How To Act On Reality TV | Notes

My dear friend H. whom I owe many of my personal interests about film and music has been spamming me about John Wilson for a week or two. Wilson has a docuseries called How To with John Wilson that I’ll watch soon if I find a legal way, but How To Act On Reality TV was the introduction to the filmmaker for me: it documents a workshop by a media professional who helps people planning to join to Reality TV [1]. He gives tips to the participants about how to better introduce themselves and improve their self-expression, educates them about how the producers and the audience desire to see them on screen, and warns about the pitfalls to avoid acting while being hyper-authentic. Of course, the video itself is a great example of Reality TV. The whole workshop is recorded in a similar manner. In addition, there are some familiar missions for the participants such as trying to get phone numbers from strangers in a park or a sudden singing performance on a supermarket aisle. On the other hand, the camera —and the editor— does not avoid including the scenes about the participants yawning. All in all, we need boredom too.

What he manages to achieve is exactly the sweet spot where the authenticity intersects with essayistic intent. As the trainer says, “it’s the improv factor, that I like most… it’s also an opportunity to serialize in a way where documentaries can’t… I guess I’m not patient enough.” I felt that it’s the very reason why I, and I think several other people who, like YouTube or any sort of amateur content look for at the end of the day. I personally almost never watched Reality TV, but I see what is meant by the trainer, from a different corpus of contemporary chess broadcasters, immigrant bloggers, music video reaction channels, or the BookTubers. I also haven’t watched Twitch much, but when I encountered it a couple of years ago, I felt that this whole Reality TV concept crystallized and isolated, within four walls. Maybe John Wilson is looking for redemption, who knows.

How To Act On Reality TV | Vimeo

[1] The guy seems interested in How To videos, I think he would have fun in the software development cyberspace.

Aşırı Sağ’ın Kahini (Çeviri)

Martin Gelin’in Boston Review’da 14 Mayıs 2020’de yayımlanan The Prophet of the Far Right makalesini çevirdim. Yazıda Michel Houellebecq’in düşünsel köklerini Fransa’dan alan ve yakın zamanda ABD’de ön plana çıktığını iddia ettiği güncel muhafazakarlıkla ilişkisini ele alıyor. Entelektüel ortamlarda paye verilmesi zor bu pozisyona rağmen Houellebecq’in edebiyat dünyasında değer görmesini hem kendisinin hem de genel anlamda bu ideolojinin içerdiği anti-kapitalist unsurlara bağlıyor. Referansları daha çok Sérotonine romanından ve ABD bağlamından. Epeydir yazarın sağcılığına dair bir metin okumak istiyordum, şimdilik çevirip rahatladım.

Houellebecq’in okuduğum ilk romanı Harita ve Topraklar, Zincirlikuyu’dan Yenibosna’ya gittiğim karanlık sabahlarda Metrobüs’ü kafamda bir rüya mekanına çevirmişti. Sonra Kuşatılmış Yaşamlar ve Temel Parçacıklar‘ı okudum. Soumission’u İthaki 2021’de yayımlamış, İtaat. Can Yayınları Houellebecq basmayı bıraktığında bu İslamofobik yazar artık Türkiye’de çevrilmeyecek diye düşünmüştüm. Onu henüz okumadım ama en son Sérotonine’i okuyunca tekrardan yazar hakkındaki metinlere bakmak istemiştim.

Bu blog’a ara ara kendi yazdığı metinlerden kısa parçalar ya da başkalarının onun hakkında yazdıklarını iliştiriyordum. Yazıyı çevirirken aklıma Nevzat Kaya’nın sağcı/muhafazakar yazarlar romanda daha iyidir argümanı geldi. Thomas Mann’ı ve Gottfried Benn’i örnekliyor orada, tam da bu yazıda da bahsedilen “yitirdiğimiz cennetler”den bahsediyordu fakat Gelin’in aksine bir samimiyet buluyordu bu yazarlarda. Houellebecq de Temel Parçacıklar’da ’68’den günümüze kalan nadir yazarlardan Sollers’in ağzından alter-ego karakterine “Tutucusunuz, çok iyi. Bütün büyük yazarlar tutucudur. Balzac, Flaubert, Baudelaire, Dostoyevski: yalnızca tutucular.” dedirtiyordu.


