Buzzati, Boşuna Çağrı

(Ç)alıntı blog’unu “Can Yücel’den Dizeler” sosyal medya paylaşımına ya da Ezginin Günlüğü şarkı sözü sitesine dönüştürmek pahasına Buzzati’nin diğer öykülerinden ayrıksı bu metnini, belki de öykü derlemesine sonradan iliştirilen bir aşk mektubunu, ilk okuyuşta beni iki karşıt uçtan sarmaladığı için elektronik kayda geçireceğim. Mahpusluk eşkıyalar, ölüme yol alan hastalar, gökyüzünde beliren Tanrı eli temalı öykülerden sonra böylesi bir mektup ile karşılaşınca şaşırdım. Buzzati gitti, Stendhal geldi. Bazı anlarda mektubu bana yazmış -özellikle anın tadını çıkaramayan, ‘ansımayan’, kafası gelecek olanla bulanık, tedirgin ve hesapçı öteki-, bazı anlarda da edebi yönlerini tutturamayacak olsam da benim de başkasına daha ucuz bir şekilde yazmış veya yazacakmışım -boşunalık hissi, hâli hazırda yitirmişlik, yine de imkânsızlaşmış bir ulaşma niyetiyle nihilist serzenişler- gibi hissettiren kısımlar var. Forza (Force) Buzzati Majeure!

Öte yandan “Seninle…” ile başlayan paragraf da “Yürüme” ve “Kent” anlatılarına katık edilebilir.


Bir kış akşamı bana gelsen, birbirimize sarılıp camların ardından karanlık, buz tutmuş sokakların ıssızlığına bakarak, bilmeden birlikte yaşanan masal kışlarını ansırız. Gerçekten, senle ben, aynı büyülü patikalardan korkak adımlarla geçtik, birlikte kurt dolu ormanlara gittik, aynı periler, kulelerden sarkan yosun tutamlarından bizi gözledi, kargaların uçuşmaları arasında. Ve belki ikimiz de oradan, bizi bekleyen gizemli yaşama doğru baktık. İlk kez orada, içimizde çılgın, taze istekler titreşti. “Ansıyor musun?” diyeceğiz, sıcak odada yavaşça birbirimize sarılarak ve sen bana güvenerek gülümseyeceksin, dışarıda rüzgârın sarstığı saçlar hüzünlü bir ses çıkarırken. Ama sen -şimdi ansıyorum- eski adsız kralların, devlerin, büyülü bahçelerin masallarını bilmezsin. Kaçırılıp, insan sesiyle konuşan gizemli ağaçların altından geçirilmemişsindir hiç, ne ıssız bir şatonun kapısını çalmışsındır ne de kutsal teknenin beşiklik ettiği doğu yıldızlarının altında uyumuşsundur. Camların ardında, kış akşamı, büyük olasılıkla sessiz duracağız, ben ölü masallara dalacağım, sen benim bilmediğim başka tasalara. “Ansıyor musun?” diye soracağım sana, ama ansımayacaksın.

Bir bahar günü, kül rengi gökyüzü altında, rüzgâr sokaklarda geçen yıldan kalma üç-beş eski yaprağı sürüklerken, kenar mahallelerde dolaşsam seninle; günlerden de pazar olsa. Bu mahallelerde sıklıkla hüzünlü, kocaman tasalar ortaya çıkar, belirli saatlerde de şiir kol gezer, birbirlerini sevenlerin yüreklerini birleştirerek. Ayrıca, evlerin ardındaki sonsuz ufukların, geçip giden trenlerin, kuzey bulutlarının desteğiyle, söylenemeyen umutlar doğar. Yalnızca el ele tutuşacağız, ağır ağır yürüyeceğiz, anlamsız, aptalca ama önemli şeyler söyleyerek. Kocaman lambalar yanıncaya, soluk yapılardan uğursuz kent öyküleri, serüvenler, sevda oynaşmaları çıkıncaya dek. Bunun üzerine hep el ele tutuşarak susacağız, çünkü ruhlar konuşacak sözcüksüz olarak. Ama sen -şimdi ansıyorum- bana hiç anlamsız, aptalca ama önemli şeyler söylemedin. Demek ki, ne sözünü ettiğim pazarı sevebilirsin, ne ruhun sessizce benim ruhumla konuşmayı bilir, ne saati geldiğinde kentin büyüleyiciğini anlarsın ne de kuzeyden inen umudu. Sen ışıkları, kalabalığı, sana bakan erkekleri, şansın kol gezdiği sokakları yeğlersin. Benden başkasın sen, o gün dolaşmaya gelecek olsan yorulduğun için yakınacaksın, yalnızca yakınacaksın, başka bir şey demeden.

Seninle yazın ıssız bir vadiye gitsek, en olmadık şeylere sürekli gülerek, ormanların, beyaz yolların, terk edilmiş kimi evlerin gizemlerini keşfetsek. Tahta köprüde durup akan suya baksak, telgraf direklerinde dünyanın bir ucundan gelip kim bilir nereye giden, sonu gelmeyen öyküleri dinlesek. Çayırlardan çiçekler derlesek ve güneşin sessizliği altında otlara uzanıp gökyüzünün derinliklerine, geçen küçük ak bulutlara, dağların doruklarına hayran hayran baksak. Sen, “Ne güzel!” derdin. Başka hiçbir şey demezdin, çünkü mutlu olurduk, bedenlerimiz yılların ağırlığından arınmış, ruhlarımız yeni doğmuş gibi tazelenmiş olurdu.

Ama sen -şimdi düşünüyorum da- korkarım ki sen anlamadan etrafa bakardın, durup çorabını inceler, bir an önce dönme isteğinin sabırsızlığıyla, benden bir sigara daha isterdin. Ve, “Ne güzel!” demez, benim için hiçbir değeri olmayan sıradan başka bir şey derdin. Çünkü ne yazık ki yapın böyle senin. Bir anlığına bile mutlu olamayacağız biz.

