yaklaşmak istedim. Yeni romanları çevrildikçe bu derlemeyi güncel tutmak isterim ama kesin o zamanlarda Loe’den uzaklaşmış Han Kang yahut Cortázar’a merak sarmış bir ayran gönüllü olurum, yine her zaman olduğu gibi yarım, çeyrek, sadece “başlamayı düşlemiş” kalırım. Kendime ayrılan bölümün sonunu getiremem.

Öte yandan, bu önemli bir proje de değil elbette. Romanlardan parçaları böyle arsızca ortaya döküp saçınca pek çok bağlam yok oluyor, bunu göz önünde bulundurayım. Bu iş ancak, bir dizin ya da sarı sayfalar olarak iş görebilir. O da sistemli yapılırsa.

Böylesi bir “roman sonu listesi” yapma fikri bizzat “Naif. Süper”deki karakterin listeleme aşkından doğdu. İçimdeki listeleyiciyi ortaya çıkaran roman oldu bu. Artık uslanmadan listeleme yapabilirim, birkaç baskı yapmış, sevilen bir roman karakterinden güç alarak.

Bu alıntıları buraya kopyalamakla (kitaptan bakarak klavyede yazmakla) bir telif suçu işliyor olmanın tedirginliğini de taşıyorum. Lütfen YKY, lütfen Siren, kızarsanız yazın, blog’un altı tamamen su, anında temizlerim. Özrün ardına şükran: Dilek Başak Loe’yi Türkçe söyleyen olarak -değerli sidekick Bongo’nun deer değil de moose olduğunu kenara bırakırsak- bu alıntıların Loe’den sonraki ikinci sahibi. Çalışma saatlerine şükranlarımı sunuyorum. Listeyi yanlış anlamış da olabilirim, listelerin maddeleri genelde bu denli uzun olmuyor.

Lafa giremedim, benim bir şeyler hakkında bir şey yazmaya çalışmam adeta çalışılmamış bir ödül töreni ya da tekinsiz bir borç isteme diyaloğu gibi sarpa sarıyor. Kendime sorayım o halde, nedir bu finallerde ortak ve etkileyici olan?

İlk aklıma gelen: büyük sözleri küçüklenerek imâ etmek. Gündelik yaşama dair yıkıcı, terk edici, tamamen kabullenmesi güç ve nefret dolu bakışları var baş karakterlerin. Buna karşılık, yine bu karakterlerin analitik, entelektüel ve tartışmacı bir retorikleri yok. Büyük sözler Loe’nin “küçük” karakterlerinin ağzına yakışmayacaklardır. Bartleby geldi ilk olarak aklıma; çok konuşmasına, ne çevresindekilere ne okuyucuya hislerini ve eylemlerini derinlemesine açmadan birkaç vurucu söz veya eylemle kendini ortaya koyan ana karakter yazımı.

Odağı, geçmişe atıflarla saptırmacalar. Loe’nin kahramanları bir çarpışmaya doğru giderken hep o son anda tercihen espri içeren bir patinajla olup biteni dramatize etmekten sıyrılarak “gülüp geçilecek” bir duruma düşürüyorlar kendilerini. Bu gülüp geçme ise acıma veya özdeşleşme duygusu olarak tam o çarpışma öncesi fotoğrafı, bir final olarak, romandaki hikâyeye kazıyor. Film terminolojisiyle düşününce bu bölüm finalleri, filmin birkaç planlık sekanslarını bağlarken son kareyi bir süre dondurup tezat bir jingle eşliğinde bekletmek gibi geliyor. Bu kadar zorlama bir benzetme olacağını cümleye başlarken hesap edememiştim.

Okura -niyeti varsa- karakterin iç dünyasını düşlemek için alan açan kısa, sade ve yoğun cümleler. “Bir çamda yaşıyorum, diye düşündü. Bu tür bir insanım artık.”

Ben bu işi beceremedim yine, lütfen tekrar deneyeyim.


“Karı her şeye tercih ederim. Pek çok insana tercih ederim. Belki sana bile Bongo, diyorum, son damlayı silkelerken. Ama bu öylesine bir soru, buna takılıp kalmayalım. Kafanı yorma buna. Seni de seviyorum Bongo. Hiç fena değilsin. Ama bir kar da değilsin.” (D, s. 34) (Sanırım burada çeviride bir hata var. “öylesine bir soru” deniyor fakat soru olarak çevrilmemiş önceki cümleler.)

“Ocak ayının son günü, bir aydan fazla bir süredir insanlarla konuşmadığım kafama dank ediyor. Gayet güzel gidiyor. Başkalarına söylenecek o kadar çok laf varken, ben bunların bir tanesini bile söylememişim. Aslında söylenecek pek fazla bir şey olmadığının canlı kanıtı benim. Kendimle gurur duyuyorum. Yeni yıla iyi bir başlangıç oldu bu.” (D, s. 74)

“İnsanlar nerede hata yaptıkları doğru dürüst anlatıldığında anlayış gösteriyorlar. Ne de olsa uzlaştırıcı bir hareket. İletişim hala ölmemiş. Ormanda, bir bakıma daha iyi iletişim kuruluyor.” (D, s. 86)

