Deleuze & Parnet, Küçük Hans: Psikanaliz Eleştirisi (II)

Totem ve Tabu’daki Küçük Hans pasajından sonra, Diyaloglar’da Deleuze’ün psikanaliz eleştirisinin bir özetini içeren “Ölü Psikanaliz, Çözümleyiniz” başlıklı bölümdeki Küçük Hans referanslarını içeren ikinci metni ekliyorum.

İlk iki paragrafta aslında henüz Küçük Hans’dan bahsedilmiyor fakat Deleuze’ün neden Freud’un Küçük Hans’ın asıl meselelerini yakalayamayacağını düşündüğünün altyapısını oluşturuyor bu kısımlar. Deleuze’ün ahlakçılıkla suçladığı psikanalize dair eleştirisinde: arzu nesnesi kavramı ve psikanalizdeki tasarımıyla bilinçdışı reddediliyor, psikanalizin arzu üretimini dinamitlediği iddia ediliyor, analistin konuşmayı dinleyen ve teşvik eden değil aksine o konuşmaya kulağını kapatan kendi kavram setini konuşana güç ilişkisi üzerinden dayatan bir pozisyonu olduğuna dair iddia dillendiriliyor. Küçük Hans hâlâ gerçek bir insan, kim bilir o ne derdi tüm bunlara?


Psikanalize karşı sadece iki şey söyledik: o bütün arzu üretimlerini kırmakta; tüm söylenen oluşumları ezmektedir. Böylece de arzunun makinasal düzenlemesini sözcelemin kolektif düzenlemesini iki yüzünü birden kırıp parçalamaktadır. Olgu şudur ki psikanaliz hep bilinçdışından bahseder; bilinçdışını bulan da odur. Ama bu pratikte hem bilinçdışını indirgemek hem de onu mahvetmek, onu önlemek içindir. Bilinçdışı olumsuz bir şey olarak kabul edilir, o bir düşmandır. “Wo est war, soll ich werden”. Çevirelim istediğimiz kadar: bu orada olandı, orada özne olarak mı meydana gelmeli miyim? daha da beteri (hem de “soll” da dahil olmak üzere “ahlaki anlamı ile bu tuhaf gereklilik). İşibitikler (rateler), uzlaşmalar, anlaşmalar veya kelime oyunları psikanalizdeki bilinçdışının oluşumu yahut üretimi olarak adlandırdığı şeylerdir. Psikanaliz için arzu daima gereğinden fazladır: “çok yönlü ahlaksızlıklar”. Bunlar size eksiği, kültürü ve kanunu öğretecekler. Burada konu olan kuram değildir, fakat söz konusu olan psikanalizin meşhur politik silahı olan yorumlama sanatıdır. Ve gösterenin bulunuşuna, gösterenin araştırılması için anlam yorumundan geçildiğinde durumun değiştiği pek söylenemez. Freud’ün en kaba sayfaları arasında “fellatio” ile ilgili olanları vardır: Penis bir öküz sidiği ile ve öküz sidiği bir ana memesi ile nasıl aynı değeri taşır. Fellatio‘nun “gerçek” bir arzu olmadığını gösterme biçimi, ama bu başka birşeyi de saklamakta ve başka anlama da gelmektedir. Bir şey daima başka bir şeyi anımsatmak zorundadır; metafor ve metonimi. Psikanaliz gittikçe Çiçerovari olmaktadır ve Freud zaten daima bir Romalı olmuştur. Gerçek arzu ile hayali arzu arasındaki eski ayrımı yenilemek için psikanalizin elinde mükemmel bir şifre vardır: arzunun gerçek içerikleri, arzunun gerçek anlatımı sanki Oedipustur veya iğdiş edilmedir veyahut ölümdür, her şeyi yapılanmaya yarayan bir bekinmedir (*). Arzu bir şeyle düzenlemeye, Dışarısı ile ilişkiye, oluş ile bağlantıya girer girmez, düzenleme kırılır. Böylece fellatio: Oedipuscu yapısal bir kaza + memenin emilişinin oral pülsiyonu olur. Geri kalanı için de aynı şeydir. Psikanalizden önce yaşlı insanların iğrenç manilerinden sık sık bahsedilmekteydi; psikanaliz ile çocuksu ahlaksız eylemlerden bahsedilir olundu.

Biz bunun tersini söylüyoruz: Bilinçdışınız yoktur ve asla bir bilinçdışına sahip olmadınız. O “Ben”in başına gelmesi gereken bir “böyleydi”nin yerini alan şey değildir. Freudcu formülün ters çevirilmesi gereklidir. Bilinçdışını üretmeniz gerekir. Bu ne fantasmaların ne de bastırılmış anıların işi değildir. Çocukluk anıları yeniden üretilmez, daima güncel çocukluk blokları ile çocuk-oluş blokları üretilir. Herkes düzenler ve üretir ama bu ne içinden çıkmış olduğu yumurta ile ne onu oraya bağlayan doğurucularla ne oradan edinmiş olduğu imgelerle ne de tohumun yapısıyla yapılmaktadır, ona deney hammadesi olacak şey daima güncel kılınan, çalmış olduğu placenta kısmı ile yapılmaktadır. Bilinçdışını üretiniz, bu öyle kolay değildir, bu bir dil sürçmesi ile, bir ruhani sözcük veyahut düş ile bile yapılmaz. Bilinçdışı üretilen, akıtılan, istila edilmesi gereken politik ve sosyal bir uzam, bir tözdür. Arzu öznesi diye bir şey olmadığı gibi nesne de yoktur. Ne de sözcelem öznesi vardır. Yalnızca akımlar arzunun kendisinin nesnelliğidir. Arzu imleyensiz göstergeler sistemidir ve onlarla sosyal bir alanda bilinçdışı akımları üretilir. Mahalle mektebi, küçük aile nerede olursa olsun kurulu yapıları sorgulamayan arzunun yumurtadan çıkması söz konusu değildir. Arzu daha çok düzenlemeleri ve kesişmeleri istediğinden dolayı devrimcidir. Ama psikanaliz bütün düzenleme ve kesişmeleri keser ve onların üzerine oturur arzudan nefret eder, politikadan tiksinir.

İkinci eleştiri sözcelerin oluşumunu engelleyen psikanalizin biçimidir. İçeriklerinde, düzenlemeler belirsiz çokluluklarla, şiddet dolu dolaşımlarla, şiddet ve oluşlarla doludur (sürü, kitle, cins, ırk, halklar, kabileler…) Ve ifadelerinde düzenlemeler, asla belirsiz olmayan belgisiz (**) zamirleri veya tanım edatlarını (“bir” karın, insan”lar”, “bir” çocuk dövü”lür”) – ayrıklaşmamış mastar fiilleri (yürümek, öldürmek, sevmek…) – kişi olmayan ve olay olan özel isimleri (gruplar, hayvanlar, kendilikler, tekillikler, kolektiflikler, büyük harf ile bütün yazılanlar AT-OLUŞ-BİR-HANS) çekip çevirir. Arzunun makinasal bir kolektif üretimi ne sözcenin ifadesel nedeni ne de maddi üretimdir: içerikleri görece olarak daha az çarpılmış dışavurumcu zincirlerin sözcelerin eklemlemesi. Bir özne temsil edilemeyeceği için sözcelem öznesi yoktur; ama bir düzenleme programlamak vardır. Sözcelemin üstünü kodlamak değil, gösteren adı verilen takım yıldızlarının tiranlığı altında, onların dengelerinin yitmesini önlemek. Fakat özel isimden ve mastar fiilden belirsiz tanım edatlarının mantığından hiçbir şey anlamayan, bunca mantık ile övünen psikanaliz çok tuhaf bir şeydir. Psikanaliz ne pahasına olursa olsun belirsizliklerin ardında daima saklı bir belirlenenin, bir kişinin, bir iyeliğin olmasını istemektedir. Melanie Klein’ın çocukları “insanlar nasıl büyür?”, “bir karın” dedikleri vakit, Melanie Klein “annenin karnı”, “babam gibi büyük olacak mıyım?” diye anlamaktadır. Onlar bir “Hitler”, “bir Churchill” dedikleri vakit, Melanie Klein orada annenin kötü posesifliğini ve iyi babayı görmektedir. Coğrafi bir süreci veya stratejik bir harekatı belirtmek için kullandıklarında askerler ve hava raporu verenler psikanalistlerden çok özel isme karşı duyarlıdırlar: Typhon harekatı. Jung, Freud’e rüyalarından birini anlatır bir gün: Jung kemik yığınını düşünde görür. Freud, Jung’un, birinin ölümünü şüphesiz karısının ölümünü arzuladığını düşünmektedir. “Jung hayretler içinde kalarak, ona bir değil, birçok kafatasını düşünde gördüğünü iyice belirtir”; (1) yine de, Freud, altı veya yedi kurt olmasını istemez: Babanın tek temsilcisi olmalıdır. Ya Freud’un küçük Hans üzerine yaptığı şey: Freud düzenlemeleri asla kaale almamaktadır (bine – sokak – komşu – ambar – atla çekilen otobüs – at düşüyor – at kamçılandı!) Durumları da hiç kaale almamaktadır (sokak çocuğa yasaklanmıştır vs.) Küçük Hans’ın (***) bu işe kalkışmasını da kaale almamaktadır (bütün çıkışlar dolu olduğuna göre at oluş, çocukluk bloku, Hans’ın hayvan-oluş bloğu, yersizyurdsuzlaşma hareketi yahut kaçış çizgisi, bir oluşu belirleyen mastar fiil). Freud’u sadece ilgilendiren atın baba olmasıdır ve gerisi işte hep böyle. Pratikte bir düzenleme verilmiş olduğuna göre çok simgesel (sokağa çıkmak = aşk yapmak) ilişkilerin yahut hayalürünü benzerlikleri (bir at – benim babam) yerine koymak harekette yapılacak oluşu ve arzunun bütününü kırmak için bir anı oradan soyutlamak, bir kısmı oradan çekip almak gereklidir. Gerçek arzunun tümü daha şimdiden yok olmuştur yerine kod sözcelerin simgesel bir üst kodlaması, hastalara hiç şans bırakmayan sözcelemin kurgusallığı yerleştirilir. Bu yüzden psikanalizde para ödemenin kabul edilmesine ve konuşmaya inanılır. Ama en ufak bir konuşma şansımız yoktur. Psikanaliz insanların konuşmalarını önlemek ve onlardan gerçek sözcelem şartlarının tümünü birden çekip almak için yapılmıştır. Bu görev için küçücük bir iş grubu kuruldu: Psikanalistlerin ve bilhassa çocuk psikanalistlerinin raporlarını okumak; bu raporlara sarılmak ve iki sütun yapmak, sol tarafta çocuğun ne dediği, tabii raporlara göre, sağ tarafta ise psikanalistin işittiği ve kaale aldığı (daima “zoraki seçenek”li kart oyunları). Bu açıdan iki ana metin, Freud’un küçük Hans’ı ve Melanie Klein’ın küçük Richard’ı. Ürküntü vericidir. Bu korkunç inanılmaz bir zorlamadır, tıpkı eşit olmayan sikletler arası bir boks maçı gibidir.

(*) Bekinme, direnme, ısrar etmedir. (ç.n.)
(**) Belgisiz, belirli olmayandır. (ç.n.)
(***) Küçük Hans karşı komşu kızına gitmek için evden dışarı çıkmak ister ve bu ona yasaklanır. Sokağa çıkarsa atın onu ısıracağını sanan küçük Hans’ın böyle bir at-oluşu vardır. (ç.n.)
(1) E. A. Bennett, Jung’ün gerçekten söylediği (Ceque Jung a vraiment dit), Ed. Stock s.80.

Gilles Deleuze & Claire Parnet, Diyaloglar, çev. Ali Akay, Bağlam Yayınları, 2016 [1977], s. 97-101.

Freud, Küçük Hans: Hayvan, Çocuk ve Totem (I)

Küçük Hans, okuduğum metinlerde ara ara karşıma çıkan metin aşırı bir roman kahramanı gibi. Birçok kişi onun üzerine farklı yönlerden konuşuyor. Aynı zamanda psikolojik veya felsefi farklı perspektifler kendilerini Hans vakası üzerinden ifade ediyorlar. Freud’un analizi ve onun sonrasında Hans’a dair anlatılanları toparlamak istedim, umarım kitaplardaki yerlerini arayarak bulabilirim.

Bu ilk pasajda Freud, Totem’de tespit ettiği “kaydırma” işlemini, Hans’ın baba korkusunu atlara kaydırmasına ve bu kaydırmada yaşanan dönüşüme dair psikanalitik örnekle analoji kurarak destekliyor.


Bir çocuğun hayvanla ilişkisiyle bir ilkelin ilişkisi arasında büyük bir benzerlik vardır. Uygar insanda bulunup, onun kendi doğasını diğer bütün hayvanlar doğasından kesin sınırlarla ayırmasına yol açan büyüklenmeden çocukta bir ize rastlanmaz. Hayvanlara kendisine düpedüz eşit varlıklar gözüyle bakar çocuk, gereksinimlerini hiç saklayıp gizlemeksizin açığa vurması bakımından hayvanı, belki bilmecemsi biri gözüyle baktığı büyük insandan daha yakın bulur kendisine.

Çocukla hayvan arasındaki bu kusursuz anlaşmanın, seyrek olmayarak tuhaf bir şekilde bozulduğu görülür. Ansızın çocuk belli bir hayvan türünden korkmaya, aynı türden bütün hayvanlara dokunmaktan ve onları görmekten çekinmeye başlar. Karşımızda bir hayvan fobisinin klinik tablosu, çocuk yaşlarında en sık görülen psikonevrotik hastalıklardan biri, belki de böyle bir hastalığın en erken formu vardır ve çocuğun o vakte kadar pek sıcak bir ilgi gösterdiği hayvanları konu almaktadır. Fobinin tek hayvanla ilgisi yoktur. Fobi objesi olabilecek hayvanlar arasından yapılacak seçki kent yaşamının koşullarında büyük sayılmaz. Atlar oluşturur ilgili objeleri, köpekler, kediler, seyrek durumlarda kuşlar, dikkati çekecek kadar sıklıkla da böcekler ve kelebekler gibi alabildiğine küçük hayvanlardır. Kimi zaman da çocuğun yalnızca resimli kitaplardan ya da masallardan bildiği hayvanlar bu tür fobilerde görülen saçma ve aşırı korkunun objesini oluşturur; hangi yollar izlenerek bir hayvanın umulmadık bir şekilde korku objesi seçildiğini öğrenmenin ancak seyrek durumlarda üstesinden gelinebilir. Bununla ilgili olarak beni bir vaka konusunda bilgilendiren K. Abraham‘a şükran borçluyum. Vakada bir çocuk, yabanarılarından korkusunun nedenini kendisi açıklamış, yaban arısının rengiyle üzerindeki çizgilerin o zamana kadar kendisine ilişkin işittiği onca şeyden sonra korkmadan duramayacağı kaplanı anımsattığını söylemiştir.

Çocuklardaki hayvan fobileri, aslında bunu fazlasıyla hak etmelerine karşın, şimdiye kadar titiz analitik incelemelere konu yapılmamıştır. Henüz pek körpe yaşta çocukların analizden geçirilmelerinin güçlükleri, konuya el atılmayışının nedenini oluştursa gerektir. Dolayısıyla, bu hastalığın genelde ne anlama geldiğinin bilindiği ileri sürülemez ve ben de bu anlamın bir tutarlılığı içerdiği görüşünde değilim. Ama objesi büyük hayvanlar olan fobilerin analize kapalı olmadığı ve araştırmacılara sırları buyur ettiği görülmüş ve hepsinde de aynı durumla karşılaşılmıştır: Analizden geçirilen çocukların oğlan olması durumunda, fobi korkusunun kaynağı aslında babadan başkası değildir; ne var ki, babadan duyulan korku hayvan üzerine kaydırılmıştır.

Psikanalizde deneyim sahibi herkes kuşkusuz böyle vakalar görmüş ve hepsinde de aynı izlenim uyanmıştır. Ama ben burada bir iki ayrıntılı yayından alıntılar yapmakla yetineceğim. Literatürde kötü bir şans eseri ilgili konuya ilişkin yeterli malzemenin bulunmayışı, bizleri savlarımızı az sayıdaki gözleme dayandırmak zorunda bırakıyor. Örneğin, çocuk yaşta görülen nevrozlar üzerinde büyük bir kavrayış gücüyle çalışmış bir araştırmacıdan, Odessalı M. Wulff‘tan söz edeceğim. Wulff, dokuz yaşındaki bir oğlanın hastalık öyküsüyle ilgili olarak, dört yaşındayken çocuğun bir köpek fobisine yakalandığını açıklayarak şöyle der: “Yolda önünden bir köpeği geçerken gördüğünde ağlıyor ve köpeğe şöyle sesleniyordu: Sevgili köpek, ısırma beni n’olur, söz veriyorum, bir daha yaramazlık yapmayacağım. Yaramazlık yapmamakla kastettiği şey, bundan böyle keman çalmamak, yani (mastürbasyon yapmamaktı). (57)

Daha sonra M. Wulff, şöyle bir özetlemede bulunur: “Oğlandaki köpek fobisi, aslında babadan köpeklere kaydırılmış bir korkuydu, çünkü oğlanın o tuhaf: Yaramazlık yapmayacağım -bir daha- yani masturbasyona başvurmayacağım- sözü, gerçekte masturbasyonu yasaklamış babayla ilgiliydi.” Sonra araştırmacı, bir dipnotta benim deneyimimle tastamam çakışan, ayrıca bu gibi deneyimlerdeki zenginliği kanıtlayan şunları dile getirir: “Atları, köpekleri, kedileri, tavukları ve diğer evcil hayvanları obje edinen fobiler, öyle sanıyorum ki çocuk yaşlarda en azından pavor nocturnus (karanlık korkusu) kadar yaygındır ve analizde bunlarından anne-babadan birine karşı duyulup, oradan hayvanlara kaydırılmış bir korku olduğu açığa çıkar. Ne var ki, yaygın fare ve sıçan fobisinde de aynı mekanizmanın söz konusu olduğunu ileri sürmek istemem.”

Psikanalitik ve psikopatolojik yıllığının ilk cildinde küçük hastamın babasının bana lütfedip verdiği beş yaşındaki bir oğlanda görülen bir fobinin analizine ilişkin belgeleri okuyuculara sunmuştum. Oğlan atlardan korkuyor, dolayısıyla sokağa çıkmaktan kaçınıyordu. Atın odadan içeri girip kendisini ısırmasından çekinmekteydi. Analiz sonunda bu korkunun atın yere yığılıp kalmasını (ölmesini) istemesine karşılık bir ceza olduğu anlaşılmıştı. Birtakım ikna edici sözlerle babadan duyduğu korkunun giderilmesinden sonra oğlan, babasının evden gitmesine (seyahate çıkmasına, ölmesine) yönelik olarak beslediği isteklere karşı savaşmaya başlamıştı. Sözlerinden açık seçik anlaşıldığına göre, içinde henüz karanlık sezgiler halinde filizlenen cinsel isteklerinin yöneldiği annesinin sevgisini kazanma konusunda babasını kendisine rakip görmekteydi. Bir başka deyişle, oğlan çocuklarının anne ve babalarına karşı takındığı, bizim “Oedipus Kompleksi” saydığımız tipik bir tutum sergilemekteydi. “Küçük Hans”ın analizinden öğrendiğimiz yeni bir şey varsa, çocuğun söz konusu durumda babasına beslediği duyguların bir bölümünü babasından hayvanlara kaydırması olmuştu, bu da totemizmi anlamakta bizim için hayli önemli bir gerçekti.