Seninle -bırak da söyleyeyim- bir kasım günbatımında, gökyüzü tam billur gibiyken, kol kola kentin büyük caddelerinde yürüyebilsem. Yaşamın hayaletleri kubbelerin üstünden koşmaya, sokakların çukurunun dibindeki, tasa yüklü mutsuz insanları sıyırmaya başladıklarında. Mutlu dönemlerin anıları, yeni belirtiler, arkalarında bir tür müzik bırakarak, başların üstünden geçtiklerinde. Çocuksu, saf bir gururla, başkalarının, yanımızdan sel gibi geçen binlerce, binlerce kişinin yüzlerine bakarız. Bilmeksizin sevinç ışıkları göndeririz onlara, hepsi bize bakmak zorunda kalır ama kıskanarak, kötü niyetle değil; tersine biraz gülümseyerek, akşamın aracılığıyla insanın zayıflıklarını iyileştiren iyilik duygusuyla. Ama sen -çok iyi anlıyorum- billur gökyüzüne, son güneşin vurduğu dizi dizi uçaklara bakacak yerde vitrinlere, altınlara, zenginliklere, ipeklere, aşağılık şeylere bakacaksın. Bu nedenle hayaletleri de fark etmeyeceksin, ne geçip giden önsezileri hissedeceksin ne de benim gibi, övülesi bir yazgının seni çağırdığını. Ne o müzik türünü işiteceksin ne de insanların bize niye iyi gözle baktıklarını anlayacaksın. Anlamsız yarınını düşüneceksin ve çan kulelerinin altın yontuları boş yere kılıçlarını kaldıracak güneşin son ışınlarına, senin üstünden. Ve ben tek başıma olacağım. Çaresi yok. Belki aptallık bütün bunlar, yaşamdan bunda beklentin olmadığı için, benden daha iyisin. Belki sen haklısın, denemek aptallık olacak. Ama hiç olmazsa, evet hiç olmazsa seni görmek isterdim. Ne olursa olsun şu ya da bu biçimde birlikte olurduk, keyiflenirdik. Gece ya da gündüz, yazın ya da güzün, bilinmedik bir ülkede, dökülen bir evde, ruhsuz bir otelde, hiç önemi yok. Yanımda olman yetecek. Ben -söz veriyorum- burada durup çatıların gizemli çıtırtılarını dinlemeyeceğim, bulutlara da bakmayacağım, ne de müziğe ya da rüzgâra kulak vereceğim. Sevsem de, bu anlamsız şeylere boş vereceğim. Dediklerimi anlamayacak, bana yabancı olaylardan söz edecek, eski giysilerden, paradan yana yakınacak olursan, sabırlı davranacağım. Şiirler, ortak umutlar, sevdaya onca dost hüzünler olmayacak. Ama sen yanımda olacaksın. Ve göreceksin yeterince mutlu olacağız, çok yalın bir biçimde, yalnızca erkekle kadın olarak, dünyanın her yerinde olduğu gibi.

Ama sen -şimdi düşünüyorum da- çok uzaklardasın, aşılması zor yüzlerce, yüzlerce kilometre ötedesin. Bilmediğim bir yaşamın içindesin, yanında başka erkekler var, belki de gülümsüyorsun onlara, geçmişte bana gülümsediğin gibi. Beni unutman için, birazcık zaman yeterli oldu. Belki adımı bile ansımayı beceremiyorsundur şimdi. Artık ben senden çıktım, sayısız gölgelerin arasına karıştım. Oysa ben hep seni düşünüyorum ve bunları sana söylemek de hoşuma gidiyor.

Dino Buzzati, Tanrı’yı Gören Köpek, çev. Rekin Teksoy, Can Yayınları, 2015 [1968 – La boutique del mistero], 4. basım, s. 99-102.

