Baudelaire, Eleştiri Ne İşe Yarar?

Eleştiri metinlerine geçmişten doğru bir ek.

Ne işe yarar? Eleştirmeni, daha ilk bölüme adım atmak istediği anda ensesinden yakalayıveren kocaman ve korkunç bir soru işareti. Sanatçının eleştiriye kin duymasının ilk gerekçesi, eleştirinin burjuvaya hiçbir şey öğretememesidir, çünkü burjuvanın ne resim yapmaya, ne de uyak koşmaya niyeti vardır; sanatçı eleştiriyi sanata da bir şey öğretememekle suçlar, çünkü eleştiri zaten sanatın bağrından çıkmıştır.

Oysa, zamanımızın birçok sanatçısı o zavallı ünlerini sırf eleştiriye borçludur! Belki eleştiriye yöneltilebilecek ilk hakiki suçlama da budur.

Gavarni’nin, (5) tuvalin üzerine iki büklüm eğilmiş çalışan bir ressamı tasvir eden eserini görmüşsünüzdür; arkasında çok ciddi, donuk, kazık gibi duran, beyaz kravatlı bir beyefendi, elinde son makalesini tutar. “Sanat soyluysa şayet, eleştiri kutsaldır.” “Kim demiş bunu?” Eleştirmenler!” Söz konusu sanatçıların baş tacı edilmesinin nedeni, eleştirmenin, o saymakla tükenmeyen diğer eleştirmen kitlesinden bir farkı olmamasıdır.

Eserlerin kendisinde görülen araçlara ve yöntemlere gelince, (*) izleyicilerin ya da sanatçıların bu konuda buradan öğrenecek hiçbir şeyleri yoktur. Bu işler atölyede öğrenilir, izleyici de sadece sonuçla ilgilenir.

En iyi eleştirinin hem eğlendirici, hem şiirsel olduğuna içtenlikle inanıyorum; her şeyi açıklama iddiasıyla nefretten de tutkudan da yoksun olan, her türlü duygudan bile isteye kendini arındıran o soğuk, cebir denklemlerini andıran eleştirinin yararına inanmıyorum – güzel bir tablo, bir sanatçının düşünüp tasarladığı doğa olduğu için, en iyi eleştirinin, akıllı ve duyarlı bir aklın tasarladığı bir tablo olabileceğini söylüyorum tekrar. Dolayısıyla bir tablo hakkındaki en iyi değerlendirme, bir sone veya bir eleji olabilir.

Ama bu tür eleştiri şiir derlemelerine ve şiir okurlarına yöneliktir. Gerçek anlamda eleştiriye gelince, umarım filozoflar ne söylemek istediğimi anlayacaklardır: Eleştiri, nesnesine doğru şekilde odaklanabilmek, yani bir varlık nedenine sahip olmak için, taraflı, tutkulu, siyasî olmalı, yani dışlayıcı bir bakış açısına sahip olmalıdır – tabii bunun, en geniş ufukların önünü açan bir bakış açısı olması kaydıyla. (6)

Kuşkusuz renk karşısında çizgiyi veya çizgi beğenisiyle renk beğenisini hangi oranlarda karıştırdığını, sonucunu bir tablo olarak veren bu alaşımı hangi gizemli yöntemlerle gerçekleştirdiğini bilemezsiniz. (7)

O halde iyi düşünülmüş bir bireyselcilik, daha geniş bir bakış açısı oluşturacaktır: Sanatçıdan naiflik, mesleğinin sağladığı tüm araçların yardımıyla ortaya konmuş içten bir mizaç ifadesi bekler bu bakış açısı. (**) Mizacı olmayan kişi, tablo yapmaya layık değildir ve -gerek taklitçilerden, gerekse eklektiklerden bıktığımız için- mizaç sahibi bir ressamın yanında işçi olarak çalışmalıdır. İleriki bölümlerden birinde bunu kanıtlayacağım.

Artık sağlam, doğadan çıkarsanmış ölçütlerle donanmış eleştirmen, ödevini tutkuyla yerine getirmelidir; çünkü eleştirmen olmak sizi insan olmaktan çıkarmaz ve tutku, benzer mizaca sahip olanları yakınlaştırıp aklı yeni yüksekliklere çıkarır.

Stendhal bir yerde şöyle demişti: “Resim sanatı, görünür kılınmış bir ahlâkî değerler sisteminden başka bir şey değildir!” (8) Bu “ahlâkî değerler” ifadesini az çok geniş anlamda yorumlasanız bile, tüm sanatlar hakkında aynı şey söylenebilir. Sanatlar, bireyin duyguları, tutkuları ve düşleriyle ifade edilmiş güzel olduğu, yani birlik içindeki çeşitlilik veya mutlağın çeşitli yüzleri olduğu için, eleştiri her zaman metafiziğin kıyısındadır.