Analiz, böyle bir kaydırmanın gerçekleşmesinde izlenmiş, içerik bakımından tesadüfi olduğu kadar önemli çağrışımsal yolları, ayrıca kaydırmanın dayandığı nedenleri açığa çıkarmıştır. Annenin sevgisi uğruna kendisine rakip gördüğü babasına duyduğu hıncın ruh dünyasında sere serpe yayılma olanağı bulamadığı oğlan, öteden beri sevgi ve hayranlık duyduğu birine karşı kendini savunmak zorunda hissetmiş, dolayısıyla babasına karşı ikircikli -ambivalent- bir duygusal tutum takınmış, içindeki düşmanlık ve korku duygularını babasının yerine geçireceği bir nesneye kaydırarak, bu ambivalans çatışmasından kendini kurtarıp rahatlamak istemişti. Ne var ki, kaydırma düşmanlık duygularıyla sevenlik duygularını birbirinden tam olarak ayıramamıştı. Tersine çatışma kaydırma objesine aktarılmış, ikircikli duygu (ambivalans) bu objede etkinliğini sürdürmüştü.

Küçük Hans’ın atlardan yalnızca korkmayıp, aynı zamanda onlara saygı ve ilgi gösterdiği gözden kaçacak gibi değildi. Korkusu biraz yatışır gibi oldu mu, korku objesi hayvanla özdeşleşmekte, at gibi sağa sola hoplayıp sıçramakta, babasını ısırmaya kalkmaktaydı. (58) Tedavi sürecinin bir ileriki evresinde anne ve babasını diğer iri hayvanlarla da özdeşleştirmekte hiç sakınca görmemeye başlamıştı. (59)

(57) b. [Ges. Werke (Toplu Eserler)] c. VII.
(58) Zürafa fantezisi.
(59) s. Ferenczi, Ein kleiner Hahnemann (Küçük Horoz Adam), Intern. Zeetschrift für ärztliche Psychoanalyse (Uluslararası Tıbbi Psikanaliz Dergisi), 1913, I., sayı 2.

Sigmund Freud, Totem ve Tabu, çev. Kâmuran Şipal, Say Yayınları, 2017 [1913], 2. basım, s. 197-201.

Laing, Melanie Klein, Yalnızlık ve Kolaj (Darger || Wojnarowicz)

Melanie Klein’ın yalnızlık teorisinde parçalara ayrılan bir ruh anlayışı temel noktada yer alır. Klein kelimeleri olduğu gibi anlayanlar tarafından, iyi ve kötü göğüs gibi kavramlardan bahsettiği için sıklıkla yanlış anlaşılır ve hatta dalga geçilir. Ama Freud’dan sonra gelenlerde ruhun karanlık dünyasını, birbiriyle yarışan dürtülerini ve bazen zarar verici olan savunma mekanizmalarını anlamakta en becerikli olan odur. 1963’te Harlow maymunları hücrelere koyarken, Klein ‘Yalnızlık Hissi Üzerine’ adlı makaleyi yayınladı. Bu makalede ego gelişimi teorilerini yalnızlığa, özellikle de “dış şartlardan bağımsız olarak yalnız olma hissine” uyguladı.

Klein yalnızlığın sadece dış kaynaklardan sevgi görme isteği olmadığına, “erişilemez kusursuz içsel durum” adını verdiği, bütünlük hissetme isteğinin de etkili olduğuna inanıyordu. Bunun erişilmez oluşu, kısmen bebekliğe özgü haz duyma ve kelimeler olmadan anlaşılma deneyiminin yitirilmesinden, kısmen de herkesin iç dünyasında çelişen unsurların, yıkım ve çaresizliğin düzensiz hayallerinin barınmasından kaynaklanıyordu.

Klein’ın gelişim modelinde, bebek egosuna ayıran bir mekanizma egemendir. Dürtüleri iyiye ve kötüye ayırır ve bunları dünyaya, yine iyi ve kötü nesnelere ayırarak yansıtır. Bu ayrıştırma güvenlik isteğinden gelir, iyi egoyu yıkıcı dürtülerden korur. İdeal şartlarda bebek entegrasyona yani işleyen dünyaya doğru ilerler (Klein’ın düşüncesine göre tam ve kalıcı entegrasyon mümkün değildir). Ama şartlar her zaman sevgi ve nefretin çatışan dürtülerini bir araya getirme süreci için elverişli değildir. Zayıf veya zarar görmüş bir ego, yıkıcı duyguların altında ezilmekten korktuğu için entegre olamaz çünkü değer verdiği ve özenle sakladığı iyi nesneler yitip gitmekle, yok olmakla karşı karşıya kalır.

Klein’ın paranoid-şizoid olarak adlandırdığı (çocuk gelişiminin aşamalarından biridir) durumda kalmak dünyayı bir araya gelemez parçalar halinde deneyimlemektir ve kendisini de parçalar halinde bulmaktır. Bu durumun en ağır şekilde tecelli ettiği zamanlarda, şizofrenide görüldüğü gibi, derin bir bütünleşme gerçekleşir; ruhun ihtiyaç duyduğu parçalar kaybolmuştur veya dağıtılmıştır ve dünyanın hor görülen parçaları zorla benliğe katılır.

Klein bu konuda şöyle diyor:

Genelde yalnızlığın, kişinin kendini ait hissettiği bir insan veya grup olmayışına duyduğu inançtan geldiği düşünülür. Bu ait olamama hissinin daha derin bir anlamı olabilir. Ancak entegrasyon ne kadar ilerlese de benliğin bazı parçalarının kopmuş olmasından ve geri kazanılamayacak olmasından duyulan hissi uzaklaştıramaz. Kopan parçalardan bazıları… Başka insanlara yansıtılır, bireyin kendi benliğinin tamamına hâkim olmadığı hissini güçlendirir ve bireyin tamamen kendisine veya dolayısıyla kimseye ait olmadığını gösterir. Kayıp parçaların da yalnızlığı hissedilir.

Yalnızlık burada sadece kabul görmeye değil, dahil olmaya da duyulan bir istek olarak karşımıza çıkıyor. Ne kadar derinde gömülü ve savunuluyor olsa da, benliğin parçalara ayrıldığını, bazılarının kayıp olduğunu, dünyaya dağıtıldığını söyleyen bir anlayış… Ama kırık parçaları nasıl bir araya getirirsiniz? Sanat da burada devreye girmiyor mu (Klein, evet diyor), özellikle de kolaj sanatı, tekrar eden çalışma, yırtılmış veya kopmuş resimleri gün be gün, yıllar boyu bir araya getirmek.

Henry Darger, “After M Whurther Run Glandelinians attack and blow up train carrying children to refuge”, 1970

O sıralar tutkalın bir materyal olarak işlevini çok düşünüyordum. Tutkal güçlüdür. Kırılgan yapıları bir arada tutar ve bir şeyin kaybolmasını önler. Yasak ya da erişimi zor olan resimleri anlatmaya izin verir, David Wojnarowicz’in çocukken Archie karikatüründen yaptığı ev yapımı pornolar gibi. Jiletle kestiği Jughead’in burnunu penise dönüştürmek gibi. Daha sonlar çöpe atılan süpermarket ilanlarını hamur kolasıyla duvarlara, East Village’daki panolara yapıştırdı ve üzerlerine kendi tasarladığı şablonlarla sprey boya yaptı. Hayallerini şehrin derisine, dış kabuğuna yapıştırıyordu. Sonraları kolajla çok çalışmalar yaptı ve hiç alakası olmayan görüntüleri bir araya getirdi; Harita parçaları, hayvan ve çiçek resimleri, porno dergilerden sahneler, yazılı metin parçaları, Jean Cocteau’nun haleli kafası… Bu kolajlarla olgunluğunun karmaşık ve son derece sembolik resimlerini yapıyordu.

Ama kolaj tehlikeli bir iş de olabilir. 1960’larda Londra’da oyun yazarı Joe Orton ve erkek arkadaşı Kenneth Halliwell kütüphaneden kitap çalıp onlara yeni kapaklar yapmaya başladı. John Betjeman’ın şiirlerinde dövmeli bir adam, Collins Guide to Roses‘ta bir çiçeğin üzerinde suratını buruşturan bir maymun… Bu estetik ihlal suçu yüzünden altı ay hapis cezası aldılar.

David Wojnarowicz, “Fire”, 1987

Wojnarowicz gibi tutkalın asi gücünü, dünyayı nasıl baştan yaratmaya izin verdiğini onlar da anlamışlardı. Islington’daki küçük odalarında, Halliwell tüm duvarları yılmadan detaylı bir kolaj çalışmasıyla kaplamıştı. Rönesans sanat kitaplarını kesip sürreal duvar süsleri yaptı. Kitaplığın, masanın ve gaz ateşinin üzerinde yükselen yüzlerce surat. 9 Ağustos 1967’de yalnızlık ve terkedilme korkusundan cinnet geçirince bu odada Orton’u bir çekiçle ölesiye dövdü, kolajla kaplı duvarlar kana bulandı ve ardından içine uyku hapları koyduğu üzüm suyunu içerek intihar etti.

Halliwell’in yaptıkları Klein’ın tanımladığı güçlerin ne kadar büyük ve yıkıcı olabileceğini, onların etkisine tamamen kapılmanın ne demek olduğunu gösteriyor. Ama Henry Darger’a bu olmadı. Başka insanın canını yakmadı, gerçek hayatta yakmadı. Onun yerine hayatını iyi ve kötünün bir araya gelebileceği, tek bir alanda, tek bir karede yer alabileceği resimler yapmaya adadı. Dâhil olmak, üzerine titrenmek, ilgi görmek onun için önemliydi. Tekrarlayan dürtü, Klein’ın deyimiyle, haz almayı, değer bilmeyi, cömertliği ve hatta belki sevgiyi içerir.

Olivia Laing, Yalnız Şehir, çev. Gizem Gözde Uçar, İthaki Yayınları, 2018 [2016], s. 167-70.


Laing’in kitabı beni hiç hiç bilmediğim münzevi sanatçılar ve yaşamlarıyla ve yazarın kendisiyle tanıştırdı. Bu pasajı da Klein’ın yalnızlık araştırmasını kolaj ve istifleme pratikleriyle ilişkilendirmesi sebebiyle not aldım. Kitaba sanatçıların resimlerini hiç iliştirmemiş, onları ben ekledim internetten bulup. Laing hep anlatıyor, aslında kitabını zengin metin olarak yayınlasa, anlattığı işlere bağlantılar verse güzel olurmuş.

Kristeva, Acı/Dehşet – Céline’de Anlatı

YBugün “Korku” temalı 4. Siyasal Psikoloji Konferansı’na gidince hemen aklıma sevgili Kristeva geldi, bir açıp baktım. Céline üzerinden korku ve benzeri duygularla anlatıyı ve edebiyatı kesiştirdiği bu pasajı buldum.

Kristeva’yı, parça parça okudukça sarsılsam ve hayran olsam da, uzun süreli okumaya, metinlerini tamamlamaya kapasitem yetmiyor, bağlamından kopuveriyorum, boş gözlerle mürekkebe bakmaya dönüyor okuma eylemi. Freud’u ilk elden okudukça görece kolaylaştı ama bir türlü elle tutulur hâle gelmiyor. O yüzden ara ara bakıyor ve irkiliyorum.

Céline ise elimi sürmeye korktuklarımdan. Tarkovsky’i yıllarca ertelemiştim, iyi ki ertelemişim. Céline de öyle fakat bir gün başlamalıyım. Keşke tırtıklayabileceğim öyküleri olsaydı diye düşünürken bir karar aldım. Gecenin Sonuna Yolculuk ve Taksitle Ölüm için hazırlık olsun diye 100 sayfalık Profesör Y ile Konuşmalar’a başlayabilirim. Hem de konuşma olduğuna göre güzel güzel – kötü kötü anlatıyordur. Acı, dehşet ve çığlık ve çürüme. Ben hiçbir şey görmedim.

ANLATI-ACININ GİZLENME YERİ

Céline yazılarında ve söyleşilerinde, “başlangıçta duygu vardı” deyişini sık sık yineler. Ama onu okuduğumuzda, başlangıçta huzursuzluğun olduğu kanısına kapılırız.

Öznenin yeri olarak acı. Öznenin özne haline geldiği, kaostan farklılaştığı yer. İçerisi ile dışarısı, ben ile öteki arasında varlığına dayanılmaz kor halindeki sınır. İlk ve geçici el koyma: “Acı”, “korku” gibi anlamın duyulara, “mahrem”in “sinirler”e doğru kaydığı doruğu hedefleyen nihai sözcükler. Huzursuzluk olarak varlık.

Céline’in anlatısı bir acı ve dehşet anlatısıdır; bunun nedeni acı ve dehşet gibi “izlekler”in bu anlatıda yer alması değil, anlatısal konumun mahrem yanını acının ve kamusal yüzünü dehşetin oluşturduğu iğrenci katetme zorunluluğunun denetimi altında bulunmasıdır.

“Rus biçimciliği”nin ve psikanaliz koltuğunda dile getirilen sayısız biyografinin ardından bunun farkına varmaya başlıyoruz: Aslında anlatı, konuşan varlığı, arzularıyla bu arzularının yasaklanması arasında bir yere, başka bir deyişle Oedipus üçgeninin içine yerleştirmeye yönelik sözdizim yetisinden sonra en gelişkin girişimdir.

Ancak anlatısal yapının sürekli parçalanma riskiyle karşı karşıya kalan incecik bir katman olduğunu duymak için, XX. yüzyılın konusu “iğrenç” olan (kıyamet ve karnaval edebiyatının yerini alan) edebiyatını beklemek gerekecekti. Çünkü anlatı konusu edilen kimlik, bütünlüğünü koruyamadığında, özne/nesne arasındaki sınır sarsıldığında ve hatta içerisi ile dışarısı arasındaki sınır belirsizleştiğinde, ilk sorgulanan şey anlatıdır. Anlatı devam bile etse, yapı değiştirir: düzçizgiselliği parçalanır, kopuk kopuk, muammalar, kestirmeler, yarıda kesilmeler, birbirine karışmalar, kopuşlar halinde gelişir… Daha ileriki bir aşamada yazarın ve yazarı desteklemesi gereken ortamın tahammül edilemez kimliği artık anlatı konusu edilmeyip, en uç noktasına ulaşmış üslupsal bir yoğunlukla (şiddetin, müstehcenliğin ya da metni şiirselleştiren bir retoriğin dili) çığlık atar ya da kendini betimler. Anlatı izlek-çığlık karşısında geri adım atar. Bu izlek-çığlık, iğrençlik olarak adlandırdığımız bir sınır-öznelliğin korlaşmış halleriyle örtüşme eğilimi gösterdiğinde, acının-dehşetin izleği-çığlığı olarak belirir. Başka bir deyişle acı-dehşet izleği, anlatısal bir temsilin içindeki iğrençlik hallerinin en temel işaretidir. İğrençliğin sınırlarında daha da ileriye gitmek istediğimizde, karşımızda ne anlatı ne de izlek buluruz; sözdiziminin ve söz dağarcığının değiştirilmesiyle -şiirin şiddeti ve sessizlik- yüz yüze geliriz.

“ASKIYA ALINMIŞ ÇÜRÜME”

Her şey Gecenin Sonuna Yolculuk‘ta zaten mevcuttur: acı, dehşet, ölüm, paylaşılan acı alay, iğrenç, korku… Ben ile bir ötekisi (hiçbir şey ile her şey) arasındaki tuhaf bir parçalanmışlığın söz aldığı şu dipsiz kuyu. Ayrıca Bardamu ve Arthur gibi konum dğeiştiren bu bitmek bilmez senteze ve sonsuz yolculuğa sancılı bir varlık kazandıran iki aşırılık: Kıyamet ve karnaval arasında yer alan bir anlatı.

İşte böyle başladı. Ben hiçbir şey söylemedim. Hiçbir şey. Beni Arthur Ganate konuşturdu. (1)
O akşam, her şey bana aitti, yalnızca bana. Nihayet ayın, köyün ve müthiş bir korkunun sahibiydim. (2)
Her zaman insanlardan ve yalnızca onlardan korkmak gerekir. (3)
[Generalin Albaya mektuplarının] hiçbirinde bu iğrençliğe derhal son verme emri yok muydu, yahu? Yukarıdakiler bu işte bir hata olduğunu söylemiyorlar mıydı ona? Tiksinti verici bir hata? (4)

Kuşkusuz, savaşın acımasızlıkları bu korkunun gerçek nedeni olarak gösterilir. Ama korkunun neredeyse mistik bir biçim kazanan sürekli mevcudiyeti, korkuyu politik ve hatta (korkunun baskıdan kaynaklanacağı) toplumsal konjonktürden bir başka düzeye taşır. Korku insanlık emaresine dönüşür, yani sevgi çağrısı haline gelir.

Özellikle de size yaşatılan korkular yüzünden bir kez her şeyden şüphelenmeye başladıktan sonra uykuya dalmanın kolay olduğuna inanmamak gerekir. (5)
Onları, bu pisliklerin hepsini korkutan ve gecenin sonunda olması gereken şeyi eninde sonunda kesinlikle bulacaksın… (6)
Olağanüstü bir güven duygusu korkak varlıklarda sevginin yerini tutar. (7)

Ayrıca:

Lola, korku tedavi edilemez. (8)

Ve:

Eğer bu dünyanın içindeyseniz, yapılacak en iyi şey, öyle değil mi, buradan çekip gitmektir? Deli olsanız da olmasanız da, korksanız da korkmasanız da. (9)

Ya da:

Korkuyla karışık üzüntüden başka bir şey olmayan anne:

…Bu üzüntü sanki onu korkutuyor gibiydi; anlayamadığı korkunç şeylerle doluydu. (10)

Son olarak, zamanı geçmiş sanatın şu beklenile tanımı; Céline’in, sanatın hakikatinin itiraf edilmemiş korku olduğunu söyleyebilmek için uzaklaştığı sanat tanımı:

Yeryüzündeki mutluluk, zevk içinde zevkle ölmek olabilir. Gerisi hiçbir şeydir, itiraf etmeye cesaret edemediğimiz korkudur, sanattır.