(Roman finali) “Düşündüğüm diğer şey, bunun bir seferberlik olduğu. Cepheye gidiyoruz. Norveç’in güvenli ormanlarında salınmak kesmiyor artık. Babamla hesabımı kapattım, kendi boşluğum içinde dibe vurmak istemiyorsam gözümü yükseklere dikmeliyim. Bu ülkenin dışında hiç tanımadığım bir dünya var. Yardıma muhtaç. Benim gibi bir avcı toplayıcının, bir başka deyişle sikli Doppler’in yardımına muhtaç. Bongo gibi bir geyiğin. Belki de Gregus gibi bir oğlanın. Norveç’te yaşıyorsan, koşullar hakkında doğru bir fikrin olmuyor, diye düşünüyorum. Norveç’in bankalarda milyonlarca kronu var. Şaka gibi bir rakam. Sanki bir şeyin ne kadar çok olduğunu anlatmak için öylesine seçilmiş bir rakam. Ama bu, gerçek bir rakam. Norveç’in binlerce milyar kronu var. Bu para petrolden geliyor. Dünyada petrol fiyatlarını tetikleyen her sorunun ardından, paraları istifliyoruz. İnsanların arasına karıştığımız da yok. “Denizin dibindeki petrolün sahibi kim?” diye sorulabilir, insan öyle düşünecek olursa. Ayrıca insan herhangi bir şeyi nasıl olur da alıp satabilir? Çünkü Norveç, gerçek dünyanın önemsiz bir banliyösü. Biz de buralardan giderek uzaklaşıyoruz. Bu düşünceler akıllı düşünceler, diye düşünüyorum ama kimin umurunda. Aynı zamanda faydalılarsa, bırak akıllı da olsunlar.
Küçük kervanımız Norveç’ten çıkmak ve dünyanın geri kalanına girmek üzere. Doğuya gidiyoruz. Diğer insanlara ulaşana kadar avlanıp meyve toplayacağız. Diğer insanları buradakilerde daha çok sevecek değilim belki de – ama sadece belki. Göreceğiz.
Bu bir seferberlik. Bizler, son nefesimize kadar savaşacak askerleriz.
Akıllılığa karşı. Aptallığa karşı.
Çünkü ortada bir savaş var.
Bir savaş.” (D, s. 116)

“Birazcık uğraştıktan sonra çadır çamın tepesine asıldı. Ayrıca rengi yeşildi, sık dalların arasında kaybolup gitti. Doppler böylelikle ağacın tepesine taşınmış oldu. Orada ikamet etmeye başladı. Bir çamda yaşıyorum, diye düşündü. Bu tür bir insanım artık.” (BDS, s. 32)

“Sonra vedalaştılar ve Doppler yine ağaca tırmandı. Aslında hafiflemiş ve aşağılanmıştı ama her şeyden önce kendine şaşmıştı. Sen git, iyi bir komşunun kapısını çal ve kapaklı yazı masasının üzerine boşal. Olacak iş değil.” (BDS, s. 41)

“Devletin, ev işlerini para ekonomisine çevirmeye yönelik mevcut sistemlerini google’ladığında midesi bulandı. Doppler artık interneti kaldıramadığını fark etti. İnternetteki bilgi miktarı devasaydı. Dünyayı çok geniş bir elektronik ağla birbirine bağlamanın hastalıklı bir fikir olduğunu düşündü.” (BDS, s. 66)

“Sonunda Doppler’in nevri döndü. Tavşanın casusluk yaptığını hissetmeye başladı. Tavşan, onun gayrısafi milli hasılaya katkıda bulunmadan günlerini evde geçirdiğini düşünüyordu, Doppler’e göre. Kesinlikle gözlemlendiğini hissediyordu. Bu küçük yaratık, Doppler nerede duruyor, nereye gidiyor, bunları takip ediyordu. Odadan odaya peşi sıra zıplayıp duruyordu. Bu kibirli, umursamaz, yargılayan kemirgenin onu seyretmesinden hoşlanmadığını keşfetti Doppler. Bundan kurtulacaktı. Tavşanı bodrum katındaki kafesine kilitledi. Orada otursun da hastalıklı tavşan içgüdüleriyle bir güzel ruhu kararsın.” (BDS, s. 74-5)

“Mesela insan dünyadaki yerinden emin değilse, kaybolmuşsa, yaşamın ve toplumun yapılarına akıl erdiremiyorsa bir yasa konulmalı. Yalan söylemek serbest olmalı mesela. Yaşamın anlamı yitirildiğinde, acil yalan yasası. Bu yasa çıkar yakında, diye düşünüyor Doppler. Yasa garanti çıkacak ama muhtemelen onun bundan faydalanması için çok geç olacak. Ne olursa olsun, Doppler’in mavi evdeki durumu şu sıralar o kadar çarpık ki, artık gerçeğe başvurmak imkânsız. Her şeyin bir zamanı varmış. Ormana kaçma zamanı ve geri dönme zamanı. Gerçeğin zamanı ve yalanın zamanı. Yalan kıymeti bilinmemiş bir kaynak, diye düşünüyor Doppler gidip yatmak için merdivenleri çıkarken.” (BDS, s. 85)

“İnsan yalanın ayrıntılarını iyice bir gözden geçirdiğinde, yalan söylemek hiç zor değil. Bize yalanın aptalca ve tehlikeli olduğu, kesinlikle doğru bir şey olmadığı öğretiliyor. Ancak yalan bir dizi sorunu halledebilir. Doppler bunu fark etti. Bunu aklının bir köşesine not etti. Daha fazla televizyon seyretme kararının yakınında bir yere.” (BDS, s. 86)