Geçtiğimiz yıllarda Fransız yazar Michel Houellebecq yalnızca bir romancı olarak edebi ustalığıyla değil, daha sıklıkla, sözde bir siyasi kahin olmaktaki başarısıyla övüldü. Hakkında yazılan incelemeler ona insel kültürünün doğuşu, Fransız Sarı Yelekliler hareketi ve Avrupa’nın demografik dönüşümüne dair panik uyandıran tepkiler gibi konularda öngörülerde bulduğunu iddia etti. Bunalımda bir Fransız ziraat uzmanı hakkındaki son romanı Serotonin, 2019’da Avrupa’da yayımlandığında UK Sunday Times ve birçok başka kaynak onu sanki bir kurmaca dışı eser yazmışçasına tarif etti, romanı “Fransız kırsalında çoktandır süregelen öfkeye dikkat çekişi”nden dolayı övdü. O sırada Telegraph “Batı uygarlığının trajik kaderini öngörmek”teki büyülü yeteneğinden bahsetti. Muhafazakar National Review daha ileri gitti, bunu bir “Houellebecqçi uğrak” olarak adlanırdı ve zafer kazanmışçasına Fransız yazarın düşüncelerine “toplumun yeni yeni yetişmekte olduğu”nu ilan etti.

Geçen hafta, Radio France’a yazdığı açık mektupta, Houellebecq COVID-19 pandemi tartışmalarına dahil oldu. Fransız solundan gelen, pandeminin mevcut iktidar yapılarını anlamlı bir şekilde yeniden değerlendirilmesine yol açabileceğini öngören fikirleri reddetti. Aksine, Houellebecq yıllardır Batı uygarlığının insanlıktan çıkaran ve çürüten yanları olarak yıllardır ağzına geleni söylediği aynı teklonojik akımları —seç-izle platformlarından temassız ödemeye— tümüyle şiddetlendirmesinin daha olası olduğunu düşününüyordu. “Sokağa çıkma yasaklarından sonra yeni bir dünyaya uyanmayacağız. Aynısına uyanacağız, sadece biraz daha kötüsüne,” diye yazdı. Mektuba kendine has içtenliğiyle, pandeminin “aynı anda hem ürpertici hem de sıkıcı olmaktaki etkileyici başarısı”yla son verdi.

Açıkça politik romanlar yazan ve mektubunda cesur iddialardan çekinmeyen birisi olarak Houellebecq, yazdıklarıyla desteklediği tartışmalı siyasi pozisyonlara kamusal olarak angaje olma hususunda şaşırtıcı derecede çekingen bir tavır sergiliyor. Örneğin, Fransız hükümetinin İslamcılar tarafından ele geçirilmesini betimleyen romanı Submission 2015 yılında yayımlandığında, Paris Review’da çıkan uzun söyleşide, yazar Sylvain Bourmeau, Houellebecq’e romanda ifade ettiği provokatif düşüncelerle ilgili sorular sormuştu. Fakat Houellebecq bu soruları bir kamusal entelektüelden ziyade Kellyanne Conway [1] gibilerle daha çok ilişkilendirebileceğim bir kaçınma yeteneğiyle atlattı.

Yine de onun siyasi görüşlerine dair spekülasyon yapmamıza gerek yok. Biriken külliyatı ve yıllar içindeki söyleşileriyle, “muhtemelen” İslamofobik olduğunu iddia eden, gururlu bir bağnaz anti-feminist profil beliriverdi. Geçen yıl Harper’s için Donald Trump’ın “şimdiye dek gördüğü” en iyi ABD başkanlarından olduğu övgüsünü içeren bir deneme yazdı, Brexit savunucularının “cesaretlerinin yadsınamayacağını” söyledi. Geçen yaz Danimarka’daki Louisiana Edebiyat Festivali’nde sahneye çıktığında Fransız aşırı-sağından yazarlara olan hayranlığını detaylıca anlattı.