Başlangıçta beni korkunun içinde var eden bir savaş vardı. Bu ilk durumda, “ben” zayıfım, ürkütücü tehditlerin karşısında korku içindeyim. Kendini savunmak mı? Yalnızca arıtmayla, aşkın değil ama mistik indirgemeyle. Mistik, Céline’in kullandığı bir sözcüktür: Lola’nın bedeninde yolculuk, “mistik anlamda anatomik bir serüvendir”; (11) “[Ürktüğünüz insanların] edimleri, sizi zayıflatıp, zaman yitirmenize neden olan o pis çekiciliğe sahip değildir.” (12) Bu, hiçbir öte oluşturmamaya ama karşı karşıya duran, birbirlerini sırasıyla yargılayan ve nihayetinde ikisi de aynı iğrence indirgenen iki terim oluşturmaya dayanır. Bir yanda ise aşağısı: Öteki hakkında sarf ettiğim ve beni ele geçiren söylem. Boğa, beden, içerisi. Tinin, ötekilerin ve görünüşlerinin karşısında yer alan şey. Hakikat, aşağının yanında yer aldığından; yapmacıksız, suretsiz, çürümüş ve ölü, çıplak yan, rahatsızlık, hastalık, dehşet.

Bu dünyanın hakikati ölümdür. (13)
… O [annesi] ama yine de dişi köpek kadar olamıyordu, çünkü beni elinden almak için söylenen sözcüklere inanıyordu. Oysa dişi köpek sadece hissettiklerine inanır. (14)
Çırılçıplak kaldığında, en sonunda insana kalan, önündeki sarsıntılı ve övüngen bir şekilde boşuna kem küm eden zavallı bir deri parçasıdır. (15)
Doğaya benzemesi boşunaydı, beni doğa kadar tiksindirici buluyordu ve bu doğa ona hakaret ediyordu. (16)

Ve bir yazar konumundaysa:

Ebeveyn olsun ya da olmasın bir insan aslında askıya alınmış bir çürümeden başka bir şey değildir. (17)

Ama dehşete ve hastalığa, zayıflığa ve düşkünlüğe ilişkin bu hakikati var eden şey yine de -güçlü, zengin ve endişelenilen-öteki terimle yüzleşmesidir: “İki kişisinizdir.”

Ancak kişi eğer zayıfsa, ona güç veren şey, en çok çekindiği insanları hâlâ onlara atfetme eğiliminde olduğu en ufak saygınlıktan bile mahrum bırakmaktır. Onları oldukları gibi görmeyi öğrenmek gerek, hatta her açıdan olduklarından da beter olduklarını. Bu insanı rahatlatır, özgürleştirir ve tahmin edilenin çok ötesinde bir korunma sağlar. İnsana ikinci bir benlik katar. Artık iki kişisinizdir.” (18)

Bununla birlikte, merhametsiz bir savaşla bu büyüleyici yüzleşmede, ikisi de aynı tarafta, yani iğrençlikle birleşmiş halde bulunurlar; bu durumda dil [langage] salya sümüğe, konuşma dışkılamaya dönüşür, gecenin sonu gelmiştir.

Örneğin sözcüklerin biçimlendirildiği ve bağıra bağıra söylendiği tarzda durakaldığımızda, tümcelerimiz bu sözcüklerin salya sümüklü dekorlarının felaketine karşı direnemez. Konuşmaya yönelik mekanik çabamız dışkılamaktan daha karmaşık ve daha zahmetlidir. (19)

Yüksek ile aşağısı, benzer ile ötekisi arasındaki bu eşit gösterge yüzünden hiçbir çözüm, hiçbir kurtuluş yok mudur? Her şeye rağmen Céline’in evreni, zaman zaman ve duygulu bir geçicilikle sınırlı bir dışarıya açılır. Çözüm, tiksinti hissetmeyen ama tiksintiyi yalnızca tahayyül eden kadınlardır belki de. -İmkânsız, mahkûm edilmiş ve oldukça eskimiş- başka bir çözüm de belirir kimi zaman. Bu çözüm, yalnızca İdea’yla yetinmeye işgal eden iğrenmeyi garantileyen ve dengeleyen tek bir düşünceyle yetinmeye dayanır gibidir. Son çözüm de Céline’in kendisi için seçtiği yoldur: Dehşetin içinde kalmak ama dehşetle araya ufacık ve sonsuz, Céline açısından temel tiksintinin tam merkezinden ayrılan ve kaydeden küçük bir mesafe koymak: Bir çocuk için duyulan yüce sevgi ya da cinselliğin ötesinde yer alan ve cinselliğe benzeyen edebiyat-yüceltme.

Sınır: Kadınlar.

Kadınlar hizmetçi ruhuna sahiptir. Ama belki de bu tiksinmeyi gerçekten hissetmiyor, daha çok düşlüyordur [sic]; ben de kendimi böyle teselli ediyorum. Onda belki de sadece iğrenç olduğum izlenimini yaratıyorum. Bu tür şeylerde kendime göre bir yeteneğim vardır belki. (20)

Kurtarıcı Birlik: Bir, geçici ve imkânsız düşünce.

Benim düşüncelerim kafamda daha çok kopuk kopuk dolaşıyordu ve tiksindirici oldukça korkunç bir evrenin ortasında tüm yaşam boyu gurursuz ve titreyerek yanıp sönen küçük mumlar gibiydiler. […] Aman neyse, bir gün kafamı Robinson gibi tek bir, ama ölümden çok daha güçlü müthiş bir düşünceyle doldurmayı başarmam mümkün gibi görünmüyordu… (21)

Nihayetindeyse utangaç iki yüzüyle birlikte yüce. Bir yandan:

Haliyle Alcide soyluluğun doruklarında gezinirken hiç zorlanmıyordu ve hatta kendi evinde gibi rahattı, meleklerle senli benli konuşuyordu, bu çocuk, hem de çaktırmadan. Neredeyse farkına bile varmadan, uzaktan akrabası olan küçük bir kıza… yıllar süren bir işkenceyi, kendi zavallı yaşamının bu cehennem sıcağının tekdüzeliğinde yokoluşunu hediye etmişti. (22)

Öte yandan; pek çok kişinin ulaşamadığı, Céline’inse edebi yaşamı boyunca sürekli ulaşmaya çabaladığı müziksel yüceltme:

Hiçbir şeyi yüceltemezdi, yalnızca çekip gitmek, bedenini başka bir yere taşımak istiyordu. Üç kuruşluk bir müzisyen değildi. Baryton’un sona erdirmesi için bir ayı gibi her şeyi tersine çevirmesi gerekiyordu. (23)
Üzüntüyle dolu olmak yetmez, müziği yeniden başlatabilmek, daha fazla üzüntü aramak gerekir. (24)

(1) Voyage au bout de la nuit, s. 11. [Alıntıların çevirisinde romanın Türkçe çevirisinden de yararlanılmıştır. Bkz. Gecenin Sonuna Yolculuk. Çev. Yiğit Bener. YKY, 2002.]
(2) A.g.y., s.40.
(3) A.g.y., s.19.
(4) A.g.y., s.18. (Altını biz çizdik)
(5) A.g.y., s.200.
(6) A.g.y., s.219.
(7) A.g.y., s.227.
(8) A.g.y., s.65.
(9) A.g.y., s.61.
(10) A.g.y., s.95.
(11) A.g.y., s.55.
(12) A.g.y., s.64.
(13) A.g.y., s.200.
(14) A.g.y., s.94.
(15) A.g.y., s.332.
(16) A.g.y., s.382.
(17) A.g.y., s.416.
(18) A.g.y., s.64.
(19) A.g.y., s.332.
(20) A.g.y., s.77.
(21) A.g.y., s.489.
(22) A.g.y., s.159.
(23) A.g.y., s.416.
(24) A.g.y., s.489.

Julia Kristeva, Korkunun Güçleri: İğrençlik Üzerine Deneme, çev. Nilgün Tutal, Ayrıntı Yayınları, 2014 [1980], 2. basım, s. 179-85.

Baudrillard, Anlamın Zedelenmesi

İster politik, ister eğitici, isterse kültürel içerikli olsun sonuçta niyet anlam ileterek kitleleri anlamın egemenliği altında tutmaktır. Yani, kendini haberin sürekli ahlaksallaştırılması zorunluluğu biçiminde dışavuran anlam üretimi zorunluluğu. Daha iyi haber verebilmek için, daha iyi toplumsallaştırmak için, kitlelerin kültürel düzeylerini yükseltmeye çalışmak için vb. vb. Hepsi palavra. Çünkü kitleler bu akılcı iletişim zorlamasına insanı aptallaştıracak bir biçimde karşı koymaktadırlar. Onlar anlam yerine gösteri istemektedirler. Hiçbir çaba onları içeriklerin ya da kodun ciddiyetine inandırmada yeterince kandırıcı olamamıştır. Gösterge isteyen insanlara mesaj verilmeye çalışılmaktadır. Oysa onlar içinde bir gösteri olması koşuluylu tüm içeriklere tapmaktadırlar. Yadsıdıkları şey anlamın “diyalektiğidir”. Onların aldatılıp kandırıldığını ileri sürmek de boşuna uğraşmaktır. Bu iki yüzlü varsayım anlam üreticilerinin entelektüel bir rahatlığa kavuşmak için ileri sürdükleri bir varsayımdır. Kitleler sözüm ona aklın doğal ışıklarını kendiliklerinden yutacaklarmış! Oysa, kitleler, tam tersine kendilerine verilen anlam ültimatomuna karşı gösteri istediklerini belirtirken tam anlamıyla özgürdürler. Çünkü anlamın bu saydamlığından ve bu politik iradeden, ölümden çekindikleri kadar çekinmektedirler. Anlamın gerisinde yatan ideal hegemonyanın işleri basitleştiren şiddetinin kokusunu almaktadırlar. Kendi anlayışları doğrultusunda, bütün sistemleri tek ve temelsiz irrasyonel bir boyuta, göstergelerin anlamını yitirdiği ve büyünün başladığı, bir noktaya, yani görülene indirgeyerek, ona karşı gelmektedirler.

Burada söz konusu edilen şeyin yutturmaca olmadığını bir kez daha belirtelim. Çünkü söz konusu olan şey, kitlelerin istekleridir. Anında ve olumlu bir şekilde oluşturdukları stratejidir -kültürün, bilginin, gücün, yoplumsalın emilip yok edilmesi işi. Bu, günümüzde bütün boyutlarıyla ortaya çıkan çok eski bir çalışma biçimidir. Daha önceden bilinen bütün senaryoları altüst olmaya zorlayan derin bir karşıtlık. Anlam artık toplumlarımızı sürükleyip götüren ideal çizgi olmaktan çıkmıştır. Anlamdan kaçabilen artıklar da elbet bir gün özümseneceklerdir. Günümüzdeyse anlam tam tersine karmaşık ve herhangi bir uzantısı olmayan bir olaya dönüşmüştür. Belli bir zaman diliminde (Tarih, iktidar, vs) üç boyutlu, ideal bir uzam oyunudur. Temelde bu olaylar bizim “toplumlarımızın” yalnızca uzamda kalan küçücük bir bölümünü ilgilendirmiştir. Bu olay bireyler için de geçerlidir. Bizler ikinci derecede anlam taşıyıcılarız. Temelde çoğu kez anlamın önünden ya da arkasından giderek, geçici bir paniğe kapılan derinlerdeki kitle biziz.

Bu ters varsayımsa her şeyi değiştirmektedir. Sessiz edilginlikler folkloruna ait olan anlamı aşağılayan binlerce örnek vardır.

Klaus Croissant adlı avukatın Fransa’dan sınırdışı edildiği gece, Fransa’nın Dünya Kupası’na katılmak için oynadığı eleme maçını naklen yayımlayan televizyon örneğini alabiliriz. “Santé” Hapishanesi’nin önünde gösteri yapan birkaç yüz kişi. Gece yarısı koşuşan vir avukat ve geceyi ekran başında geçiren yirmi milyon insan. Fransa kazandığında atılan sevinç çığlıkları. Aydın beyinlerin bu aptallaştırıcı vurdumduymazlık karşısında duydukları utanç ve şaşkınlık. Le Monde gazetesi: “Saat 21.00. Alman avukat, Santé Hapishanesi’nden alındı. Birkaç dakika sonra Rocheteau ilk golü atacak.” Bir utanç melodramı (1). Yalnızca her zamanki gibi tek bir neden gösterilir: Kitleler iktidar tarafından güdümlenmiş, futbolla uyutulmuştur. Zaten böyle bir vurdumduymazlığın olmaması gerekir, dolayısıyla bunun üzerinde düşünmeye değmez. Zaten olmaması gereken bu vurdumduymazlığın bize söyleyebileceği bir şey yoktur. Bir başka deyişle “sessiz yığın” kendiliğinden vurdumduymaz olamaz. Çünkü ona vurdumduymaz olma hakkı ve yetkisi verilmemiştir. Çünkü bu vurdumduymazlık kendisine ancak iktidar tarafından bahşedilebilir.

Bu yorumlamanın gerisindeyse ne müthiş bir aşağılama yatıyor! Aldatıldıklarına göre, kitlelerin, kendilerine özgü davranışları olamaz. Onlara zaman zaman içlerinden gelen devrimci bir “arzunun rasyonelliği” bahşedilebilir. Bütün bunlara evet de, Tanrı bizi yine onların sessizliklerinden ve tepkisizliklerinden korusun. Oysa asıl yapılması gereken, bu duyarsızlığı bir tür büyüye, insanları devrimci yeteneklerinden saptıran sihirli bir yabancılaşmaya bağlamak yerine onu tüm olumlu vahşiliği içinde çözümlemektir.

Zaten bu büyülü yabancılaşma, nasıl oluyor da kitleleri devrimci yoldan ayırabiliyor? Bir yığın devrimden, birkaç asırlık politik deneyimden, gazetelerin, sendikaların, partilerin, aydınların halkı harekete geçirmek ve eğitmek için harcadığı tüm çabalardan sonra (bundan on ya da yirmi yıl sonra da değişen bir şey olmayacaktır), nasıl olur da gösteri yapan birkaç yüz kişiye karşılık tam yirmi milyon insan “edilgin” kalır? Üstelik yalnızca edilgin kalmaz, bir futbol maçını bilerek, isteyerek politik ve insancıl bir drama yeğler? Yapılması gereken, bu soruyu sormaktır. Yapılan çözümlemelerin bu gözlem tarafından etkilenmemesi çok ilginç. Bütün çözümlemeler yalnızca iktidarın güdümlemeyi bütün gücüyle elinde tuttuğunu, öte yanda ise anlaşılmaz bir şekilde komaya girmiş bitkin bir kitle olduğunu ileri öne sürüyor. Gerçekteyse bunların hiçbiri doğru değildir. Her iki bakış açısı da yanlıştır. Çünkü iktidar gerçekte kimseyi güdümleyememektedir. Kitlelerse ne yollarını şaşırmışlar ne de gülünç duruma düşmüşlerdir. İktidar, sorumluluğu futbol maçının üstüne bu kadar kolay bir şekilde yıkabildiği için mutludur. Kitleleri futbol maçıyla uyutma sorumluluğunu seve seve yüklenmektedir. Çünkü bu düşünce kendisini rahatlatmakta ve iktidar olduğuna inanmasını sağlamaktadır. Böylelikle kitlelerin duyarsızlığının, gerçekte onların tek, gerçek yaşam deneyimi olduğu gibi rahatsız edici bir düşünceyi, kitlelerin kendilerine sunulan parlak idealleri kolektif bir şekilde reddederek misilleme yaptığı vahşice karşı koyduğu saptamasını gözardı edebilmektedir.

Oysa kitleleri ilgilendiren en önemli sorun bu değildir. Unutulmaması gereken bir şey varsa o da bugüne kadar her gürlü devrim umudunun, toplumsallaşma ve toplumsal değişim umudunun bu biçimleri bozma, bu fantastik yadsıma aracılığıyla var olduğudur. Bunun anlayabilmek için ise Freud’un yaptığı gibi ruhsal (2) adlı şu kalıntıyı, şu kör kabuğu, şu anlam artığını, şu çözümlenmemiş ve belki de çözümlenemeyecek olanı (politik evrenin şu Kopernik’e özgü bir şekilde bugüne kadar altüst edilmemiş olmasının bir nedeni olmalı -çünkü bu değişim bütün politik düzenin altüst olmasını öngörmektedir) yeni baştan ele alıp incelemek belki de en iyi çözüm yoludur.

(1) Aşırı solun sessiz yığın konusundaki hayal kırıklığı ve “akıllı” soğukkanlılığı da bu utançla aynı kategoriye girmektedir. Örneğin …: “Dünya sessiz yığının umurunda bile değil. Yeter ki akşam terliklerini giyip çenesini açabilsin. Hiç merak etmeyin sessiz yığın çenesini kapatmışsa, onun dediği olur. İyi yaşar, iyi yer ve yeterince çalışır. …. istediği ise babalık ve yeterince korunmadır. Ancak babalık ve koruma alışılmış dozun miktrarını aşmamalıdır.
(2) Çözümleme açısından Freud’la benzerliğimiz ruhsal sözcüğünde sona ermektedir. Çünkü onun düşünce eylemi gizleme (refoulement) ve bilinçaltı (inconscient) varsayımıyla noktalanmaktadır. Bu sonuncular anlam üretimi ve anlamın bölümlenmesinde (partition) arzunun ve bilinçaltının yeniden toplumsallaştırılmalarını da kapsamları içine almaktadır. Özgürleşme yerine gizlemeye yol açan ve ılımlı arzu senaryosunun içine giren ve anlamın kaçınılmaz bir şekilde yeniden yorumlandığı tek kişilik senfoni. Sonuçta arzunun özgürleştirilmesi kolaylıkla politik devrimin yerini aldığında anlam çatlağını genişleteceğine kapatacaktır. Oysa söz konusu olan şey libidinal ekonomi terimleriyle kitlelerin yeniden yorumlanması değildir. Birinçi süreçteki (bilinçaltı) gizleme ya da ölüm itkisiyle beslenerek gizli bir iktidar ve baskı arzusuna göndermesidir (ve gizli bir bilinçaltı yapısına sahip oldukları sanılan kitlelerin tutuculuktarı ve faşistliklerinden söz edilebilmektedir). Bugün çökmekte olan Marksist çözümlemenin karşısına çıkartılabilen tek seçenek psikanalizdir. Gerçekteyse bu seçenek bir kez daha yeniden allanıp pullanmış olan değişmez seçenektir. Bir zamanlar kitlelere cinsel esirliğin zorunlu kıldığı devrimci bir gelecek (Reich) satılmaktaydı. Bugün ise aynı kitlelere bir yabancılaşma ya da esirleşme arzusu ya da gücül özgürleşme arzusu kadar anlaşılmaz olan bir tür günlük mikrofaşizm satılmaktadır. Oysa ortada ne faşizm, ne iktidar, ne de bir devrim arzusu vardır. Bilinçaltı son umuttur. Çünkü kitlelerin bilinçaltı bir dayanak olarak gösterilerek, anlamın ortağı gibi yeniden işlenecektir. Her yerde arzuya yeni anlamlar yüklenmeye çalışılmaktadır. Arzu, politik umutsuzluğun son gönderenler sistemidir. Arzu stratejisi ise şirketlerin pazarlama politikalarında iyice işlendikten sonra bugün kitlelerin devrimci gelişmesine devredilmiştir.

