Houellebecq, Sollers’e Yazılarını Göstermek

Ertesi hafta yazdıklarını bir meslektaşına göstermeye karar verdi -elli yaşlarında, Marksist, çok zarif ve eşcinsel olarak bilinen bir edebiyat öğretmeniydi.- Fajardie için hoş bir sürpriz olmuştu. “Claudel etkisi… ya da belki daha çok Péguy, serbest dizelerin Péguy’si… Ama tümüyle de özgün, artık pek rastlanılmayan bir şey.” Atılması gereken adımlar konusunda hiç kuşkusu yoktu: “L’Infini. Günümüzde edebiyat orada yapılıyor. Yazılarınızı Sollers’e göndermeniz gerek.” Biraz şaşıran Bruno adı yineletti, bir yatak markasıyla karıştırdığının farkına vardı, ardından yazılarını yolladı. Üç hafta sonra Denoël’e telefon etti; Sollers’in cevap vermesine çok şaşırdı. Sollers bir buluşma önerdi. Çarşambaları dersi yoktu, günübirlik gidip gelmek kolaydı. Trende, Une curieuse solitude‘e dalmayı denedi, çabucak vazgeçti, her şeye karşın Femmes‘dan birkaç sayfa özellikle de baldır bacak bölümlerini okumayı başardı. Üniversite Sokağı’ndaki bir kafede buluşacaklardı. Yayıncı ününe ün katan ağızlığını sallayarak on dakika gecikmeyle geldi. “Taşrada mısınız? Kötü bu. Hemen Paris’e gelmek lazım. Yeteneklisiniz.” Bruno’ya, II. Johannes Paulus’la ilgili yazısını, L’Infini‘nin gelecek sayısında yayımlayacağını söyledi. Bruno şaşırıp kaldı; Sollers’in “Katolik karşı reformu” döneminin tam ortasında olduğundan habersizdi ve Papa lehine coşkulu açıklamalarını sürdürüyordu. “Péguy beni çatlatıyor!” dedi yayımcı coşkuyla. “Ya Sade! Sade! Özellikle Sade okuyun!…”

“Aileler üzerine yazdıklarım…”

“Evet, o da güzel. Tutucusunuz, çok iyi. Bütün büyük yazarlar tutucudur. Balzac, Flaubert, Baudelaire, Dostoyevski: yalnızca tutucular. Ama düzmek de gerek, hı? Toplu düzüşler yapmak gerek. Bu önemli.”

Sollers beş dakika sonunda, Bruno’yu hafif bir narsis sarhoşluğu içinde bırakıp ayrıldı. Dönüş yolunda, yavaş yavaş sakinleşti. Philippe Sollers ünlü bir yazara benziyordu; oysa Femmes‘ı okuyunca belli oluyordu, Sollers yalnızca kültürel çevrelerdeki yaşlı orospular için başarılıydı; körpe kızlar açıkça şarkıcıları yeğliyordu. Bu koşullarda, boktan bir dergide amsalakça şiirler yayımlamak neye yarar?

“Yine de yayımlanınca,” diye sürdürdü Bruno, “L’Infini‘den beş tane birden aldım. Neyseki, II. Johannes Paulus üstüne yazdıklarımı yayımlamamışlar.” İç geçirdi. “Gerçekten kötü bir yazı… Şarabın kaldı mı?”

Michel Houellebecq, Temel Parçacıklar, çev. Osman Senemoğlu, Can Yayınları, 2013 [1998], s. 179-80.

Sollers, Merkez’deki Houellebecq

TAŞRALILAR

Psikanalize karşı düşmanlık normal, ama bazen tuhaf boyutlara ulaşıyor. Aralarındaki bağlar artık kopmuş bile olsa entelektüeller sınıfı, özellikle de filozoflar, bu konuda hâlâ sinir krizleri geçiriyor. Örneğin Peruk’u ele alalım. Babasının tarım işçisini olduğunu anlatmak için hiçbir fırsatı kaçırmayan iyi bir çocuk. Katolik rahip öğretmenlere karşı kesin bir tiksinti duymaya çok erken yaşta başlamış. Bu saplantılı tiksinme onun Freud’dan nefret etmesine ve Sade’dan da kusmasına neden olmuş. Özellikle Freud burjuva bir sahtekâr ve dolandırıcı. Viyana’da ilginç herhangi bir şey olmuş olamaz. Tek büyük filozof Proudhon’dur, şu Marx’ın alçakça saldırdığı, sefaletin anarşist düşünürü. Dergiler onu onurlandırıyor ve reklemların ortasında fotoğraflarla ona tam sayfa yer veriyorlar. Ah Taşra! Devasa Peruk’un nereli olduğunu bilmiyorum. Orne’lu mu Yvonne’lu mu, en azından Somme’lu değil. Asla okyanus görmemiş. Bu kesin.

