Luis Buñuel | Son Nefesim (Okuma Notları I)

Jean Epstein’dan Buñuel’e:
Dikkatli olun. Sizde gerçeküstücü eğilimler sezinliyorum. O insanlardan uzak durun.” (s. 114)

…bana gerçeküstücülük nedir diye sorulduğunda; ‘şiir ve düş dolu, töresel ve devrimci bir akımdır’, diye yanıtlarım hep.” (s. 136)

André Breton’dan Buñuel’e:
Bunu kabullenmek çok acı, sevgili Luis ama, skandal yok artık!..” (s. 142)

Buñuel’in Son Nefesim başlıklı kitabının Afa basımının kapağında yönetmenin sigara içtiği pozu bana kitapta tütünle ilgili bir şakanın bu başlığa göz kırptığını hissettiriyordu. Filmlerinden oyunbazlığıyla tanıdığım Buñuel, ölüme iyiden yaklaştığı seksenlerinde yazdığı hayat hikâyesine başlık ararken yaşamını sigaradan aldığı son nefesiyle de anabilir diye çağrışmıştı. Bu şaka, kendi iç dünyamda saklı kalsa da başlığa yakından bakınca, “nefes” diye çevrilen soupir/sigh kelime tercihinin karşılığının daha yoğun, sesli bir nefes, bir iç çekiş, ahlama olduğunu öğrendim. Tamamen “ah o eski günler, gerçeküstü günler, gençliğin mucizeleri” kipinde yazılmış bir kitap olmasa da nostaljiye kayan, geçmişi ah çekerek yâd ettiği yerler yok değildi sevgili yönetmenin.

Oto/biyografi okuru değilim, bir hikâye dinliyorsam kurmaca olmasını tercih ediyorum. Gerçeklik iddiası içeren geçmişe dönük hatırlamaları okumak bana tedirginlik veriyor. Sadece böyle kitaplar okuyan, kitaplığındaki tüm sırtların iki isimden oluştuğu -yazan ve anlatılan kişi- biriyle konuşmuştum. Nasıl yaşayabileceğimize dair en parlak fikirleri böylesi deneyimlerin aktarımlarından edinebileceğimizi söylemişti. Son Nefesim, bu gibi öz yaşam öyküsü kitaplarına dair merakımı uyandırdı. Kitabı bana hediye eden arkadaşım, benim gibi üniversite yıllarında sinema sevgisiyle yıkanmış, bu sırada Afa sinema serilerini ve yönetmen yaşamlarını da yutmuş. Bunu sevmem üzerine hemen diğer klasikleri hatırlattı: Kurbağa Yağı Satıcısı (K.), Büyülü Fener (B.) ve Mühürlenmiş Zaman (T.). Antonioni neden hayatını yazmamış ki diye merak ettim. Öte yandan, sinemacıların bu kitaplara müthiş başlıklar bulduklarını fark ettim, ne de olsa onların işleri de vurucu imgelerle.

Buñuel, kitabın yazımında, son filmlerinde hep senarist olarak gördüğümüz, Jean-Claude Carrière’in kendisine yardım ettiğini söylüyor. Ekşisözlük’te Buñuel anlatmış Carrière yazmış diye aktarmışlar. Kitapta yazar müdahalesi kendini hissettiriyor, eğer böyle bir müdahale yoktuysa da, Buñuel keşke hayatının bir kısmını -mesela parasızlıktan film yapamadığı o uzun yıllardaki boş zamanlarını- daha çok yazmaya ayırsaymış diye düşündürdü bana. Olayları az çok kronolojik anlatırken birden ‘Düşler… Düşler’ (s. 116), ‘Tanrıya Şükür Tanrıtanımaz’ (s. 214), ‘Sevdiklerim – Sevmediklerim’ (s. 273) diye akışı saptıran fakat okurun ilgisini birden toparlayan ara bölümler yazma fikri usta yazar işi gibime geldi benim.

Kaybolduğu düşünülen bir kız çocuğunun arandığı, fakat çocuğun ebeveynlerinin yanında dolaşıp kaybolmadığını onlara bir türlü anlatamadığı bir fikirden yola çıkarak; ya da bir davet sonrası konukların hiçbir engel olmamasına rağmen evden gidememesinin nasıl bir hikâyeye dönüşebileceğini düşleyerek sinema yapan birisi otobiyografisine nasıl başlar?

Bu yarı biyografik kitapta, macera romanlarındaki gibi zaman zaman yolumu kaybettiğim ve şaşırtıcı bir metnin dayanılmaz çekiciliğine kendimi kaptırdığım olmuştur. Ve tüm özenime karşın, belki de hâlâ içinde gerçek olmayan bir-iki anı kalmıştır. Yineliyorum, bunun pek o kadar önemi yok. Beni ben yapan, inandığım gerçeklerdir de. Tarih yazarı olmadığım için, ne bir nottan ne de bir kitaptan yararlandım. Ortaya koyduğum portre, ne olursa olsun, bana aittir. Kararlılığımla, kararsızlığımla, yinelemelerimle, unutkanlıklarımla ve nihayet doğrularımla ve yalanlarımla, benim portrem… Tek sözcükle söylemek gerekirse: Benim belleğim.” (s. 12)

İlk paragraftan, yazdığı türün beklentisini kırılmaya uğratma niyeti okunuyor. Birisi kendi hayatını zaten ne kadar olduğu gibi anlatabilir ki? Buñuel özelinde devreye, bir buluşa çevrilen ‘unutkanlık’ giriyor, ve hafızaya ve yazara güvenilmezlik baştan kuruluyor. Buradan itibaren ben kitabı Buñuel’in kendi yaşamından esinlendiği bir sinemacı kurmacası olarak okuyorum, yanılsam da sorun değil. İspanya’daki iç savaşı da, 68 Baharı’nı da, bir Avrupalı’nın gözünden Meksika gözlemlerini de tekil bir kişinin bakışından doğru okuyorum sonuçta. Başka başka anlatan ötekiler de var.

Buñuel, filmlerine ilgi duyan ruhçözümlemecileri ve eleştirmenleri vakurca, hoş görerek ve teşekkürle karşılasa da böylesi akademik ilgileri olmadığının altını defalarca çiziyor. Kitaptan önce de yönetmenin sinemasında aranan ve bulup çıkarılan mânâlara istinaden “fikir hoşuma gitti yaptım”, “rüyamda görmüştüm” ya da “arkadaşlarla aramızdaki böyle bir şakamız vardı” şeklinde verdiği yanıtları okurdum. Burada da sinema tarihine geçmiş sahnelerin büyük ölçüde sezgilerinden ve bilinçaltından doğru, olabildiğince el değmeden ve üzerine fazladan bir söylem bindirmeden filme aldığını iddia ettiği birçok örnek var.

Okuma hayatım rastlantılarla, birbirine göz kırpan kitaplarla sürüp gidiyor. Bu kitabın ardına Elif Batuman’ın The Idiot romanını okumaya başladım, oradaki öğrenci İspanyol avangardı başlıklı bir derste, küçümsediği bir hocadan, Endülüs Köpeği’ni dinliyor. Hoca, filmde gözün jiletle kesilmesinin ya da başka birçok şeyin ne anlama geldiğini asla anlayamayacağımızı, yorumlayamayacağımızı, çünkü gerçeküstücülerin yönteminin bizzat buna yol açtığını anlatıyor. Öğrenci de bir akademisyenin üzerinde çalıştığı bir alanda böylesi çaresizlikte bir yorum yapmasını acı verici buluyor, polemiğe giriyor. Buñuel, bütün yapıtına yaklaşmaya çalışan bakış açılarının geçirdikleri krizlerin sebeplerini sakin sakin anlatıyor. Sembolizm ve göndermelerin çok katı olmadığı daha çağrışımsal bir sinema sanki. Endülüs Köpeği’nde bir odanın içinde atlarla yüklü piyanoları ipleri sırtlayarak çeken adamı bugün tekrar izleyince Buñuel’in düşlerine birazcık da olsa yakınlaştığımı hissettim.

(bu kitaba sonra tekrar dönmek istiyorum, okurken beni çok etkisi altına almıştı fakat şimdi aklıma başka bir şeyler takıldığı için uzaklaştım biraz, değerli bulduğum hiçbir şeyden bahsetmeyi başaramadım yine)

Luis Buñuel, Son Nefesim, çev. İlkay Kurdak, Afa Yayınları, 1987 [1982], 2. basım.

Kitap vesilesiyle, çok uzun yıllardır takip ettiğim Tan Tolga Demirci’nin Buñuel ve gerçeküstücülük yazılarına geri döndüm. Tactile Deney burada da dursun, olur da görüp kızarsa kaldırırım.

 

Sigizmund Krjijanovski | Bir Cesedin Otobiyografisi (Okuma Notları)

Yaşamı boyunca hiç kitabı basılmayan, nerede gömülü olduğu bilinmeyen bir yazar olduğunu öğrendikten sonra başladım Krjijanovski’yi okumaya. Hüzünlü bir başlangıç. Edebiyat ortamlarında yer alan, kurmaca dışı metinleri yayımlanan birisiymiş. Başlarda, net bir şekilde Sovyet karşıtı düşüncelerle yazmasa da, devrimi çok da yakından sahiplenen birisi olmadığından olsa gerek, basılmamış öyküleri. Sonrasında da II. Dünya Savaşı ve ekonomik sorunlar sebebiyle basılmadığı söyleniyor kitaplarının. Tabi bu anlatıyı kuranlar bugünün Avrupalı eleştirmenleri, o yüzden işin aslının tam nasıl olduğundan çok da emin değilim, öykülerden de kolay bir çıkarım yapılmıyor. Devrimin yazarlarından olmadığı aşikar yalnızca. Günümüzde benzer sebeplerle yazdığı kitabı basamayan pek kimse yok gibi.