Jean Baudrillard, Sessiz Yığınların Gölgesinde ya da Toplumsalın Sonu, çev. Oğuz Adanır, 1991 [1978], s. 12-6.

Sarup, Lacan ve Yitirme Duygusu

Bu bölümcede, bir yandan Lacan’ın öyküsü üzerinde bir yanda da öznenin karşı karşıya kaldığı yitirme ve yoksunluk duygusu üzerinde ayrıntılarıyla duracağım. Lacan’ın özne kuramına baktığınızda, özneyi tıpkı klasik bir anlatı gibi okuduğunu görürsünüz: Öykü doğumla başlar, daha sonra bedenin bölgeselleştirilmesi aracılığıyla ayna aşamasına yönelir, en sonunda da dile ve Oidipus Kompleksi’ne ulaşır. Bu anlatının her bir aşaması bir biçimde “ben’in yitirmesi” ya da “ben’in yoksunluğu” doğrultusunda kavranır.

Lacan, öznenin tarihindeki ilk yitirmeyi doğum anına yerleştirir. Daha açık söylemek gerekirse, Lacan bu tarihi ana rahminde filizlenen cinsel farklılaşımla başlatır. Ancak söz konusu farklılaşım çocuğun doğumla annesinden ayrılmasına dek tam anlamıyla gerçekleşmez. Dolayısıyla burada sözünü ettiğimiz yoksunluk cinsel bir yoksunluktur, bu nedenle fizyolojik bakımdan hem erkeğin hem de kadının yaşadığı olanaksızlığı açıklaması gerekir. Kendine özgü çift cinsiyet [androgynous] düşüncesinin, Lacan’ın görüşünde özel bir yeri vardır. Burada özne bir yoksunluk olarak tanımlanır, çünkü özneye bütüncül ve birincil bir şeyin yalnızca belli bir parçası gözüyle bakılır.

Şimdi bu konuyu kısaca özetleyelim. Lacan sık sık Platon’un Şölen diyaloğunda işlenen masalsı aşk konusuna göndermeler yapar. (29) Bu diyaloğun bir yerinde Aristophanes çift cinsiyetli varlıklar üzerine şöyle konuşur: “İşte bu varlıklar yuvarlak sırtları ve böğürleriyle yusyuvarlak bir şeydiler. Bu yaratıkların iki yüzü, dört eli ve bir o kadar da bacağı vardı. Karşı konulamaz güçleriyle bu kibirli yaratıklar, neden sonra, göğe tırmanmaya, tanrılara karşı koymaya yeltenmişler. Zeus uzun uzun düşündükten sonra misilleme yapmaya karar vererek ikiye bölmüş onları. Her birinin gücü yarı yarıya azalsın diye.”

İkiye bölme işlemi tamamlandığında, ümitsizliğe düşen her parça özlemini çektiği diğer parçanın üzerine atlıyor, kollarını birbirine sarıp yeniden bir bütün olmak arzusuyla diğer parçayı kucaklıyormuş. Bu ikiye bölünmüş varlıklar birbirlerinden ayrı hiçbir şey yapmak istemediklerinden, açlık ve eylemsizlikten ölüp gidiyorlarmış. Zeus, durumlarına acıyıp başka bir çare aramış, sonunda da bulmuş: cinsel organlarını önlerine getirmiş, çünkü arkada olunca çiftleşerek değil, ağustosböcekleri gibi toprağa yumurta dökerek çoğalıyorlarmış. Bu söylenden de görüldüğü üzere, insanın kendi benzerine duyduğu sevgi, çok eski zamanlardan kalmadır. Sevgi, bizim ilk doğamızı yeniden bütünlüyor, iki ayrı varlığı tek bir varlık durumuna sokuyor, özetle insanın yaradılışındaki her derde deva oluyor.

Öznenin maruz kaldığı ikinci yitirme doğumdan hemen sonra gerçekleşir, ama bu yitirme belli bir dilin kazanılmasını da önceler. Burada sözünü ettiğimiz yitirme, öznenin bedenini “Oidipus Kompleksi öncesinde bölgeselleştirmesi” diye adlandırılabilir. Nitekim, doğumun üzerinden bir süre geçtikten sonra, çocuk kendisi ile beslenmesini sağlayan annesi arasında hiçbir ayrım gözetmez. İşte o zaman, çocuğun bedeni farklılaşım sürecine katlanmak zorunda kalır. Cinsel bölgeler bedende kalıcı biçimde kaybedilir; libido yerleşik, önceden belirli yolları izlemek zorunda bırakılır. Anne ya da çocuk bakıcısı, sonradan kültürel açıdan uygun dürtüler yoluyla düzene konulacak ve içerisinde libidonun devinebileceği kanalları göstererek uygunsuz enerjinin dönüştürülmesine önayak olur. Dürtüler belirli bedensel bölgelerle bağlantılı olduklarından, ihtiyaçlarda bulunmayan bir tutarlığa sahiptirler. Bu bağlantının bir sonucu olarak, dürtüler, özgün libido akışının yalnızca dolaylı bir anlatımını sağlarlar. Böylece, daha tarihinin başlarındaki özne kendi libido akışıyla dolaysız bağlantısını yitirir, bağlı bulunduğu kültürün “ayıp ekonomisi”nin baskısı karşısında yenik düşer.

“İmgesel” [imaginary] terimini Lacan, özdeşlik ve ikilik tarafından bastırılan öznenin deneyim düzenini anlatmak için kullanır. Lacancı görüşte, bu düzen özneyi dil ve Odipal nirengisiyle (üçgenleme) tanıştıran simgesel düzenden önce gelmez; sonrasında da simgesel düzen imgeselle birlikte varolmayı sürdürür. İmgesel düzen en iyi ayna aşamasında örneklenir.

Lacan, onsekiz ayla altı yaş arasında bir yerde öznenin hem kendi benliğini hem de Başkası’nı kavramaya başladığını söyler -gerçekte Başkası olarak kendisini. Bu buluş çocuğun aynadaki kendi yansımasını ilk kez görmesi olgusuyla desteklenir. Yansıma öznenin kendisinin dahi taşımadığı bir uygunluk taşır. Ancak Lacan’a göre kendini tanıma, yanlış tanımadan öte bir şey değildir. Ayna aşaması açıkça bir yabancılaşma anıdır, çünkü dışsal bir imge aracılığıyla kendini tanımak kendine yabancılaşmak anlamına gelir. Bu yüzden, özne bu yansıma karşısında oldukça karmaşık bir ilişki yaşar. Çocuk aynanın kendisine sağladığı uygun kimliği sever. Gelgelelim aynadaki imge kendisinin dışında olduğundan çocuk aynı zamanda o imgeden nefret de eder, birbirine böylesine karşıt duygular içinde yoğun gidip gelmeler yaşar.

Lacan öznenin simgesel düzene (dile) “dargeçitler” ya da sınırlı anlamlama ağlarından geçilerek varılan organik ihtiyaçları aracılığıyla girdiğine, yine öznenin hem bu ihtiyaçları hem de doyurulması olanaksız ihtiyaçları dönüştürdüğüne inanır. Dürtüler, bu ihtiyaçların yalnızca kısmi ve dolaylı bir anlatımını sunarlar. Gelgelelim dil, bu ilişkiye tümüyle son verir.

“Gitti/geldi” [Fort/da] oyununa çocuğun ilk anlamlama zinciri gözüyle bakılabilir. Dolayısıyla bu çocuğun dile de ilk girişidir. Ancak buradan, Freud’un çocuğun annesinin yokluğunun yol açtığı kaygıyı azaltmak için gitti/geldi oyunundaki eylemlere başvurduğunu söylediğini de belirtmekte yarar var. Lacan ise bu eylemleri bir oyun biçimine sokanın kendine yabancılaşmadan öte bir şey olmadığını söyler. Çocuğun oynadığı makara oyuncağını objet petit autre diye tanımlar; yani, eksiklik ya da yoksunluk duygusuna yol açan yitirme nesnesi diye. Sözgelimi, çocuğun kendisinden bir parçayı temsil eden annenin memeleri, çocuğun doğarken kaybettiği o en derindeki yitik nesneyi simgelemeye yarar. (Annenin memeleri gibi ayrıcalıklı bir konuma sahip diğer nesneler annenin sesi ile bakışıdır.) Lacan böylece öyküyü annenin yokluğundan çok benliğin yitirilmesi diye yorumlar. Aynı Freud gibi Lacan da gitti/geldi öyküsünü dürtülerin dildeki egemenliğine ilişkin simgesel bir anlatım diye okur. Lacan, dürtülerle ilgili bu eksiksiz kopuşu öznenin varlığının “soluşu” olarak, “aphanisis” [hazyitimi] biçiminde tanımlar. Bu noktada özne dürtülerinden uzak düşmekle kalmaz, aynı zamanda kendi kimliğini ve arzularını belirleyecek simgesel bir düzene de indirgenmiş olur.

Bilinçdışının oluşumu, öznenin simgesel bir düzen içinde ortaya çıkması ve arzunun törenle işe başlaması birbiriyle yakından bağlantılı olaylardır. Arzu, her zaman öznenin bir türlü ulaşmayı beceremediği ideal tasarımlara yönelir. Özneyi tamamlayacak olanın daima başkaları olacağına inanıldığı sürece, başkalarının sevgisi beklenecektir hep. Öyleyse arzuyu temelde narsist bir edim olarak anlamalıyız. Nesneye duyulan sevgi, yitirilen tamlığı sürekli araştırmaktan öte bir şey değildir.

Lacan Oidipus Kompleksi’ni dilsel bir konu olarak kavramlaştırır. Bu savını, ensest (yakın akrabayla cinsel ilişki kurma) tabusunun, ancak “baba” ve “anne” gibi dilsel kategorileri kültürün öteki üyelerinden ayrı tutmak yoluyla anlatılabileceğini göstererek destekler. Anne ile baba gösterenlerini öznenin tarihi içindeki geniş simgesel alanları düzenleyerek “Baba’nın Adı” diye adlandırıp tek bir bütün olarak tanımlar.

Bunun anlamı şudur: Lacan, Freud’un verdiğinden çok daha başka bir cinsel farklılaşım açıklaması verir. Ayrıcalıklı terim artık “penis” değil, “fallus”tur. “Fallus” sözcüğü, bu anlamda, yoksunlukla karşıtlık içinde bulunan bütün değerleri göstermek için kullanılır. Ancak bu sözcüğün (anatomik değergesinden çok) söylemse değergesi üzerinde dururken Lacan oldukça zorlanır, çünkü sözcüğün birbirinden kökten ayrı iki anlamı bulunmaktadır. İlkine göre, fallus öznenin oluşumu sırasında özneden ayrı düşen, bir daha asla biraraya gelemeyecek şeylerin bir gösterenidir. Başka bir deyişle, anlamı elde etmek, simgesel kütüğe erişebilmek için öznenin vazgeçtiği ihtiyaçların ya da organik gerçekliğin bir gösterenidir; bu anlamda yitirilmeye başlanan şeyi ya da yokluğunun arzuyu kışkırttığı şeyi gösterir. Öte yanda fallusun ikinci anlamına göre, fallus kültürel ayrıcalıklar ile ataerkil bir toplum içindeki erkeğin öznelliğini tanımlayan olumlu değerlerin bir gösterenidir, ama onun bu anlamı kadın öznesinden tamamen yalıtılmıştır. Demek ki, fallus hem erkek öznesinin kültüre girişi sırasında yitirdiği şeylerin hem de bu giriş sırasında kazandığı şeylerin bir gösterenidir.

Lacan, öznenin kendi kimliğini bulduğu söylemin her zaman için bir başkasının söylemi olduğuna inanır. Özneyi aşan, öznenin bütün tarihini yönlendiren simgesel bir düzendir bu söylem. Söz konusu simgesel düzenin önemli bir bölümü, cinsel ayrım tarafından yönlendirilir, bu durum da günlük edimlerimizde fallusmerkezli [phallocentricity] bir bilinç taşımamıza önayak olur.

Lacancı öğretilerden bir diğeri de öznelliğin bütünüyle ilişkiye dayalı bir konu olması üstüne kuruludur. Öznellik, yalnızca ayrım ilkesi doğrultusunda “başkası”na, “sen”e, hatta “ben”e dahi karşıtlık duyulması yoluyla oyuna katılır. Başka türlü söylendikte öznellik bir öz değil, bir ilişkiler kümesidir. Bu bakımdan öznellik, bireyden önce varolan ve bireyin kültürel kimliğini belirleyen bir anlamlama dizgesine etkinlik kazandırmakla oluşur. Öyleyse söylem, özneyi üreten, varolan kurulu düzeni koruyan bir aracıdır.

(29) Lacan, J. (1979) The Four Fundamental Concepts of Psycho-analysis, Londra: Penguin, s. 196-7, 205. Şu kitapta da bu söylenin yararlı bir açıklaması verilmiştir: Silverman, K. (1983) The Subject of Semiotics, Oxford: Oxford University Press, s. 151.

Madan Sarup, Post-yapısalcılık ve Postmodernizm, çev. Abdülbaki Güçlü, Bilim ve Sanat, 2004 [1988], 2. basım,  s. 38-42.

Harari, Düşünce ve Tekniğin İlişkisi Üzerine

Pasajın beni etkileyen ana fikri basit: nasıl günümüzde insanı, bilinci ve genel olarak canlıların zihnini bilgisayar biliminde olduğu gibi algoritmalarla işleyen bir mekanizma olarak tasarlıyorsak (herkes böyle düşünmese de, kimi geek’ler ve bazı nörobilimciler böyle düşünüyor), düşünürler de geçmişte insana, zihne ve bedene dair düşünceler üretirken kendi dönemlerinin teknik ve bilimsel gelişmelerini örnek aldılar. Dolayısıyla hatırda bulundurmak gerekir ki, yanılıyor olabiliriz. Çok berrak bir şekilde, Freud’dan iknâ edici ve neredeyse dokunsal (tactile) bir örnekle açmış argümanını Harari. Ulus’un andığı, Marx’a atfettiği, Feuerbach Üzerine Tezler’de geçen fakat aslında Marx’ın Feuerbach’dan alıntıladığını anladığım “Bir kulübede bir saraydakinden farklı düşünülür.” alıntısını çakıverdi. Her ne kadar direkt bu konuyla değil de ideoloji tartışmalarıyla ilgili olsa da, düşünceyi görelileştirme ve zaman-mekanla ilişkilendirme çabaları örtüşüyor. Sonunda, düşünceler toplumsal, tarihsel ve coğrafiler, postmodernizmi dibine kadar gömüp objektif hakikati ararken, bunu da her daim akılda bulundurmak gerekiyor. Öte yandan, bu göreceliliklere rağmen bazı düşüncelere tutunma gereksinimi de kendini diğer kuvvet olarak gösteriyor, işimiz, yaş, (bence).

“Belki de yaşambilimlerinin meseleye yaklaşımında sorun vardır. Ya­şambilimlerinin temel varsayımı, yaşamın veri işlemekten ibaret ve tüm organizmaların da hesap yapıp kararlar veren makineler olduğu yönündedir. Ancak organizmalar ve algoritmalar arasındaki bu benzetmenin bizi yanlış yönlendirme ihtimali yüksektir . 19. yüzyılda biliminsanları beyni ve zihni buhar- makinesine benzetirdi. Buhar makinesini seçtiler çünkü dönemin en ileri teknolojisi olan bu maki­neler trenleri, gemileri ve fabrikaları çalıştırıyordu; hayatı açıklama­ya çalışanlar da beynin benzer ilkelere göre çalıştığını varsayıyordu. Zihin ve beden, basınç yaratıp tahliye ederek hareket ve iş üreten borular, silindirler, vanalar ve pistonlar gibi algılanıyordu. Freudcu psikoloji üzerinde bile derin etkileri olan bu bakış açısı nedeniyle psikoloji jargonu bugün hala makine mühendisliği kavramlarıyla doludur.

Şu Freudcu tezi inceleyelim: “Ordular saldırganlığı körüklemek için cinsel dürtüden yararlanır. Ordu cinsel dürtüleri tavan yapmış genç erkekleri toplar. Askerlerin cinsel ilişkiye girerek tüm o basın­cı azaltma fırsatlarını sınırlayarak gerilimin içlerinde birikmesine neden olur. Daha sonra bu birikmiş basıncı yeniden yönlendirir ve bu basıncın askeri saldırganlık olarak dışavurumunu sağlar.” Bu­har makineleri de tam olarak bu yöntemle çalışır. Buharı kapalı bir kazana hapsedersiniz. Buhar gittikçe daha çok basınç biriktirir ve vanayı açıp basıncı önceden belirlenmiş bir yönde tahliye ettiğiniz­de amacınıza ulaşmış olursunuz. Bu benzetme sadece ordular için geçerli değildir, gündelik hayatta pek çok sebeple içimizin sıkıştığın­dan ve biraz “deşarj olmazsak” patlayacağımızdan bahsederiz.

21. yüzyılda insan psikolojisini buhar makineleriyle karşılaştır­mak epey çocukça kaçar. Bugün çok daha karmaşık ve gelişmiş tek­nolojilere sahibiz, dolayısıyla insan psikolojisini basıncı düzenleyen bir buhar makinesi yerine veri işleyen bir bilgisayar olarak açıklıyo­ruz. Ne var ki bu analoji de zaman içinde bir önceki kadar naif ka­labilir. Sonuçta bilgisayarların zihni yok. Yazılım hataları karşısında kahrolmuyor ya da baskıcı rejimler tüm ülkedeki web ağına müdahale ettiğinde, erişime kapatılan internetin canı yanmıyor. O halde neden bilgisayarları zihni anlamak için bir model olarak alıyoruz?

Bilgisayarların duyuları ve istekleri olmadığına sahiden emin mi­yiz? Şimdilik bunlara sahip olmasalar da yeterince karmaşıklaştıklarında bilinç geliştirebilirler mi? Eğer bunlar ihtimal dahilindeyse bu süreci nasıl anlayabiliriz? Otobüs şoförlerimizin, öğretmenleri­mizin, psikoloğumuzun yerine geçtiklerinde, duyguları olan bilgi­sayarlar mı yoksa sadece akılsız algoritmalar mı olduklarını nasıl ayırt edebileceğiz?

Konu insanlar olduğunda, bilinçli zihinsel deneyimleri bilinçsiz beyin aktivitelerinden ayırabiliyoruz. Bilinci anlamaya hala fersah fersah yolumuz olsa da biliminsanları bilincin bazı elektrokimya­sal izlerini belirlemeyi başardılar. Biliminsanları bir şeyin bilincin­de olduklarını beyan eden insanlara inanabileceklerini varsayarak koyuldular bu yola. Bu varsayıma dayanarak, insanlar bilinçli ol­duklarını bildirdiklerinde beyinde beliren, bilinçsiz anlardaysa asla ortaya çıkmayan belirli kalıpları ayırt edebildiler.