Bütün bu görüşlerine rağmen, Avrupa’da ve ABD’de soldaki birçok yazar ve düşünür tarafından tolere edilmekle kalmayıp geniş ölçüde hayranlık beslenen biri olarak kalmayı başardı. Bunun bir sebebi Houellebecq’in sadece gerici değil, aynı zamanda modern kapitalizme eleştirel olmasından kaynaklanıyor olabilir. 1990’lardaki erken dönem şiirlerinden güncel romanlarına, bütün eserlerinde süregelen bir güncel neoliberal toplum, serbest ticaret kapitalizmi ve radikal bireycilik eleştirisi var. Houellebecq’in kahramanları sosyal liberalizmin serbestisinden nefret ederken aynı zamanda modern tüketim kültürünün homojenliğinden, Carrefour Express süpermarketlerindeki otomasyona bağlanmış ödeme kasalarından ve alelade iş otellerinin orta ölçekli kasabaların park yerlerine yukarıdan bakışından da nefret ediyorlar.

Houellebecq’e insellerin, sarı yeleklilerin ve İslamofobinin yükselişini öngörmek konusunda haddinden fazla önem atfedilmiş olsa da, yeşermekte olan anti-kapitalist muhafazakarlığı önceden görmesi konusunda yeterli takdir verilmedi. Bu hususta Pat Buchanan [2] gibi Amerikan paleomuhafazakarların ideolojik kaygılarını paylaşıyor. Aynı zamanda, küreselleşen serbest piyasanın ve çok uluslu sermayenin tahrip ettiği ve “banliyöleştirdiği” kentsel peyzajı yüksek sesle eleştiren beyaz milliyetçi entelektüellerle de ortaklıkları var. Şimdilerde Tucker Carlson [3], küreselleşmenin ikiz kabusu diye adlandırdığı göç ve küresel kapitalizme her gece saldırıyor.

Bu kaygılar kendilerine “ulusal muhafazakarlar” diyen, aşırı-sağcı Cumhuriyetçiler ve popülistlerden oluşan yakın zamanda ortaya çıkmış bir grubu tanımlıyor. Washington D.C.’de, 2019’daki konferanslarının açılış töreninde, hakaretleri sadece sağın geleneksel hedeflerine değil, aynı zamanda da büyük şirketlere, kentsel homojenleşmeye, tüketimciliğe ve serbest piyasa kapitalizminin kendisine dönmüştü. Konferanstan sonra Jennifer Schuessler’in New York Times’ta yazdığı üzere:

Muhafazakarlar hep ideallerden yola çıkmakla övündüler, buradaki büyük fikirse, yıllarca egemen olan serbest piyasaya dayalı muhafazakarlığın, libertaryen ekonominin ve askeri müdahaleciliğin enerjisini tüketmesiyle, milliyetçiliğin —daha karanlık birlikteliklerinden kırpılarak—bir entelektüel sancak sunabileceğiydi.

Kurumsal kapitalizmle arası açık bir muhafazakarlık ABD’de yeni bir olgu fakat Fransa’daki kökleri derinlerde yatıyor. 1968’in sol isyanlarını takiben yeni sağ Fransa’da bir karşı devrimci kuvvet olarak ortaya çıktı. Hareketin ana düşünürü Alain de Benoist serbest piyasa kapitalizmine, çokkültürcülüğe ve Fransız ile Amerikan devrimlerini birbirine bağlayan hümanizme karşıttı. Diğer taraftan milliyetçiliği ve milli birliği, bağımsız bölgesel kültürleri ve etnik ayrılıkçılığı şiddetle savunuyordu. Yakınlarda, de Benoist artık kendini sağdan çok sol ile tanımladığını ve 2016 ABD seçimlerinde Donald Trump yerine Bernie Sanders’ı desteklemeyi tercih ettiğini açıkladı ama etki alanı genelde beyaz milliyetçiler ve aşırı sağ çevreleriyle kısıtlı kalmaya devam ediyor. Sıklıklar aşırı sağ web siteleriyle söyleşiler yapıyor. 2013’te beyaz milliyetçi bir organizasyon olan National Policy Institute’un Washington D.C.’deki bir konferansında açılış konuşmacısı olmuştu. Steve Bannon, de Benoist’yı kendi dünya görüşünü şekillendirdiği için övgüyle andı.