“Ne kadar çok televizyon seyrederse o kadar çok alakasız insanla özdeşleşebiliyordu Doppler. Bu insanların anlattıklarını dinledi, duydukları kulağına gayet mantıklı geliyordu. Sistemin arka çıkmadığı kişileri konu alan programlar yapılıyordu. Bu insanların sağlıkları iş koşullarından dolayı bozulmuştu ve kimse bunun sorumluluğunu üstlenmiyordu. Çalışanların yaşamları mahvolmuştu ancak sigorta şirketleri suçlunun amalgam olduğu konusunda şüphe uyandırmayı başarıyorlardı. Bazıları çocukken okulun engel olmadığı bir mobinge maruz kalmışlardı. Yıllarca başka pek çok kişinin de arabayla şarampole yuvarlandığı bir dönemeçte onlar da şarampole yuvarlanmıştı ama devlet bu konunun üstüne düşüp de meseleyi halletmiş miydi? Tabii ki hayır. Bir sürü dönemeç var, sadece Norveç’te binlercesi var, devlet her bir dönemeçle ilgilenemez ki, olmaz. Doppler, devletin okulda ne kadar az varlık gösterdiğini hatırladı. Başka öğrenciler onu rahatsız etmiş değillerdi ama temponun yavaşlığı canını sıkıyordu. O zamanlar bu konudan birilerinin sorumlu olduğu aklına gelmemişti ama şimdi olayı bambaşka bir ışık altında görüyordu. Okulun, varlığını keşfedemediği pek çok yönü vardı Doppler’in. Okul tutkusuz bir biçimde onu yalnızca okulda tutmak ve bir gün önce okuduğu şeyleri hatırlama yeteneğini yüceltmek yerine onu gerçekten yüreklendirseydi, bugün kim bilir nerelerde olurdu. Televizyon programları, yavaş ve emin adımlarla Doppler’in sistemlere olan inancını törpüledi. Farkına bile varmadan devleti sevmekten vazgeçti.” (BDS, s. 107)

“İnsanlar ne kadar kötü durumda olduklarının resmini çizebilsinler diye interneti yaratmıştı devrimciler. Bu, özünde dünyanın en zararlı aracıydı. Denetlenmemiş, filresiz çeşitlilik, çok bilmişleri oyun dışı bırakır. Kimse diğerlerinden daha iyisini bilmemektedir; kendini kolay anlaşılabilir bir şekilde formüle edenin, güçlü ve karizmatik olanın görüşleri öne çıkar. Doppler okudu, okudu. Bir kıyamet zamanında yaşadığını anladı.” (BDS, s. 133)

“Doppler, yeteneksiz beslendikleri ortaya olan bu kızların uyanıp da ilk kez boşlukla yüz yüze geldikleri gün, duvarda bir sinek olmak isterdi. Pembe blogcuları gözünün önüne getirdi: Kızlar gözlerini açtılar, gerindiler, mükemmel kocalarına, mükemmel çocuklarına dönüp baktılar, sonra bakışlarını üç yüz adet güzel giysi, ayakkabı ve eşyaların sıralandığı rafların –dayanıklı bukleler ve yeni, yumuşak bir görüntü sağlayan saç maşasının, Philip Hog altın renkli spor ayakkabılarının, Adax çantalarının, Phillip Lim çantalarının, Marc by Marc Jacobs çantalarının, Céline çantalarının üzerinde gezdirdiler. Tam o sırada içlerinden asabi bir homurtu yükseldi; ne olabilir bu, diye merak ettiler, anlamıyorlardı, hayatlarındaki her şey çok güzeldi oysa. Sonraki aylarda bu homurtu giderek arttı. Uğraştıkları şey onlara daha da boş gelmeye başladı, konuştuklarında sözcükler boş salonlarda yankılanıyordu. Her şey sarpa sarıyor; anlaşılmazlıklar, hatta ve hatta güzel kocayla kavgalar baş gösteriyor, yaşamla ilgili seçimler konusunda şüpheler ortaya çıkıyordu. Sonunda mükemmel olan ilelebet bastırılıyor ve yerini, suçun kendinde olduğuna dair ani bir farkındalıktan doğan çaresizliğe bırakıyordu. Ateşe körükle gittiler; her gün binlerce insandan ilgi görüyorlardı ama bunu ne için kullandılar? Hiçbir bok için. Tersine. Yaptıkları tüm dünyaya pek de akıllı olmadıklarını göstermekten ibaretti. Boşluğun önde gidenleriydiler. Nesnelerin, bedenlerin ve sığlığın partilerinden çıkmadılar, şovun en iyisi olmaya çabaladılar. Tüm bu blog yılları boyunca akıllarına tek bir eleştirel düşüncenin gelmediğini birdenbire keşfediverdiler. Tek bir tane bile.
Doppler’e göre, bundan daha büyük bir kıyamet alametine rastlamak çok zordu. Öyle ki, Pasifik Okyanusu’nu yüzüp duran tahmini beş trilyon plastik parçası bunun yerini ancak alabilirdi.” (BDS, s. 136)

Ara not: Olay anlatan kısımları bu alıntılara yerleştiremiyorum. Çünkü anlamak için bağlam gerekiyor veya vurucu finaller yapmıyorlar. Sadece hikâyeyi devam ettiriyorlar.

“Egil Hegel bir gün koşa koşa işine giderken, Doppler’in önünden geçti. Her şey çok ani oldu. Doppler, Egil Hegel’in onu tanıyıp tanımadığından pek emin değildi ancak ertesi gün Egil Hegel yeniden önünden geçti. Tek bir söz bile etmeden Doppler’e beş yüz kron verdi ve hızla yoluna devam etti. Bu büyük meblağ Doppler’in Romanlar arasındaki itibarını artırdı, çorbasına fazladan bir parça et konuldu. Egil Hegel önünden koşarak geçmeye, küçük meblağlar bırakmaya devam etti. Sonra birden gelmez oldu. Artık işe başka bir yoldan gidiyor herhalde, diye düşündü Doppler. Oslo’da bir sürü yol var. Binlercesi.” (BDS, s. 171)

“Ara sıra mutfak penceresinden mavi eve bakıyordu. Orada hareket ve gülen insanlar vardı. Yaşamları yeniden rayına oturmuştu. Her şeyin yerli yerinde olduğu bir mutluluk evinde yaşıyorlardı ve ne zaman ne yapacaklarını hep biliyorlardı. Okul, antreman ve idmanlar için zaman çizelgeleri buzdolabına meyve şeklindeki mıknatıslarla iliştirilmişti. Bazen Doppler onlarla selamlaşmak için elini kaldırıyordu, mevcudiyeti teyit edilsin ve onu görebilsinler diye. Bir defasında Egil Hegel de ona el salladı, ölçülü bir tebessümle. Muhtemelen sevimli bir adam bu, diye düşündü Doppler. Doppler’in olup olabileceğinden çok daha sevimli. Geniş, sevimli, istikrarlı. Egil Hegel dünyanın mirasını devralacak, diye düşündü.
Doğrusu da bu.” (BDS, s. 174-5)