Bu sayede bitkisel hayatta olan bir hasta bilincini tamamen mi yitirdi, yoksa sadece bedeni ve konuşması üzerindeki hakimiyeti­ni mi kaybetti, artık belirlenebiliyor. Hasta, beyni bilinç belirtileri gösteren kalıplar sergiliyorken konuşamıyor ya da hareket edemi­yor olsa bile muhtemelen bilinci yerindedir. Öyle ki kısa bir süre önce doktorlar fMRI görüntüleme tekniklerinden faydalanarak bu tip hastalarla iletişim kurmayı da başardılar. Yalnızca “evet” ya da “hayır”la yanıtlanabilecek sorular sorarak, hasta “evet” demek is­tiyorsa tenis oynadığını hayal etmesini, “hayır” cevabı vermek is­tiyorsa da evini düşünmesini istediler. Hastanın motor korteksleri aydınlandığında “evet,” uzamsal bellekle alakalı bölümler harekete geçtiğindeyse “hayır” cevabı aldıklarını gözlemlediler. (7)

Tüm bunlar insanlar için anlaşılırken, konu bilgisayarlara geldi­ğinde durum ne olur? Silikon tabanlı bilgisayarlar, karbon tabanlı insan sinir ağından oldukça farklı yapılara sahip olduğuna göre bilincin insandaki izleri benzerlik göstermeyebilir. Bir kısırdöngüye girmiş gibiyiz. İnsanların bilincinde oldukları beyanını doğru var­sayarak insan bilincinin izlerini belirliyor ve bunun da insanların bilinçli olduğunun “kanıtı” olduğunu düşünüyoruz. Peki yapay bir zeka da kendi bilinci olduğunu beyan ettiğinde ona da hemen inan­malı mıyız?”

Yuval Noah Harari, Homo Deus: Yarının Kısa Bir Tarihi, çev. Poyzan Nur Taneli, Kolektif Kitap, 2016, s.127-9.

 

Musa ve Tektanrıcılık (Okuma Notları)

Sigmund Freud, Musa ve Tektanrıcılık, çev. Kâmuran Şipal, Say Yayınları, 2015 [1939].


Freud “Musa ve Tektanrıcılık”da, Musa’nın Mısır’da yetişen bir Yahudi olduğuna dair kutsal kitaplarda anlatılanların aksine, Musa’nın Mısır’daki hükümdar Akhenaton’un tektanrıcı düşüncesini dönüştürerek Yahudi kavmine getiren bir Mısırlı olduğuna dair bir tarih anlatısı kurar.

Argümanın ilk veçhesi Musa’nın isminden –İbranicede Moşe– kurulur. Tevrat’da Mısır prensesinin Nil’e bırakılan çocuğu sudan çıkardığı için ona bu ismin verdiği anlatılır. Freud bu anlatıyı, ismin bu anlamı tam karşılamadığı ve kadının bulduğu çocuğa İbranice bir isim vermesinin akıldışılığı üzerinden eleştirir. Aynı şekilde J. H. Breasted’ın bu ismi eski Mısır dili Kıptice’de “çocuk” anlamına gelmesi iddiasını da İbranice’de Moşe’nin sonunda ‘s’ harfi olmadığından reddeder. Bu isme dair tartışmalı tarihselliğin ise Tevrat geleneğine saygıdan ileri geldiğini ve üzerinde fazla durulmadığının altını çizer. Bu isim tartışmasıyla ortaya koyduğu belirsizlik, Musa’nın asıl kimliğini araştırmanın ilk adımıdır Freud için.

Otto Rank’dan alıntıladığı “kahraman” mitosuna dair bölümde, Freud, hemen hemen bütün uygar ulusların kendi kahramanlarını sanat ve mitlere başvurarak ululadıklarını söyler. Kahraman mitlerinin sayıca çokluğu, birbirleriyle benzerlikleri, başvurulan benzer mitik öğeleri içerir.  Klasik anlamda kahraman mitinde kahraman, (i) soylu ve/veya hükümdarlık eden bir aileden gelir, (ii) baba veya onun temsil ettiği kişi tarafından öldürülmeye veya suya bırakılarak dışlanmaya tabi olur, (iii) büyüyüp serüvenlere katıldıktan sonra tekrar ailesine kavuşur, (iv) babasından öcünü alır, çevresine kendini kabul ettirir ve şöhret sahibi olur. Rank’dan alıntıyla bu kahraman hikâyelerine sahip Musa, Keyhüsrev, Romulus, Oidipus, Karis, Karna, Paris, Gılgamış vd. Gibi pek çok kahraman örneklenir.

Bu kahraman mitosunda Freud’un ilk ilgisini çeken soylu babaya başkaldıran oğul ve babayı yenilgiye uğratma eylemi dolayısıyla imlenen ilk savaş durumu ve de çocuğun sandıkla suya bırakılmasındaki doğum alegorisidir. Fakat Musa’nın yaşam öyküsünde soylu ailenin yerini gösterişsiz Yahudi Levitler’den bir ailenin alması Freud’a göre kahraman mitosuna ters düşer. Bu mitsel kırılımın sebebi olaraksa efsanenin sonradan başarısız bir şekilde değişikliğe uğramış olması saptamasına yöneltir Freud’u. Bu uğurda hikâyenin gidişatını Musa’nın Mısırlı soylu bir aileden geldiği ve de “kurtarış” diye ifade bulan bulunuşun aslında Musa’nın Mısır’ı terk edişi olabileceğini öne sürer.

Freud Musa’nın Mısırlılığı iddiasının başarıyla savunulmasının, Yahudilere Musa’nın getirdikleri ve de tektanrıcı düşüncenin toplumlarda nasıl doğduğu sorularının açıklanmasında önemli imkânlar barındırdığını düşünür. Fakat nesnel kanıtlara ulaşmanın mümkün olmadığı bu gibi bir soru Freud’u sürekli olarak bazı varsayımlar yapmaya, psikanalizdeki kavramlarını tam güvenle olmasa da dinler, mitler ve kültürel alanlara uygulamaya sevk eder.

Bu uğurda, kitabın ikinci bölümü olan, Imago’ya yazdığı ikinci makaleye Freud bazı sorularla başlar. Böylesi bir tarih nesnel kanıtların imkansızlığı söz konusuyken, objektif bir biçimde bilinebilir mi? Freud bilinemeyeceğini fakat kendisinin yaptığı gibi psikanalizin araçlarıyla bu soruya yaklaşılabileceğini düşünür. Öte yandan, bir Mısırlı neden gidip kendi halkı dışındaki bir halka bir dini kabullendirmek ister? Bir halk dışarıdan gelen bir kişiye neden mesiyanik bir konum atfeder? Aksine kendi dinine çevirmeye çalışmaz mı? Tektanrıcılık ve çoktanrıcılık karşıtlığı ile ölümün yoksanması ve kabullenmesi arasındaki Mısır/Yahudi gelenekleri arasındaki karşıtlıklar burada devreye girer.

Freud, Musanın tektanrıcı din fikrini MÖ 1358’da ölmüş olan, Mısır’da tektanrıcı bir inanç geliştirme mücadelesi vermiş Amenhotep, sonradan değiştirdiği adıyla, İkhnaton’dan devraldığını öne sürer. Bu hükümdar iktidarda olduğu süre boyunca savunduğu dini topluma benimsetme mücadelesi vermiş fakat ölümüyle birlikte ortaya koyduğu dini inanç da Mısır’da yok olup gitmiştir.

Freud, tektanrıcılık fikrinin doğusunun dönemin ulusları aşan siyasal atmosferi ve emperyalizm çabalarıyla da ilişkilendirir:

Siyasal durumlar sözü geçen dönemde Mısır dinini enikonu etkilemeye başlamıştı. Büyük fatih III. Thotmes’in savaş alanlarında kazandığı zaferlerle Mısır bir imparatorluk aşamasına yükselmiş, güneyde Nubya, kuzeyde Filistin, Suriye, ayrıca Mezopotamya’nın bir parçası Mısır topraklarına katılmıştı. Bu emperyalizm, bir evrensellik (üniversalizm) ve tektanrılılık (monoteizm) kimliğiyle dine yansımıştır. Bundan böyle firavununun Mısır’dan başka Nubya ve Suriye’yle de ilgilenmesi gerektiğinden, Mısır tanrısının da ulusal sınırlılığından sıyrılma zorunluluğu beliriyor, nasıl ki firavun Mısırlıların egemenliği altındaki dünyanın biricik ve mutlak hükümdarıysa, yeni Mısır tanrısının da kuşkusuz öyle olması isteniyordu. (s. 49-50).

Bu gelişmelerle birlikte Amenhotep, tanrı Amon’dan ilhâmla aldığı isim olan İkhnaton’u benimser ve Mısır dininde bir devrim çabasına girişir. İkhnaton, sadece kendisinin değil, ailesinin tüm isimlerini ve çoğul tanrı isimlerini de değiştirir ve başkenti kendi adını verdiği, bugün Tell-el-Amarna’ya taşır.

İkhnaton’un benimsediği Aton dini, geleneksel Mısır çoktanrıcılığından pek çok farklı özellikler barındırır. Aton dininde efsane, sihir ve büyü yasaklanmış; imgeler yoluyla Tanrı tasvirleri ortadan kalkmış, ölüme dair tasvirleri de din pratiğinden dışlanmıştır. Bu özellikleri Musevilikle karşılaştıran Freud pek çok noktada örtüşmenin olduğunu ortaya koyar. Öte yandan Freud, “sünnet” pratiğinin de Yahudilere Musa aracılığıyla getirildiğini Tevrat’la çelişen bir biçimde iddia eder.

Freud, soylu bir Mısırlı olarak Musa’nın yaşam süresi olarak İkhnaton’un hükümdarlığı veya sonrasındaki bir dönemin mantıklı olabileceğini düşünür. Firavun ölüp, ülkeye getirdiği yeni din silinmeye başladığında Mısır’dan ayrılarak bu görüşleri Yahudi kavimlerine benimsetmeyi denemesinin Musa’nın mizacına uygun düştüğü görüşündedir. Buna göre MÖ 1368 – 1350 yılları arasında Musa Yahudilerle birlikte Kenan Eli’ne göç etmiştir. Bir Mısır geleneği olarak sünnetin bu süreçte Yahudilere kabul ettirilmesi ise Freud’a göre hem Yahudileri Mısırlılar ile eşit düzeye getirme hem de “mübarek” bir kavim yaratma işlevine uygun düşer.

Musa’ya atfedilen mitik özellikleri incelerken, Freud, Musa’nın güzel konuşamayaşını ve kendisine pazarlıklarında sözcü olarak yardım eden Harun’un (Aaron) varlığının da Musa’nın Mısırlı olmasını destekleyici bir kanıt olarak okur. Kendi argümanlarının yanı sıra Ed Meyer’in Musa’nın tarihsel bir kişi olmadığı hipotezini ve Sellin’in Musa’nın önderlik ettiği kavimler tarafından öldürüldüğüne dair tezleri özetler ve çürütmeyi dener. Kısaca, Mısır’dan çıkışın Tevrat’da yazdığı üzere Tanrısal bir güçle değil Musa’nın çabasıyla gerçekleştiğini, Sina Dağı’ndaki Musa’nın ise Mısırlı Musa değil, Şuayb’ın damatı, ilk Musa ile özdeşleşen başka bir Musa olduğunu iddia eder. Arada geçen zaman Freud’a göre, anlatılarda kısaltılmış ve tahrif edilmiştir. Musa’nın Tevrat’da birbirine zıt ifade edilen karakter özellikleri de bu iki farklı Musa figürünün varlığından ileri gelir. Tevrat’da yapılan tahrifatların sonucunda “Kadeş’te yeni Tanrı Yehova’nın başa geçirilmesiyle bu Tanrı’yı ululama zorunluluğu baş göstermiştir” (s. 79). Freud ikinci çalışmasının sonunda bu çalışma ile amaçladığı hedefi açıklar fakat tamamlamak için kişisel ve toplumsal durumunun bu çalışmayı sürdürmeye el vermediğini ifade eder. Çalışmayı sonlandırıp yayımlayabilmek için Londra’ya gitmeyi bekleyecektir:

… bir yeni bir ikilik kattık; bu ikilikte, biri öbürü tarafından önce bir kenara itilmiş, sonradan öbürünü yenilgiye uğratarak onun gerisinde boy göstermiş iki din ve her ikisine de aynı isim kullanılarak Musa denilen, ancak bizim birini öbüründen ayırmamız gereken iki din kurucusudur. Bütün bu ikilikler de bir ilk ikiliğin, yani halkın bir bölüğünün başından travmatik olarak nitelenecek bir yaşantı geçmişken, öbürünün böyle bir yaşantıdan uzak kalmasının sonucudur. Bunun dışında, üzerinde tartışılıp açıklanacak ve bir sav olarak öne sürülecek bir yığın şey vardır. Ancak bu yapıldığı zaman, bizim tümüyle tarihsel böyle bir incelemeye duyduğumuz ilgi haklı görülebilecektir. Bir geleneği gelenek yapan şeyin ne olduğunu, bir gelenekteki kendine özgü gücün nereden kaynaklandığını, tek tek büyük insanların dünya tarihi üzerindeki o yadsınamayacak kişisel etkilerini kimi düşüncelere, en başta bunların dinsel nitelik taşıyanlarına insanlar gibi ulusları boyunduıruk altına almak için gerekli gücü sağlayan kaynakları yalnızca maddi gereksinmelerde görmenin insan yaşamındaki olağanüstü renkliliğe karşı işlenecek bir cinayet sayılacağını, bütün bunları İsrail tarihi çerçevesi içinde ele alıp incelemek çekici bir çalışma sayılacaktır. (s. 90-1)

Freud, psikanalizin araçlarıyla Musa’nın hikâyesine yaklaştığı son metnine önceki çalışmalarının özetiyle başladıktan sonra, ilk olarak “uyuklama evresi” ve gelenek arasındaki bağları tartışır. İki Musa arasında geçen süreyi, tektanrıcı fikirlerin ilk etapta kabul görmeyip sonradan halkın inanç sistemine işleyişinin nasıl olduğunu ortaya çıkarmayı amaçlar. Bunun için, birinci olarak Darwin’den ikinci ve asıl önemli olarak psikanalizden devşirilen iki argümanla “yeni” olanın nasıl psişik ve toplumsal yaşama sızdığını açıklamaya girişir.

Darwin’in evrim teorisi öne sürüldüğünde büyük bir direnişle karşılaşmış, büyük tartışmalara sebebiyet vermiş fakat bir kuşak içinde “gerçek’e götüren yolda ileri bir adım görülerek” (s. 113) benimsenmiştir. Böylesi bir karşıt görüşlerin çarpışması süreci belli bir zamanı gerektirmektedir. Freud bireyin ruhsal yaşamındaki gelişmenin buna benzerlikler içerdiğini öne sürer. Kişi bu yeni fikirleri benimsese de benimsemese de kabullenmek zorunda kalacak ve “gerçek” olarak kabul edecektir.

Öte yanda ise Freud “travma nevrozu” olarak adlandırdığı, geçirdiği kazayı sağ salim atlatan bir kişinin belli bir süre süre sonra yaşadığı ruhsal ve devinimsel (motorik) belirtiler (semptom) yaşaması durumunu örnekler. Geçen sürenin “kuluçka evresi” olarak adlandırıldığı bu nevroz türünü ise Yahudi tektanrıcılığı ile benzeştirmeye koyulur. İki durumda da bir latens (uyuklama veya kuluçka evresi) tespit eden Freud, Yahudilerin ilk etapta sırt çevirdikleri Musa dinini bir süre yaşamlarından silme ve küçümseme yoluna gittiklerini, Musa’nın başına gelenleri unutma çabası içine girdiklerini gözlemler. Bu süreçte yazınsal alandan silinen geçmiş, sözlü kültürde ve geleneklerde varlığını koruyagelmiştir.

Musa dini geride hiçbir iz bırakmadan silinip gitmemiş, bu dinin bir çeşit anısı, bu dine ilişkin olup ihtimal karanlıklara gömülerek deformasyona uğramış bir gelenek belleklerde varlığını korumuştu. İşte büyük bir geçmişten kalan söz konusu gelenektir ki, adeta geri planda etkinliğini sürdürmüş, insanların ruhlarında giderek daha güçlü bir egemenlik kurmuş, sonunda Tanrı Yehova’yı Musa’nın tanrısına dönüştürmenin, dolayısıyla Musa’nın terk edilmiş dinini yeniden diriltmenin üstesinden gelmişti. (s. 118)

Bu süreç sonrasında da destanlaştırılmıştır, yani geçmişte olup bitenler kahramanlaştırılmış, parçalı, çelişkili, bütünlükten yoksun gelenekler haline dönüştürülmüş, eskinin mantığının yerini destanın üretildiği dönemin mantığı ve temaları doldurmuştur. Freud bu ­yaklaşımıyla dini metni ve kültürü bir sanat veya edebiyat yapıtı olarak değerlendirir.

Freud, Musa dininin kabullenişi ile travmatik nevroz arasında ortaya koyacağı benzerliklerin daha iyi anlaşılabilmesi için travmatik nevroza dair kısa bir özet daha sunar. Çocukta beş yaşına kadarki sürede gerçekleşen travmatik yaşantılar, genellikle unutulma (amnezi) eğilimi gösterirler, travmaların kaynaklarını ise cinsel ve saldırgan nitelikteki hasarlar oluşturur. Bu süreçten sonra uyuklama dönemine giren travmatik olaylar, buluğ çağı döneminde kendilerin farklı şekillerde açığa çıkarırlar. Olumlu ve olumsuz etkiler taşıyabilen etkilerden olumlu olarak anılanlar bireye bu yaşantıyı anımsatma, bir gerçeklik kazandırma ve kendini tekrardan yaşatma –ayartma olarak örneklenir– ortaya çıkarken; olumsuz etkiler savunu tepkileri olarak ifade edilen tutukluklar, fobiler ve kaçınma eylemlerine denk düşer. Bu semptomlar ve sınırlamalar kalıcı nitelikte karakter değişiklerine yol açtığında “saplantı” olarak adlandırılır. Nevrozlarda dış etkilerden kaçınma, içteki ruhsal realitenin dışarıdan dünya üzerinde bir egemenliğini kurmasıyla psikoza giden yol açılır. Freud bu latens kavramını da açıklığa kavuşturmak amacıyla bir Oedipus Kompleksi vakasını (s. 132-4) ve ertesinde Totem ve Tabu’da öne sürdüğü tezlerinin özetini (s. 136-41) bu noktada okurla paylaşır.