De Benoist için, Houellebecq’te olduğu gibi, 1968’de Fransa’da çöküş başladı. Geçen yıl bir aşırı sağ web sitesi olan Counter Currents’a verdiği söyleşide şöyle diyor:

Aynı anda iki ’68 olduğunu gözlemlemeliyiz. Bunu iki büyük ideoloji tanımladı. ’68 hareketinde benim de değer verdiğim bir kanat vardı: Sitüasyonistler, Guy Debord gibi, Henri Lefebvre ve Jean Baudrillard’ın öğrencileri… Bunlar kapitalizmin, gösteri toplumunun ve tüketim mantığının radikal bir eleştirisini sundular. Ne yazıkki, harekete egemen olan bu tabaka değildi. Aksine, temel karakteristikleri otorite reddi olan liberal, bireyci ve hazcı unsurlar etkinlik kazandı. Arzuya dayalı ideolojilerinin gerçekleştirilmesi için tüketim toplumunun en iyi ortamı sunduğunu çabucak fark edip kolayca sistemin içine yerleştiler. Fakat hoşgörüsüzlüklerini ve otorite karşıtlığı zihniyetlerini korudular. Bu da birincil olarak ölçülemez hasarı eğitim sistemine verdi. Eğitim, ’68’in ideolojisiyle adeta yok edildi.

De Benoist’nın serbest piyasa kapitalizmine olan nefreti temelde onun ulusal kimliği ve bölgesel kültürü yok edeceğine dair korkusundan temelleniyordu. Fransız bir şekilde, kabus toplumuna dair fikirlerini “herkesin Brooklyn’de hamburger yediği” bir yer olarak tasvir ediyordu. Milliyetçilere göre elbette bütün sorunlar dışarıdan gelir. Fransa’nın yeni sağının anti-Amerikancılığı küresel serbest piyasa kapitalizmini, sanki küresel ticaretin kendisi Atlantiğin öte yanından gelen bir virüsmüşçesine, ABD şirketleriyle eşledi. ABD’de ulusal muhafazakarlar ise bir yanda fabrikaların, kömür madenlerinin ve küçük işletmelerin saf ABD girişimci kapitalizmi; öte yandaysa belli belirsiz “küreselciler” olarak tanımlanan Çinli oligarklar ve yandaşlarının ya da o anda hangi anti-Semit klişe daha elverişliyse onların yönettiği bir müdahaleci uluslararası kapitalizmin olduğu benzer bir anlatı oluşturuyora benziyor.

Houellebecq bu fikirlere bağlanan nadir birkaç ana akım çağdaş romancıdan biri. Aynı zamanda kurmaca edebiyatta kitapları küresel politik tartışmalara dair bilgiler içeren birkaç yazardan birisi. Radikal ve sıklıkla gerici fikirlerini ana akım söyleme sıkıştırmaktaki gücünü göz ardı etmek edebiyatın gücünü hafife almak anlamına gelir.

Houellebecq’in Serotonin’indeki bunalımda ve iktidarsız kırk altı yaşındaki kahraman Florent-Claude Labrouste, geçmişte Monsanto ve Fransız ziraat bakanlığında çalışmış. Şimdiyse, acımasız küresel kurumsal ekonominin hem bir parçası hem de eleştirmeni. Noel zamanı çaresiz yalnızlığından kaçmak için Normandiya kırsalına, soyu geçen bin yıldan aristokrasiye dayanan otel sahibi dostu Aymeric d’Harcourt-Olonde ile görüşmeye gidiyor. Şimdilerde faturalarını zorla ödüyor, geceleriniyse ucuz votkayla sarhoş olarak, bir yandan da Avrupa Birliği’nin ticaret politikasına dair atıp tutarak geçiriyor. İşi ve evliliği sonunda başarısızlığa uğradığında, eleştirmenlerin Houellebecq’i kahinvari bir şekilde kurmaca Sarı Yelekliler öngörüsünde bulunduğu popülist bir ayaklanmaya katılıyor. Aslında d’Harcourt-Olonde çok açık bir şekilde, Charlemagne zamanlarına giden bir miras devralmış bir adam olarak tasvir ediliyor. Onun mülksüzleşme korkusunu Sarı Yelekliler’e güç veren işçi sınıfı öfkesiyle karıştırmamak gerekir. Bu sınıf ayrımları, her türlü kırsal öfkesini doğası gereği işçi sınıfına yoran bazı Amerikalı eleştirmenlerce yanlış anlaşılmış gibi görünüyor.

Romanda aynı zamanda Florent-Claude’un, arkadaşının Fransa kırsalındaki çiftçileri kurtarmak için önerdiği korumacı ticaret politikalarını paylaştığına ve bir ziraat danışmanı olarak başka bir toplum fikrini savunma çabalarına da tanık oluyoruz.