“Sara, Doppler’in elini aldı ve gayet kararlı bir şekilde baldırından yukarıya yönlendirdi. Eteğinin altına ve gerisine işte. Doppler çelişik duygularla dolup taştığını hissetti. Sara’nın yumuşak ve çekici olduğu şüphe götürmezdi, ancak aralarındaki statü farkı çok büyüktü. Aupair‘leri böyle durumlara düşürmek yanlıştı. Belki de yasadışı, diye düşündü Doppler. Mesela Sara sonradan pişmanlık duyacak olsa, genel doğru-yanlış anlayışı Doppler’i tacizci olarak gösterecekti. Dünya böyleydi. Hayır, en iyisi geri çekilmekti. Ama bu da o kadar kolay değildi, şimdi Sara orasını burasını mıncıklamaya başlamıştı. Mıncıklanmanın ne kadar harika bir şey olduğunu unutmuştu Doppler.” (BDS, s. 177-8)

“Süt içiciler her işin altından kalkan insanlardır ama aynı zamanda biraz saftiriktirler.” (BDS, s. 195)

“Bongo olanları üzgün bakışlarla izledi. Bunun çok talihsiz bir durum olduğunu gördü. Bir şeylerin yanlış gittiğini çok önceden hissetmişti. Ama uyaramazdı ki. Ah! Nasıl da üzgündü. Efendisinin, kendinden geriye kalanı da kaybetmek üzere olduğunu anlıyordu ama elinden ne gelirdi ki? Boynuzlu hayvanların lisanı yok. Bir fikre tutunup onu sözlü olarak ifade edemezler. Boynuzlu hayvanlar ve insanlar arasındaki en büyük fark budur işte.” (BDS, s. 202)

“İnsanların arasına karışıp yaşamışlardı. Ülkeleri ve şehirleri dolduran milyonlarcasının, yüz binlercesinin arasına karışıp yaşamışlardı. Bir fikri anlamaya çalışmışlardı, mümkün olduğunca insanların arasına karışmaya çalışmışlardı. Dansa katılmışlardı, her şeye katılmışlardı. Şimdi ise işin ucunu birlikte bırakmışlardı, çemberin dışına çıkmışlardı.
İnsanların arasına karışmıyorlardı artık. Yalnızca ikisi vardı.
Artık güneş fırtınası çıkabilirdi.” (BDS, s. 221-2)


Kan ter içinde oraya çöküverdim.
Gerçek bir iş becermiştim.
Şaka değildi.
Susam Sokağı değildi.” (NS, s. 15)


Büyükbabam iyi adamdır gerçekten.
Ben de iyi biri miyim, merak ediyorum doğrusu.
Benim kuşağımda iyi biri var mı, merak ediyorum.” (NS, s. 26)


Şimdi kitabı bir kenara bırakıyorum.
Sersemlemiş hissediyorum. İsyanlardayım.
Belki sonra biraz daha okurum.
Kafam allak bullak.
Zaman diye bir şey yokmuş.
Başka sonuç çıkarılabileceğini sanmıyorum.
En azından tek bir zaman yokmuş.
Benim zamanım. Senin zamanın. Paul’un zamanı. Güneşin zamanı.
Pek çok zaman.
Pek çok zaman, hiçbir zaman ile aynı şey.
Eğer durum böyleyse sevinmem gerek.
Neden sevinemiyorum?
Gergin hissediyorum.
Belki sonra sevinirim.” (NS, s. 32)


Meselenin hevesle ilgili olduğundan eminim. Eksik olan bu.
Onu bulmam gerek. Geri almam gerek.
Orada bir yerlerdedir mutlaka.
Hakkında konuşmanın bir anlamı yok herhalde.
Zen gibi.
Çabaladığım sürece başarmam olanaksız.
Yalnızca çabalamadığım zaman başarabilirim.
Lanet olası Budistler. Kendilerini pek bir akıllı sanıyorlar.” (NS, s. 41)

“Cosmos adlı televizyon dizisi geldi aklıma. Carl Sagan uzaya benzetmeye çalıştıkları bir setin içinde dolaşıp büyük sayılardan söz ediyordu. Bölümlerden birinde, insanların meydana geldiği maddelerle dolu bir tankın önünde oturuyordu. Tankı bir sopa ile karıştırırken bir yaşam meydana getirip getiremeyeceğini merak ettiğini söyledi.
Başaramadı.” (NS, s. 42)


Şehre bakıyorum. İnsanlar uyuyor.
Ağzıma su doldurup yavaş yavaş yutuyorum. Su güzel bir şey. Şeyler arasında bir seçim yapmam gerekseydi, kesinlikle suyu seçerdim.
Epeydir bu kadar iyi hissetmemiştim. İlkin top, sonra çakma tahtası, şimdi de bu, yani bütün bu sayılar. Sorumluluk taşımamanın verdiği bu harika his. Belki de yükselişe geçmişimdir. Belki de iyiye giderim. Hava aydınlanırken oturmuş düşünüyorum: Ben iyi biriyim; uzay zaman ve her şey ne olursa olsun, bana ne.” (NS, s. 84)