Sebald, Sınırlar İçi Gezintiler

1980 Ekim’iydi, neredeyse yirmi beş senedir, göğü genellikle gri bulutlarla kaplı bir kontlukta yaşamayı sürdürdüğüm İngiltere’den, özellikle kötü giden bir dönemi geride bırakmak için tebdilimekânda ferahlık vardır umuduyla Viyana’ya gitmiştim. Fakat Viyana’ya gelişimin hemen ardından ortaya çıktı ki, yazı ve bahçe işlerinin artık dolduramadığı günler fazlasıyla uzuyordu ve ben gerçekten de ne yapacağımı bilemiyordum. Her sabah, erken saatlerde sokağa atıyordum kendimi; Leopoldstadt, iç şehir ve Josefstadt’ta sonsuz ve amaçsız gezintiler yapıyordum. Daha sonra şehir planına göz attığımda hayretler içinde tespit ettim ki, bu gezintilerden hiçbiri, bir ucu Praterstern’in arkasındaki Venediger Au’da, diğer ucu Alsergrund’daki hastaneler bölgesinde, hilal ile yarımay arasında bir formu olan, sınırları itinayla çizilmiş bir bölgenin dışına taşmamıştı. O günlerde arşınladığım yollar şehir planı üzerinde işaretlenmiş olsaydı, sanki birisi, önceden belirlenmiş bir alan üzerinde tekrar tekrar, bıkıp usanmadan akıl, tahayyül ve iradesinin limitlerine ulaşmak ve bunlardan geriye dönmeye zorlanmak üzere yeni yollar ve bağlantılar deniyor izlenimi uyanırdı. Pek çok kez saatler boyunca süren bu amaçsız yürüyüşlerin çok sarih sınırları vardı, her ne kadar ben o anki tavrımın asıl anlaşılamaz tarafını hiçbir zaman çözememiş olsam da; Hiç durmaksızın yürümek miydi anlaşılamaz olan, yoksa görünmez ve tamamen iradi -böyle olduğunu bugün de kabul ediyorum- sınır çizgilerini aşamamak mı? Toplu taşıma araçlarından birine binmenin, örneğin eskiden de sıkça yaptığım gibi bütün gün boyunca Pötzleinsdorfer Park’ta, Dorotheerwald’de veya Fasangarten’de gezinmek için 41 numaralı otobüsle Pötzleinsdorf veya 58 numarayla Schönbrunn’a gitmenin bile gözüme imkânsız göründüğünü hatırlıyorum. Buna karşın kafelere ve birahanelere girip çıkmak hiç sorun oluşturmuyordu. Evet, hatta bu ziyaretler, biraz bir şeyler yiyip dinlenince, geçici bir normalleşme hissetmeme yardımcı oluyorlardı. Tekrar güçlenip geleceğe dair umut esintileri taşımamı sağlayan bu vaziyette, günlerdir sürdürdüğüm suskunluğuma bir telefon görüşmesiyle kolayca son verebileceğime inanıyordum zaman zaman. Konuşmak isteyeceğim üç, bilemedin dört kişiden, hiçbirinin evde olmadığı ve uzun uzun çaldırmakla da telefonun bulunduğu mekâna gelmesinin sağlanamadığı günler vakiydi. Yabancı bir şehirde nafile telefon numaraları çevirmek çok özel bir boşluk hissi yaratır insanın içinde. Telefonu kimsenin açmaması çok geniş boyutlu bir hayal kırıklığına sebebiyet verir, sayılarla oynanan bu oyun sanki bir hayat memat meselesi halini alır. Bu şartlar altında, telefonun şıngırtılarla iade ettiği bozuk parayı tekrar cebime koyup gecenin içine doğru rasgele gezintime devam etmekten başka bir alternatif kalmıyordu bana. Böyle akşamlarda, muhtemelen aşırı yorgun olmam yüzünden, tanıdığım birinin önüm sıra yürüdüğünü zannettiğim oluyordu sıkça. Bu sanrılarda, evet sanrılar, bunları başka türlü adlandırmak mümkün değildi, sadece senelerdir aklıma bile getirmediğim insanları, deyim yerindeyse benim için ölmüşleri görüyordum. Ama Mathild Seelos veya tek kollu köy kâtibi Fürgut gibi artık gerçek anlamıyla hayatta olmayanları da gördüm. Bir defasında, Gonzaga Sokağı’nda, geriye döndüğü takdirde yakılacağı tehdidiyle şehrinden sürülmüş şair Dante’yi gördüğümü dahi düşündüm. Uzun bir süre kafasında bildik şapkası, biraz önümde yürüdü, gelip geçen diğer insanların hepsinden ciddi bir şekilde uzundu ama kimsenin dikkatini çekmemiş gibiydi. Onu yakalamak için adımlarımı hızlandırdığımda Heinrich Sokağı’na saptı, ben köşeye ulaştığımdaysa ortadan kaybolmuştu. Böyle ruhsal gelgitlerden sonra, kendisini bir mide bulantısı hissi ve baş dönmesiyle dışa vuran muğlak bir endişe kabarıyordu içimde. Zihnimde sabitlemeye çalıştığım resimlerin konturları dağılıyor, daha ben onları tam anlamıyla toparlayamadan fikirler parçalarına ayrışıyordu. Zaman zaman bir duvara tutunmak, hatta bazen bir evin antresine sığınmak zorunda kalıyor ve felç geçireceğimden ya da bir beyin hastalığının başlamasından korkuyordum; ama buna karşı tedbir olarak gecenin ilerleyen saatlerine kadar yürüyerek bitap düşmek dışında bir şey yapamıyordum. Viyana’da geçirdiğim aşağı yukarı on gün boyunca şehrin görülmeye değer yerlerinden hiçbirini ziyaret etmedim, kafeler ve birahaneler dışında hiçbir mekâna girmedim, kadın-erkek servis personeli dışında hiç kimseyle bir kelime olsun konuşmadım. Sadece, belediye başkanlığının önündeki yeşil alandaki alakargalarla ve üzümlerimi çalmak için onlarla rekabet eden ve kendimce sena kuşu (1) diye adlandırdığım karatavukla iki kelime sohbet ettim, canım çektiğinde. Parklardaki banklarda uzun uzun oturmak, şehrin bir ucundan diğerine amaçsız gezintiler, giderek güçlenen lokanta ve birahanelere de girmeme temayülü ve bunun neticesinde bir büfede, ayaküstü yemek ya da bir dükkândan alınan ufak tefekleri atıştırmak. Bütün bunlar beni, daha kendimle hesaplaşmama fırsat kalmadan, değiştirmeye başlamıştı bile. Toz toprak içinde bir hırpaniliğin emarelerini göstermeye başladığım halde hâlâ bir otelde kalıyor olmam giderek daha fazla belirginleşen bir çelişki oluşturuyordu. Bir sürü lüzumsuz eşyayı, İngiltere’den getirdiğim bir plastik torbanın içinde, yanımda taşımaya başlamıştım; bu malzeme, kendime bile itiraf edemesem de her geçen günle giderek daha vazgeçilmez oluyordu benim için. Gezintilerimden gecenin geç saatlerinde geriye döndüğümde, otelin lobisinde, çaprazladığım kollarımla torbamı göğsüme bastırıp asansör beklerken, gece kapıcısının sorgulayan bakışlarla arkamdan uzun uzun baktığını hissediyordum. Odamdaki televizyonu açmaya cesaret edemiyordum artık ve eğer bu gecelerden birinde yatağımın kenarında oturup yavaş yavaş kıyafetlerimi çıkartırken, içi çoktan paramparça olmuş ayakkabılarımın manzarası beni dehşete düşürmese, bu çöküşten yakamı kurtarabilir miydim, bilmiyorum. Boğazıma bir şeyler takıldı, gözlerim yaşardı. Aynı gün, beni Leopoldstadt’tan Ferdinand Caddesi ve Schweden Köprüsü üzerinden Birinci Bölge’ye getiren yolları arşınladıktan sonra Ruprecht Meydanı’na vardığımda bir kere daha olmuştu bu. Sinagog ve bir koşer restoranın da bulunduğu binanın birinci katındaki Yahudi cemaati yönetim ve toplantı merkezinin pencereleri ardına kadar açıktı -çünkü sıra dışı güzellikte, yazdan kalma bir sonbahar günüydü- ve içerideki görünmeyen çocuklar İngilizce şarkı söylüyorlardı, hem de tuhaf bir şekilde “Jingle Bells” ve “Silent Night Holy Night”ı. Şarkı söyleyen çocuklar ve şimdi paramparça olmuş, bana sahipsiz kalmış gibi görünen ayakkabılar. Yığınlarla kar ve ayakkabı, aklımda bu kelimelerle yattım o gün. Ertesi sabah, Ring’deki (2)  araba selinin yükselip odama taşan çağıldamasının bile rahatsız edemediği derin ve rüyasız bir uykudan uyandığımda, sanki gecenin varlığıma ara verdiğim saatlerinde koca bir denizi aşmış gibi hissettim kendimi. Daha gözlerimi açmamıştım kendimi büyük bir yolcu vapurunun iskele merdivenlerinden aşağı inerken gördüğümde ve sağlam toprağı ayaklarımın altında ancak hissedebilmiştim ki akşam treniyle Venedik’e gitmeye karar verdim, ama yola çıkıncaya kadar olan zamanımı Klosterneuburg’da, Ernst Herbeck’le geçirecektim.

(1) Bir Kärnten masalında geçer. (Ç.N.)
(2) Viyana’da şehir merkezinin etrafında birbirine paralel çemberler oluşturan yollar. (Ç.N.)