Daima makul koruma önlemleri ve ekonomik olarak uygulanabilir kısa devre gerçekçi rakamlar sunuyordum, fakat ben sadece bir tarım uzmanı, bir teknisyendim, ve günün sonunda daima hatalı olduğumu söylüyorlardı, günün sonunda daima her şey gelip serbest piyasanın zaferine ve daha yüksek bir üretkenlik için bir yarışa dayandırılıyordu.

İtalik ifadeler yazara ait, başka bir ekonomiye dair beyhude bir mücadeleye dair bir karamsarlığın yanı sıra siyasal çaresizlik ve güçsüzlüğe dair derinden bir duyguyu açığa vuruyor. Sonuç olarak, Florent-Claude yıkılıyor ve haykırıyor: “Ben kimim ki dünyanın gidişatını değiştirebileceğimi hayal ettim?” Houellebecq’in anlatıcıları mesafeli sinizmleriyle bilinirler fakat Florent-Claude aynı zamanda daha iyi bir dünyayı düşleyen ağırbaşlı bir idealist.

Aynı zamanda, kız arkadaşı Yuzu’dan ayrıldıktan sonra çaresizce yalnız. Yuzu başka erkeklerle orjiler kaydederken Florent-Claude kitap boyunca benzin istasyonunda karşılaştığı kot şortlu genç kadına dair hayaller kuruyor. Gündelik mizojinisi bu noktada tahmin edilebilir düzeyde fakat verdiği detaylar bize bugün altmış üç yaşında olan Houellebecq’in cinsel fantezilerini 1990’ların başlarında MTV’de izlediği ZZ Top [4] videolarından topladığını düşündürüyor.

Houellebecq’in romanlarındaki mizojinist seks sahneleri öteden beri kasten provokatif kurgulanmış gibi görünür, fakat Serotonin’de çocukça abartılıydı. Fakat hikayenin politik bağlamında daha büyük bir amaca hizmet ediyor. Houellebecq, kahramanlarının çaresizce yalnız oluşunun kadınların artık bağlılığa, geleneğe ve aileye inançlarının kalmayışından ileri geldiği sonucuna varıyor. Tıpkı de Benoist gibi, Houellebecq de 1968’de ikili bir trajedi görüyor: küresel pazarın açılışı ve toplumsal geleneklerin ölümü —ekonominin ve yatak odasının liberalleşmesi.

İşte bu yüzden yapayalnız kalmış kahramanları kendilerini gecenin bir yarısında mahallelerindeki süpermarketlerin donmuş yemek bölümlerinde fiyatı uygun bir atıştırmalık ararken buluyorlar. Houellebecq karakterinin esas özelliği seks için değil, Carrefour Express’te TV karşısında yenecek bir akşam yemeği için para ödemesidir. Süpermarket franchise’ları  şimdi namevcut olan eşin artık sağlayamayacağı konforu ve yemeği sağlar. Bunu açarcasına, Houellebecq’in yakın tarihli iki romanında, Submission ve Serotonin, bu süpermarketler ve bakkallar —Monoprix, Carrefour ve Paris’te her yerde hazır ve nazır bulunan Lidl— genelde kadın karakterlerden çok daha renkli, nüanslı ve hassasiyetle tasvir edilirler. Houellebecq’in poetikasında Monoprix, Carrefour ve FNAC uzun süredir yinelenen karakterler olageliyorlar, öyle ki, Fransız eleştirmenler ona “süpermarketin Baudelaire’i” ünvanını verdiler.

2017’de Houellebecq’in birincil ABD yayıncısı Farrar, Strauss and Giroux yazarın yirmi iki yıllık şiir küllayatından derlenen iki dilli Unreconciled kitabını yayımladı. Eğer Houellebecq’in yanılmaz bir yazar olduğu kanaati gibi dertleriniz varsa, şiirleri bir panzehir işlevi görebilir. Ama aynı zamanda bu şiirler Houellebecq’i bir yazar olarak kavrayışımıza dair de fikir verebilir. Romanlarındaki gibi, Unreconciled‘ın merkezinde de yinelenen tema atomize edilmiş bireylerin neoliberal kentteki yaşamı. Koleksiyon etkileyici bir şekilde, soğuk ve bunaltıcı bir süpermarkette sinir krizi geçiren genç adamın tasvir edildiği “Hypermarché” (Fransızca’da süpermarket anlamına gelen supermarché kelimesinden bir harf oyunu) adlı şiirle açılıyor. Birçok başka şiir (tamamı başlıksız) bu sahneye geri dönüyor, örneğin:

Artık umut yoktu.
Az ileride, bazı kadınlar birbirilerini aşağılıyorlardı
Aralıktan beri kapalı olan Monoprix’nin yanı başında.