Bu kitaptaki öyküleri 1920’lerde 30’larda yazmış. İlk defa 1990’larda basılmış kitapları. Sanırım 2000’lerde İngilizce ve diğer dillere çevrilmeye başlanmış, Türkçe’de okumamız bugünleri bulmuş. Bir arkadaşım okuyalım demese uzun süre haberim olmayabilirdi -oysa ikinci baskısını da yapabilmiş. Bu karanlık yazarla karşılaşabildiğim içinse mutluyum, hakkındaki hislerimi bir şekilde paylaşmayı deneyeyim dedim.

Bir Cesedin Otobiyografisi: 223 sayfa, 11 öykü, 214 dipnot. Çevirmeni Göktuğ Börtlü ve bu detaylı dipnot çalışmasını yapan yayıncısına müteşekkirim. Son zamanlarda sık sık çevirilerin başında -ilk Metis’in Byung-Chul Han çevirilerinde fark etmiştim- yazarların ülkelerinden kurumların destekleriyle çevrildiklerini görüyorum. Bu kitap da Edebi Çeviri Enstitüsü (Rusya) desteğiyle yayımlanmış. Anladığım kadarıyla bu gibi kurumlar son dönemde seçilen çeviri metinlerin politikası ve yayınevlerinin ekonomisi üzerinde güçlü bir rol oynuyorlar.

Öykülerin tamamında olmasa da ara ara yükselen iki tema olan yazarın uğraşıyla ilişkisi ve kent hayatına dair betimlemeler, bu temalarda okumayı ayrıca sevdiğim için ilgimi çekti. Yazan karakterleri konu edinen, kısmen otobiyografik görünümlü öykülerde yazarın metinle kurduğu güvensiz, karanlık, her an metni terk edebilecek, vazgeçmenin ya da bütün bir anlatının tersyüz olabileceğine dair eşikte kalmış bir ilişki, hem tedirgin edici dönüşler hem de mizahi oyunlarla dolduruyor öyküleri. Kitap adını, ilk öyküsünden alıyor. Bu başlık, yazar özelinde kitabın geneline yayılabilecek bir başlık olabilir mi acaba? Ölüm fikrine bu kadar yaklaşarak yazan bir yazar kendini bir ceset olarak yazıyor olabilir mi?

Bir Cesedin Otobiyografisi’nin İngilizce baskısının önsözünü yazan Adam Thirlwell’in yazısından bir parça, Krjijanovski’yi tanımama ve yorumlamaya çalışmama yardımcı oldu (1). Öykücüyü yer yer Marcel Duchamp’a benzetiyor -özellikle Duchamp’ın inframince/infrathin kavramıyla işaret ettiği anlara benzer anların peşinden gittiğini söylüyor. Infrathin’i yitirilen, ele geçmesi güç mesafe gibi anladım. Paul Matisse’in Duchamp’ın yazılarından derlediği “Notes” (1983) kitabından alıntılardan biraz okudum. Kitabın ne İngilizce ne Türkçe çevirisini bulabildim. Kavramın inceliği ve Duchamp’ın verdiği örnekler hoşuma gitti: dumansız ateş, henüz kalkılmış bir koltuktaki sıcaklık, aynada ya da camdaki yansıma, ıslak ipek, yanardönerler (iridescents), (metro kapısından) son dakikada içeri giren insanlar, kadife pantolonların ıslığı” (2). Krjijanovski’nin Gözbebeğinde öyküsünde bir adam sevdiği kadının gözünde kendi yansımasını gördüğünde önce bu karşıdaki adamın hareketlerine dair bir şaşkınlığa düşüyor, sonra da birden kadının gözbebeğine düşüveriyor. Orada, kadının eski sevgilileriyle tanışıp, bedeninin içinde yaşamaya, rüyalarına girmeye başlıyor. İnsanın gözbebeğindeki görüntüsüyle kendi varlığı, orada karşılaştığı geçmişten insanlarla bugünün arasındaki mesafe, ‘eski’ insanların günden güne şeffaflaşması: Krjijanovski’nin güçlü yanlarından birisi duygulanımları cisimleştirmekteki yaratıcılığı.

Cisimleştirme ve fantastik bir öyküye çevirme niyetini en başta öykü başlıklarını okuduğumda fark etmemiştim, sonradan oldukça bariz geldi. Dikişler, Çatlak Koleksiyoncusu, Isırılamayan Dirsek, Firari Parmaklar, Sarı Kömür gibi öyküler hep belli bir ruh halinin, bir çabanın, bir sorgulamanın fiziksel yaratılar aracılığıyla öyküleştirilmesi fikrinden kökleniyor gibi. Isırılamayan Dirsek‘te ömrü boyunca dirseğini ısırmaya çalışan birisi, medyada duyulmasıyla ülkece meşhur bir fenomene (hadi günümüzle analoji yapalım, oley), peşinde koştuğu düşse toplumsal yapıyı derinden dönüştüren felsefi ve popüler bir akıma evriliyor. Çatlak Koleksiyoncusu, Tanrı’dan dünyada var olan bütün çatlakları toparlamasını diliyor, bu çatlaklara bir son vererek dünyaya bir “bütünlük” hali getirebilmenin peşinde koşuyor. İki favorimden birisi olan Sarı Kömür‘de ise insanların içindeki hınç, mutsuzluk, nefret gibi duygulardan enerji üretmenin yolu bulunan bir ülkede bu yeni enerji kaynağının gündelik hayattaki etkilerini düşlüyor. En hafif bulduğum fakat bir yandan sanat üzerine sorgulamalar içeren komik öykü Firari Parmaklar ise meşhur bir piyanistin parmaklarının bedeninden ayrılıp çıktıkları yolculuğu aksiyon filmi gibi anlatıyor, tam animasyon kısa filme uyarlamalık bir öykü. Bu ifade edemediğim şeyi bir eleştirmen tek cümlede söylemiş: “Krjijanovski okuru katıksız imgelemden Freudyen metafora taşıyor” (3).

Toplanmışlar: Sarp kayalıkları aşındıran uzun çatlaklar; duvarlarda, gıcırtılı döşeme tahtalarında ve ocaklarda kendilerine yer bulan küçük çatlaklar; ayın kurumuş, yarıklı yüzeyindeki devasa yeşil gövdeli çatlaklar; kemanların ses tablalarındaki minik delikler. Ve hepsi Keşiş’in önünde toplandığı zaman onlara bir konuşma yapmış.” (s. 101)

Dikişler öyküsünün son parçasında D Sütunundaki Piyon’un yalnızlığını anlatıyordu Krjijanovski, aklıma düşürdüğü, bir anda çaresizlik, tekinsizlik, yaşamla/oyunla baş başa kalma alegorilerinden birisi buydu. Satranç açılışlarında (İtalyan Açılışı? O sanki e4 idi) vardı ya, en genel açılış hamlesi. e ya d sütunundaki piyonu iki ileri sürerek başlamak… 64 karelik savaş alanının ortasına, piyonunu sürüyor, onu yalnızlığa mahkum ediyorsun. Ben şimdi ancak Krjijanovski’nin ucuz bir taklidi olarak hatırlayıp yeniden öznel için önemini ifade edebilirim -tıpkı karikatür anlatmak gibi- fakat Beyaz’ın o ilk hamlesinden sonrasında bir anksiyete belirmez mi öne sürülen piyonda? Sadece yem olarak öne sürülmüş olabilirsiniz sevgili piyon. Rakip, hücumcu bir anlayışla bu piyona atakta bulunabilir, bu ilk atakta, acaba hemrengi dostları ne yapacak? Savunmayabilir piyonunu. Bambaşka bir stratejinin feda edilmiş parçası olabilir. Daha sancılısı, ilk atakta savunup, atak yapanlar biriktiğinde savunmaktan vazgeçip başka bir oyun kurguladığı anda da ilk onu feda ederek ilerleyebilir. Eninde sonunda, nedir ki bir piyon? Şarkı söyleyen piyon: “Metin Kurt gibi yalnızız, ceza sahasında“.

Öykülerin birbirileriyle paslaşmalarını da ayrıca sevdim. Bir öykü kitabından, yazarının dünyayı nasıl bir yer olarak deneyimlediğini, metnine aktardığı temel soruların ve ruh hallerinin neler olduğunu ve ne sıklıkla tekrarladığını görebildiğimde bu okuduklarımla kurduğum bağı güçlendiriyor. Arka kapakta da, çeşitli yazılarda da karşılaştığım, Krjijanovski’nin adının birlikte anıldığı yazarlar: Borges, Swift, Poe, Gogol, Beckett, Dostoyevski, Kafka… Bu birlikte anılma -öyle olduğunu iddia edenler olsa da- bir kalibre yakınlığı değildir elbet, üsluba dair ve tematik bir yakınlık olsa gerek. Borges ve Poe ile fantastiğe olan ayrıksı ve edebi yaklaşımı açısından; Dostoyevski ve Kafka’ya karanlık ve çıkışları tutulmuş iç dünyalara sahip karakterleri açısından benziyordur belki.