Her çağ, her halk kendine özgü bir güzellik ve ahlâkî değer ifadesine sahip olduğu için, romantizm de güzelliğin en son ve en modern ifadesi olarak kabul edilirse, mantıklı ve tutkulu eleştirmenin gözünde büyük sanatçı, yukarıda öne sürdüğümüz naiflik şartı ile romantizmin en yüksek derecesini birleştirebilen kişidir.

(5) Paul Gavarni diye bilinen Sulpice-Guillame Chevalier (1804-1866), çok saygı gören bir ressam ve karikatüristti.
(*) Günümüz eleştirmenlerinin farklı iddialar taşıdığını biliyorum; onlar her zaman koloristlere deseni, desencilere de renkleri öğütlemeyi sürdürecektir. Bu çok mantıklı ve çok ince bir beğeni sorunudur!
(6) Baudelaire, kesinlikle tarafsız, hatta bilimsel olmayan, yani ifadesiz kalmayan, “öznel” bir eleştiri yanında saf tutuyor. Baudelaire’e göre, gerçek bir eleştiri tavırlıdır, tavrını belirleyen övme veya yerme isteğidir, kendi algılayışını dayatma isteğidir.
(7) Renk ve çizgi kavgası antik çağdan bugüne sanat meraklılarını bölmeye devam eden eski bir kavgadır. Baudelaire, sanatın özünün eserin büründüğü görünümde değil, eserin o görünüme bürünmesine yol açan şeyde yattığını göstererek, sorunu başka bir düzleme taşıyor.
(**) Bireyselcilik konusunda, bkz. Salon de 1845‘te William Haussoulier hakkındaki makale. Bu konuda bana yöneltilen tüm suçlamalara karşın, duygumda ısrar ediyorum – ama tabii önce makaleyi anlamak gerek.
(8) Bu cümle, Histoire de la peinture Italie‘nin CLVI. bölümünde yer almaktadır.

Charles Baudelaire, Modern Hayatın Ressamı, çev. Ali Berktay, İletişim Yayınları, 2014 [1846, 1863], 8. basım, s. 93-5.

Levinas, Şiirden Düz Yazıya (Blanchot Bahsi)

İfadenin gelip düşünceye eklenmemesi, onun -metaforun- bu düşünceyi düşünülen temanın ötesine taşıması; -hala bir çekiç ya da bir belge gibi aktarılabilir olan- bu temanın ötesinde, harflerin -açılıp serpilmeleri içinde, edebiyatları içinde- Söylenenin spermsi nedenlerini koruması ve yorumcuya, yani okuyucuya daha uzak ve daha eski ya da daha derin bir anlamı, esinli bir anlamı vadetmesi -bu, kuşkusuz, Anlaşırlığın bizzat kendisidir. Kendiliğinden (de soi) -ve sadece sonlu bir zihin için değil-, anlaşılırlık yazarlar ve okuyucular talep eder, kendiliğinden Kitap talep eder.

Bu okuma -veya bu yorumlama- çeşitli tarzlarda yapılabilir. O, her bir kimseye ihtiyaç duyan Aklın görünüşünde (epiphanie), her bir kişinin payıdır. Hiçbir okuma, hakiki kitabın çok çağrışımlı (multivoque) sırrını veya gizemini dağıtmaz; ama her bir okumada, yazarın tasarısının barındırdığı olanakların ötesinde, Yazılanın sayısız ve gelecek -veya eski- yaşamları filizlenmektedir. Sonuna kadar akıllı olsa bile, yazar okur olarak kendiliğindeliğini gözetler ve böyle yakayı ele vermiş anlamla yazısını şimdiden büker, o yazısı ki esinli olmakla birlikte otomatik olmak gereğini duymaz.

Blanchot’nun kısa ve şimdiden eski bir metniyle ilgili olarak burada sunulan okuma, sanki bunlar sadece sembolik güçleri için araştırılmışçasına, metnin kuruluşunun bazı noktalarına değinmektedir. Kılı kırk yaran bilgiçlik ve şiire aykırılık mı? Kesinlikle. Ama, kuşkusuz şifresini çözme işine rehberlik eden fikir reddedilse bile, bu durum aynı zamanda bu yapıtın olanaklı yaşamlarından biridir. Şiirin indirgenemez -esinli- egzotizminin, asıl anlamıyla söylemeye, temalaştıran söylemeye başvurduğu şeklindeki fikir, sergilediği gizemi bozmamak için söylediğinin tersini söylemek zorunda olsa da. (1)