W. G. Sebald, Vertigo, çev. Hulki Demirel, Can Yayınları, 2015 [1990], s. 39-43.

Bernhard, Gezinti, Dostluk ve Aptallık

Sokağa gezintiye çıkanlar,” dedi Moro, “anakronizmin en makul uygulayıcıları, onlar gezintilerini yaparken, en aklı başında olmayanlar arasında en aklı başında olanlar, aynı zamanda en bedbahtlar arasında en mutlu olanlardır, muhtemelen, sevgili Bay Robert, ama onlara en aklı başında olmayanlar arasında en aklı başında olanlar, en bedbahtlar arasında en mutlular oldukları söylenmez… gezintiye çıkmışlarla konuşulmaz… orada bir iş peşinde olup ya da olmaksızın dolananlara… her şeyden önce,” dedi Moro, “insanlar can sıkıntısını muazzam bir prodüksiyon haline getiriyorlar… anlamsızlığa karşı anlamsızlık… ormanlarda dört dönen, sahil boylarında gezinen, koyaklara dalıp ovalardan çıkanlar, bildiğiniz gibi de günbegün iki milyara yakın insan durmadan etrafta koşuşturuyorlar… halbuki temelde kendini sadece yemek ve uyku için yormak yeterli… babam sık sık, ben şu sırada Hisamgut’la uğraşıyorum ya, babanızla bilhassa Hisamgut’ta gezintiye giderdi… Kammerhof bahçelerinden geçerlerdi… Laudach, Langbath, Grünau, Lindach, Rutzenmoos, Aurach… ve hatta Ungenach’ı alakadar eden sohbetler yaparak… ve çoğu zamanda, anladığım kadarıyla, tamamıyla nedensiz biçimde… muhterem pederiniz,” dedi Moro, “ve babam gezinti tiryakisi idiler, ama katiyen anakronizme gönül vermiş insanlar değillerdi, ayrıca sayın vasiniz de öyle…

Yürürken düşünmek, bu eşzamanlılık,” dedi Moro, “bunu sayın babanızda da vasinizde de gözlemledim, hayatta olduğu sırada kendi babamda da. Ben kendim gezintiye çıkmam. Bu yüzden de her şeyden önce babanızın güvensizliği ile karşılanmıştım… ayrıca vasinizin de… gezintiye çıkanlar çıkmayanlara, gezintici olmayanlara, anakronizmcilere vb. güvenmezler… bu yüzden de bu güzel doğa, çok gariptir, doğayı kesintisiz, doğrusunu isterseniz tamamen karartan bir güvensizlikle doludur, etrafta gezenlerin gezmeyenlere karşı duydukları güvensizlikten oluşan incecik bir ağla…”

“Bu yüzden etrafta gezenlerle gezmeyenler arasında dostluk düşünülemez… sadece dostluk, o da hakeza,” dedi Moro. “Ben burada sizin Lindlach’la ilgili ya da Hisamgut’la ilgili tasavvurlarınıza baktığımda, gerçekten görüyorum ki, dostluk mümkün değil… çünkü bu iki emlak yüzyıllardır, dostluğun bir safsata olduğunu kanıtladılar… gerçekten saçmalık, sevgili Bay Robert… bir dostluğu sınamaya, onun sebeplerini, sonuçlarını, hedeflerini incelemeye, sonuç olarak içini dışına çıkarıncaya kadar incelemeye, giderek daha aydınlatmaya kalkıştığımız ölçüde, avucumuzdan kaçar o dostluk, bir kâbus haline gelir Zoiss ve bakarsınız ki, ve insanda idrak diye bir şey varsa memnun olursunuz bundan… onun da her şey gibi sonuca yönelik acımasız, gayriahlaki bir araç olduğunu… sayın vasiniz bunu sık sık dile getirmiştir; durmadan, hatta bazen dur durak bilmeden, sadece sonuca yönelik araçların peşini kovalıyoruz… günümüzde her yerde yol haritaları,” dedi Moro, “yollar çiziyoruz, sayın vasinizin de hep ifade ettiği gibi, ama gerçeklik, gelecek bu yol haritalarını, çizilen bu yolları, bu çoğu kez fazlasıyla felsefi yol haritalarını, sokak ağlarını, doğru kelime belki de bu, düpedüz yaya bırakıyor

Birçok çehrede aptallıktan başka bir şey görünmüyor ve bütün bu çehrelere aptallıktan başka bir şey vehmetmenin ya da onlarda başka bir şey aramanın ve kavramaya çalışmanın kendisi aptallıktan başka bir şey değil…

bu yüzden kitlenin mutlak biçimde aptal bir çehresi var,” dedi Moro, “çünkü milyarlara varan aptallık dopal olarak katlanılmaz şey… ama aptallığın elinde daima araçlar da var, şu sıralar tekrar gördüğümüz gibi, yani şiddet, güç, sevgili Bay Robert, kendisi kadar aptalca olmayan her şeyin hayatını söndürmeye, söndürmeye ve yok etmeye yarayacak araçlar… ama bu esnada,” -durdu, düşündü- “aptallık ve yoksulluk apayrı iki araç olmakla birlikte, gene de aynı hedefe varıyorlar… bugün ortalıkta olan bütün fenomenleri değerlendirecek olursak, şunu söylememiz gerekir ki, hiçbir şey bugünkü kadar grotesk olmamıştı, art arda gelen bütün çağlar birbirinden grotesk olmakla beraber… kuşkusuz,” dedi Moro, “şunu da söylemek gerekir ki, sayın vasinizin de hep ifade ettiği gibi, insanlığın doğal olarak nefret edilen, soyları tükenmekte ve hemen hepsi imha edilmiş daha yüksek numunelerini yok etmek daha acınacak, zalimce, nasıl diyeyim, gereksiz bir şey, alçak ve aşağılık olanları sömürmekten daha çok öyle, yani onları daha yüksek, belki de kendi varlıklarının daha yüksek bir seviyesine yöneltmek, onları buraya doğru sevketmekten çok. Demem o ki, onları olmadıkları bir mevkiye yerleştirmek, rezil ve alçak olanlar yükselsin, daha yüksek varlıklar daha da yükselsin diye vs… ama insanoğlu büyük yenilgilere pek meraklıdır,” dedi Moro, “ve de, bünyesinde en büyük mankafanın da dâhi biri ile aynı söz hakkı ve söz ağırlığına sahip olduğu demokrasi de tam bir deliliktir… bu bakımdan dünya da,” dedi Moro, “dünya diye bir şey kaldı ise hâlâ, hep sonlanmanın eşiğinde olan dünya bugün sonu da aştı geçti artık, çünkü dünyanın sonu dedikleri de bir ergen saçmalığı sonuçta…

Thomas Bernhard, Ungenach, çev. Fatih Özgüven, Yapı Kredi Yayınları, 2014 [1998], s. 21-4.