Manhatta (1921), Berlin: Symphony of a Great City (1927) ve Man With a Movie Camera (1929) gibi filmlerin araştırdığı kent duygusuna dair içgörülerle dolu, bana bir şekilde Perec’in Uyuyan Adam’ını da hatırlatan son öykü Posta Damgası: Moskova (Taşraya On Üç Mektup), öykü kalıplarının büyük ölçüde silindiği, mektup, deneme ve otobiyografiye kayan uzun ve epeyce geveze bir kapanış metni. O öyküden, Krjijanovksi’nin neleri dert ettiğine dair ipuçları barındıran bir paragraf ile savrulan düşüncelerimi toparlamaya çalışacağım:

Şakaklarının arasına gizlenmiş hayatı, etrafında dönüp duran hayattan korumak, o caddeyi görmeden bir cadde üzerinde düşüncelere dalmak imkânsız. İmgelerimi ne kadar bir araya getirmeye çalışsam da, düşüncelerimi dağılmasınlar diye ne kadar kollamaya çalışsam da bu mümkün değildi. Hep cadde araya girdi; kısık gözkapaklarımın altından dürtüyor, kulak zarlarıma ve yıpranmış tabanlarıma kaldırım taşlarıyla vuruyordu. Moskova’dan tek kaçış yolu bir ara yola ve bir ara yoldan da bir çıkmaz sokağa girmek. Sonra her şey sil baştan tekrar başlar. Tangırtıları, vızıltıları ve kelimeleri harflere bölünmüş şehir, insanın beynine vurur, kafasının içine dolar, ta ki birden parlayan kavgaları ve ağız kalabalıklarıyla onu tamamen, son raddeye kadar doldurana dek.” (s. 188-9)

Notlar

[1] Bir parçası şurada var: https://www.theparisreview.org/blog/2013/11/15/the-known-unknown-on-sigizmund-krzhizhanovsky/

[2] http://www.mit.edu/~bhdavis/Infrathin.html

[3] https://www.bostonglobe.com/arts/books/2013/12/06/book-review-autobiography-corpse-sigizmund-krzhizhanovsky/qdE4RY2w4EWUPRVDXzppvJ/story.html

Sigizmund Krjijanovski, Bir Cesedin Otobiyografisi, çev. Göktuğ Börtlü, Aylak Adam, 2. basım, 2017.

Proust, Okuma Evreni ve Dış Dünya

O sonbahar yaptığım gezintiler, saatlerce kitap okuduktan sonra gezmeye çıktığım için, daha da zevkliydiler. Bütün sabah salonda kitap okumaktan yorgun düştüğümde, battaniyemi omuzlarıma sarıp dışarı çıkardım; uzun müddet mecburen bedenim, bırakılan bir topaç gibi, bu fazlalıkları dört bir yana savurma ihtiyacı duyardı. Evlerin duvarları, Tansonville’in çiti, Roussainville Ormanı’nın ağaçları, Montjouvain’in sırtını verdiği çalılar şemsiye veya baston darbelerine maruz kalır, neşeli çığlıklar işitirlerdi; hem darbeler, hem de çığlıklar beni coşturan, hızlı bir çıkış yoluna kolayca varmamı ağır ve zor bir aydınlanmaya tercih ettiklerinden aydınlığın sükûnetini tadamamış, karışık düşüncelerden başka bir şey değillerdi. Hislerimizin sözde ifadeleri, çoğunlukla hislerimizi bu şekilde, kendilerini tanımamıza imkân vermeyen bir biçime bürünmüş halde dışımıza çıkarmak suretiyle bizi bu hislerden kurtarmaktan öteye gitmez. Méséglise tarafına neler borçlu olduğumu, Méséglise’in tesadüfi çerçevesi ya da zorunlu esin kaynağı olduğu mütevazi keşifleri hesaplamaya çalıştığımda, duygularımızla onların olağan ifadesi arasındaki bu uyumsuzluğu ilk defa o sonbaharda, o gezintilerden birinde, Montjouvain’in yaslandığı çalılık bayırda, hayretler içinde fark ettiğimi hatırlıyorum. Bir saat boyunca yağmura ve rüzgâra karşı neşeyle mücadele ettikten sonra, Montjouvain’in küçük gölünün kenarına, M. Vinteul’ün bahçıvanının aletlerini koyduğu kiremit kaplı küçük kulübenin önüne geldiğimde, güneş yeniden açmıştı; yağmurun yıkadığı yaldızlı güneş ışınları gökyüzünde, ağaçların, kulübe duvarının, tepesinde bir tavuğun gezindiği hâlâ ıslak kitemit çatının üstünde, yepyeni parlamataydı. Esen rüzgâr, duvardaki çatlaklarda bitmiş yabani otları ve tavuğun tüylerini yana doğru çekiyor, hem otlar, hem de tüyler, cansız ve hafif nesnelerin kendini bırakmışlığıyla, botları yettiğince, rüzgârın keyfine göre uçuşuyorlardı. Güneşin tekrar yansıtıcı bir yüzey haline getirdiği gölcüğün üzerinde kiremit çatı daha önce hiç dikkatimi çekmemiş olan pembe mermer damarları oluşturuyordu. Suyun ve duvarın üstünde, gökyüzünün gümüsemesine karşılık veren solgun bir tebessüm görünce, kapatmış olduğum şemsiyemi sallayarak heyecanla, “Vay be! Vay be! Vay be!” diye bağırdım. Ama aynı anda, aslında bu muğlak sözlerle yetinmeyip, hayranlığıma bir açıklama getirmeye çalışmam gerektiğini de düşündüm.

Yine aynı anda —oradan geçmekte olan, zaten oldukça keyifsiz görünen ve şemsiyenin yüzüne çarpmasına ramak kalınca keyfi iyice kaçıp, “Bu güzel havada yürümek ne hoş, değil mi?” dediğimde soğuk bir cevap veren bir köylü sayesinde— aynı duyguların önceden belirlenmiş bir düzene göre, herkeste aynı anda oluşmadığını da öğrendim. Daha sonraları, ne zaman uzunca bir süre kitap okuyup ardından canım sohbet etmek istese, kendisiyle konuşmak için yanıp tutuştuğum arkadaşım az önce sohbetin hazzını yaşamış olur, o esnada da rahat bırakılıp kitap okumak isterdi. Annemle babamı düşünüp sevgiyle dolmuş, onların en hoşuna gidecek, en akıllı uslu kararları vermişsem, onlar tam da bu süre içinde benim unuttuğum bir kabahatimi öğrenmiş olurlar, ben onları öpmek üzere kollarına atılırken, onlar kabahatimden ötürü bana sertçe sitem ederlerdi.

Bazen yalnızlığın bana yaşattığı coşkunluğa ondan tam olarak ayıramadığım bir başka heyecan, sarılıp kucaklayabileceğim bir köylü kızının karşıma çıkıvermesi arzusundan kaynaklanan bir taşkınlık eklenirdi. Bu arzuya eşlik eden çok farklı düşüncelerin ortasında, ben sebebini tam olarak anlamaya vakit bulamadan, ansızın ortaya çıkan haz, bana o düşüncelerin yaşattığı hazzın bir üst seviyesi gibi gelirdi sadece. O esnada zihnimde yer alan her şeye, kiremit çatıdaki pembe yansımaya, yabani otlara ne zamandır gitmek istediğim Roussainville köyüne, Roussainville Ormanı’nın ağaçlarına, kilisenin çan kulesine fazladan bir değer atfederdim; sırf bu yeni heyecanı onların yarattığını zannettiğim için gözümde daha arzulanır olurlar, yelkenimi kuvvetli, meçhul ve elverişli bir rüzgârla dolduran coşku sanki beni onlara ulaştırmak için acele ederdi. Bir kadının ortaya çıkıvermesi arzusu benim nazarımda tabiatın cazibesine bir başka coşku katıyordu, ama buna karşılık, tabiatın cazibesi de kadının fazlasıyla sınırlı bulacağım cazibesini genişletiyordu. Ağaçların güzelliği bu kadının da güzelliğiymiş, bu ufkun, Roussainville köyünün, o yıl okuduğum kitapların ruhunu ellerime o kadının öpücüğü teslim edecekmiş gibi geliyordu bana ve hayal gücüm tenselliğimle temas edip ondan güç aldıkça, tenselliğim hayal gücümün bütün alanlarına yayıldıkça, arzum sınır tanımıyordu. Bunun başka bir nedeni de, —alışkanlığın faaliyetine ara verdiği, nesnelere ilişkin soyut bilgilerimizin bir yana bırakıldığı, dolayısıyla bulunduğumuz yerin özgünlüğüne, bireyselliğine derinden inandığımız, tabiatın ortasındaki tahayyül anlarında hep olduğu gibi— arzularımın seslendiği kadının bana kadın cinsinin herhangi bir örneği gibi değil, bu toprağın zorunlu ve doğal bir ürünü gibi gelmesiydi. Çünkü o sıralarda benim dışımdaki şeyler, toprak ve insanlar, bana, yetişkin erkeklere göründüğünden daha değerli, daha önemli, daha gerçek bir varoluşla donatılmış gibi görünüyordu.