“Eskiden olduğu gibi değildi ama yine de iyiydi. Babamla birlikte evin etrafında yürümenin her şeyi halledeceğini düşünmemiştim zaten. Beklentilerim gayet makuldü. Babam, bunu daha sonra bir kez daha yapabiliriz diyor, eğer ihtiyaç duyarsan. Olabilir diyorum. Babam, daha sık dışarı çıkman gerektiğini düşünüyorum, diyor, insanlarla, belki de bir kızla görüşmen gerek.” (NS, s. 92)

“Meteoroloji Enstitüsü’ne gidiyorum ve sekreter hanıma Kim için bir rulo faks kâğıdı almaya geldiğimi söylüyorum. Kim’in kim olduğunu biliyor ve bana birtakım sinir sorular sormuyor. Kim’in nasıl olduğunu soruyor sadece. Çok iyi, diyorum. Sonra da ruloyu alıyorum. Bu kadar basit.” (NS, s. 102)

“Kafe kapandığında sarayın bahçesinin içinden yürüdük. Onun evine gittim ve bir bardak çay içtim. Fotoğraf makinesini gösterdi. Ve bazı fotoğraflarını. Renkli, büyük fotoğraflar. Giderken bana sarıldı, şimdi geriye baktığımda, bunun bir öpücük olmasına ramak kaldığını düşünüyorum. Muhtemelen bir sarılmaydı. Ama belki de öpücük.” (NS, s. 109)

“Lise’ye otobüsün arka koltuğundan el sallıyorum. Tam gözden kaybolduğunda yüzü, Polaroid resimde belirmeye başlıyor. Şimdi nereye gidersem gideyim yine de görebilirim onu.” (NS, s. 123)

“Tüm bu insanları sevmeye başladığımı hissediyorum. Onları anlıyorum. Tabii ki yolda yürümeleri gerekiyor, başka yerlere gitmeleri gerek. Her yerde aynı şeyler geçerli. Bu işte hepimiz beraberiz diye düşünüyorum. Dayanın. Her şey iyi olacak.” (NS, s. 136)

“Yolun biraz aşağısında işçiler için hazırlanmış bir talimatname faksı buluyorum. Faksta, hangi ağaç ve çalıların kesileceği ve hangilerinin dikileceği yazılı. Faks yerde duruyor. Artık ona ihtiyaç yok sanırım. İşçiler ne yapacaklarını biliyor gibi görünüyorlar. Faksı yanıma alıyorum. Büyükbabama vereceğim. New York’ta birilerinin ağaçlar ve çalılarla uğraştığını görmek onu mutlu edecektir.” (NS, s. 198)


Erlend Loe, Doppler, çev. Dilek Başak, Yapı Kredi Yayınları, 2018 [2006], 11. basım.
Erlend Loe, Bildiğimiz Dünyanın Sonu, çev. Dilek Başak, Yapı Kredi Yayınları, 2018 [2015] , 3. basım.
Erlend Loe, Naif. Süper, çev. Dilek Başak, Siren Yayınları, 2018 [1996], 2. basım.

p.s. Künye bilgilerine bakarken ilginç şeyler öğreniyorum. “Naif. Süper” için şöyle bir not var: “Bu kitabın ilk Türkçe edisyonu, 2003 yılında Tavanarası Yayıncılık tarafından yayımlanmıştır”. Loe birden -az- meşhur oldu. “Doppler” 2016’da çevrilip 2 yılda 11 baskı yapmış. “Naif. Süper” de aynı ayda ikinci basımını yapmış. Bu gecikmiş popülerliğin kökenleri nerede? 2004’de Loe okuyup çevresine öneren o erken okur şimdi ne okuyor acaba, bana da söylese keşke.

 

Loe, Doppler Hayat Nehrini Tefekkürle Seyrediyor

Doppler kent, iş ve aile yaşamını terk edip birkaç yıl ormanda yaşamıştı. Bu pasajın açılışında, tekrardan eski hayatına dönüyor ve önceleri çalıştığı iş yerinde tekrar mülakata girmeyi planlıyor -yok-hâyâl. Fakat eski ofisini gören banklarda eski hayatını, yani çokça paylaşılan kentli hayatı, izlerken romanın anlatcısı, Loe’nin Doppler serisinde sıkça tercih etmediği bazı gözlemlerde bulunuyor. “Bildiğimiz Dünyanın Sonu” romanında “Doppler”e göre bu gözlemler hatırı sayılır derecede fazla aslında yine de romanın akışında azınlık. Bir örnek olarak not ediyorum.

Doppler’in bütün bu yaşamını neden bu denli sevdiğime dair en kısa sözcük herhalde “çelişkiler” olacaktır. Günümüz romancısı, hele ki Norveçliyse, modernist peygamberlikten uzak bir şahsiyet olmaya meyillidir. Bu hayatı terk edip ormana yerleşen figürle yetinemez, onu kente geri döndürmekle yükümlüdür. Ormandaki yaşam 120 sayfada iç açıcı bir hâl alsa da roman ölümle sonlanmıyorsa kahramanı geri dönmeye ve çelişkileri ikinci elden değerlendirmeye mahkûmdur.