Davis, Yabancılar

Büyükannemle ben yabancılar arasında yaşıyoruz. Ev farklı zamanlarda belirip duran bütün insanları kaldıracak kadar büyük değil. Sanki bekleniyorlarmış gibi gelip yemeğe oturuyorlar -nasılsa, her zaman onlar için de bir tabak konmuş oluyor- ya da dışarıdaki soğuktan ellerini ovuşturarak, hava durumu hakkında yorum yaparak salona giriyorlar, ateşin başına yerleşip daha önce fark etmediğim bir kitabı ellerine alıyorlar., eski bir kâğıt ayraçla işaretledikleri yerden okumaya devam ediyorlar. Doğal olarak, tahmin edileceği gibi, bazıları hoş ve nazik, bazılarıysa kaba – huysuz ve kurnaz. Bazılarıyla hemen arkadaş oluyorum -tanıştığımız andan itibaren çok iyi anlaşıyoruz- kahvaltıda onları tekrar görmek için sabırsızlanıyorum. Ama sabah kahvaltıya indiğimde onları göremiyorum; çoğu zaman bir daha hiç görmüyorum. Bunların hepsi çok rahatsız edici. Büyükannemle ben eve gelip giden bu yabancılardan hiç söz etmeyiz. Ama ben bastonuna yaslanıp yemek odasına girerken şaşkınlıkla kapıda durduğunda onun masum yüzünü izliyorum – o kadar yavaş hareket ediyor ki zar zor anlaşılıyor. Genç bir adam mendilini kemerine sıkıştırıp oturduğu yerden kalkıyor ve büyükannemin oturmasına yardım ediyor. Büyükannem gergin bir gülümsemeyle, kibarca başıyla selam vererek adamın varlığına uyum sağlıyor ama ben biliyorum; adam bu sabah burada olmadığı ve yarın sabah da burada olmayacağı, bunlara rağmen sanki her şey çok doğalmış gibi davrandığı için, o da en az benim kadar korkuyor. Ancak tabii ki, sıklıkla masadaki kibar bir genç adam değil, sessizce ve hızlıca yemeğini yiyip biz bitirmeden kalkıp giden zayıf bir kızkurusu ya da hepimize suratını buruşturan, fırınlanmış elmasının kabuğunu tabağının kenarına tüküren yaşlı bir kadın oluyor. Bu konuda yapabileceğimiz hiçbir şey yok. Davet etmediğimiz, zaten kendi istekleriyle er ya da geç giden insanlardan nasıl kurtulabiliriz? Farklı nesillerden de olsak, ikimiz de asla soru sormamak ve anlamadığımız şeyler karşısında gülümsemekle yetinmek üzere yetiştirilmiştik.

Lydia Davis, Rahatsızlık Çeşitleri, çev. Betül Kadıoğlu, Everest Yayınları, 2015 [2014], s. 221-2.

Edgü, Yürüyen / Bir Garip Sürgün / Yol / İz

YÜRÜYEN

Nereye gidiyorsun böyle?
Bilmem. Bir yere gider gibi miyim?
Burnunun doğrultusunda yürüyorsun. Her zamanki gibi.
Karşına dikilmesem beni bile göremeyecektin.
Her yürüyen bir yere mi gider ki! Her burnunun doğrultusunda ilerleyen
sencileyin bir duvara mı toslar?
Ben yalnızca hatırını sormak istemiştim.
İşte hatırım, meraklı dostum, dilersen sen, buna, hatıra da diyebilirsin dedi,
bacağıma doğru bir tekme savururken.
Bunun hesabını vereceksin, diye bağırdım ardından.
Aldığım yanıt, sokakları çınlatan, uzun, çok uzun bir kahkaha oldu.

BİR GARİP SÜRGÜN

Demir için

Ben daha önce hiçbir yabancı tanımamıştım.
Çocukluğumda onlardan uzak durmam söylenmişti; ben de uzak durmuştum. Ama, tüm yaşadıklarımdan sonra, artık gönül rahatlığıyla söyleyebilirim, onların dillerini öğrenip, kitaplarını okuyup, hattâ, aralarından birkaçıyla dostluk kurduktan sonra yaşamım değişti.
Bir an durdu. Sonra ekledi: Biliyor musun, kimseye verecek bir hesabım yok.

YOL

Doğrusu, alacakaranlıkta uçan kuşları severim. Özellikle bir göl kıyısında. Hiç değilse bir havuz başında.
Bir zamanlar, böylesi günbatımı görünümlerini benimle paylaşan bir sevdiğim vardı. O, nicedir yok. Kuşlar da yok. Zaten ben de, ne bir göl kıyısındayım, ne de havuz başında.
Bir ormanda ilerlemeye, yolumu bulmaya çalışıyorum.
Kim bilir, belki de geriliyorum.
Aslında, öyle ya da böyle, beni şaşırtan ya da korkutan bir şey yok yeryüzünde. Dolayısıyla yolumu bulmamın ya da bulamamamın da bir anlamı yok.

İZ

O günlerde sürekli izleniyordum.
Bıktım.
Ben de beni izleyenleri
izlemeye başladım.
Böylece onlarla aramda bir eşitlik doğdu:
Onlar da, ben de
hem izleyen, hem izlenen olduk.

Ferit Edgü, Leş (Toplu Öyküler), Sel Yayınları, 2014, 3. basım, s. 26, 38, 43, 55.

Bernhard, Yürümek (Sonsuz Öykünün Açılışı)

Nadiren, Thomas Bernhard öyküsü veya romanı okumaya başlarım, kısa bir süre içinde, belki bir saat, belki birkaç gün sonra, ne dehşet verici, ne çekilmez bir Thomas Bernhard kitabı demek zorunda kalırım. Kelimeler ve şeylerin bitmek bilmeyen tekrarları, ötekinin söylediğini anışları, kendinden bir başkasına ondan tekrar kendine dönen söz ve duygu iletmeleri, aktarmaları, dolaylamaları, diye düşündüm metni tekrar okuduktan sonra, benim hayatım gibi, diye hatırlıyorum. İki parçalık bir açılış olarak gördüm bu pasajı (ben pasaj hâline getirdim, yoksa bir Bernhard metni her çeşit alıntıya, bölünme tehdidine karşı kendi metinsel bağlarını sıkı sıkı örmüş, gardını almıştır elbet), ilk kısım, deliren Karrer (arkadaşımın arkadaşı) sonrası Oehler’le pazartesi yürüyüşlerine başlayan anlatıcının bu yeni yürüme pratiğini tactile duyarlılıklarla anlatışından müteşekkil. Sonrasında, birden direksiyonu domuz derisi eldivenler ve yürüme alışkanlıklarından yürüyüşçülerin dehşet verici yaşam görülerine kırıyor. Yine, yaşamdan neredeyse el etek çekmiş gözlemcinin sinizme gömülmüş atıp tutmalarını buluyorum ben herhalde Bernhard’da, ve yastığın kılıfından içeri doğru bağırıyorum.