Marcel Proust, Kayıp Zamanın İzinde: Swann’ların Tarafı, çev. Roza Hakmen, Yapı Kredi Yayınları, 2019 [1913], 20. basım, s. 156-8.

İleri, Eleştirel Kurmaca & Kurmaca Eleştiri

Cem İleri’nin Okurun Belleği kitabı Sebald’ın yapıtına (bu terimi de ondan öğrendim) yakın okuma yapıyor. Temel referansı Benjamin, okuduğum ilk 150 sayfada en sık anılan öteki yazar Proust -bazen de Barthes. Ben bilmiyorum Proust’u henüz. (Kitap bittiğinde bu evrenin çok daha katmanlı ve zengin olduğunu öğrenmiştim.)

Eleştirel Kurmaca ve Kurmaca Eleştiri diye adlandırdığı yöntemler ise sevdiğim yazma türlerine dair sabitleyiciler oldu. Kendisi mi isimleri koydu, önceden kategorize edilmiş mi bu alt türler, bu kısımda bir dipnot vermediği için bilemiyorum. Enrique Vila-Matas’ı okumaya İleri’nin E Evi’ndeki bir dipnot sayesinde başlamıştım. Minnet eylerim.

En başta Kundera’nın entelektüelleri ve anlatıcılarıyla tanışmış olmalıyım bu edebi evrenle. Pamuk’un Kara Kitap’taki gazetecilerini de bu denklemde bir yerlerde görüyorum. Adlandırma ihtiyacını en çok John M. Coetzee’nin Romancının Romanı’nda hissetmiştim. Makale yazmak ile makale yazan roman karakteri yazmak arasındaki geriye çekilerek bakan yazarı seviyorum. Coetzee bu alanda çok top çeviriyor, Kötü Bir Yılın Güncesi’nde de sayfaların peyzajına dağıtmıştı çeşitli sesleri ama çok başarılı bir deneme olmadı bu herhalde.

Şimdilik sadece bu kısmı alıntılamak sonra ise kitap üzerine daha genel olarak yazarak düşünmek istiyorum, becerebilirsem. Hem kitaptaki bakışlarla Sebald ve çevresinde örülen ağlar üzerine hem de özelde böylesi bir kitap yapa(-bile)n denemeci yazar üzerine… Bu alıntı kitabın birinci bölümü olan “Şüpheli, güvenilmez bir meşguliyet…”i bitiriyor. Birkaç ifadeyi sonradan dönebilmek için eğikleştirdim. Pasaj, sonralarda tekrardan anılsa da, kitaba adını veren “okurun belleği” fikrini ve İleri’nin kitaptaki niyetini de içeriyor. Daha sonra 523. sayfada bu niyetin “Sebald’ı daha iyi anlamaktan ibaret” olduğunu da alçak gönüllülükle söylüyor. Biz vasat okurlara da yazık ama.

Sebald, 20. yüzyılda ortaya çıkan birtakım türlerarası metinsel çalışmaların etkisiyle, onları bir adım öteye götüren, bu metinlerin biçimsel yaklaşımlarını çok daha geniş, ağır bir içerikle birleştiren yeni bir bireşime ulaşır. Burada “eleştirel kurmaca” ile “kurmaca eleştiri” arasındaki farkın altını çizmek gerekir. İlki, Kundera’nın, tarihini son derece ayrıntılı bir biçimde dile getirdiği, kökü çok eskilere uzanan bir alt-tür, içinde eleştiri-deneme öğelerini barındıran, anlatıyı bir düşüncenin evrilişinin anlatısı da kılan Niteliksiz Adam gibi kurmaca metinlerin başlattığı gelenektir. Kurmaca metin, konudışına sapmalarla, karakterlerine verdiği uzun monolog fırsatlarıyla, tema çeşitlendirmeleriyle, anlatının ritmini bölen deneme üslubuyla, düşünce yazısını kendisine mal etmesi olarak görülebilir bu çaba.

Diğer yanda da ağırlıklı olarak Fransız edebiyatının söz sahibi olduğu, çarpıcı örneklerini verdiği eğilim yer alır: Kurmaca eleştiri, ilkinin çizdiği güzergâhı tam tersinden kat ederek belki yine aynı noktaya varır. Eleştirel metnin, düşünce yazısının, denemenin arasına yaşamöyküsel, anektodik malzemelerin, anıların, gündelik yaşamdan fragmanların yerleştirilmesi, hatta en iyi örneklerinde, anlatı jestlerinin eleştiri yazısında yeniden denenmesi, sınanmasıyla kendini var eden, ilkinden çok daha melez bir tür ortaya çıkar. Eleştirel kurmaca yerini bu örneklerde eleştiriye bırakır, Borges, Blanchot, Barthes, yenilerde Vila-Matas, Pierre Bayard…

Sebald’ın yapıtı, bu iki yaklaşımdan beslenmesine rağmen, onlardan çok farklı bir noktaya taşır türlerarası ilişkinin boyutunu. Bu iki alt-kategoriye de tam olarak yerleştirilemeyecek bir iş yapmaktadır: anlatıyı birtakım düşüncelerin taşıyıcısı, çerçevesi, değişkesi olarak sürdürmek ya da eleştirel metnin mesafeli, soğuk yapısını kurmak için dilin olanaklarını zorlamak gibi bir çaba söz konusu değildir. Sebald kariyerinin başından beri zaten eleştirel anlamda yazmış olduğu, üzerine düşünmüş, tartışmış olduğu her şeyi, bu kez pek de kurguya, anlatıya benzemeyen bir yöntemle yeniden dener, yeniden üretir.

Yoğun referanslama, anıştırma, gönderme sistemiyle, bir yandan Batı edebiyatı kanonunu kendisine tarihsel bir referans kılar, bir yandan da, aradan zarifçe çekilerek asıl görülmesi gerekene işaret eder. Burada hem ulaşılması zor bir sürekliliği hem de bu tarihin sert bir eleştirisini aynı anda okumak mümkün. Sebald’ın bu takıntısının nedeni, kendisinden önce gelenlere, geçmişe bir yanıt hazırlamanın ancak bir tür bellek çalışması aracılığıyla mümkün olabileceğini düşünmesidir. Yapıtın, adeta, kendi belleğinin derinliklerinde gizlenen öncüllerine ulaşmayı arzuladığı söylenebilir. Oysa bir yandan da kendisini, tüm zamandizinsel sınırlamaları elinin tersiyle iterek, belleğinde yer eden yapıtların arasına yerleştirmeye çalışmaktadır.

“Eski ile yeninin birleştirilmesinde, yeni icat edilmiş öğenin, biçimin, fikrin, eski yapının üzerine ince bir tabaka gibi kaplanması. Yeni öğe, eskinin biçimsel niteliklerinin birebir taklidi ya da çağdaş biçemin bir örneği değil, fakat, var olan yapının karakteristiklerinin yeniden yorumlanmasının sonucu olmalıdır.”

Eski yapının, yapıtların doğasının yeniden yorumlanması, bir tür görme sorunudur. Edebiyat kadar eski, eskinin içindeki yeniyi, yeninin içindeki eskiyi görme uğraşı. Sebald bu halitayla, eskiden ve yeniden yapılmış duvarla, bütün ilişkilerin çatıldığı cepheyle, yüzeyle uğraşır. Kendisini her zaman çoğul kimliklerle, konumlarla tanımlayan yapıt, bir tür zamandizini bozma eylemi gerçekleştirir.

Sebald’ın “kurmaca” anlayışını, yapıta yerleştirdiği mekanizmayı çözmek için, bağlantıları tek tek bulgulamak, birbirleriyle ilişkilerini çözmek için, kullandığı teknikleri inceden inceye betimlemek yerine, Sebald hakkındaki pek de tükenecek gibi durmayan okumaların çıkış noktasına geri dönmek, yapıtı tam da bu bitiştirme, iliştirme çalışmasının başladığı, kararın verildiği anda kavramak, onun temel motiflerinden birini mercek altına almak, aynı işi burada yeniden gerçekleştirmek gerekir. Bu yaklaşım, durumun Sebald’a özgü olmadığını, herhangi bir nesneye gereğinden fazla yaklaşmayı seçen herkesin sonunda gelip dayanacağı uçurumlardan biriyle karşı karşıya olduğumuzu göstermesi açısından anlamlıdır.

Sebald’ın okur için oluşturduğu zihinsel oyun alanı, bağlantıların herkes tarafından kendi çapında bulgulanabilmesini öngörüyor. Okuma ediminin önünü açıyor, işi yazarlıkla yan yana konumlandırıyor, okuru bir adım ileri sürüyor. Tüm kavramsal altyapıyı, okumanın özgürleştirilmesi deneyimine zemin olarak hazırlıyor. Yazının olduğu kadar okumanın da bir tür araya girme, kesintiye uğratma, parçaların yerlerini değiştirerek yeni bir düzen oluşturma işi olduğunu gösteriyor. Okumayı açma, okumayı öngörme, okumayı kurgulama önerisi, tepesinde okuma etiğinin keskin kılıcının parıldadığı bir sahnelemeyle bellek mekanizmalarına bağlanıyor. Kendi okumanızı tamamladığınızda, “okuma”yı okumuş oluyorsunuz, Sebald adlı okurun belleğiyle karşılaşıyorsunuz.

Cem İleri, Okurun Belleği, Everest Yayınları, 2016, s. 30-3.