Şiirlerin çoğu 1990’ların başlarında yazılmış, Fransa’nın Euro’ya geçişinden ve ruhlarını sözümona Brüksel’deki bürokratlara satışından çok daha önce. Yine de düşman hali hazırda isimsizleştirilmiş, uluslararasılaşmış ticaret. Marketler ve perakende zincirleri neoliberal kentin boşluğunun kısaltması haline gelmiş. Öyleyse Houellebecq bu soğuk, kalpsiz şehirde neye özlem duyuyor? Kent hayatının derin yalnızlığının ötesine geçen bir aşka, elbette, ama daha da büyük bir şeye, çok daha görkemli bir şeye: saf Fransa’ya, saf ulusa, geleneksel değerlere, hiyerarşik saygıya, ulusal kimliğe, kadere ve manaya dönüşe.

Serotonin’de Florent-Claude hayali bir geçmişin, sözümona feministler, çevreciler, seküler liberaller ve Avrupa Birliği’nin bürokratları tarafından paramparça edilmemiş başka türlü bir Fransa’ya dönmeyi arzulayan bir azap duyuyor. Elbette Houellebecq ve etrafındaki muhafazakarların hayali olan bu idealleştirilmiş bu geçmiş gerçekte asla var olmadı. Bizzat yazarın kendisinin Submission’daki anılmaya değer pasajında yazdığı gibi:

Bir yere sırf orada yaşadığımız için bir nostalji duyarız, iyi ya da kötü yaşamamız nadiren bir şey ifade eder. Geçmiş daima güzeldir. O halde, bu yüzden, gelecek de. Sadece şu an acı verir, onu da yanımızda mutluluk ve huzurun sonsuzluğuna eşlik eden bir çıbanın ıstırabı gibi taşırız.

Bunu kırmızı bir beyzbol şapkasına sığdırmayı deneyin.

Notlar

[1] Donald Trump’ın kazandığı 2016 ABD başkanlık seçimi kampanyasını yöneten ve 2017-2020 arasında Trump’ın başdanışmanlığı yapmış Amerikalı siyasal danışman. (ç.n.)

[2] Nixon, Ford ve Reagan’ın asistanlığını ve başdanışmanlığını yapmış olan Amerikalı paleo muhafazakar siyaset yorumcusu, köşe yazarı, siyasetçi ve televizyoncu. (ç.n.)

[3] Fox News’te 2016 yılından bugüne Tucker Carlson Tonight talk show’unu sürdüren muhafazakar televizyoncu. (ç.n.)

[4] ZZ Top, 1969’da Houston, Texas’ta kurulmuş ABD’li rock grubu. 3 defa MTV Video Müzik Ödülü almış, dünya genelinde tahmini 50 milyon satışı yakalamışlar. (ç.n.)

Don’t Look Up (2021) | Notes

A professor and a Ph.D. student discover a comet that will hit the earth in a couple of months. They try to transmit this information to the officials who can initiate action at this scale. However, their attempts in talking to the media or the president of the U.S. don’t end up with concrete action. Their message is lost inside the social media frenzy, political and business interests, the avoidance and the rejection of truth, etc. When the president decides that it’s the right time to tackle the issue, they team up in a project to do some propaganda about “saving the world” and to deflect the comet. But at the very moment, the Apple/SpaceX CEO intervenes and changes the plans since his team finds some very valuable minerals inside the comet. The passion for profit takes precedence over saving the world.

In terms of its overt messages, it is a critical movie. In terms of its screenplay, storytelling, and puns, pretty mediocre. Its success can be found in transforming the mainstream media and communication critique to superficial characters and dialogues. That is also its defeat. If it’s only a dinner of family and close friends that you can put against the whole extravagance you observed, it means you’re unable to build any counter-discourse against it. Cate Blanchett does her best for underlining what these patterns do to one’s own self, but it doesn’t suffice in the end. I felt sorry for Meryl Streep while watching her struggling with the terrible dialogues written for her part.