Ertesi gün Doppler, cesaretinden dolayı şaşkın bir halde, kendini şehir merkezinde, eski işyerinin kapısının önünde buldu. Eski meslektaşlarından pek çoğunun hiç şüphesiz hâlâ çalıştığı binanın pencerelerine baktı; uzun süre orada öylece dikildi. Girişin önünde bir saat kadar durmasına rağmen hâlâ içeri girememiş olmasının yarattığı hayal kırıklığıyla caddeyi geçip yıllarca kendi ofisinden gördüğü bir banka oturdu. Ormanda geçirdiği süre içerisinde bu bank bir kez olsun aklına gelmemişti ama şimdi, bilgisayar ekranındaki Excel sayfasından başını kaldırıp kelimenin hem düz hem de mecazi anlamıyla aşağıya baktığını hatırlıyordu; başkaları örneğin Doppler ve onun tanıdığı tüm yetişkinler yoğun bir günde toplumun çarklarını döndürürken, oturma fırsatı bulan işe yaramaz kaytarıcılara bakıyordu tepeden. Şimdi bu bankta kendisi oturuyordu ve çevresinde akıp giden hayata bakıyordu. Daha önce bunu hiç yapmamıştı. Dağıtıma çıkmış araçlar, belli ki çok acil olan paketler ve mektuplar taşıyordu. Taksi şoförleri köşeleri sinyal vermeden dönüyorlardı her zamanki gibi ve bisikletliler onlara parmaklarını gösteriyordu. Her şey her zamanki gibiydi. Dükkânlar bir yük kamyonu ordusundan mallar teslim alıyordu. Ve Doppler malların o gün erkenden ya da bir gün önceden tırlarla güneyden, ya İsveç üzerinden karayoluyla veya Almanya ya da Danimarka üzerinden feribotlarla geldiğini biliyordu; bazıları uçakla da gelmiş olabilir, diye düşündü Doppler bankta otururken, mesela iyi restoranlarda bulunan taze ve egzotik ürünler. Malların bir kısmının, hatta muhtemelen pek çoğunun büyük konteynerler içinde yük gemileriyle geldiği ve limanda boşaltılıp gümrüklendiği, daha sonra da kamyonlara konulup götürüldüğü aklına geldi bir müddet sonra. Böyle olmalıydı. O bankta oturdukça, düzenin mal ve hizmet akışını sağlamak için kurulduğunu daha iyi anlıyordu. Tüm ürünler, satılabilecekleri ve kullanılabilecekleri yerlere çabucak yetiştirilmeli, tüketilmeli, atılmalı, toplanmalı, geri dönüştürülmeli ya da imha edilmeliydi; kâğıtlar içeri, kâğıtlar dışarı, plastik, lastik, metal, içeri, dışarı, yukarı ve aşağı, mallar içeri, atıklar dışarı; daha fazla tüketimi, daha çok ihtiyacı, yeni ürünleri, daha fazla ürünü üretmek için yapılan reklamların çağrısına uyumlu bir biçimde. Her şey ustaca, büyük bir hızla tüketilmeye yönlendirilmişti. İnsanların da kesinlikle bu yüzden sokaklarda dolandıklarını şimdi anlıyordu Doppler; işe gidiyorlardı, işten geliyorlardı, zamanı geldiğinde onları bir işe yönlendirecek eğitim kurumlarına girip çıkıyorlardı ki, bir gün gelip nakit para ödemeden edindikleri evlerin, dairelerin, arabaların, malların borcunu ödeyebilsinler; pek çoğunun ölene kadar kurtulamayacakları borç batağını bir an olsun unutabilmek ve biraz da kafayı dağıtmak için bir yerlerde geçirecekleri tatillerin parasını ödeyebilsinler. Sanayi Devrimi’nden önceki bin yıl süresince büyüme yılda 0.01 oranındaymış, diye okumuştu Doppler bir gazetede. Ancak yaşam standardı on yedinci yüzyılın ortalarından itibaren, elli yılda bir ikiye katlandı. Böylesine bir artış, Sanayi Devrimi’nden önce altı bin yılda gerçekleşiyordu. Sahip olmaya alıştıklarımıza, sahip olmaya alışılması manyakça yani. Pek çok kişinin bu bankın önünden aceleyle geçmesinin nedeni muhtemelen, güçlerinin yettiğinden daha pahalı bir sürü şey almış olmaları, diye düşündü Doppler. Sistem şu şekilde işliyordu: Tüketmek için para kazanmayı beklemeyelim diye bankalar borç vermek için sıraya girmişlerdi. Tüketim genç yaşlarda başlıyor ve asla sonu gelmiyordu. İnsanlar, borç almak için ödedikleri ekstra kronları memnuniyetle çıkarıp veriyorlardı çünkü öbür türlüsü dışlanmak anlamına geliyordu, bu da istenmiyordu, tatsızdı, hatta ve hatta tehlikeliydi.