Karrer delirmeden önce, sadece çarşamba günü Oehler’le yürüdüğüm halde, şimdi Karrer delirdikten sonra pazartesi de Oehler’le yürüyorum. Karrer benimle pazartesi yürüdüğü için, Siz, Karrer artık benimle pazartesi yürümediği için, pazartesi de benimle yürüyorsunuz, diyor Oehler, Karrer delirip hemen yukarıdaki Steinhof’a gittiği için. Ben de hiç çekinmeden Oehler’e, iyi o zaman, pazartesi de yürüyelim dedim, Karrer delirdiği ve Steinhof’ta olduğu için. Biz çarşambaları hep aynı (doğuya) yöne giderken, pazartesileri batıya yürüyoruz, dikkat çekici bir biçimde pazartesileri çarşambaları olduğundan daha hızlı yürüyoruz, herhalde diye düşünüyorum, Oehler, Karrer ile benimle olduğundan hep daha hızlı yürümüş olmalı, çünkü çarşambaları çok daha yavaş, pazartesileri çok daha hızlı yürüyor. Görüyor musunuz diyor Oehler, alışkanlıktan pazartesileri çarşambaları olduğundan daha hızlı yürüyorum, çünkü Karrer ile (yani pazartesileri) hep sizinle (çarşambaları) olduğundan daha hızlı yürüdüğüm için Karrer delirdikten sonra siz benimle yalnız çarşambaları değil pazartesileri de yürüdüğünüz için, pazartesileri ve çarşambaları yürüme alışkanlığımı değiştirmem gerekmiyor, diyor Oehler, oysa siz artık çarşambaları ve pazartesileri benimle yürüdüğünüz için, alışkanlığınızı gerçekten değiştirmek zorundasınız, hem de sizin için herhalde akıl almaz biçimde değiştirmek zorundasınız, diyor Oehler. Ama iyi bu, diyor Oehler ve anlaşılır bir eğitici tonda, organizma için büyük önem taşıyor ara sıra ve de uzun aralıklar olmadan alışkanlıkların değiştirilmesi ve kendisi de, alışkanlığı sadece değiştirmeyi değil radikal bir değiştirmeyi düşünmekteymiş. Siz alışkanlığınızı değiştiriyorsunuz, diyor Oehler, şimdi benimle yalnız çarşambaları değil, pazartesileri de yürüyerek ve bu şimdi benimle değişken olarak bir bir yöne (çarşambaları) ve bir diğer (pazartesileri) yöne gidiyorsunuz, bu arada ben şimdiye kadar hep çarşambaları sizinle, pazartesileri ise Karrer’le yürüdüğüm halde, şimdi hem pazartesileri hem çarşambaları, yani pazartesileri de sizinle yürüyerek ve hem de çarşambaları bir (doğu) yönüne ve pazartesileri sizinle diğer (batı) yönüne yürüyerek alışkanlığımı değiştiriyorum. Ayrıca ben kuşkusuz ve doğal olarak sizinle Karrer’le yürüdüğümden farklı biçimde yürüyorum, diyor Oehler, çünkü Karrer’in sizden bambaşka bir insan oluşu söz konusu ve bu yüzden Karrer’in yürüyüşü de bambaşka (ve de düşünmesi), diyor Oehler. O, yani Oehler, Karrer delirdikten ve Steinhof’a girdikten, büyük olasılıkla sonsuza değin Steinhof’a girdikten sonra, diyor Oehler, ben, kendisinin söylediği gibi Oehler’i pazartesileri yalnız yürüme dehşetinden kurtarmışım; o zaman pazartesileri hiç yürümezdim, diyor Oehler, çünkü pazartesileri tek başına yürümek zorunda olmak gibi dehşet verici bir şey olamaz. Pazartesileri, diyor Oehler ve tek başına yürümek zorunda olmak en dehşet verici durumdur. Pazartesileri benimle yürümeyeceğiniz düşüncesini aklıma bile getirmek istemem, diyor Oehler. Ve pazartesileri de tek başına yürümek zorunda olmayı hiç düşünemem. Oehler paltosunu iyice kapalı giyme alışkanlığına sahipken ben paltomu tamamen açık olarak giyiyorum. Onun açık paltoya bağlı biç dinmeyen üşütme ve hastalanma korkusundaki şeyin, bende kapalı palto içinde boğulmak zorunda kalacağım korkusunun ne olduğunu düşünüyorum. Ve böylece Oehler gerçekten de sürekli donmak zorunda kalacağı korkusunu taşıyor, bense sürekli boğulacağım korkusunu. Oehler ayak bileklerinin üzerine kadar gelen ayakkabılar giyerken, ben yarım ayakkabılar giyiyorum, çünkü yüksek ayakkabılardan nefret ederim, tıpkı Oehler’in yarım ayakkabılardan nefret ettiği gibi. Görgüsüzlük (ve de budalalık!) diyor Oehler durmadan, yarım ayakkabılarla yürümek, saçmalık, bunun gibi yüksek konçlu, ağır ayakkabılarla yürümek diyorum ben. Oehler’in şapkası geniş kenarlı, siyahken, benimki dar kenarlı, gri. Siz de benim gibi geniş kenarlı şapka giymeye alışabilseydiniz diyor Oehler sıkça, ben de sıkça Oehler’e siz de benimki gibi dar kenarlı şapka giymeye alışabilseydiniz diyorum. Sizin başınıza dar kenarlı şapka değil, geniş kenarlı şapka uyar diyor bana Oehler, ben Oehler’e sizin başınıza sadece dar kenarlı şapka değil, diyorum. Oehler kız kardeşimnin onun için ördüğü ellikleri, hep aynı ellikleri, kaba yün ellikleri giyerken, ben eldiven giyiyorum, karımın benim için satın aldığı ince, ama astarlı domuz derisi eldivenleri. Sadece elliklerle insan gerçekten ısınır, diyor Oehler durmadan, sadece eldivenlerle de bunun gibi yumuşak deri eldivenlerle, diyorum ben, eller tıpkı benim ellerim gibi hareketlidir. Oehler siyah, paçasız pantolon giyiyor, bense gri