Weimar Culture: Outsider as Insider, Peter Gay | Notes I

Peter Gay’s comprehensive account on the culture of the Weimar era (1918-1933), first published in 1968. I’ll try to take notes, chapter by chapter. For general histories of the era, check out the liberal Erich Eyck and the radical Arthur Rosenberg. For political history, see Heinrich August Winkler and Hans Mommsen. Or you can check out the authors, artists, directors, diaries, films for sure. It’s a pretty saturated cultural milieu as I understand.

Gay’s general thesis: “Weimar Culture was not encapsulated, not simply a product of a lost war. In short, the talents and the energies that were to make the republic virtually unique in history—certainly in German history—did not emerge from nowhere, virginal and unknown. But not until the disastrous end of empire could they really rise to their full potentialities.”

Gay aims to avoid the sentimentalist account of the era. Mannheim sees it as a new Periclean age, but for Gay, “it was a precarious glory, a dance on the edge of a volcano”.

I. The Trauma of Birth: From Weimar to Weimar

Weimar Republic: “an idea seeking to become reality.”

“The Weimar ideal was both old and new. The striking mixture of cynicism and confidence, the search for novelty and for roots—the solemn irreverence—of the twenties, were a child of war, revolution, and democracy, but the elements that made it up came from both the distant and the recent past, recalled and revived by a new generation.”

The popular movements of Wiemar era had their roots in the pre-Weimar era, Gay takes expressionism first. Next to the several examples, “Kandinsky wrote his revolutionary manifesto, Über das geistige in der Kunst, in 1910 and published it in 1912”. The focus on outsiders: “The Expressionists were a band of outsiders. But they were determined and active. The Republic would add to their lives nothing but success”. Painting, poetry, and experimental short prose also had their roots, see Thomas Mann’s early works, “Buddenbrooks, Tonio Kröger, and Tod in Venedig, all published by 1911”.

The roots of the currents in pyschoanalysis, history and music: “Psychoanalysis was introduced into Germany in 1910, with the founding of the Berlin branch of the International Psychoanalytical Association. Friedrich Meinecke and Otto Hintze, who drew the attention of the historical profession in other countries to Berlin in the 1920s, had done significant work before the war: Meinecke’s Weltbürgertum und Nationalstaat, which some of his pupils would later fondly remember as his best book, was published in 1907. Max Reinhardt, the magician of the Weimar theatre, had practically filled his bag of tricks by 1914. Arnold Schönberg, who completed the twelve-tone system in 1924, had broken through to atonality before 1912”.

Burning questions of the era: “For the outsiders of the Empire as, later, for the insiders of the Republic, the most insistent questions revolved around the need for man’s renewal, questions made most urgent and practically insoluble by the disappearance of God, the threat of the machine, the incurable stupidity of the upper classes, and the helpless philistinism of the bourgeoisie.”

Gay interprets the Weimar era in a twofold way, successful but kind of destined to death: “the trauma of its birth was so severe that it could never enlist the wholehearted loyalty of all, or even many, of its beneficiaries.”

Cynicism and detachment: “Beyond all this there was another, subtler inducement to cynicism and detachment. In August 1914 the Western world had experienced a war psychosis: the war seemed a release from boredom, an invitation to heroism, a remedy for decadence. But it was in Germany that this psychosis reached heights of absurdity.”

The war in left: “the greatest, most effective enemy of the Weimar Republic was the civil war fought within the republican left, the struggle, as Eduard Bernstein said, of “Socialists against Socialists,” which broke out as soon as the Republic was proclaimed; its very proclamation, after all, was an act directed not merely against the monarchy but against the Spartacists.”

Rosa, the regime, socialists and Spartacists: “He did, in fact, do more than wait: he killed, with abandon and with impunity. Rosa Luxemburg and Karl Liebknecht, the leaders of the Spartacist movement, were murdered on January 15, 1919; Kurt Eisner, Prime Minister of Bavaria, was murdered by an aristocratic student on February 21, and the Bavarian Soviet Republic which came out of the assassination was brutally put down by regular and Freikorps troops toward the end of April and the beginning of May. And these events could only exacerbate fratricidal hostilities: the Spartacists denounced the governing Socialists as pliant, socially ambitious butchers; the government Socialists accused the Spartacists of being Russian agents. It all seemed like a sarcastic commentary on Marx’s call to the workers of the world to unite.”