Blanchot’dan bahsetmek kolay değildir. Şu son yıllarda ona ayrılmış en iyi sayfalar, bereket versin ki -burada bizim de yaptığımız gibi- bir çağdaşı veya bir Blanchot’yu “kendisinin kendini anladığından daha iyi” anlama iddiasından uzaktır. François Collin, Blanchot’nun, eleştirel eserlerinin ötesine uzanan yazınsal uzam içinde, çağdaş felsefeden ödünç alınmış bazı yararlı ilk adımları atmıştır ve Philippe Boyer de güncel yazının çıkardığı gürültüler yoluyla onu, sessizliklerinin yankıları olarak kavranılır kılmıştır. (2) Roger Laporte, parlak ve dokunaklı bir metinde, tüm eserlerine şöyle bir göz atar ve, ona has bir tarzda, Blanchot’dan bahsetmenin imkansız olduğunu anlatarak Blanchot’dan bahseder. Bernard Noel, kendi yaşamında, kendisine neredeyse ölümcül bir şekilde çarpan bir canavar gibi, Blanchot’nun Ölüm Hükmü‘ne (3) çarpmıştır. Yaratıkbiçim, [Teratomorphie] muhtemelen, kendisi uyarınca, hayvan yaşamının evrimi içinde, insanı da kapsayan yeni türlerin oluşmasına kadar varan mutasyonların ortaya çıktığı kipliktir. (4) Ve Pierre Madaule, Blanchot’nun şiirsel yapıtını kendi şiirinin fablına sokmuştur. (5) Hiçbir kimse onun figürlerini patavatsızca sorgulamak için ve sanki onların şiirini düz yazıya tercüme etmek üzere bir şifrenin onlara uygulanması mümkünmüşçesine, Blanchot’nun şiirsel metnine dokunmak istememiş, böyle bir kendini beğenmişlik önünde, böyle bir kutsallık çiğneme (profanisation) ya da ihanet önünde geri çekilmişlerdir. Her ne kadar, sonradan, kirli ellerin yaptığı bu iş unutulsa ve bu yazıya anlamlayansız anlamlılığı, yani müzikalitesi içinde yaklaşmayı yeniden mümkün kılsa da, -dilin harcını biçimlendiren bir sanat söz konusu olduğundan- böyle bir girişimin, atıldığı tüm tehlikelere rağmen, her türden başka giriş/nüfuz için zorunlu [bir] başlangıç alıştırması olmadığı olmadığı yine de kesin midir? Tek başına görevin güçlüğü, burada kısa ve özlü bir metnin seçilmesini açıklar. Ama Blanchot’nun tüm yapıtları gibi, muhtemelen bu da, kendiliğinden insani olanda kurulan varlığın kapalılığının “fabl”ıdır: boğulma, ama bitimsiz bir can çekişme içinde. Örneğin Aminadab veya Yüceler Yücesi (6) kadar karmaşık yapıtların şiirine dokunmak için, hatırı sayılır, belki de ölçüsüz entelektüel kaynaklar gerekli olacaktır. Burada yararlandıklarımız hangileri olursa olsun, yorumun karşı koyulmaz baştan çıkarıcılığı, okuyucu için, kapalılık hakkındaki bu metnin ilham edilmiş olduğunu, İmge’nin ve Harf’in başkasının, orada, Söylenenin aynısını uyanma ve ayılma kipliğine göre parçaladığını ve bu yazının Kitap olduğunu onaylar.

Bu ölçüde, yorum şimdiden ondan sapar ve, zaman zaman, Kitabı yorumlayan kişiyi Yazardan ayıran (separer) ayrım (différance) içinde nefes alma olanağı bulur.

(1) Bkz. Bizim yazdığımız Autrement qu’etre, s. 53 ve De l’Existance a l’existans s. 83 vd., ayrıca bkz. << La Realite et son ombre >> in [sic] Temps Modernes, kasım 1948.
(2) Françoise Collin: Maurice Blanchot et la Question de l’Ecriture (Gallimard). Philippe Boyer: L’ecarteé(e) (Seghers et Laffont)
(3) Maurice Blanchot, Ölüm Hükmü, Kabalcı, 1999, çev. Arzu Dalgıç Aydın, Berna Kılınçer [L’Arret de Mort, Gallimard, 1948, ed.n.].
(4) Roger Laporte et Bernard Noël: Deux Lectures de Maurice Blanchot (Fata Morgana, Montpellier).
(5) Pierre Madaule: Une tache serieuse? (Gallimard).
(6) Maurice Blanchot, Yüceler Yücesi, Kabalcı, 2008, çev. İsmail Yerguz [le Très Haut, Gallimard, 1948, ed.n.].

Emmanuel Levinas, Maurice Blanchot Üstüne, çev. Kudret Aras, Monokl Yayınları, 2011 [1975], s. 79-84.