Yesayan, Bazı İnsanlar ve Diğerleri

Zabel Yesayan, Son Kadeh’te sık sık yoğun bir aşkı, arzulayan bir öznenin dilinden anlatıyor. Ben o dalgalı pasajlar yerine yine düşmüş insanı ve onun diğerleriyle karşılaştırmasını bulduğum yerleri çizdim.

Geçenlerde de bir arkadaşımla kendi hayatlarımız üzerine konuşurken buna yakın bir şeyler sezmiştik. Sabah kalk, işe git, çalış, arkadaşlarınla görüş, evde bir şeyler yap, dolaş, sevdiğin bir şeylerle uğraş, stres yap, sevin, üzül, reddet, kucakla, haftasonunu geçir, küçük başarı kazan, küçük yenilgi al derken çok sapmayan, önceden kestirilebilir bir hat üzerinde yaşayıp gidiyoruz -biz. Kişiliğimiz küçük anlarda, belli başlı kararlar ile hayatımıza yön veriyor elbette fakat büyük kırılmalar yaşama olanağı bizimki gibi sıradan hayat süren insanlara, eğer kendimiz yaşamı zorlamıyorsak, nadiren kendini gösteriyor. Bazı kıyıya vurmuş ruh hallerine girdiğimizde ya da büyük bir olay yaşadığımızda bir eyleme ihtimaliyle karşı karşıya geliyoruz (Romanda da tam böylesi bir an var). Bu da üç beş kere gelmiş bize diye düşündük. Belki de her seferinde bekleneni seçmişiz. Belki bir gün radikal olanı seçebiliriz ya da seçemeyiz. Bu illa ki üzülecek bir şey değil.

Fikrimi daha berrak şekilde izah etmeye çalışacağım: İnsanlar, erkek ya da kadın, umumiyetle kendilerini hakiki halleriyle sunmazlar. Ve sık sık üzerlerine aldıkları sahte örtüler bir şuursuzluk halinin ifadesidir. Evet, bu böyledir. Hayatta kendilerine bir rol seçerler ve bu rolü oynarlar. Onu bazen kendileri seçerler, zira güzel bulurlar. Fakat sıklıkla onu başkaları güzel saydığı için tercih ederler.

İnsan ruhu, ki onu herkes kendisiyle beraber dünyaya getirir, böylece daha çocukluktan sakatlanır. Ruh ölmez elbette. Fakat ürkmüş halde büzülür, bir köşede saklanır ve artık asla ortaya çıkmaya cesaret edemez. Hayatının şu ya da bu anında ruhları meydana çıkıp hâkimiyet kazanmış insanlar vardır. Lakin nice insan da vardır ki, ruhları daimi şekilde uyuşup kalmıştır, bunlar için uyanma zili asla çalmaz. Eğer herhangi bir fevkalade olay, büyük bir heyecan, büyük bir his ya da bilhassa büyük bir ıstırap ruha kadar nüfuz ederse ve hatta ruh mütereddit uyanış hareketleri yaparsa, huzuru kaçan bu insanlar ninniler söyler, onu uyuturlar. Zira bizzat kendi ruhlarının uyanışı onları ürkütür. Kendi kendilerine yabancılardır ve asla ruhlarının enginliğine bakmaya cesaret edemez, ödünç alınmış hisleriyle, ödünç alınmış prensipleriyle, hariçten edindikleri şekiller ve suretlerle yaşamaya devam ederler. Ve hiçbir şey, fakat hiçbir şey kaynayıp çıkmaz onların dahili âlemlerinden, varlıklarından, ruhlarından.

İşte böylece insanlar, münasip olan budur ya da şudur derler. Şu şu şartlarda böyle ya da şöyle hareket etmek iyi olacaktır. Ve başkalarını muhakeme ve mahkûm ederler, zira mevzubahis şartlarda böyle bir davranış makbul görülen şekle uygun düşmemiştir.

Kimse, hangi dahili ve karşı koyulmaz güdüye tabi oldum demez. Kimse, ruhum ne istiyor, özvarlığım hangi mukaddes ve hususi kanunları telkin ediyor bana demez. Evlilik ve hatta aşk hakkında da bu minval üzere düşünürler. Tercihlerini hesap ederek, ham hislerle ve belli şartlara uyarak yaparlar. Lakin şaşırtıcı olan şudur ki, bu tamamen şahsi meselede dahi çoklukla ağır basan şey, başkalarının fikirleri olur. Bu tercih başkalarını hayran bırakmalı, şaşırtmalı, onların rızasını kazanmalıdır. İşte o zaman her şey münasip bir şekilde tanımlanır. Böylece, insanlar görürüz ki hakiki insanlar değillerdir. Hisler tanırız, hakiki hisler değillerdir. Ve anlarız ki, insanları tek bir derdi var: tabiatın onlara bahşettiği imkânlar ile hayatın tüm tebessümlerinden dolu dolu tat almak ve yaşamak yerine, kendi edindikleri ya da başkalarının onlara verdiği rolü iyi kötü yerine getirmek. Ve işte hayat böylece hüzünlü, faydasız ve usandırıcıdır, tıpkı kabiliyetsiz bir tiyatro yazarının yazdığı bir komedya gibi.

Nadiren, kendilerine verilmiş dünyevi ve sahte edep kılıfını çeşitli talihli tesadüflerin neticesinde ya da şahsi istisnai kabiliyetleri sayesinde yırtan, kaybettirilmiş olanı, kendisini, ruhunu arayan ve ona teslim olan insanlar da vardır. Böyleleri yalnız kaldıklarında, ruhlarının şarkılarını ve romanlarını dinlediklerinde melal ile dolmazlar. Hiç şüphesiz, etrafları sislerle sarılmıştır ve onlar da sıklıkla bir rolün icaplarını yerine getirirler. Lakin fark şudur ki, uyandıkları ve kendi ruhlarını buldukları anlara sahiptirler. Peki, geri kalan çoğunluk kendi ruhunu nasıl bulacak? Onlar asla kendileriyle baş başa kalamazlar ve hatta bu yalnızlıktan ürkerler. Hayat çoğu insan için kargaşa ve rekabet içinde, ruhlarına yabancı gayelerin peşinde geçip gider. İçlerinde, ruh temayüllerinde olanı, saadetin ve zevkin esaslarını, uzakta, ulaşabileceklerinin haricindeki noktalarda ararlar. Ve gayelerinin ulaşılamaz olduğunu ne kadar zannederlerse, hayatlarının o kadar enteresan olduğunu, kahramanlar gibi yaşadıklarını düşünürler. Asla uyanmazlar, uyanmaya vakitleri yoktur, zira tıkış tıkış hayatlarında yalnızlık yoktur.

İstisnai şekilde ruhlarıyla yaşayan ender bulunur o insanlar ise, işlerinin, hislerinin ve hareketlerinin kendiliğinden akıp giden, safdil ve berrak sadeliğiyle hemen tanınırlar. Onların ruhu ürkerek varlıklarının bir köşesine sığınmaz, aksine satha çıkar, insanların çehrelerinde ışıldar, şahsiyetlerinin haricinde parıldar, şarkı söyler, tebessüm eder ve insan evladını yerlerde sürünen türlü hallerinin alın yazı olan alçaklığı sanki hissedilmez kılar. O zaman, sayısız tesadüflerle yapılan bir tasnifin onu şu ya da bu cemiyetin şu ya da bu mevkisine koymasının ne ehemmiyeti kalır? Onun fiziki şu ya da bu suretle vücut bulmasının ne ehemmiyeti kalır? Tanrı parmağını onun alnının üzerine koymuştur bir kere. O hakiki seçilmişlerden biridir ve yaşar, gittiği yolda aydınlık bir iz bırakarak bizim dünyamızdan geçip gayba karışır.

Sen böyle seçilmişlerdensin sevgilim, Tanrı’nın dokunuşunu kabul etmişlerdensin. Ruhum ruhunu hissetti, onunla kardeş oldu ve onun içindir ki seni bu kadar derin, bu kadar beklenmedik bir hal ile sevdim.

Zabel Yesayan, Son Kadeh, Aras Yayıncılık, çev. Mehmet Fatih Uslu, 2018 [1916-1924], s. 26-9.

Nelson, Pharmakon ve Yazı

Yazarlar ara sıra anıyorlar, “ah bu yazı işine bulaşmasaydım”, “önerim, eğer hiç yazmadıysanız, asla yazmayın” gibi şeyler. İlhan Berk’ten okumuştum herhalde en son. Nelson bu pasajda zehre değinirken, alıntılamadığım kısımda devaya değiniyordu. Devayı kitaplarda aramamak gerekir diye düşünerek sadece zehir bölümünü koydum hatırlamak üzere. Ben bir şey yazmıyorum ama yazanlar ve alkol üzerine kendine dönüşlü metinleri okumayı seviyorum. Bir arkadaşım da ekmek üzerine yapılan filmleri seviyordu, şaşırmıştım.

Harari’nin çevirmeni Selin Siral aynı zamanda Maggie Nelson’ın da çevirmeniymiş. Harika bir “çevirmenin sonsözü” yazmış kitaba da. Yarın bir gün kimse de kalkıp “neden mavibent?” diyemesin diye inceliğini paylaşmış. 24. maddesi “O halde başka türlü ifade edeyim. Henüz hayal kurabiliyorken, çevirinin değil okumanın öğrencisi olmayı hedefleyelim” (s. 108).