paçalı pantolon giyiyorum. Ama artık giysilerimizle uğraşmıyoruz ve bu yüzden de Oehler dar kenarlı şapka, paçalı pantolon giysin, üzerindeki gibi dar ceketler giymesin vesaire, ben ağır ellikler takayım, yüksek konçlu ayakkabılar giyeyim vesaire, çünkü yola çıktığımızdaki onlarca yıllık giysiler, nereye gidersek gidelim artık değişmiyor, çünkü bu giysiler onlarca yıl içinde bizim kesin alışkanlığımız ve dolayısıyla da kesin giysilerimiz olmuştur. Bir şey duyarsak, diyor Oehler çarşamba günü, duyduğumuzu sınarız, duyduğumuzu sınarsak duyduğumuzun gerçek olmadığını söylemek zorunda kalıncaya kadar sınarız, duyulan yalandır. Bir şey görürsek gördüğümüzü sınarız, gördüğümüz şeyin dehşet verici olduğunu söylemek zorunda kalıncaya kadar. Böylece bütün yaşam boyu dehşetten ve doğru olmayandan ve yalandan kurtulamayız, diyor Oehler. Bir şey yaparsak, yaptığımız şeyin bir hainlik, bir alçaklık, bir utanmazlık, çok büyük bir ümitsizlik olduğunu söylemek zorunda kalıncaya kadar yaptığımız şeyi düşünürüz, yaptığımızın doğal olarak yanlış olduğu açıktır. Böylece her gün bizim için cehenneme dönüşür, istesek de istemesek de ve düşündüğümüz şeyi onun için gereken soğukkanlı düşünceye ve keskin zekâya sahip olarak aklımızdan geçirirsek, her durumda da bir hainliğe ve alçaklığa ve gereksizliğe varırız, bu da bizi dehşet verici biçimde bunaltır. Çünkü düşünülen her şey gereksizdir. Doğanın düşünme gereksinimi yoktur, diyor Oehler, bir tek insan kibirliliği düşüncesini sürekli doğanın içine düşünür. Bizi bütünüyle bunaltıya sürükleyecek, bu arsız düşünme yoluyla, bu düşünme biçimine karşı doğal olarak tamamen bağışıklık kazanmış olan doğaya sürekli düşüncesini sokuşturması gerçeğidir. Bizim düşüncemizle durumlar doğal olarak, diyor Oehler, gittikçe daha çekilmez durumlara dönüşüyor. Çekilmez durumları çekilir durumlara dönüştürdüğümüzü düşünelim, kısa süre sonra çekilmez durumları çekilir durumlara dönüştüremediğimizi anlamak zorunda kalırız (dönüştürmeyi beceremediğimizi), tam tersine onları daha da çekilmez durumlara dönüştürdüğümüzü. Koşullarla da durumlarla olduğu gibidir, diyor Oehler, gerçeklerle de aynı şey. Bütün yaşam süreci bir kötüleşme sürecidir, sürekli, bu yasa en korkuncudur, her şey kötüleşir. Bir insan gördüğümüzde, kısa süre içinde, ne dehşet verici, ne can sıkıcı bir insan demek zorunda kalırız. Doğaya baktığımızda, ne dehşet verici, ne çekilmez bir doğa demek zorunda kalırız. Yapay bir şey gördüğümüzde, hangi yapay şey olursa olsun kısa sürede ne çekilmez bir yapaylık demek zorunda kalırız. Yürüyorsak, kısa süre sonra ne çekilmez bir yürüyüş demek zorunda kalırız, koşuyorsak, ne çekilmez bir koşu, ayakta duruyorsak, ne çekilmez bir ayakta durma, düşünüyorsak, ne çekilmez bir düşünme hali. Bir rastlaşma geliyorsa başımıza, kısa zamanda, ne çekilmez bir rastlaşma diye düşünürüz. Bir yolculuk yaparsak, kısa zamanda, ne çekilmez bir yolculuk, ne çekilmez bir hava deriz, diyor Oehler, hangi hava olursa olsun, hangi havayı düşünüyor olsak da. Anlayış keskinse düşünce en pervasız ve en açık olandır, diyor Oehler, en kısa zamanda her şeyin çekilmez ve dehşet verici olduğunu söylemek zorundayız. Kuşkusuzdur ki çekilmez olanı çekmek ve dehşet vereni, dehşet veren bir şey olarak algılamamak sanattır. Bu sanatı en zor olarak betimlemek doğaldır. Olgulara karşı varolma sanatı, diyor Oehler, en zor olan sanattır. Olgulara karşı varolmak, çekilmez olana ve dehşet verici olana karşı varolmak demektir, diyor Oehler. Biz sürekli olgulara karşı değil de sürekli olgular ile varolursak, diyor Oehler, en kısa zamanda mahvoluruz. Gerçek şu ki, varoluşumuz çekilmez ve dehşet verici bir varoluştur, bu olgu ile varolursak, bu olguya karşı olmadan varolursak, en zavallı ve en bayağı biçimde mahvoluruz, bu yüzden bizim için sürekli içinde bulunurken, aynı zamanda çekilmez ve dehşet verici bir varoluş olgusuna karşı varolmamızdan daha önemli bir şey olmamalı. Çekilmez ve dehşet verici varolmanın içinde (ve birlikte)liğinin aynı sayıdaki olanakları, tıpkı çekilmez ve dehşet verici varoluşa karşı, yani içinde (ve birlikte) ve aynı zamanda çekilmez ve dehşet verici varoluşun karşısında olma olgusu ile aynıdır. İnsanın içinde (ve birliktebir ve böylece hepsinin ve olguların tümüne karşı varolma olanağı hep vardır, bu olguya karşı ve bütün olgulara karşı varolma, ki her zaman bir olgunun içinde ve (birlikte) ve bir ve bütün olgulara karşı varolma olanağına sahiptir ve bu yüzden varolmanın çekilmez ve dehşet verici olması olgusuna karşı da. Bu, her zaman soğukkanlı düşünce ve keskin zekâ sorunudur, ve soğukkanlı düşünce ve keskin zekânın pervasızlığı sorunudur, diyor Oehler…