The Peace of Versailles, “the shameful, humiliating peace”. The old order: “These were fateful strategic mistakes, but the men of Weimar made an even more fateful mistake when they failed to tame, or transform, the machinery of the old order—the military, the civil service, and the courts.”

Günter Wallraff, Lowest of the Low | Notes

Lowest of the Low (‘Ganz unten’ in the original, ‘En Alttakiler’ in Turkish) is Günter Wallraff’s undercover participatory journalism book where he disguises himself as a Turkish migrant and attempts at experiencing the daily lives of these migrants in Germany. It was published in 1985, translated to Turkish too -that’s how I read after a recommendation from a friend. It is apparent that the book had caused debates and had a considerable impact when it was first published. It seems to have become popular in the 80s in Turkey too, but it was a forgotten book as of today, or maybe I just never encountered it in another text or in a bookstore.

It’s not the only sensational work Wallraff published. Even though I haven’t read the other ones, there are some other journeys he took throughout his life starting with working in a tabloid newspaper or lately wearing blackface to act as a Somali. With his work, he is criticized both from the right (as expected) but also from the left about his methodology being racist. Even though I admired his way of working, there are also some disturbing aspects of his methods, maybe mainly not putting his own identity on the table in his personal observations. One main question for me is about the will to present his own experience instead of building close relationships with people whom he wants to represent and strengthening their voices. He tries it from time to time in the book where he transmits the dialogues without intervention. Nevertheless, Lowest of the Low was an impressive book for me.

Wallraff disguises himself as Ali and builds a story around the challenge of not being able to speak Turkish. In his story, he is the son of a Turkish father who leaves him at a young age and a Greek mother. He grows up in Piraeus with his mom. When others ask him to speak a little bit of Greek, he gives examples from his early courses about Ancient Greek, Odyssey in particular. Despite being 43 years old, he does some physical training and acts as if he is around 25-30 years old. He thinks that he sees the other face of society by his experience.

I don’t aim to summarize or transfer the disgraceful experiences he was exposed to during his life as Ali. He narrates all these in the book in a way that I cannot even cover even a gist of it. Instead, I just want to note jobs and the places he worked at just to remember and go back in the future maybe.

As first steps, he repairs the barn of a mansion in Cologne, works at a farm in Lower Saxony, next to Grohnde Nuclear Power Plant. He goes to a football match between Germany and Turkey in Berlin, 1983 and to a meeting of CSU in Passau where Franz Josef Strauss also joins. He even pretends that he’s a follower of the Turkish nationalist movement and Türkeş which leads to him having an autograph from Strauss.

After working some time at McDonalds, he critically examines the work culture of the company which might look pretty ordinary (in a negative sense) today but was surprising for him back in the 80s. After the service sector, he starts to work in construction sites, without papers (GBI, WTB, DIMA), and as a subcontracted labourer.

Ali tries hard to be baptized, meets with several priests who reject his will to convert to Christianity. Only towards the end, one migrant priest accepts his request. He even tries his luck with Sannyasins, followers of Bhagwan, but of course, he is ridiculed and rejected there as well. An infobox among the pages redirected me to an interview that Bhagwan gave to Der Spiegel in 1985 where he had some terrifying appraisal of Hitler. That wasn’t mentioned in Wild Wild Country, or maybe I missed it. This religious side story ends with Ali discovering the funeral services in order to send his corpse back to his country after his death. What he documents is an early account of necropolitics.

I found out that going step by step with every other experience will be hard for me. I couldn’t even cover the majority of the book. Let me take a short note about the drug trials he attends, the factory near Hamburg that produces brake pads by processing asbestos, his long-lasting knot at Thyssen, his dear boss Adler and Würgassen nuclear power plant.

Throughout the book, Wallraff refers to numerous occasions that tarnish one’s physical health and self-esteem. Even though I read some critics who argue that what the author cares about at the end is his personal gains after these projects he did, when I think solely about the book, I found Wallraff’s effort and position positive and solidarity. As I understand, his conclusion is a puzzled one. How did these people tolerate all this misery?