181. Pharmakon ecza demek fakat -başta Jacques Derrida olmakla beraber, başklarının da işaret ettiği üzere- bu Yunanca kelime, kastedilenin zehir mi deva mı olduğunu belirtmeye el vermiyor. İkisini de aynı potada eritiyor. Platon diyaloglarda bu kelimeyi hastalık, etken, deva, tılsım, madde, büyü, suni renk ve boya gibi türlü türlü anlamda kullanıyor. Platon seksi pharmakon olarak adlandırmıyorsa da aşk hakkında bir sürü şey söylüyor. Platon seks hakkında pek bir şey söylemiyor.

182. Phaedrus‘ta yazı da nahoş bir şekilde pharmakon olarak adlandırılıyor. Sokrates ile Phaedrus’un tartıştığı soru, yazının belleği destekliyor mu köstekliyor mu olduğu: yazı zihinsel güçleri felç mi eder, yoksa unutkanlığa deva mıdır? Pharmakon sözcüğünün pek çok anlamı olduğu düşünülürse, bu sorunun cevabı, bir anlamda, çeviri meselesidir.

183. Goethe de yazının zarar verici etkilerini dert edinmiş. Özellikle de “halihazırda önümüzde canlı duran [şeyin] temel özelliğini korumak ve kelimelere döküp yok etmemek” üzerine kafa yoruyor. Artık bu tarz şeyler hakkında o kadar endişelenmediğimi saklayacak değilim. İyisiyle kötüsüyle, yazının bir şeyleri ya hiç değiştirmediği ya da çok hafif bir etkisi olduğu kanaatindeyim. Her şeyi olduğu gibi bıraktığını düşünüyorum çoğunlukla. Şiirinizin işlevi ne? Herhalde dili maviye çalmak gibi bir şeydir (John Ashberry).

184. Doğrusu yazı, akıllara ziyan bir eşitleyici. Bu bentlerin yarısını sarhoş ya da kafam dumanlı, diğer yarısını da ayıkken yazmış olabilirdim; yarısını ıstırap içinde gözyaşı dökerek, yarısını da soğukkanlı bir mesafeyle yazmış olabilirdim. Ama şu aşamada, defalarca sıraları değişmişken; sonunda kâğıda basılıp, bir yöne akan dere misali dizilmişken hangimiz aradaki farkı ayırt edebiliriz?

Mavibent, Maggie Nelson, çev. Selin Siral, Kolektif Kitap, 2017 [2009], s. 78-9.

Camus, Romanı Bitirmek (Düşüş)

Hazlardan düşen yargıç. Düşmeyi incelikleriyle tanımlayan varoluşçuların zamanında bu düşüşün bir ânı, süresi ve mesafesi varmış. Onların yazdıklarıyla büyüyenlerin zamanında ise taa en baştan öylesi bir yüksekliğe hiç çıkmamış, ancak belki hayallerinde çıkmayı düşlemiş okurlar, bizzat deneyimlediklerinden değil de, ancak iyimser ihtimallerden aşağı düşmeye başlamışlar. Tümü değil: bazı okurlar, bazı insanlar. Çıkanları biliyoruz, her yerdeler. Çıkılmayan yerden düşemiyoruz. Bu kapakta yuvarlanmalık bir merdiven var. Benim kapağımda, kırmızı şemsiyeli fötr şapkalı bir adam -o zaman, daha çok adam- ve onun ters dönmüş yarı transparan yansıması (Erkal Yavi). Elde şemsiye, ayakların altında deniz. İki kapağın ortaklığı, düz zeminsizlik. Ayaklarımızı şöyle rahatça yere basabilsek, zıplayabiliriz bile şanslıysak.


Tekrar yatıyorum, bağışlayın. Korkarım, coşup kendimden geçtim, yine de ağlamıyorum. İnsan bazen sapıtıyor, apaçık gerçeklerden kuşkuya düşüyor, hatta iyi bir yaşamın sırlarını keşfettiği zaman bile. Benim çözümüm kuşkusuz en iyisi değil. Ama insan yaşamını sevmediği zaman, elinde başka seçeneği yoktur, öyle değil mi? Bir başkası olmak için ne* yapmalı? Olanaksız bu. Artık hiç kimse olmamak, herhangi biri uğruna kendini unutmak gerekirdi, hiç değilse bir kez. Ama nasıl? Bunaltmayın beni. Ben, bir gün bir kahvenin terasında elimi bırakmak isteyen o ihtiyar dilenci gibiyim. “Ah, bayım,” diyordu adam, “mesele kötü insan olmak değil, ama ışığı yitiriyor insan.” Evet, ışığı, sabahları, kendini bağışlayan kişinin o kutsal masumluğunu yitirdik biz.

Bakın, kar yağıyor! Sokağa çıkmalıyım! Beyaz gecede uyuyan Amsterdam, karlı küçük köprüler altındaki kara yeşimtaşı kanallar, ıssız sokaklar, boğulmuş ayak seslerim, bütün bunlar yarınki çamurdan önce geçip giden temizlik olacak. Bakın camlara karşı kabarıp kalkan şu iri yumaklara. Belli ki güvercinler bunlar. Bu sevgili yaratıklar sonunda yere inmeye karar vermişler, suları ve çatıları kalın tüy tabakası ile kaplıyorlar, bütün pencerelerde çırpınıp duruyorlar. Nasıl da kaplamışlar ortalığı! Umalım ki, herkes kurtulacak, öyle değil mi, servetler ve zahmetler paylaşılacak ve örneğin siz, bugünden itibaren, yerde yatacaksınız benim uğruma. Tümüyle şiir, öyle değil mi? Haydi bakalım, itiraf edin ki, eğer gökten bir araba inip beni götürseydi ya da kar birden alev alsaydı, donup kalırdınız. İnanmıyor musunuz buna? Ben de inanmıyorum. Ama benim, ne olursa olsun, sokağa çıkmam gerek.

Tamam, tamam, sakin oluyorum, kaygılanmayın! Benim duygulanmalarıma da, sayıklanmalarıma da zaten pek güvenmeyin. Amaçlıdır onlar. Bakın, şimdi bana kendinizden söz edeceğinize göre, kendi ilginç itirafımın, amaçlarından birine ulaşıp ulaşmadığını hemen öğreneceğim. Gerçekten de, muhatabımın polis olduğunu ve Dürüst Yargıçlar‘ı çaldığım için beni tutuklayacağını umuyorum hep. Gerisi için kimse beni tutuklayamaz, öyle değil mi? Ama bu hırsızlığa gelince, yasanın etki alanına giriyor ve ben kendimi suçortağı yapmak için her şeyi ayarladım; bu tabloyu saklıyorum ve her isteyene gösteriyorum. Bu durumda beni tutuklayabilirsiniz, iyi bir başlangıç olur bu. Belki de daha sonra işin geri kalanıyla uğraşanlar olur, örneğin benim kellemi keserler, ben de artık ölmekten korkmam, kurtulmuş olurum. Toplanmış kalabalığın üstüne o zaman siz henüz soğumamış kellemi yükseltirsiniz, onların orada kendilerini bulmaları ve benim onlara, örnek bir insan olarak, yeniden egemen olmam için. Her şey tamam olur ve ben, çölde bağıran ve oradan kurtulmamı reddeden sahte peygamberliğimi, kimsenin ruhu duymadan, sona erdirmiş olurum.

Ama siz polis değilsiniz elbet, böylesi çok basit olurdu. Nasıl? Ah! Kuşkulanıyordum bundan işte. Size karşı duyduğum bu tuhaf yakınlığın bir anlamı varmış meğer. Demek siz Paris’te o güzel avukatlık mesleğini icra ediyorsunuz! Aynı türden olduğumuzu biliyordum. Hepimiz birbirimize benzemiyor muyuz, böyle durmadan ve muhatapsız konuşarak, önceden cevapları bilsek de hep aynı sorularla karşılaşarak? Öyleyse, bir akşam Paris rıhtımları üzerinde başınıza geleni ve nasıl yaşamınızı hiç tehlikeye atmamayı başardığınızı lütfen anlatın bana. Yıllardır gecelerimde hep çınlayıp duran ve sonunda sizin ağzınızdan söyleyeceğim şu sözcükleri kendiniz tekrarlayın: “Ey genç kız, kendini yine suya at da her ikimizi kurtarma şansına bir kez daha ereyim!” Bir kez daha, ha, amma ihtiyatsızlık! Ya söylediklerimizi hemen kabul ediverirlerse, üstat? O zaman dediğimizi yerine getirmek gerekir. Brr!.. Su ne kadar da soğuk! Ama yüreğimizi ferah tutalım! Artık çok geç, her zaman hep geç olacak. Çok şükür ki öyle!

Albert Camus, Düşüş, Can Yayınları, çev. Hüseyin Demirhan, 2007 [1956] 7. basım, s. 106-8.