Musa ve Tektanrıcılık, Freud’un önce totemi sonrasında tabuları üreten ilk sosyal organizasyon yapısına dair savlarını psikanalitik kavramlarla ortaya koyduğu Totem ve Tabu’nun devamı olarak, yani totemlerden çok tanrıcılığa oradan da tektanrıcılığa nasıl geçildiğinin anlatısı olarak değerlendirilebilir. Freud’a göre, “unutulmuşun içinden çıkıp gelen her geçmiş parçasının hayli büyük bir güçle tutunmak istemesi, kendisinin gerçeki [sic] yansıttığı konusunda karşı durulmaz bir savla öne çıkması” (s. 142) Musa’nın dininin tutunumunu açıklar. İlk baba tarihsel haklarına kavuşturulur fakat Yahudi ulusuna bu geçmişten kalan duygu, “suçluluk duygusu”dur, bu da Freud’u yine babayı katleden oğullar söylencesine döndürür. Kendini kurban etme mitini ise babayı öldürmenin suçluluğunun üstlenilmesi olarak okur. Museviliğin bir uzantısı olarak gördüğü Hristiyanlık ve İsa figürünü ise ilk oğulların bir yeniden bedenlenmesi (reenkarnasyon) olarak değerlendirir. Bir baba dini olarak Museviliğin devamı bir oğul dini olarak Hristiyanlık olur.

Freud, savını sunduktan sonraki son bölümde, baba-Musa’nın ve oğul-Yahudilerin hikâyesinde “bireyle kitle arasında gelenek bakımından adeta eksiksiz bir uygunluk bulunuyor, kitlelerde de geçmişin izlenimi bilinçsiz anılarda sürdürüyor yaşamını” (s. 158) hipotezine dayanarak bu tarz benzeşimlerin izini sürmeye devam eder. Buradaki temel kavramları bilinçdışında baskılanan içeriğin sonradan gerçekleşmesi ve bunun Freud’un bilince dair üçlü yapısı süperego, ego ve id üzerinden detaylandırılmasıyla yapar.

Bu psikanalitik araçların ışığında Freud, Yahudi kavminde tespit ettiği kendine değer verme ve güvenme, diğer kavimlerden üstünlük ve seçilmişlik hissi gibi karakter özelliklerinin tarihsel olarak Musa tarafından getirildiğini öne sürer. Her ulusta olan özgüven hissinin Yahudilerdeki farklılığının Musa tarafından kutsanmış olmaktan geçtiğini söyler Freud. Böylesi bir iddia ise onu “büyük adam” imajını sorgulamaya yöneltir. Kimlerin büyük adam olarak nitelenebileceği sorgusu Freud’u bir kez daha baba modeline ve baba özlemine yöneltir.

Herkesin çocukluğundan başlayarak yüreğinde duyduğu baba özlemi, efsane kahramanın yenilgiye uğratmakla övündüğü babanın özlemidir bu. Böyle bir durumda büyük adamda gördüğümüz özelliklerin babadaki özellikler olduğunu, büyük adamı büyük adam yapan ve bizim boşuna arayıp durduğumuz öğenin bu uygunlukta saklı yattığını anlamak, sanırım artık zor değildir. Düşünce ve iradedeki güçlülük, eylemlerdeki ağırlık, ama hepsinden önce büyük adamın özgürlük ve bağımsızlığı, kimsenin gözünün yaşına bakmazlığa kadar varan o Tanrısal umursamazlığı baba tablosunda karşılaşacağımız özelliklerdir. Ona hayran kalmadan yapamaz, güvenebiliriz; ama ondan korkmamak da elimizden gelmez. (s. 181)

Freud çoktanrıcılıktan tektanrıcılığa –aynı zamanda somuttan soyuta– geçişi bir “düşünsellikte ilerleme” olarak değerlendirir. Bu ilerlemeyi ise bazı yasalar ve kurallar sağlamıştır. “[D]uyusal algılamanın arka plana atılıp, soyut diye nitelendirilecek bir tasarımın ön plana geçirilmesi” (s. 187) olarak gördüğü bu geçiş, düşünselin duyusal üzerindeki bir zaferi anlamına gelir. Bu da yine Musa’nın Yahudilere getirdiği Tanrı’yı görünür bir biçimde tasvir etme yasağının bir sonucu olarak gerçekleşir Freud’a göre.

Düşünsele geçiş aynı zamanda bir “içgüdüden el çekiş” anlamına da gelir. Bu noktada yine ego, süperego ve id üçlü yapısına başvuran Freud, id’e getirilen yasaklar tamamen dışarıdan olduğunda kişide yalnızca elem duyguları uyandırırken, yasakların içeriden alınmasının bu eleme eşlik eden bir haz ve doyumla bütünlendiğini söyler. Süperego’nun rolünü üstlenen büyük adam/babanın etkisiyle id’e söz geçirmeyi başaran ego’da, bir güven duygusu belirir. “Çıkış noktasını Tanrı’nın bir el suretini yapma yasağından alan din, yüzyılların akışı içinde giderek daha çok bir içgüdüsel el çekmeler dinine dönüşmüştür” (s. 195). Ahlak da bu içgüdüsel sınırlamaların diğer adıdır.

Ahlak kurallarının bir bölümü, toplumun haklarını bireyin haklarından, bireyin haklarını toplumun haklarından, ayrıca bireyin haklarını başka bireylerin haklarından ayırmak gibi zorunluluktan doğmuş olup, ussal bir nedene dayanmaktadır. Ancak, ahlakta bize muazzam, gizemsel, mistik bakımdan pek doğal görünen şey, bu özellikleri dinle ilişkisine ve babanın isteminden doğmasına borçlu oluşudur. (s. 200)

Son olarak, Freud, Museviliğin Yahudi kavminde gelişimini tekrar özetleyerek, başta silip atılan sonrasında tekrar kabullenen bu inancı psikanalizde “bastırılanın geri dönüşü” diye ifade edilen olguyla açıklar. Bu dönüş uyarınca, ilk etapta yaşanan gerçeklik sonucu oluşan içgüdüsel etki kendisine doyum arar fakat ego bu isteğin büyüklüğü karşısında doyumsal eylemi reddederek (kaçınma) isteği bilinçdışında baskılar. Engellenen içgüdüsel istek bir süreliğine engellense bile gücünü koruyarak bilinçdışında yaşamına devam eder. İleri bir zamanda, tespit edilmesi güç bir nedenle “biçim değiştirerek” tekrar bilinç düzeyine erişir. Freud’a göre bütün semptom oluşumları bu mekanizmayla açıklanabilir. Buradan yola çıkarak Freud, biricik Tanrı tasarımının da benzeri bir süreçle “tarihsel” olarak gerçekleştiğini öne sürerek çalışmasını tamamlar. Bu Tanrı Freud’a göre “ilk çağlarda bir kişinin yaşadığı ve o vakitler insanların gözüne aşırı önem ve büyüklükte görünen bu kişinin sonradan insanların belleğinde Tanrılık aşamasına yüceltilerek dönüp gel[en]” (s. 213) bir Tanrı’dır.

Totem ve Tabu (Okuma Notları)

Sigmund Freud, Totem ve Tabu, çev. Kâmuran Şipal, Say Yayınları, 2017, 2. basım [1913].


Ensest (Yasaksevi) Korkusu

Freud, “Ensest (Yasaksevi) Korkusu”nda totemizm sistemini benimsemiş ilkel topluluklarda ensest yasağının totemler dolayımıyla dolayımına dair savını sunup, örneklerle açıklar. Büyük ölçüde Frazer ve Lang’ın eserlerinden yararlanarak, totemci topluluklarda ensest yasağının kan bağı yerine aynı toteme mensup kişiler arasındaki cinsel ilişkilere getirilen bir yasak olduğunu gösterir. Öyle ki, bu yasağın basit bir topluluk kuralı olmasının ötesinde, cezasının oldukça ağır olduğu ve bizzat “toplumsal örgütlenmeleri[n] söz konusu amaca hizmet eder görünmekte ya da ona ulaşılmasıyla ilgili” (s. 28) olduğunu iddia eder.

Bir hayvan, bitki veya doğa gücü olarak seçilen totemler, dinsel ve toplumsal sistemlerin olmadığı ilkel topluluklarda koruyucu, yardımcı, “geleceği gören” güçlerin atfedildiği türler/varlıklar anlamına gelir. Hem ceza hem de şenlik eylemlerinin kaynağı olarak anne veya babadan çocuklara geçen totemler, bir bölgede çeşitli sayıda olabilen, direkt bölgelere bağlı olmayan güçlere tekabül eder. Freud’un kısaca “Aynı totemden gelen klan mensupları birbirleriyle kan akrabasıdır, hepsi bir aile oluşturur ve bu ailede en uzak akrabalık derecelerine mensup üyeler arasında bile cinsel ilişki kesinlikle yasaklanmıştır” (s. 33) diye belirttiği üzere totem akrabalığı, totemci topluluklarda kan akrabalığının yerine geçmektedir. Bu yerine geçişin sebebi üzerine Freud, Frison’un “grup evliliği” tezi çerçevesinde bir açıklama getirir. Dilin de kişiler arası olmaktan çok kişi-topluluk ilişkisi üzerine yapılandığı totemci topluluklarda, kendi annesi/babası dışında annesi olabilecek herkesi kardeşi olarak kişilerden oluşan kabileleri dev “olası” aileler olarak düşünebileceğimizi söyler.

Freud, ensestin ötesinde evlenme sınırlamalarının da başlıca olarak totemlerden yola çıkılarak oluşturulsa da, etrafında biriken karmaşık diğer kurallarla da ilişkili olduğunu ifade eder fakat bu diğer kuralları detaylandırmaz. Modern toplumlarla ilkel toplulukları karşılaştırdığındaysa, ilkellerin ensest konusunda duyarlılıkları ve geniş çaplı kuralları benimselerini modern topluma göre daha “ayartıcı” bir ortamda yaşamalarıyla açıklar.

Çocukların ebeveynleriyle, kardeşlerin birbirileriyle ve damatların kayınvalideleriyle cinsel ilişkiye girmelerini önleyici topluluk pratiklerini örnekledikten sonra görece tartışmalı bir alan olan, yine kan bağı içermeyen (sanal bağ), damat-kayınvalide arası kaçınma (avoidance) pratikleri üzerinde durur. Sevgi ve düşmanlık duygularının iç içe geçtiği ambivalans özelliği taşıyan bu ilişkinin kayınvalide/anne için üretebileceği yasak sevgi ve bunun bastırılması üzerinden örnekle, çalışmasındaki ana tezlerden birisi olan nevroz ve ensest yasağı arasındaki ilişkililiği öne sürer. Psikanalizin kavramlarını bu noktadan itibaren işe koşan Freud, içinde daima psişik çocuksallık barındıran (enfantilizm) nevroz için ensest yasağının belirleyici bir önemi olabileceğini iddia eder. Polemikçi sonuç bölümündeyse bu ilişkiyi eleştirenleri bilinçdışına ittikleri ensest isteklerinden nefret duyan kişiler olmalarına bağlar.

Tabu ve Ambivalans (Duygu İkircikliği)

Tabu ve Ambivalans bölümü, Freud’un da ifade ettiği üzere oldukça karmaşık bir kavram olan “tabu”nun açıklanmasına giriş bölümüyle başlar. Kısaca “kutsal, kutsanmış” ve “netameli, tehlikeli, yasak, temiz olmayan” olarak tanımlanan tabu, bu ikircikliğin de ötesine geçen çok daha geniş bir anlam ihtiva eder. Freud sözcüğü “kutsal çekinge” ile örtüştürmesinin ardına ne dinsel, ne etik bir buyruk olan tabunun anlaşılmaz olmasına rağmen doğal karşılandığının altını çizer. Çalışması boyunca referans verdiği Wilhelm Wundt’un “tanrılar öncesi, sözlü yasalar topluluğu” olarak tanımını andıktan sonra antropolog Northcote W. Thomas’ın tabu tartışmalarını alıntılar. Thomas’ın ifadesiyle tabu, kişi ve nesnelerde bir kutsallık/kirlilik, bununla ilişkili yasaklar, yasakların delinmesiyle oluşan kirlenmişliği/kutsallığı içerir. Topluluk yaşamında tabular çeşitli yollarla bir koruma işlevini yerine getirirler. Çiğnendiğini kendi intikamını başlarda kendisi alan tabu, zamanla suçlunun toplumca cezalandırıldığı bir ortama evrilmiştir. Tabunun içerdiği bulaşıcı güç, çiğneyen kişinin kendisinin de tabu olmasına neden olur. Tabunun kaynağında ise Thomas “İnsanlarda ve ruhlarda bulunup, cansız nesneler yoluyla başkalarına aktarılabilen kendisine özgü büyüsel majik güç” (s. 55) olduğunu öne sürer ve Kral – Bakan – Vatandaş üçlüsü arasındaki hiyerarşik “mana” güçlerini örnekler. Tabular sürekli (ölüler) veya geçici (savaşa gidiş öncesi) olabilir.

Bu tabu tanımı Freud’u yasak, yasağı çiğneme, el çekme, suçluluk, kendini uzak tutma, cezalandırma süreçlerine tartışmalarına açılmasını sağlar. Fakat tezlerini geliştirmeye başlamadan önce, tekrardan tabu ile ilgili kaynakçaya, bu kez Wundt’un çalışması üzerinden döner. İlgisini tabuya yöneltmesinin sebebiniyse, çalışmanın ileriki bölümünde daha açıkça ifade edeceği üzere şöyle temellendirir:

İçimizde öyle bir sezgi var ki, Polinezya ilkellerinin tabuları ilk anda inanacağımız gibi bizim fazla uzağımızda değildir; uymakla yükümlü olduğumuz geleneksel ve ilkel tabuyla bir akrabalığı barındırmaktadır ve tabunun açıklığa kavuşturulması bizim bilinmeyen o “kategorik buyruk”u da bir açıklığa kavuşturacaktır. (s. 58)

Wundt’a göre, “kültle ilintili belli objelere ya da bunlarla bağlantılı davranışlara karşı duyulan ürküntünün kendini açığa vurduğu bütün gelenek ve görenekleri“ (s. 59) kapsayan tabu daima kısıtlamalar ve tehlikeler içerir. Totemizm (ve Freud’un çalışmadaki son büyük tezi) ile ilk bağlantı bu noktada kurulur: “hayvanların öldürülmesini ve yenmesini yasaklayan tabunun totemizm’in çekirdeğini oluşturduğu” (s. 59) fikrini Freud Wundt’dan devralır. Fakat, şeytani güçlerin etkisinden korkma olarak ifade edilen tabularının kökenlerini cin/şeytan inançlarına dayandıran Wundt’u eleştirerek, bunların da kökenine inilmesi gerektiğini iddia eder. Wundt’un aksine, Freud’a göre “inanç” bir ilk durum olmaktan ziyade bir yapıntıdır. Öte yandan, ikircikli anlamlara sahip tabu korkusu zamanla saygı ve nefret içeren bir ikili anlama daha ulaşır. Freud bu noktada, psikanalizdeki “bastırılanın geri dönüşü”ne göz kırpan bir mit önermesini, çalışmanın bir diğer önemli referansı olan Frazer’dan alıntılar ve psikanalizin alanına bu sıçrayışla geçer:

Mitolojide bir yasa vardır, arkadan gelen daha yüksek bir aşama tarafından yenilgiye uğratılıp geri plana itilen önceki aşama, sonraki aşamanın yanında, daha bir alt düzeyde yaşamını sürdürür, bunun sonucunda da daha önce saygı konusu yapılan nesneler nefret edilen nesnelere dönüşür. (s. 62)

Freud, “saplantı nevrozu” hastalarını kendi tabularını üretip, bu tabulara inanan ilkellere benzer bir biçimde inanan kişilerle koşutlar. İki durumda da yasakların kaynağı belirsizdir, belli bir anda ortaya çıkarlar, yol açtıkları korku varlıklarını sürdürmelerine yol açar. Saplantı nevrozlularda yasağın çiğnenmesi sonucunda çevreden birilerinin bundan zarar göreceği inancı barındırılır ve buna karşı bir “vicdan” üretilir. Bir diğer ortaklık olan “dokunma yasağı” da nevrozlularda fiziksel objelerden düşüncelere “kayganlık” eğilimi gösterir. Nesneden nesneye “bulaşan” bu kayganlığın, nevrozlularda bir “katlanılamazlık” hali ürettiğini gözlemler Freud. Ek olarak, nevrozlularda tabuda olduğu gibi yaşamdan el çekme, yasaklar koyma ve yasağın çiğnenmesi düşüncesine karşı seremoniler (yıkanma gibi) söz konusudur.

Temas fobisi ile örneklenen saplantı nevrozundaki ambivalent tutum (dokunma korkusu ve içgüdüsel isteği) aracılığıyla Freud, hastalarda ilk etapta bastırılan (represyon) ve unutulan (amnezi) yasakların bilinçaltında gizlice varlıklarını koruduklarını vurgular: “sürekli diğer objelere kayarak içine kapatıldığı yerden kurtulmaya, yasaklanmış isteğin yerini tutacak başka objeler, başka davranışlar ele geçirmeye çalışırlar” (s. 68). Ek olarak, saplantısal davranışlar git gide daha çok başlangıçta yasaklanmış eyleme yaklaşma eğilimi gösterir. Bu paralellikler Freud’un şöyle bir çıkarım yapmasına imkân verir: tabu topluluklarında da, tıpkı nevrozlularda olduğu gibi yasaklar karşısında onları çiğnemeye dair istekler bulunur fakat bu çiğnemeden korkarlar. Bu istekler ise toplumun bilinçdışında yaşamaya devam eder. O hâlde tabu yasaklarının en eskilerinden olan (i) totem hayvanını öldürmemek ve (ii) karşı cinsiyetteki totemdaşlarla cinsel ilişki yasağı “insanların en eski ve en güçlü istekleri” (s. 70) olabilir.

Tabunun “bulaştırılabilir” ve “ayartıcı” özellikleri onu cezalarla kısıtlama yoluna gidilmesini sağlar. Freud burada bulaşan şey olarak “mana” kavramını öne sürer. Mana bir nevi, kişinin/nesnenin içinde barındırdığı majik/büyüsel güçtür. Bu mana bir yandan yasakların varlığını hatırlatırken öte yandan onlarıu çiğnemeye ayartır. Freud kısaca, ileride geliştireceği üçlü id, ego, süperego yapısının iç ve dış kısmını nevroz ve tabu ilişkisinde önceler gibidir:

[T]abu dışarıdan (bir otorite tarafından) zorla insana kabul ettirilen ve insanın içindeki en güçlü isteklere karşı duran alabildiğine eski bir yasaktır. Bilinçdışında ise yasağı çiğnemeye yönelik son derece güçlü bir istek varlığını sürdürmektedir; tabu yasaklarına uyan insanlar, bu yasaklara karşı ikircikli (ambivalent) bir tutum sergiler. Tabuya mal edilen majik (büyüsel) güç, insanları ayartabilme özelliğinden kaynaklanır; bir salgın hastalık gibidir bu özellik, hastalığa yakalananlar başkalarına örnek olup, hastalığı onlara da bulaştırır, çünkü bilinçdışındaki yasak istek bir nesneden ötekine geçebilmektedir. Tabu yasağına aykırı davranışın bedelinin elde bulundurulan bir şeyden el çekmekle ödenecek oluşu söz konusu el çekişin tabu yasağına uymanın temel nedenini de oluşturduğunu gösterir. (s. 73-4)

Nevroz ve tabu arasındaki bu ilişkilerin saptamasına dayanarak, Freud, saplantı nevrozunu doğuran koşulların tabu için de geçerli olduğunu kanıtlama çabasına girişir. Bu sayede bir kökensel edimi ortaya çıkarmayı amaçlar. Nevrozda olduğu gibi tabuda da ambivalansın varlığını ortaya koymak için Frazer’ın çalışmasından düşmanlara, kabile reislerine ve ölülere ilişkin tabuları seçerek örnekler.