Thomas Bernhard, Yürümek / Evet, çev. Sezer Duru, Yapı Kredi Yayınları, 2009 [1971-1978], s. 9-13.

Özgüven, Son Hikâye

Fatih Özgüven’in öykü kitabının bu finalini, sonsuz ertelemenin bir hikâyesi olarak düşünüyorum hep. Kitabın açılışındaki Kafka alıntısı “Menziller ve yollar yoktur; yol dediğimiz şey, tereddütlerdir.” savını hakkını vererek kapatıyor burada. Kitabın başlığı da aynı tamamlanamamışlık, varamamışlık, varmak istemezlik hissini çağırıyor. Sinemaya dair kavramsallaştırmaları da benzer tipolojiler kurar: yetişkin olamayan çocuklar ve yaşlandığını fark etmeyen gençler, eyleme geçemeyen politik düşünceler (Entre les murs (2008) eleştirisi), kendiliğini tadamayan erkekler… Frédéric Gros’un analojisinde Kant kabızlık, Nietzsche ise kusma ile ilişkileniyordu. Her ne kadar Fatih Özgüven külliyatı öykü, çeviri ve eleştiri eserlerini hesaba kattığımızda bu ikisinin arasında “sağlıklı” bir noktaya denk düşüyor olsa da, yazınsal üretimi sorun ettiğini hep hissederim, o yüzden yazdığı her metni bir heyecanla okurum. Film eleştirileri diğerlerine benzemez, öyküleri de. Hep “benzememe”yi dert eder gibime gelir. Bir de bir “hafiflik” -onu hafife almak demek değildir umarım bu. Düşünsel yoğunluğunu üslubundaki hafiflikle dile getirebilmesi beni büyüler. Dört öykü kitabını gördüğüm gibi okuyup, “Türkiye Öykü Dünyası”nda yerinin olmamasını hep yadırgardım, sonra Birikim’deki bir sayıya tepeden girdiğini görüp sevinmiştim. Borges, Wilde, Kundera ve Nabokov okudum onun zihninden ama Auster başkasına kısmet oldu. Radikal yazılarının kaybolduğuna üzüldüm, onları neden derlemedi diye düşündüm. Sonra Ekranella diye fuşya pembesi bir mekânda tekrar beliriverdi, sinemayı deşmeye devam ediyor.

“ÖLDÜĞÜNDE, kendini duvarların çepeçevre kitapla dolu karanlık, kuytu, sıcak ama çok da sıcak olmayan bir apartman dairesinde buldu. Arkasında bir kapının hifif bir çıt sesi çıkararak kapandığını duydu. Korkmadı. Dönüp baktı hatta. Öyle büyük bir hafifleme olmuştu hayatın bitmesi.

Bulunduğu antre gibi yerden iki basamakla oturma odasına indi.

Yerden tavana kadar, gölgelere karışmış kitap sırtlarından meydana gelen bir fon önünde karşılıklı iki berjer duruyordu. Kendi kendine berjer diye fısıldadı, canlı hayatı boyunca kulağına tatlı ama utanç verici biçimde yabancı gelen kelimenin nihayet tadını çıkararak.

Koltuklar eski, güzel bir kadifeyle kaplıydı, minderleri oturmaktan ezilmişti. Hatta, son oturanın izi mi vardı soldakinin, ona daha yakın olanın üzerinde?

Neyse işte, o koltuk daha profesyonel görünüşlüydü. Yanı başında eski, ayaklı bir lamba duruyordu. Lambanın ipek kumaşla kaplı eski tarz şapkası hafifçe sararmıştı ama mindere düşen ışığa bakılırsa gene de o koltukta oturup kitap okuyana kusursuz bir okuma ışığı sağlıyordu. Bu eski lambalar en iyi halojenlerden daha iyi, diye aklından geçirdi, maddesel dünyanın çok ötesindeki bu noktada, alakasızca. Koltuk, oturanın ayaklarını altına almasına yetecek kadar geniş, gerektiğinde elini yana indirip okuduğu kitabı parke döşemenin üzerine koymaya izin verecek kadar alçaktı.

Gözleriyle masa aradı. Bir masa olmalıydı.

Başucunda ışık yanan koltuğunda karşısında duran, yarı kanalığa karışmış eşinin tam arkasında bir yazı masası gördü. Üzerinde kâğıt destesi mi, daktilo mu, dizüstü bilgisayarı mı olduğunu hemen çıkaramadığı dikdörtgen karaltılar vardı. Sonra bakacaktı.

Dışarıdan, yere kadar inen koyu renk perdelerin ardından, odadaki, hiçkimseyi hiçbir zaman ıslatmayacağı belli olan, hafif, kesintisiz yağmurun hışırtısı geliyordu.

Artık yazacaktı. Oturacak yazacaktı. İçi bu düşünceden duyduğu sevinçle doldu. Ölmüş olması fark etmiyordu. Hatta belki -öbür dünya hakkında ne biliyoruz?- ölmüş olması bir şeydi.

Bir gün oturup yazmaya başlayacağım deyince aklına gelen, beynine damgalanmış duran anlar birer birer yeniden aklından geçtiler. Çok gençliğinde, çamurlu bir dağ yolundan yukarıya tırmanırken karşıdaki sisler içinde tepeye baktığı an, bir keresinde aynanın önünde gömleğinin en üst düğmesini iliklerken parmaklarının beceriksizce birbirine dolandığı ve kendi kendiyle göz göze geldiği an, şarap açacağı aramak için karıştırırken mutfak çekmecesinde oluşan desene dalıp gittiği an.

Oturup yazacaktı.

Öne doğru bir-iki adım attı. Koltuğunun yanına vardı.

Elleriyle kol dayayacak yerlerine tutunarak kendini yavaşça koltuğa bıraktı. Vücudu, canlılığında her zaman kavgasız gürültüsüz birlikte yaşadığı bu makine, ona zorluk çıkarmadı. Belki biraz yağlanmaya ihtiyacı vardı.

Gömüldü koltuğa. Bacakları tam durmaları gereken yükseklikte durdular. Bacak bacak üzerine attı. Elini yumruk yapıp çenesine dayadı. Evet, ışık kusursuzdu.

Şurada oturayım biraz.

Karşısında, karanlığın içindeki öbür koltuğa baktı. Orada kimin oturmuş olabileceğini düşünmeye çalıştı. Merak etmediğini fark etti. Kendi kendisiyle, ölmüş olmasına rağmen şakaklarında uğuldayan nabzıyla, havadaki bacağının belli belirsiz titreyişiyle dopdoluydu. Çok tatlı bir histi bu.

Çok, çook zamanı vardı.”

Fatih Özgüven, Hep Yazmak İsteyenlerin Hikâyeleri, Metis Yayınları, 2010, s. 91-3.