Bu Peruk Fransa’daki 68 Mayısı direnişini ve başkalarıyla birlikte “altmış sekizliler” diye adlandırdıklarını eleştiren ilk kişi değil. Peruk’a göre bu öfkeli elitler halka ihanet edip liberal hiper-kapitalizmin teşvikçileri olarak iktidarı ele geçirmek için zamanın tüm yalanlarına başvurdular. Haksız değil: Alçak Mao’nun damıttığı zehir zaten bu radikal ihanetten başka bir şeye yol açamazdı. Tuhaf bir biçimde Peruk’u öfkelendiren yine de Freud. Aslına bakılacak olursa Marksist delilik yok oldu, ama cinsel bunalım devam ediyor ve bunalımı yatıştıracak olan da İslamcı baskı değil. Sonuçta, aşırı derecede kokuşmuş Katoliklikten daha ziyade İslam’ın saflığı neden olmasın? Tutarlı bir akıl yürütme.

Peruk’un uluslararası üne sahip yaşayan en büyük Fransız yazarı keşfetmesi zaman aldı: Michel Houellebecq de haritalı ve topraklı tam bir taşralı, bilimkurgu uzmanı ve yaygınlaşan cinsel sefaleti gören bir vizyoner. Peruk “kâhin” olarak onu Rimbaud ile karşılaştırıyor ve Houellebecq’e peygamberlere özgü şamanik özellikler atfediyor. Kuşkusuz Houellebecq nihilist, Schopenhauer ve Auguste Comte’un müridi, aslında Peruk’un benimsediği Nietzscheciliği rahatsız edecek türden. Ama bakın Nietzsche artık moda değil, gittikçe antisemitist ve faşist bir mizojin olarak anılıyor. Nietzsche”popüler” mi? Gülmek istiyorsunuz. Gerçeklik nihilist olduğu için Houellebecq gerçekliğe aynasını tutuyor, hepsi bu.

Peruk vagonunu aynı reklamcı dergilerin hiç durmadan övdüğü (ebedi olarak sürme riski yok) Houellebecq trenine bağlamakta haklı. Ama Fransız annenin frijitliği hakkındaki en büyük sırrı Houellebecq biyografisi okurken öğreniyoruz.

“Ben bebekken, annem beni yeterince kucağında sallamadı, okşamadı, pohpohlamadı, basitçe yeteri kadar yumuşak değildi, hepsi bu ve bu geri kalan her şeyi açıklıyor, kişiliğimin neredeyse tamamını, her halükârda en çok acıyan yerlerini. Bugün de bir kadın bana dokunmayı, beni okşamayı istemediğinde, bundan çok büyük bir acı duyuyorum, paramparça oluyorum, yıkılıyorum, bu öylesine ürkütücü geliyor ki risk almaktansa herhangi bir baştan çıkarma girişiminden vazgeçmeyi hep yeğliyorum. Bu anlarda ağrı o kadar şiddetli ki tam olarak betimleyemem bile, başka şekillerde öğrendiğim ahlaki acıların ve fiziki acıların hepsini geride bırakıyor; bu anlarda gerçekten ölmüşüm, yok olmuşum gibi geliyor bana. Fenomen basit hiçbir şeyin açıklanması ve yorumlanması bana daha basit gelmiyor, bunun iyileştirilemez bir ağrı olduğuna da inanıyorum. Denedim. Psikanaliz böylesine köklü patolojilere karşı mücadele etmekte ne kadar güçsüz olduğunu hep söyledi, ama rebirthe ve ilk çığlığa umut bağladığım bir zaman oldu. Hiçbir şeye yaramadı. Şimdi şunu biliyorum: Ölünceye kadar terk edilmiş, korkudan ve soğuktan dolayı bağıran, okşanmaya aç küçücük bir çocuk olarak kalacağım.”