Vahşi ve yarı vahşi kabilelerde düşmanlarla savaş ve düşmanı öldürme edimi sonrasında, öldüren kişilerin uymak zorunda olduğu tabuları “1) Öldürülen düşmanla uzlaşma, 2)Yaşamsal sınırlamalar, 3) Kefaret ve arınma eylemleri, 4) Bazı seremoniyel önlemler” (s. 76) olarak dört grupta özetledikten sonra tek tek bu tabulara ve çiğnenmeleri durumunda kişileri beklediğine inanılan felaketlere dair pek çok farklı kabileden örnekler verir. Düşmanların ruhundan duyulan korkular; safi hasmane duyguların yanına eklenen saygı, vicdan rahatsızlığı vb. karmaşık duygular; savaş sonrası dışlanmalar, kirlenmişlikler, arınmalar; düşmanlardan bulaşabilecek büyüsel güçlere ve kirlenmişliğe dair yasaklar vb. pratik örnekler, önceden altı çizilen teorik tartışmaların antropolojik ampirik verilerle desteklenmesini sağlar.

Benzer şekilde yöneticiler/kabile reisleriyle kurulan ilişkiler de basit bir hiyerarşi ve tabiyet mekanizmasından çok daha karmaşık ilişkiler ağının altını çizer. Çelişkili bir ilke olarak yöneticileri korumak ve yöneticilerden korunmak olarak özetlenebilecek bu durum ilkellerde yönetici ile temastan kaçınma ile beraber yöneticinin temas ile koruyuculuğunu ifadesi arasında bir ambivalans yaratır Freud’a göre. Bu bölümde Freud’un kral, reis, rahipleri tabu oldukları için uzak ve korunaklı kalelerde yaşadıkları iddiasını sunması (s. 85), yine aynı yöneticilerin pozisyonlarının mutlak olmayışı iddiası ve görevlerinde başarısız olduklarında kolayca yerlerinden edilebilecekleri gözlemi (s. 86) ve son olarak da kendisine tabi olanlardan çok yöneticilerin baskı altında oldukları savı (s. 87) Freud’un en eleştirilebilir ve radikal iddialarından biridir bu bölüm için. Bunları örneklerken, kabilenin yöneticilerine yaptıkları yer yer işkenceci karakterler kazanabilen seremonisel pratikleri kullanır. Böylesi bir okuma Freud’u kral olma halini âdeta bir cezalandırma eylemi olarak okumaya kadar götürür -bu cezalandırmanın yanında başka “ayrıcalıklar”ın da geldiğinin altını çizerek. Buradan yola çıkarak Freud, kabile üyesi ve reisi arasındaki ilişkiyi, yine saplantı nevrozuyla benzeterek aşırı sevecenlik ve düşmanlığı barındıran bir duygu ikircikliği olarak değerlendirir.

Böyle durumlarda aşırılığa vardırılmış sevecenlik duygusuyla bastırılan düşmanlık duygusunun sesi kısılıyor, sevecenlik duygusu ise bilinçdışındaki karşıt duyguyu başka türlü baskı altına alamayacağı için, kendisini endişe duygusu olarak açığa vuruyor ve saplantı niteliği kazanıyor. . . Ayrıcalıklı kişilere karşı sergilenen bir davranış söz konusu olduğunda, bu kişilere gösterilen derin saygının, hatta kendilerini Tanrı yerine koymanın karşısında yoğun bir düşmanlık duygusunun bilinçdışında varlığını sürdürdüğü, yani burada da beklediğimiz gibi ikircikli duygusal bir tutumun gerçekleştiği sonucuna varabiliriz. Kral tabusunun nedenleri arasında yer alan güvensizlik duygusu da, aynı bilinçdışı düşmanlığın daha dolaysız bir dışavurumudur. (s. 93)

Böylece yönetici tabusu ile ilgili bir başka radikal iddia olarak, Freud kabile büyüklerinin hınç ve öfke nesnesi olan kişinin seremonisel törenlerle birlikte kabile reisi olarak seçildiğini öne sürer. Devredilen güçle birlikte tepede konumlanan kabile reisiyle kurulan ilişki içinse bir diğer psikanalitik kavram olan “takip hezeyanı” kullanılır. Aşırı güçlerle donatılan figür, gücü ona atfedenlerde sürekli takip edildikleri, davranışlarını bu durumun uyarınca konumlamaları gerektikleri duygusunu uyandırır. Bu noktada reis ve kabilesi arasındaki ilişki çocuk ve baba arasındaki ilişkiyle koşutlanır. Bilinçli olarak verilen güç, bilinçdışındaki güvensizlikle birlikte yürür Freud’a göre; bu da yöneticiye karşı davranışların (hem yücelten hem kısıtlayan seremonilerin) doğasına ambivalans katar.

Düşmandan yöneticilere geçen örneklemsel şema, son kertede ölüler ile sonlanır. Freud bu üçlü yapıyı “ölüler güçlü birer hükümdardır. Ama öte yandan onlara düşman gözüyle bakılmasına da şammamak elde değildir” (s. 96) diyerek birbirinin içine geçirir. Ölülerle ilgili ilk öne sürdüğü tabu, kirlenmişlik ve bu kirlenmişliğin ölen kişinin eşyaları, yakınları, dilsel aktarımda vücut bulan ismi vb. mana içeren bağlar aracılığıyla bulaşıcılığı ve bundan kaçınma pratikleridir. Bu noktada ilk bakışta ölüye üzülme olarak düşünülebilecek “yas” pratiği de –Freud çokça altını çizmese de– kültürelleşir ve tabunun alanına girer. Dul kalan kadının ayartıcılık ihtimali ekseninde tabulaştırılır. Freud’un isimden yola çıkarak dile atfettiği tabusal özellikler, sonradan pek çok araştırmacının Totem ve Tabu’da “dil”e dair tartışmalar bulmasında bu bölümün etkili olduğu öne sürülebilir.

Wundt’un ölü ruhun şeytanlaşmasına dair bir inanç sebebiyle korku uyandırması düşüncesi, Freud’un yorumuyla ölünün vücudunu terk ederek gelmesinden kurtulma amaçlı seremonilerin üretimine yol açar. Bu noktada çok sevilen birinin ölümü ardına birden düşmanlaşması gibi bir durum ortaya çıkar. Fakat önceki bölümlerde anıldığı üzere bu düşmanın yine de bir saygıyı içinde barındırdığı unutulmamalıdır çünkü bu zincirleme süreç Freud’un ana tezinin de bel kemiğini oluşturur. Ölülere dair gözlemleri Freud’u bir kişiye beslenen bir diğer ikircikli duygu olan sevme ve öldürme isteğini tartışmaya yöneltir. Baba ile kurulan ilişkide sıkça öne çıkan bağ ve nefretin iç içeliği ölümlerin sonrasında da açığa çıkar.

Ne zaman belli bir kişiye güçlü bir bağ söz konusuysa, hemen her zaman böylesi derin bir sevginin arka planında, seven kişinin bilinçdışında kendisinden gizli yaşayıp duran bir düşmanlıkla karşılaşılır, bu da insanın duygularında bir ambivalansın (duygu ikircikliğinin) varlığını gösteren klasik bir örnektir, ambivalansın bir prototipidir. (s. 108)

Freud’a göre, bilinçdışında gizli bulunan (latent) bu nefret, kişinin ölümü ardından bir memnunluk duygusu olarak düşmanlıkla bütünleşir. Ölüyü düşman bellemek, yaşayan kişiye duyulan nefretin nesne üzerinde kaydırılmasıdır. Freud psikanaliz terimleriyle bu durumu bir kendini savunma mekanizması olarak projeksiyon (yansıtma, dışyansıtım) olarak isimlendirir. Nefretle mesafelenme bu sayede sağlanır. Ölen kişi savunmasız kaldığı için doyum çabalarının ona yöneltilmesinde korkulacak bir şey kalmamıştır ayrıyeten Freud, doğal yollardan ölen veya öldürülen kişi arasında da bir fark olmadığına, ikisinin de düşmanca istekler tarafından öldürüldüğünü iddia eden Westermarck’ı doğrular. Bu sayede Wundt’un kötü ruhlara atfettiği düşmanca duyguları Freud bilinçdışına taşır. Kısaca ifade etmek gerekirse, ölen kişilere atfedilen kirlenmişlik, kötülük vb. nosyonlar Freud’a göre bilinçdışındaki nefretin korunaklı bir biçimde açığa çıkmasından başka bir şey değildir.

Bir diğer önemli iddia olarak, Freud, toplumsal bağın bir projeksiyon olduğu iddiasını öne sürer:

İçsel algılarımızın dışyanısıtımı ilkel bir psişik mekanizmadır; bu mekanizma, örneğin duyusal algılarımızda da aynı işlevi görür, dolayısıyla dışımızdaki dünyanın şekillenmesinde dışyansıtım diğer ruhsal mekanizmaların hepsinden çok pay sahibidir. (s. 113-4)

Bu iddianın ışığında ilkeller nasıl projeksiyon yoluyla bir dış dünya kurdularsa, Freud da bu dış dünyayı psikolojinin araçlarıyla çözümlemeyi amaçlar. Cin vb. kötücül güçler Freud’a göre içteki duyguların bir projeksiyonunu ve animistik dünya görüşünün bir parçasını oluşturur. Psikanalitik bulgulara göre nasıl hayalet korkusu anne/baba ile ilişkiden ileri geliyorsa yaşayan ölülerle ilişkisi de bir saygı ve korkuyla birlikte varolur. Bu noktada Freud, bir kez daha, Wundt’un tabunun ikircikli anlamında “pis” olanın “kutsal” olana sonradan eklemlendiği iddiasını reddederek, kutsallık ve kirlenişin aynı anda, diğer pek çok çift/karşıt anlamlı sözcüklerde olduğu gibi bir arada bulunduğunu öne sürer.

Tabuya dair bu tartışmalar Freud’u tabudan yola çıkarak “vicdan” kavramını sorgulamaya yöneltir. Bilincin ilk olarak tabusal vicdan ile ortaya çıktığına dair tezini, vicdanı “içimizde yaşayan belli isteklerin uygunsuzluğuna ilişkin iç algı” (s. 118) olarak tanımlayarak geliştirir. Vicdan kavramıyla ortaya çıkan, yine yasak, ondan kaçınma ve suçluluk duyguları olur. Yasaklara dair bu çıkarım, yasanın varlığının kesinlikle o yasayı üreten bir istekten (Enriquez’e göre ise edimden) ortaya çıktığını kanıtlar Freud’a göre. Bu noktaya kadar anılan bütün teorik ve pratik yasaklar, içgüdüsel olarak onları delmek isteyen güçlerden dolayı ortaya çıkmaktadır. Fakat bilinçdışı dürtüler dışavurulduklarında –kaydırma mekanizmalarında anıldıkları üzere– başka kişiler ve ilişkilere kaymış olabilirler. Freud bu dışavurumların analizinin kültürel gelişimi anlamak açısından önem arz ettiğine inanır.

Geride bırakılan nevroz/tabu benzerliklerinin ardına önemli bir ayrım koyar Freud: nevrozda yasak eylemler delindiğinde bir başkası cezalandırılırken, tabularda bizzat yasağı delen kişi cezalandırılır. Nevroz cinsel kökenli iken tabu bunun ötesinde sosyal kökenler de barındırır. Sosyal güdüler ise “bencil ve erotik bileşenlerin oluşturduğu özel birimlerdir” (s. 124).

Animizm, Maji ve Düşünsel Her Şeye Gücüyeterlik

Freud, önceki iki bölümde olduğu gibi bu bölümde devreye yeni antropolojik (animizm) ve psikanalitik (düşünsel her şeye gücüyeterlik) kavramların ortaya koyuluşu ve ilişkilendilirmesiyle başlar. Ruhsal tasarımların ve ruhsal varlıkların öğretisi olarak tanımlanan animizm, varlıklara bedenlerinden ve fizikselliklerinden  bağımsızlaşmış ve ussal etkinliklerin taşıyıcısı olarak atfedilen bir “ruh” atfedilmesi düşüncesini içerir. İnsanlığın düşünsel gelişiminin animist (mitolojik), dinsel ve bilimsel olarak üç döneme ayrılabileceği görüşüne yer veren Freud ise animizmi bir “ilk psikolojik kuram” olarak kabul eder. Bu noktada üç dönemdeki dünyayı anlama eğilimin safi bir bilme ihtiyacı olmaktan öte, “[d]ünyayı pratikte egemenlik altına alma gereksinimi” (s. 132) ile açıklayarak animizmden maji ve büyülere geçiş yapar. Ruhları etkileme sanatı olarak büyü ve ondan daha önce ortaya çıkan, daha özel yöntemler içeren maji de dünya üzerinde irade kurmak, kabile bireylerini koruyup düşmanlara zarar vermek amacıyla ilkellerde sıklıkça başvurulan yöntemlerdendir.

Yaygın bir majik yöntem olarak voodoo bebeklerinde olduğu üzere, düşmanın –ona benzemesi gerekmeyen–  bir kopyasının yapılıp o kopyaya kötülük edilmesi; tarlada gerçekleştirilen cinsel birleşme ile yağmur yağdırılacağı; bir yaraya yol açan silahın yaranın akıbetini belirleyebileceği gibi inançları örnekler Freud. Frazer’ın ilkellerde “düşünsel bir ilişkiyi gerçek bir ilişki olarak görme yanılgısı” olarak ifade ettiği ve kurduğu dair ikili formülasyonu –kontagiös (bulaşıcı)  ve imitatif (öykünümsel, taklidi)–üzerinden, majiyi psikanalitik kavramlarla ilişkilendirir.

İlkellerin isteklerinin güçlerine duyduğu güveni, Freud, öncelikle çocuktaki halisünasyon ve oyun oynarkenki doyuma kavuşma süreçleriyle benzeştirir. Temaş çağrışımına dayanan bulaşıcı maji sisteminin psişik eylemlere yayıldığı; istek ve iradeye verilen önemden kaynaklandığını belirtir. Maji ve animistik düşünce tarzını yöneten ilkeyi ise, saplantılı nevrozlarda sıklıkla karşılaşılan “düşünsel her şeye gücüyeterlik” olarak sabitler. Yaşantının yerine düşüncenin dümeni devraldığı bir “nevrotik rayiç”tir sözünü ettiği. Saptalantı nevrozlu kişilerin pek çok eylemden kendilerini sorumlu tutuşlarından türeyen suçluluk ve bunun bilinçdışında “ölüm isteği” ile ilişkilendirilmesi düşünceye olan aşırı inancın bir örneğini oluşturur.

Freud, nevrozun yanı sıra, majinin psikanalitik kuramda benzeşebileceği bir diğer dönem olarak çocuk gelişimindeki otoerotizm ve obje seçimi evrelerinin arasındaki dönem olan narsistik evreyi öne sürer. Burada dürtünün yönelimi objeye kayar fakat bu obje henüz dışarıda değil, bizzat kişinin kendi bedeninde bulunur. Burada yola çıkarak ise ilkellerin tarihsel gelişimiyle bireyin psikolojik gelişimi arasında bir bağıntı öne sürer:

İlkellerde düşünsel her şeye gücüyeterlik inancını narsisizmin varlığını gösteren bir kanıt sayarsak, insanlardaki dünya görüşünün zaman içindeki aşamalarını, bireydeki libido gelişiminin aşamalarına benzetebiliriz. Bu durumda animistik evre gerek içerik, gerekse zaman bakımından narsisizm aşamasına, dinsel dönem belirleyici özelliğini anne ve babaya bağlanımın oluşturduğu obje seçimi aşamasına, bilimsel dönem ise bireyin haz ilkesinden tümüyle el çektiği ve realiteye uyum sağlayarak sevi objesini dış dünyada aradığı olgunluk aşamasına karşılık gelecektir. (s. 147-8)

Tam da bu alıntının ardına Freud günümüz toplumlarında “düşünsel her şeye gücüyeterlik”ın varlığını ancak sanat alanında koruduğunu söyler –Enriquez bunu ileride “politika sanatı” olarak genişletecektir. Sanatçının büyücüye benzetilişi her ne kadar güçten düşmüş olsa da sanatta arzuların majik amaçları da içinde barındırarak, gündelik hayatta ifade edil(e)meyenleri açığa vurduğu öne sürülebilir.

Bir çeşit “dışyansıtım” olarak okunabilecek “sanat” şerhinin ardından, Freud, bu bölümün önemli kavramlarını özetleyerek ana problematiğine geçişinin zeminini hazırlar. Animizmi gerçek nesneler üzerine ruh yaşamının yasalarının yansıtılması olarak ifade eder. Animizm ve maji ile birlikte bir dinin oluşumunun yolu açılmaktadır. İlk edim arayışını, şu sözlerle önceler “İnsanın ortaya koyduğu ilk kuramsal çalışma olan ruhların yaratılması, uymak zorunda olduğu ilk etik kısıtlamalar, yeni tabu yasakları gibi aynı kaynaktan doğup çıkmış olacaktır” (s. 151). Kültürel yaratıları narsisizme karşı koyma çabaları olarak değerlendirir. Toplumsal olayları ve dış dünyayı bilinçli ve bilinçdışında deneyimlenen olaylar olarak birlikte okumanın gerekliliğini vurgular. Bayılmanın “kendinde olmama” olarak ifade edilmesi ve düşler dünyasını anıştırarak bilincin ön ve arka odaları arasındaki ilişkiler hesaba katıldığında batıl inanç ve tabuların sorgulanamaz, kaynağı belirsiz yasalarının ötesinde “bazı semptomatik ‘davranışların’ sezgisini bulmamız gerekmiyor mu” (s. 159) diye sorar.

Çocuklukta Totemizmin Dönüşü

Bu son bölüm, Freud’un totemizme dair literatürü bir kez daha eleştirel bir perspektiften özetiyle başlar. S. Reinach’ı kendi öne çıkardığı özellikleri geri plana itmesiyle eleştirirken ve J. G. Frazer’ın klan totemi araştırmalarını, psikanaliz aynı gözlemlerden farklı sonuçlara ulaşsa da öğretici bulur –zaten Freud’un bu çalışma boyunca başlıca referans verdiği, ilkellere dair düşüncelerini temellendirdiği yazar Frazer’dan başkası değildir. Totemizm hem bir sosyal hem bir dinsel sistem olarak değerlendirilir. Burada Freud’un ana tezine gönderme yapan totemci tarih süreç şöyle özetlenir:

Totemler başlangıçta yalnızca hayvanlardan oluşuyor, kabiledeki ayrı ayrı klanların ataları sayılıyordu. Totemi öldürmek (ya da –ki bu da ilkel koşullarda aynı şeydi– etini yemek) yasaktı; totemdaşların kendi aralarında cinsel ilişkide bulunmaları yine yasak kapsamında yer alıyordu. (s. 171-2)

Freud’u bu bağlamda ilgilendiren başlıca soru, dışevlilik ve ensest yasağının hangi nedenlere dayandığı ve bunun totem organizasyonuyla nasıl bir ilişkisi içerisinde olduğudur. Bu uğurda, totemizmin kökenlerine dair üç ayırdığı kuramsal yaklaşımları inceler: nominalistik, sosyolojik ve psikolojik kuramlar.