Bıçakçı, Önemsizlik ve Çirkinlik

Eğitim, kendimize baktırmamak için iki seçenek sunuyordu: Önemsizlik ve çirkinlik. Seçim bize bırakılmıştı. Ya bakmaya değlmeyecek kadar önemsiz olacaktık ya da o kadar çirkin olacaktık ki, insanlar bize, gözüm görmesin seni, diyeceklerdi. Eğitimdekilerin çoğu önemsiz olmayı seçmişti. Böylesi irili ufaklı iktidar ilişkileri içinde biçimlenen hissimize daha uygundu hem de çirkin olmak fazladan bir cesaret istiyordu. Görünmezliği hedefleyen insanların bile aynaya bakmaktan vazgeçemeyeceğini ve aynada kendini çirkin görmeyi kolay kolay kabullenemeyeceğini seziyorduk.

Amcaoğlu çirkin olmayı seçmişti. “Ne olursa olsun, bana daha kahramanca geliyor,” dedi ağırbaşlı bir ifadeyle.

Çirkinler, fiziksel olarak kendilerini çirkinleştirmek dışında, halleri, tavırları ve konuştukları konular bakımından da tahammül edilemez olmaya çalışıyordu. Yırtık pırtık giysiler içinde, insanlığın yüzkarası gibi aç, sefil dolaşıyor, yüksek sesle ve bozuk bir dille uğradıkları haksızlıkları anlatıyorlardı. Konuştuğumuzda sesimiz neredeyse hiç duyulmuyordu. Duvar diplerinden yürüyor, gölgelerimiz yere düşmesin diye dikkat ediyor, oturduğumuzda sandalyelerin ucuna ilişiyorduk.

Amcaoğluyla ben eğitimde bize söylenen şeyleri harfiyen yerine getiriyor, ha bire kendimizi çirkinleştirmeye ve önemsizleştirmeye çalışıyorduk ama dikenli telleri aştığımızda ne olacağı konusunda hiçbir fikrimiz yoktu. Kulağımızda yine yaşlılardan dinlediğimiz ve eğitimde öğrendiğimiz şeyler vardı oysa bunları bir türlü kafamızda canlandıramıyorduk. Özgür olacağımız, kendimizi gerçekleştirebileceğimiz söyleniyordu; biz bunların tam olarak ne anlama geldiğini bilemiyorduk. Üstelik kullanılan sözcüklerden, kurulan cümlelerden, dinlediğimiz şeylerin dikenli tellerin dışını hiç görmemişlerin hayal dünyasının ürünü olduğunu anlıyorduk. Tutsaklıktan kurtulmuş, kendisini gerçekleştirmiş birini henüz hiç kimse görmemişti.

Aslında buradan çıkmak gibi bir hayali olmayan çoğunluk için dikenli teller ve muhafızlar bir bakıma görünmezdi. Çevrelerini saran teller ve silahlarını üzerlerine doğrultmuş muhafızlar yokmuş gibi yaşıyorlardı. “Onların seni görmemesine uğraşacağına sen onları görme!” Bu cümleyi dile getirme gereği bile duymadan ama tam olarak bu cümleye uygun biçimde, “etkileşime girmeden” yaşayıp gidiyorlardı. Elbette bu da bir seçenekti ve eğitimimizin bir aşamasında bize bu seçenek de sunuluyordu. Dikenli tellerin, silahlı muhafızların bir metafor olabileceği söyleniyor, hafif alaycı bir üslupla uzaklarda belirsiz bir yer gösteriliyor, “Belki de orada öyle bir sınır filan yoktur, belki de tutsak değilizdir!” deniliyordu. Ama gel de sen bunu dikenli telleri aşmak isterken ölen ya da sakat kalan insanlara ve onların yakınlarına anlat.

Amcaoğlu ve ben bütün bu paradoksları, fikirleri, varsayımları adamakıllı ifade edip bize yeni bir dünya tasarımı sunacak felsefi birikimden yoksunduk. Kafamız öyle karışıktı ki, görünmez olmak en kolayı gibi geliyordu. Bunun için her gün alıştırma yapıyorduk. O benim üzerimde çirkinliği ben onun üzerinde önemsizliği deniyordum. Bu alıştırmalar zamanla birer gösteriye dönüşmüştü. Amcaoğluyla ikimiz evlerimizin ortasında avluya çıkıyor, birbirimizi görmemek için hep aksi yönlere bakmaya çalışarak avluda dönüp duruyorduk. İki kişinin aynı anda birbirinden saklanmaya çalıştığı bu müziksiz, tuhaf dansı ailelerimiz merakla seyrediyordu. Sonra amcaoğlu bağırmaya başlıyordu. “Konuşamıyorum!” diyordu. Ben “Ne zor şey iki insanın birbirini anlaması,” diye fısıldıyordum. O adaletsizlikten söz ediyor, ben evrenin büyüklüğü karşısında insanın hiçliğini vurguluyordum. O kayıplarını sıralıyor, ben doğmuş olmanın kederini dile getiriyordum. Böyle hem birbirimizi duymuyormuş gibi konuşup hem görmüyormuş gibi dönüp dururken bazen ayaklarımız birbirine dolanıyor ve yere kapaklanıyorduk. O zaman ailelerimiz gülmekten yerlere yatıyor, yaşaran gözlerini silerken bizi bir an için gözden yitiriyorlardı.

Barış Bıçakçı, Tarihî Kırıntılar, İletişim Yayınları, 2019, s. 166-8.

Ceyran, Kitaplar ve Bitlerle Hayatta Kalmak

Mehtap Ceyran’ın Mevsim Yas romanında geçmişten günümüze akan, şimdilerde yer yer şekil ve şiddet değiştirse de başkalaşarak süregiden pek çok acı var. Hem bu acılara sebep olan olaylara hem de acıların deneyimlenme biçimlerine dair de bir o kadar tasvir var. Ürpertici bir varlık bu romanın hikâyesi. Kendini hatırlatacak herhalde uzun yıllar, birkaç dilde birden…

Romandan bir parçayı buraya hatırat niyetine taşımak isteyince kıvırdığım sayfaları taradım, kitaplarla ilgili -birkaç pasajdan birisi- olan- ve kişinin korumayı başarabildiği özel alanına dair olan bu bölümü almak istedim. Ermeni gelin anneannenin, Fesla’nın şeytan tasviri babasının ve yaptıklarının, Taha’nın ya da birçok başkasının yaşanamayan aşkının, Sait’in oğlunun kemiklerine yolculuğunun, Zehra’nın ya da yan karakterlerin bitmek bilmez bunalımının, toplu mezarların, katliamların, fail-i meçhullerin, her tür şiddetin, sonsuz kasvetin, umutsuzluğa söndürülmüş izmaritlerin vb. yerine bu pasaj, ileride okurken daha iyi gelir ruha diye umdum. Çıkışsız romanda çıkış bulabilir miyim diye meraklandım.

Okulda ders dışındaki bütün zamanlarımı kütüphanede geçirir olmuştum. O gün eskimiş, yapraklarının uçları kıvrılıp çatlamış bir kitap buldum. Bu da diğerleri gibi kütüphaneye bağışlanmış olmalıydı. Ellerim titreyerek kitabı aldım. Medet öldürülmeden kısa bir süre önce, bu kitabı bana vermiş, “Sakla, zamanı geldiğinde okursun,” demişti. Babam o gece kitabı bulmuş, ablamın sanmıştı. Ablamı mutfak kapısının arkasında beklettiği sopasıyla öldüresiye dövmüş, kitabı yırtıp atmıştı. Bir an ablamın beyaz yüzünü, siyah saçlarını, her zaman dalgın bakan gözlerini hatırladım.
Senelerdir şehir kütüphanesinde arayıp da bulamadığım kitabı, yatılı okulun kütüphanesinin raflarından birinde bulmuştum: Kırmızı Pazartesi. Herkesin önceden işleneceğini bildiği bir cinayetin hikâyesi! Medet bu hikâyeyi kendi hikâyesine benzetmiş olmalıydı.
Kitabı alıp yatakhaneye kapandım. O gün akşam yemeğine inmedim. Kitabı bitirdiğimde ilk sayfasını yırtıp yedim. Bir süredir dokunmadığım bit şişeme tekrar sarıldım. Şişenin içindeki çürümüş bitlere bakarak saatlerce sayıkladım. Gece geç bir saatte sürünerek ranzamın altından çıktım. Yalınayak, parmaklarımın ucuna basarak tuvalete yürüdüm. Gürültü yapmadan kapıyı kapatıp sürgüyü çektim. Ne kadar zaman geçmişti, ne kadar süredir yazıyordum farkında değildim. Çıktığımda, tuvaletin bir duvarının neredeyse tamamını doldurmuştum.
Yatakhaneye döndüm, ranzamın altına girdim. Gece bitmek bilmiyordu. Bit şişelerimi incelemeye başladım. Birer parça kanlı çamura dönüşmüşlerdi. Yeni bitler edinmeye karar verdim.
Sabah güneş doğar doğmaz ranzanın altından çıktım. Bir iki gün önce önümdeki sırada oturan kızın saçlarının arasında hareket eden siyah bitler görmüştüm. Ders boyunca o bitleri takip etmiştim. Muhtemelen herkesten saklıyordu ve bunu benden başka kimse bilmiyordu. Müdür öğrenirse saçını kökünden kazırdı.
Kızın ranzasına doğru yürüdüm. Saat henüz çok erken olduğu için yatakhanedeki herkes hâlâ uyuyordu. Yavaşça uyandırdım onu. Şaşkınlıkla yüzüme baktı. Bitlerini istediğimi yazdığım kâğıdı uzattım. İzin verdi. Saçlarındaki bitleri ayıklayıp, şişelerime doldurdum, tekrar ranzamın altına girdim. Sabah okul idaresi ayaklandı. Müdür asabi davranışlar sergileyerek koridorlarda geziniyordu ama kimseyi sorgulamaya ihtiyaç duymamışlardı, müdür benim yaptığımı biliyordu. Disiplin kuruluna çağrıldım. İki öğretmen ve müdürden oluşan göstermelik kurulun karşısına geçtim. Müdür, kurulun tamamı adına konuşuyor, karar veriyor ve uyguluyordu. Bana bir şey sormadı. Yüzüme pis pis baktı. “Tuvaletin duvarına o yazıları kim yazmışsa bulup polise vereceğim,” dedi. Odadan çıktım.
İkinci hafta yine yazdım. Üçüncü hafta tekrar, dördüncü hafta tekrar… Her seferinde üzerinden bir kat boyayla geçiyorlardı. Müdür ispatlayamadığı için bir şey yapamıyordu.