Doppler, oturduğu bankın azgın bir nehrin ortasındaki, güneşin ısıttığı huzurlu bir kaya olduğunu fark etti. Kayanın üstüne çıkıp kendini kurtarmıştı, orada oturmuş, etrafından akıp gidenleri seyrediyordu. Doğru cankurtaran malzemeleriniz varsa, iyi talimatlar aldıysanız, tecrübeliyseniz ya da sadece talihliyseniz, nehirde pekâlâ hayatta kalabilirsiniz, Doppler’in senelerce yaptığı gibi; başını su üstünde tutmuştu ve ayakları önde, düzgün bir biçimde oturmuştu, suyun yüzeyinde görünmeyen ama nehrin dibinden haince fırlayan taşları tekmelemeye hazır bir biçimde. İnsanın buna alıştığını şimdi görebiliyordu. Daha doğrusu, insan çocukluğundan bu yana bu duruma alışıkmış, böyle olması gerektiğine inanmıştı. Mesele yetenek meselesiydi, ancak mesele öncelikle, kişiye vaftiz armağanı olarak ne türden cankurtaran malzemeleri verildiğiyle ilgiliydi. Bazıları ne can yeleğine sahipti ne de yüzme biliyorlardı. Onlar hemen battılar. Bazıları üzerinde küçük delikler olan kolluklar almıştı; onlar birkaç yıl dayandı. Bazılarının tekne büyüklüğünde can yelekleri vardı. Tuttuğunu koparanlar, bir yandan debelenip bir yandan kendi yeleklerini kendileri yaptılar, başkalarına yelek satıp bundan iyi para kazandılar. Bazıları diğerlerinden daha hızlı ilerledi suda, belki biraz daha yavaş ama ne olursa olsun hep nehrin içindeydiler, hep birlikteydiler ve burası güvenliydi. İnsan hoş bir biçimde sırılsıklam, uyuşuk, bitkin ve umarsız oluyordu; her allahın günü aynı insanları görüyordu. Nehrin bazı yerlerinde batmadan daha rahat yüzülüyordu; akıntı daha hızlıydı, dipten çıkan taşlar daha azdı, buraları kapmış olanlar dibe batarlarsa, birileri onların yerini alıp akıntıya kapılmış mallarla ve ürünlerle yan yana, eskisinden daha iyi süzülüp yol alabilirdi suda. Yeterince becerikliyseler tabii, diye düşündü Doppler. Zamanla sahip olabilmeyi şiddet ve arzuyla hayal ettikleri mallar ve ürünler de akıntıda sürüklenip duruyordu. Bankta otururken, işlerin böyle yürüdüğünü aniden kavrayıverdi Doppler. Bu son derece banal yapıyı olduğu gibi göremeden yıllarca akıntıda sürüklenmesine şaştı kaldı ve buna canı sıkıldı. Her şey, konumlar, yüzme yeteneği, cankurtaran malzemeleri için verilen bir kavgadan ibaretti. Her şey bir konumlar ve nesneler panayırından ibaretti. Nehrin suyu neredeyse ayak bileklerine geliyor, onu serinletiyordu. Şimdi böylece oturuyordu orada. Arkaya doğru kaykıldı ve etrafını saran binlerce ofis penceresine baktı. Orada, bir zamanlar onun da aralarında bulunduğu, yüksek eğitimli çalışanlar bulunmaktaydı ve bunlar sunumları, taslakları, notları, duyuruları, incelemeleri, stratejileri, bütçeleri, modelleri -önümüzdeki elli yıl içerisinde ekonomiyi ikiye katlamayı hedefleyen araçları- netleştirirken diğer çalışanlar, takvim programlarının onlara, katılmak zorunda oldukları bir toplantıyı unuttuklarını hatırlatabileceğinden korkuyorlardı. Büyük toplantı salonu eski işyerinin yedinci katındaydı. Doppler pencerelere baktı. Şu anda orada kesinlikle bir toplantı vardı. Her zaman toplantı yapılırdı. Orada çalıştığı günlerde, toplantı salonunun en geç bir buçuk iki hafta öncesinden rezerve edilmesi gerekiyordu. Kurum içi ağın takviminin bir parçasıydı bu; kimin, ne için odayı ayırttığı takvimde görülebiliyordu ve boş olan saatler, kareli alanda yanan yeşil renkle belli oluyordu. Doppler toplantı odasında yüzlerce saat geçirmişti. Toplantılara katılmıştı, sunum yapmıştı ve kendi seslerini duymaktan bir an bile bıkmayan insanları dinlemiş, dinlemişti, onlara bol bol küfür sallamıştı, kafasının içinde tabii. Bu, ilk saatte pek olmazdı ama ikinci saate girildiğinde her zaman dağılıyordu gözü dönüyordu ve toplantı canavarlarına ağıza alınmayacak şeyler söylemeye başlıyordu, kendi kendine, kafasının içinde. Örneğin, amcık suratlı, ilk aklına gelen sözcüktü. Orospunun önde gideni ise bir diğeri. Doppler, konuşanın acayip nefret edilesi biri olduğuna karar verir, o kadına ya da adama bu lafları söylerdi; bir vantrilok gibi yavaşça, yoğunca ve tekrar tekrar söylerdi. Ama yine de toplantılar bitmek bilmezdi. Öfkeden kudurur, dişlerini sıkar, önündeki kâğıda bir şeyler karalardı. Sıkıntının ve dışa vurulmamış öfkenin enerjisini işleyen bir makine çizmişti; böylece petrole dayalı ekonominin hızlı çöküşüne katkıda bulunuyordu. Fizik dalında Nobel Ödülü alıyor ve ödül parasını yelkenliyle dünyayı dolaşmak için harcıyordu; sevilmesi zor kişileri sevmeye çalışıp bir hamakta okuyacak başka hiçbir şeyi kalmayana kadar kitap okuyordu. Ancak makine hiç üretilmedi ve toplantılar, Doppler kendini ormanda bulana kadar bitmek bilmedi.

Eski tas, eski hamam diye düşündü Doppler nehirdeki bankın üstünde.

Erlend Loe, Bildiğimiz Dünyanın Sonu, çev. Dilek Başak, Yapı Kredi Yayınları, 2018 [2015] , 3. basım, s. 70-3.

 

Kıran, Bir Çaba Olarak Yürümek

Hüseyin Kıran’ın yeni novellası, yürümek üzerine yaptığım alıntı derlemesine açılışındaki “Yürümek” başlıklı pasajla sert bir giriş yaptı. Daha önce Resul’den (İz Bırakmak Üzerine) ve Gecedegiden’den (Ante Rem “Uzun Yürüyüş”) alıntılar not etmiştim. Kıran’ın metinlerinde yürüme meselesi, yürümeyi sonrasız bir oluş ve eylem olarak kutsayan diğer metinlerin aksine net bir hedefi; etrafı kabuk bağlamış, arayışı sonuna erdirmiş korunaklı bir durma eylemi hayalini içinde barındırıyor. Her ne kadar henüz ikinci paragrafta “Yürümek sanıldığı gibi bir hedefe ulaşmaya yaramıyor” demiş olsa da, Resul’den beridir, ben bu yazarın zihninde yürümenin nihai amacının tamamlanmaya, durmaya, güvenli ve sıcacık olduğu umulan o kozanın içine girilen noktaya yolculuk olduğunu düşünürdüm, bu metin de bu fikrimi destekledi.