Nominalistik kuramlar temelde, Garcilaso del Vega’nın savunduğu gibiü, isimlerin, klanların birbirilerinden ayrılmayı sağlaması sebebiyle kullanıldığı iddiasını içerir. Herbert Spencer da ismin totemizmi oluşturan öğelerden olduğunu ilkel dillerin az gelişmişliğinin ise kuşaktan kuşağa bu isimlere atfedilen yanlış anlamlarla bir tapınmaya evrildiği öne sürer. Andrew Lang da, isimlerin ortaya çıkışı ve sonrasında nasıl çıktıklarının unutuluşu ile isimler, aynı isimi ismi taşıyanlar arasındaki transandantal bağ ve kan akrabalığı inancının totemci organizasyonun kökenine işaret edebileceğini savunur.

Sosyolojik kuramlar altında Reinach ve Durkheim’ı örnekleyen Freud, bu düşünürler için totemci organizasyonun sosyal içgüdünün aşırı güçlendiği bir dönemde bir sosyal din işlevini gördüğünü, tapınmanın toplumsal organizasyona evrildiğini öne sürer. Frazer’a döndüğünde ise totemci sistemin “insanların doğal gereksinimlerini karşılamalarını düzenleyen tamamen pratik bir kurum” (s. 182) olarak görüldüğü bir “korporatif maji” okumasını anıştırır.

Psikolojik kuramlarda ise Freud, ilkel Aruntalar’da hamileliğe dair oldukça farklı bir varsayımdan yola çıkar. Hamileliğin cinsel birleşme ile ilişkisini yok sayan veya bilmeyen bu kabilelerde, eğer hamileliğe sebep olanın, hamileliğin farkına varıldığı anda ne düşünüldüyse (hayvan, bitki vb.) onun bedenden içeri girişi olarak inanıldığı kabul edilirse, totemle özdeşlik açıklanabilmiş olur. Böylelikle normal zamanlarda totemi yeme yasağı da, seremonisel ayinlerde bir özdeşleşme olarak totemin yenmesi de anlaşılabilir. Benzer şekilde G. A. Wilchen’in ölü bir ruhun bedenin içine göçü olarak değerlendirdiği veya Boas ve Hill-Tout’un atanın düşünde gördüğü bir ruhu gelecek kuşaklara bırakması gibi görüşleri de sıralar.

Totemci sistemin kökenlerine ilişkin bu sorgulamaların ardından Freud dışevlililiğin kökeni ve totemle ilişkisini tartışır. Durkheim totemin tanımı gereği bir kan bağı içermesi sebebiyle aynı totem içi cinsel ilişkinin yasaklandığını söyler. Westermarck ise ensest korkusunun çocukluktan başlayan ve birlikte yaşadığı kişilere karşı geliştirilen bir antipati duygusundan kaynaklandığını, yasanın da bu antipatinin bir dışavurumu olduğunu iddia eder fakat bu Freud’un “yasağı kuran istek/edim” teorisiyle birebir zıtlık içerir. Freud ensest korkusunun doğumsal bir içgüdü taşıdığı fikrini reddeder.

Bu literatür taramasının ardından, Freud, ilk olarak Darwin’in “insanların da başlangıçta maymunlara benzer şekilde aralarındaki en yaşlı ve en güçlü erkeğin kıskançlıktan ötekilerin diledikleri dişiyle cinsel ilişkide bulunmasını önlediği nispeten küçük sürüler halinde yaşadıkları” (s. 195) hipotezinden yola çıkarak alfa erkek modelini kabul eder ve kendi köken tespitini geliştirmeye koyulur. Bu hipotez, Freud’u dışevliliği totemci toplumun “öncesi”ne yerleştirmeye yöneltir, aile arası cinsel ilişki yasaklarının ise totemin yerleşmesiyle kılık değiştirerek totem içi yasaklara dönüştüğünü savlamasına olanak tanır.

Savının bir diğer geliştirilişi ise çocuklar ve ilkellerin hayvanlarla benzer ilişkisinde kurulur. İlk etapta, hayvanları kendine –tıpkı ilkellerin gördüğü gibi– çok yakın gören çocuklarda, Freud, sıklıkla bir hayvan fobisinin geliştiğini gözlemler. Küçük Hans’ın at korkusunu ve Ferenczi’nin çalıştığı küçük Arpad’ın tavuk korkusu, fetişleştirmesi ve özdeşleşmesini değerlendiren Freud, çocuklardaki hayvan fobisinin ebeveyne olan korkudan bu hayvanlara kaydırılmasıyla ortaya çıktığını tespit eder. Bu kaydırmalarda öncelikli amaç babaya olan ambivalant duyguların korku ile ilgili olanlarının objeye aktarılarak temizlenmesiyken Arpad’ın tavuklarla ilişkisinde olduğu üzere, kaydırılan objede aynı ambivalans yaşamını sürmeye devam eder. Freud çocukların hayvanlarla kurduğu bu ilişkileri totemistik ilgiler olarak yorumlar. Totemle kurulan ilişkide de Oedipus kompleksi ve kastrasyon korkusunun işlerlik gösterdiğini iddia eder.

Freud’un totem ve ensest yasağının kökenine inmeyi amaçlarken ortaya koyduğu analitik yönteminin bir sonraki adımı ise dinsel seremonilerdeki hayvan sungularının araştırılmasını içerir. W. Robertson Smith’in çalışmalarından faydalanarak totem yemeğiyle kurban sunulan Tanrı’yı ve dinsel/kutsal ayinlerin tüm dinlerdeki ortaklığından söz eder. Tarım öncesi toplumlarda Tanrı’ya yiyecek sunulurken, Freud’a göre tarım sonrasında yemeğin sıvı bölümü (önce kan, zaman içinde şarap) sunulmaya başlandı. Bu sungular ise bireysel ihtiyaçların tatmininden öte bir “toplumsallık” düşüncesinin de başat pratiklerinden oldu.

Freud, kurban ve sungu seremonisinde de ikircikli özellikler tespit eder. Smith’den alıntıladığı, son savına bağlanacak iki önemli tespit şöyledir: (i) Tanrı’ya sunulan hayvan, Tanrı ile aynı kandan/klandandır, (ii) totem hayvanı öldürmek tek tek kişiler için yasak olsa da, ancak bütün klan böyle bir eyleme girişirse izin dahiline girer:

Kurban ölümünde saklı kutsal gizem, katılımcıları hem birbirleriyle, hem tanrılarıyla birleştiren kutsal bağın ancak bu yoldan sağlanabilmesi, kurban olayını haklı bir eyleme dönüştürmekteydi.
Söz konusu bağ, kurbanlık hayvan etinde ve kanında bulunan, kurban yemeğiyle yemeğe katılanların hepsine geçen yaşamından başka bir şey değildir. Tarihin geç bir döneminde bile insanları birbirlerine karşı yükümlü kılan bütün kan ittifaklarının temelinde böyle bir düşünce yatmıştır. (s. 211)

Bu bulgular ışığında Freud totem hayvanının aslında babanın yerini tuttuğu iddiasını öne sürer. Totem hayvanının öldürülüşü, bunun bir şölen ile yapılması, öldürme ardından yas tutulması gibi pratikler çocuklardaki baba kompleksleriyle örtüşür. Darwin’den alıntılanan kıskanç ve muktedir babanın kısıtlarından; totemci organizasyondaki yasaklar, birlikler, pratikler ve totemin anneden çocuğa geçişi sürecine bir geçiş olup olamayacağı, bunun belli bir “kökensel edim”e bağlanıp bağlanamayacağı sorusu, Freud’un çözmeyi amaçladığı son ilmiği oluşturur. Freud bu soruya, kusursuzluk ve kesinlik aramanın beyhude olacağı şerhini düşerek, olduğu gibi aktarılmayı hak eden, araştırması boyunca değindiği bir çok konuyu içine yediren çarpıcı bir yanıt sunar:

Günlerden bir gün toplumdan dışlanan kardeşler bir araya geldiler, babalarını öldürüp etini yediler. Böylece ataerkil toplum düzenine son verilmiş oldu. Tek kişinin yapamayacağı bir şeyi oğullar el birliğiyle gerçekleştirmeyi göze almışlar ve üstesinden de gelmişlerdi. (Belki de kültürel bir ilerleme sonucu yeni bir silahın kullanımı kendilerine bu üstünlüğü sağlamıştı.) Öldürdükleri babayı yemeleri, yamyam barbarlar için doğal bir şeydi. Zorba ilk babanın, kardeşlerden her biri için hem kıskanılan, hem korkulan bir model oluşturduğu kuşkusuzdu. Yaşamına son verdikleri babalarını yiyerek onunla özdeşleştiler, kardeşlerden her biri babasının gücünden birazını kendisine mal etti. Belki de insanlığın ilk şöleni sayılan totem yemeği, toplumsal düzen, etik sınırlamalar ve din gibi pek çok şeyi başlatan o üzerinde düşünülmeye değer canice eylemin yinelenmesi ve anılmasıyla ilgili bir törendi. (s. 216)

Tam da bu öldürme ve yeme edimi psikanalizde çocuğun babaya duduğu birbiriyle çelişen nefret ve sevgi duygularını anıştırır. Sevginin ve yasağı delmenin karşılığındaysa baba katili çocuklarda bir pişmanlık duygusu başgösterir. Güç sahibinin öldürülmesine rağmen sahip olduğu “tüm” güç çocuklara geçmemiştir aksine “[ö]len kişi bu durumda sağlığında olduğundan daha güçlü bir  konuma gelmiş[tir]” (s. 217). Freud toplumsal yaşamın bu olaydan sonraki gelişmesini psikanalizin “sonradan itaat” tespitiyle; çocukların babayı simgeleyen totemin öldürülmesini yasaklayarak ve kadınlara babadan gelen yasağı bu toteme devrederek suçluluk bilincinden arınmaya çalışırken aynı zamanda da totemci toplumun iki temel tabusunu da ürettiler. Bu durumda, totem yasakları birarada yaşamanın temel kuralları haline geldi.

Freud’a göre, üretilen bu totemci kültür aynı zamanda ileride dinin yapısını oluşturacak parçaları da içermekteydi. Totemi koruma düşüncesi, geçmişin haklılaştırılarak unutulmasını sağlarken, suçluluk bilincini yatıştıran bundan sonra babaya uzlaşma amacıyla bir itaati üreten pratikleri de doğurmuştu. Bunun yanı sıra, babaya karşı kazanılan ilk zafer bir yandan de totem yemeği âdetiyle birlikte biçim değiştirerek sürdürülmeye başlanmıştı.

Totem hayvanından Tanrı fikrine geçişte de Freud, Tanrı için hayvanların kutsallıkları, Tanrı’ya da hayvanların suretlerinde tapılması gibi benzerlikleri öne sürer. Babanın yerine geçirilen ilk figür totemse, bir sonraki figür de Tanrı’dır Freud’a göre ve de bu inanç “babaya özlem”den kaynaklanır. İlk öldürme eylemi sonrasında biriken hınç duygusu zamanla azalarak yerini derin bir özleme bırakır. Zamanla öne çıkan kişilerin ululanması, hayvanların evcilleştirilmesiyle totemci kültürün yıkılışı ve eski baba idealinin canlandırılması bu noktada önemli roller oynar. Önceden kurban sahnesinde hem sunulan hem de kurban edilen totem, gittikçe dışsallaştırılan ve yükseğe yerleştirilen Tanrı fikriyle hayvanların gittikçe kutsallıklarını yitirmeleri ve Tanrı’ya sunulan sungulara dönüşmelerine yol açar.

Freud, bu kadar yukarı konumlansa da ilkellerde Tanrı’nın düşmanca duygulardan tamamen arındırılmadığının altını da idam edilen Tanrı krallar ve Tanrı’nın ölümünün kutlandığı seremonileri örnekleyerek çizer. Dinlerin gelişiminde Freud oğullardaki suçluluk bilinci ve isyankârlığın da tamamen ortadan kaybolmadığını öne sürer. Dinler için bu ikircikli duygular da sürekli bir mücadele alanı hâline gelir. Freud’un bu şemasında, İsa’nın kendi hayatını kurban ederek kardeşlerini ilk günahtan arındırma anlatısındaki “ilk günah”ın baba katliyle açıklanır. Bu iddia ile Freud başından beri ilkellerden Hristiyanlığa taşıdığı düşünce örgüsünü, Hristiyanlığın da o kökensel edim olan totemci toplumun kuruluşuna kadar zincirlemiş olur.

Sonuncu destekleyici argüman olarak Freud Yunan Tragedyalarındaki acı çeken trajik kahraman ve koroyu örnekler. Tiyatro sahnesinde bu kahraman ilk baba olduğu için, korodakileri suçtan arındırma amaçlı başka bir suç üstlenir. Koro ise onun etrafında acısını paylaşma, onun için üzülme, onun acısından kendisini sorumlu tutmanın karşılığıdır. Bu sanatsal manzarayı Freud İsa’nın çektiği acılar ve çevresindekilerle benzeştirir.

Sonuç olarak, Freud bu çalışmasıyla toplum psikolojisini babayla ilişki, duygusal yaşamdaki ambivalans, ruhsal olayların kuşaktan kuşağa aktarımı gibi bağlamlarda geliştirme niyeti taşır. Önemli bir bulgu olarak, yalnızca bireysel psişik hayatta değil toplululuk yaşamında da baskılamanın, baskıladığı duyguların yerini almak yerine onu başka şekillerde, belli bir gecikme sonrasında dönüşmüş bir şekilde tekrar ortaya çıkmaktan alıkoyamayacağını öne sürer. Nevrozluların suçluluk bilincinde ruhsal gerçeklik ve düşünceler yatarken, ilkellerde aynı bilinç edimler ile kendine yer bulur ve çalışmasını Hristiyan düşüncesinden şu sapmayla sonlandırır: “başlangıçta eylem vardı”.

Enriquez, Disiplinlerarası (psikanaliz içeren) Çalışma Üzerine

“Bireysel psişenin sürekli yinelenen sistematik incelenmesine, olsa olsa kolektif psişenin kıyılarından geçilerek ulaşılacağını sezinler gibiyiz. Freud’u sosyolojik bir eser vermeye yönelten şey, yalnızca sahip olduğu üstün zekâ ya da toplumsal fenomenlere duyduğu ilgi değildir. Tam aksine, dürüst olmayı ve dolayısıyla keşiflerinin tüm sonuçlarını derinleştirmeyi isteyen Freud’un hastalarıın semptomatolojisinde etkin olduğunu gördüğü toplumsalın inşası (medeniyet, mitler, dinler ve grup) sorununu görmezden gelemeyeceğini ileri sürebiliriz. Çağdaş epistemolojinin şu temel düşüncesi, yani hangisi olursa olsun herhangi bir alanın dikkatli ve önyargısız incelenmesinin bizi “daha önce orada olmuş” ve her zaman mevcut olan diğer alanlarla doğrudan iletişime soktuğu fikri doğrulanmış olmaktadır. Bu kesinliğin farkına varılmasını, yalnızca disiplin körlüğü ve çok iyi tanınmayan mecralarda serüvene atılma korkusu engelleyebilir. Tanınmayan ya da çok az tanınan bölgelerde serüvene atılmış olması Freud’un cesaretini ve yeteneğini gösterir. Benim yazmakta olduğum şu anda, bu cesaretin herkesin cesareti haline gelmesi gerekmektedir. Eğer sosyologlar gerçekten politikanın işleyişini çözümlemek istiyorlarsa, mitlerin, irrasyonel güçlerin ve grup içindeki karar alma süreçlerinin çözümlenmesini de yapmak zorunda olduklarını çok iyi bilirler; iktisatçılara gelince, onların da devlet, ekonominin kültürdeki yeri, üretim arzusu ve imgelemi gibi sorunlarla ilgilenmesi gerekir; psikososyologlarsa “grup” psişesine, kurumlara, insan eylemlerinin tarihsel oluşumuna ilişkin sorunlarla ilgilenmek zorundadır. Araştırmacılar kendi ayrıcalıklı alanlarını ne kadar kazarlarsa, kazdıkları ölçüde karşılarına başka alanlar çıkar. Bunun başka türlü olması da beklenemezdi, eğer başka türlü olsaydı, cezası kısırlık olurdu. Kapsayıcı olmayan bu sıralamanın tek amacı, diğerlerinin ardı sıra insanın bütünlüğünün ve fenomenlerin algılanışında yeni bir tarzın gerekliliğinin altını bir kez daha çizmektir. Bu yeni kavrayış bir tarzın gerekliliğinin altını bir kez daha çizmektir. Bu yeni kavrayış tarzının engellerle karşılaşacağı ise kesinliğin ta kendisidir. Bu kesinlik, Max Planck’ın “Yeni bir bilimsel hakikat, karşıtlarını ikna ederek, onların ışığı sezinlemelerini sağlayarak değil, ama karşıtları bir gün öleceğinden ve kendisini yakından tanıyan yeni bir kuşağın doğacak olmasından dolayı başarıya ulaşır,” dediğinde anımsattığı bu kesinliktir. Her ne olursa olsun, zaten çok sayıda “emekçi”yi bir araya getirmiş olan böylesi bir girişimin ettirilmesi gerekir. Burada, insanın en mahrem yanının bizi toplumsal olanın en temel boyutuna gönderdiğini, toplumun en temel sorunlarının bedenlerde ve psişede kayıtlı olduğunu göstermek isterim. Bu sorunların bütünü, bizi, her toplumsal birimin olduğu gibi her insanın da yok olma ya da yalnızca dışplazma, folklor ya da fosil halinde varlığını sürdürme pahasına yanıtlamak zorunda olduğu sorunlar olan ve olmaya devam eden aşk (büyüleme, baştan çıkarma, karşılıklılık), (yaratıcı ya da yabancılaşmış) çalışma, (olumsuzu işlemesinde ya da yıkıcı eserinde) ölüm, değişmeme ve değişme sorunlarıyla doğrudan doğruya ilişkiye soktuğu ölçüde bizim için ilksel fenomenler olan iktidara ve toplumsal bağa ilişkin fenomenlerde yoğunlaşır.”

Eugène Enriquez, Sürüden Devlete: Toplumsal Bağ Üzerine Psikanalitik Deneme, çev. Nilgün Tutal, Ayrıntı Yayınları, 2004 [1983], s. 28-9.