Mehtap Ceyran, Mevsim Yas, Sel Yayınları, 2018 [2017], 4. basım, s. 196-7.

Lerner, Şiir Nefreti ve Sevgisinin Savunusu

Yer gibi okuduğum iki romanının ardından, Lerner’a henüz doyamadığımdan, her ne kadar şiirden ve şiire dair metinlerden pek bir şey anlamasam da bu denemesini de okumak istedim -nitekim benim içinde olduğum okur grubunu ilgilendiriyormuş kitap.

Lerner’ın autofiction romanları nasıl kendi geçmişine ve kişiliğine dönüşlüyse, bu deneme de sadece aşırı-öznel düşüncelerine dönmekle kalmıyor, çocukluk anılarına kadar inebiliyor. Gayet iyi yazılmış, toparlayıcı bir sonuç bölümü ve son derece kişisel bir kısım olduğundan aşağıdaki pasajı buraya taşıdım. Aynı zamanda, kitapta şiire ve şiire yaklaşımlara dair kurduğu hipotezi bu pasajda bir sinema filmi başlamadan önce duyduğu hislerle örneklendirmesi hoşuma gitti.

Lerner’ın ışıklar sönüp film başlarken hissettikleri bana çok yakın geldi. Sinemada izleyeceğim filmlere gitmeden filmin genel konusu ile ilgili hiçbir şey bilmek istemem. Bir heyecanı yok edecektir o bilgiler diye düşünürüm. Lerner bu çocuksu merakın ve beklentinin şairler, okurlar ve okumazlar açısından nasıl yaşandığını araştırıyor kitap boyunca. En kaba hâliyle, bir sanat eserine, bir şiire yaklaşırken “ideal” olan ile karşılaşmayı bekliyor olabiliriz. Sonunda başarısızlığa uğrayacağımızı bile bile, bir filme ya da şiire bir heyecan duygusuyla yaklaşıyoruz. Sonunda büyük ihtimalle beklentiyi karşılamayacak, belki bu tatminsizlik bir nefret uyandıracak fakat sadece bu heyecan için bile sinemaya gitmeye ya da şiir okumayı denemeye devam edebilir insan.

Lerner, Platon’un şiire dair yasaklayıcı sözlerini şiirin potansiyel gücüne, yoldan çıkarıcı olabilme ihtimaline yoruyor. Buradan doğru açıyor şiire dair ikircikli duygularını: şiiri sevmeyenleri, şiirden anlamayanları, şiire burun kıvıranları, kendi yazdığına inanmayan şairleri, daha büyük bir şiir ihtimalini betimleyen şiirleri, çok kötü yazılmış şiirleri, “şiirleriniz yayınlandı mı” diye merak eden ya da “şiir öldü” diye ilân eden bütün ötekileri, şiirin politikayla bağlarını araştıranları, şiirlerdeki hataları tespit eden eleştirmenleri, şiirin düzyazı içerisinde edindiği yerleri, “gelecekteki geçmişin hayaleti” olan Fütüristleri ve başka birçok konumu “şiir” kavramına dair kendince tespit ettiği kökensel hat üzerine yerleştiriyor:

Şiirle uğraşmak başından yetersizliği kabul etmektir. Öte yandan, şiirin gizil güçlerine dair bir inanç da söz konusudur. Yine de bu “fiili” şiirde bir türlü ortaya çıkmaz, zahiri olanda yerleşiktir. Bu sebeple, etraftaki herkesin şiirle ilişkisi gerilim yüklü olmaya, ne yazık ki / ne mutlu ki, yazgılıdır.

(Her ne kadar bu deneme biraz cesaretlendirmiş olsa ya İngilizce şiirleri okumaktan hâlâ korkuyorum -Lerner’ın da anlayacağı gibi, hiçbir şey anlamamaktan ürküyorum çünkü, nefret duymasam da. O yüzden ne Atocha’dan Ayrılış’da sürekli anılan John Ashbery’yi ne de bu kitapta anılan büyükler Whitman ya da Keats veya ilk kez bu kitapta duyduğum, sanırım bugünlerde ABD’de meşhur Rankine’i hiç okumadım. Nefret aşka dönüşebilir ama anlayış kıtlığı aşka dönüşür mü bilmiyorum.)

Aklıma bir de Gage Park’ta düzenlenen Doğaya Dönüş Günü Kampı’na katıldığım o yaz geliyor. Hava cehennem gibi sıcaktı ve sıcaktan sersemlemiş biçimde ortalıkta gezinen genç kamp rehberleri, kafamıza güneş geçmesi diye biz ufaklıkları beş gün arka arkaya Gage 4 Sineması’ndaki bir dolarlık gündüz seansına götürmüşlerdi. Maymunlar Cehennemi‘ni hatırlıyorum – yaşı küçük olan çocuklar dehşet içerisinde ağlayıp durmuşlardı. Salonun ışıkları karardığında -bunlar ailemle birlikte izliyor olmanın duygusal konforunu yaşamadan bir sinema salonunda izlediğim ilk filmlerdi- başka dünyaların mümkün olabileceğini hissediyordum; tüm duyularım bilenmiş ve keskinleşmiş gibiydi ve sanki beni saran karanlıkta ellerindeki kocaman kola bardaklarıyla oturan çocukların duyularıyla birleşip kaynaşıyor gibiydiler. Bu his, film başlayıp alternatif bir dünyanın görüntüsü ekranda gözlerimizin önüne serilir serilmez hızla azalmaya başlıyordu. Film bitip parlak günışığına tekrar geri salındığımızda sözünü ettiğim histen eser kalmazdı; fakat ışıklar her söndüğünde ve filmin ilk görüntüleri ekranı aydınlatmaya başladığında, şiirle bağdaştırdığım soyut bir gücün beni etkisi altına aldığını hissediyordum. Filmin kendisi değildi beni etkisi altına alan (film çok güzel olduğunda bile); salonun sağladığı küçük alandı bu. (Birkaç yaz önce, Santa Fe’deki muhteşem açık hava tiyatrosunda, fena halde vasat bir opera izledim ve içimdeki sıkışmışlık hissi bir trans haline dönüşmeye başladığında, sahneye oldukça uzak olan oturma yerimden, nasıl olduysa, orkestranın etrafında dolanıp duran bir ateşböceği gözüme ilişiverdi. Ateşböceği bir süre sonra sahneye doğru süzüldü ve nihayet perdenin ötesine geçip gözden kayboldu: Işığı bir orada New Mexico’da bir Sevilla’ya üç fersah uzaklıkta, bir orada gerçek zamanda bir sanatın sürekli şimdiki zamanında beliriyordu. O günden beri, fırsat buldukça açık hava tiyatrolarına giderim; sergilenen oyundan çok, mesela, Central Park üzerinde gezinen bir polis helikopterinin Arden Ormanı semalarına süzülüşünü izlemekle meşgul olurum -bir yandan da tarihsel şimdiki zamanda suçlunun kaçtığını düşünmek hoşuma gider.)

Hem sıradan bir deneyimdir bu hem de sıradanın ardındaki yapının deneyimlenmesi, gerçeğin içinden bakan ham bir kanvasın parçaları. Ve -neden söylemeyelim ki- düzüşmek ve kafayı bulmak da bunun bir parçasıydı, seksin ve kimyasal maddelerin algı parçacıklarını biçim deneyimine dönüştürebilmesi gibi. Bir insanın şarkı söyleyerek kekemeliğini düzeltebilmesi gibi.

Tahrif edilmeden somutlaştırılamayacak bir yetenek hakkında, ona uygun örnekler üretemeyecek bir dürtünün örneklerini çoğaltıp durmaya gerek yok. Bu satırları hem şiiri savunmak hem de onu suçlamamızı savunmak için yazdım, çünkü imkânsız olduğu için önemini kaybetmeyecek bir uğraşın mantığı budur. Şiirden nefret edenlerden -ve ben, keza, onlardan biriyim- tek istediğim küçümsemelerini kusursuzlaştırmak için çabalamaları, hatta işi şiirle ilgilenme noktasına kadar getirmeyi düşünmeleri; o noktada nefret yok olmayacak, aksine derinleşecek, ve yine o noktada, imkân ve mevcut yokluklar için (duyulmayan melodiler gibi) bir yer yaratarak, nefret aşka benzemeye başlayabilir.

Ben Lerner, Şiir Nefreti, çev. Hakan Toker, Everest Yayınları, 2018 [2016], s. 85-8.