Kıran, üzerinden geçtiğim metinlerinde hep yürümeye göz kırpıyordu. Uzun Yürüyüş’ün isim babası olduğunu da hatırlıyorum. YKY’den peşi sıra çıkışları Erlend Loe’nin Doppler’iyle uzak akrabalıkları da çağrıştırdı: ormanlarda gezinen terk-i diyar eylemiş adamların o tatlı böğürtlenlerle beslenişleri… Doppler’in geyiği -ki aslında geyik yani deer değil, moose‘muş sevgili hayvan- Türkiye coğrafyasında daima köpeklerle ikame edilir. Yine Uzun Yürüyüş’e gidebiliriz buradan doğru.

Ön kapaktaki başlık “Yaşamak – Bir Çaba”. Arka kapakta “Yaşamak, adım adım”. Sonra da “Yürümek, bir amaç… Yaşamak, bir çaba…” deniliyor. Çok net, sesi keskin kelimeleri var novellanın: yaşamak, yürümek, çaba, amaç. Önceden, bir modernist olduğunu altını çize çize vurgulayan Kıran’ın doğada yol alan, bu sırada temel ihtiyaçları olarak beslenme ve barınmanın peşinde koşan karakterin gözünden anlattığı hikâye, kendini yerleştirdiği noktayla tutarlı. Yabana doğru giderken temelde aradığımız şeyler nelerdir, hep tartışırlar, sosyolojide de başlı başına bir ders odağıdır ya “beden”, ben pek bilmem beden üzerine konuşmak ne üzerine konuşmaktır diye, çeşitli yönlerden konu başlığını tanıdım bu hikâye akışı boyunca. Kafatası parçalamak, hareketli ve hareketsiz besinleri takip etmek, su ve et arayışı, koyaklarda yol almak, orada burada uyumak, uyanmak, doğayla haklı veya haksız mücadeleler, dayanamamak, becerememek, eninde sonunda bir eve sığınmak…


Yeryüzünde hiçbir şeyin yeri yok. Oradan oraya yürümelerim, gezinmeler, bir yerde ayakta dikilerek sonsuza kadar durma kalma, kendini sabitleme ve artık oraya ait olma, oranın olma, oranın ayrılmaz parçası olma denemelerimin hepsi boşa çıktı.

Yürümek sanıldığı gibi bir hedefe ulaşmaya yaramıyor. Nitekim bunun için bir hedefinin olması, senin kendine bir hedef oluşturman ve artık orayı varılacak bir hedef haline getirmen değil, bu hedefin, hedef olarak adlandırılan yerin seni çağırması, istemesi, kendine çekmesi ve eğer ulaşılabilirse artık bir hedef olmaktan çıkması ve seni kendi parçası kılarak yerleşeceğin yer olması, yerin olması, senin yerinin olması gerekiyor.

Fakat bütün yürümelerimin sonucu olarak ortaya çıktı ki, yürümeye başladığım nokta ya da yer bir anlam içeriyor değil. Değil mi ki bir adım geriden de başlanabilirdi ve orası bambaşka bir başlama noktası olurdu, bir adım ileriden de başlanabilirdi ve orası bambaşka bir başlama noktası olurdu. Ve yürürken her adımla geçilen yerler seninle kesinlikle ilgilenmiyor; sen de orasıyla, o yerle, her an değişen ve farklılaşan bu alanlarla, zeminle, toprakla, çamurla, taşlık ya da otlak olan, ilgilenmezsin çünkü bu yerde bulunma amacın orayı geçmektir, seni oraya dahil eden tek şey bu geçici geçme eylemidir, geçerek sürekli bir eylem içindesindir, bu eylem süreklilik içerir ama geçilen her bir yer için tamamen geçicisindir, geçerek gerçekten geçersin ve bu kadar; geçme eyleminin sürekli geçiciliği, seni geçtiğin herhangi bir yerle ilişkilenme konusunda tamamen engelleyen bir niteliğe sahiptir.

Yürümenin her anında içinde bulunduğun yer yenileniyor, bir anlama gelmiyor çünkü sen orayı, o yeri, o küçük bulunma yerini, koyağı konaklamak için seçsen bile bu yeterli sonuca yol açmıyor, yani koyağı kolayca terk edebiliyorsun, kolaylıkla terk edilemez olmalı değil, kolaylıkla ya da zorlukla asla terk edilebilir olmamalı çünkü bu karar sana ait olmamalı, artık koyak seni kendine ait kılmalı, başka herhangi bir yerde bulunmak mümkün olmamalı ve bunu hissederdim, kendimi tam ve ait bilirdim, orası olduğunu eksikliğini hissettiğim yerin ve o yerin benim eksikliğimi hissettiğini elbette, koyak bensiz yeterince koyak olamamış olurdu, benim şu an eksik ve yetersiz ve boşuna ve ne yapacağını bilmezlik içinde oluşum gibi olurdu koyak, böyle olmasa ve ben tam o koyağın eksikliğini hissettiği varlık olsam ve onun serinletici varlığına katılsam koyak esneyerek beni bedenine alır, kendini açar ve bedenine yerleştirirdi, bensizliği mümkün bulmazdı, böylece tam bir tamamlanış gerçekleşirdi ve bu konu hakkında konuşulamazdı; tam şeyler hakkında konuşmak esasen mümkün değildir, konuşma bir tamamlama çabasıdır, çabanın kendisidir, yürümek çabasının kendine yer bulmak çabası olması gibi böyledir, yeryüzünde her şey tam ve yerinde olsa tek bir adım bile atılmasına ihtiyaç kalmazdı, düşünülmez olurdu fakat düşünülüyor çünkü yeryüzünde hiçbir şey tam ve tamam değil, yerinde değil olanları yürümekte bulunmalarından, bu hallerinden anlayabiliriz, tam da bu yüzden zaten sürüyor; yürümek.

Hüseyin Kıran, Yaşamak – Bir Çaba, Yapı Kredi Yayınları, 2018, s. 7-8.