Bu metin beni gözyaşlarına boğdu. Başka bir şekilde duygulanmış görünmeyen Nora üzerinde aynı yöntemi deniyorum. Nora’ya psikanalizin böylesine derin bir acıyı iyileştirip iyileştiremeyeceğini ya da en azından yatıştırıp yatıştıramayacağını soruyorum, başka bir şekilde söylenecek olursa bir seans sırasında bir an ayağa kalkıp, Houellebecq’in yanağına dokunup onu okşayıp okşamayacağını soruyorum. Transferde annesine dönüşmüş oluyor ya. Nazikçe gülümsüyor ve konuyu değiştiriyor.

II. Dünya Savaşı’ndan sonra frijitleşmiş Fransız anne kendileri de yaygın olarak frijitleşmeyi devam ettiren bir sürü frijit kız çocuğu doğurdu. Görünen o ki Houellebecq epey Tayland masajı yaptırmış, ama baştan çıkarmayla müşteri olunmuyor. Doğrusu zamanla tuhaf bir tipe sahip oldu ama onu çok da kötü bulmayan hatta “sevimli” bulan arkadaşlarım var. Bir kadın bir erkek için “sevimli” diyorsa, teskin edici gelecek yolu açıktır. Hiçbir kadın beni “sevimli” bulmuyor.

Philippe Sollers, Merkez, çev. Nilgün Tutal, Alfa Yayınları, 2019 [2018], s. 56-8.

Diken, Houellebecq’de Hınç ve Kinizm

Ortalama okur ve dar sosyal çevre içinden bir okur olarak okuduğum yazarların çoğunluğu üzerine konuşabilecek, bakışımı genişletebilecek kişilerle muhabbet fırsatı bulabildim. Houellebecq için bu kısmet olmadı, hiç onu okumuş -belki bir kere- ve düşünmeye değer bulan -o da bulmamış olsa gerek- biriyle karşılaşmadım. Ülkesinde bir nevi kötü ve kirli Orhan Pamuk olarak biliniyor herhalde, edebi olarak saygı duyulmasının ve bu sebeple romanlarının çok satmasının yanı sıra kendine yönelen, Pamuk’u çokça aşan, politikten misojiniye kayan sebeplerle, kamusal bir nefret söz konusu. Meseleleri demek ki buralara o kadar da dokunmuyor ki, bir Zweig olmadı burada. Zweig örneği ilk bakışta bir popülerlik zıtlığından ileri gelse de öte yanda bireyin tutkularını toplumsal alanda devreye sok(ama)mamasından ve bununla bir çöküşe geçmesinden (Yürek Çöküntüsü ya da Bir Yüreğin Ölümü) da çağrışmış olmalı. Toplumsal olanın kendisi bizatihi bu bireysel tutkuların sermaye yararına ve birlikte yaşamaya dair kurulan yapıların (din, ahlak yapıları, aile vb.) kurulumuna vakfedilen enerjiden doğarken, akacak yer bulamayan o enerji bir ölüm istencine, yok edici edimlere kaydırıyor Houellebecq’in karakterlerini.

Bülent Diken Nihilizm okumasıyla, çok garip bir şekilde, kendine benzer niyetlerle -daha aşağı entelektüel kapasiteyle olsa da- bir okurluk ve seyirciliği deneyimleyen bir avuç insanın seyrettiği yörüngede dolaşıyor bu kitapla. Entelektüel kapasite dediğim şeyi temelde Nietzsche ve sonrasında Deleuze ve Žižek hattından takip ediyor, bu külliyat çevresindeki zengin bir referans listesini sırtına alarak perde aralarında Nuri Bilge Ceylan’a da Houellebecq’e de uğruyor. Bu pasajda Bernstein’ın “Zelil Kahraman” (abject hero) tahlili ve Agamben’in İstisna Hâli’nin Houellebecq karnavalına uygulanışı ilgimi çekti. 

.

KARNALAVESK -VE ACI

Haydi, Aralık geldi; babalarımızın buyurduğu özgürlüğün keyfini sür ve ne istersen söyle (Horatius, 2005, s. 67).

Kabul etmek gerekir ki Houellebecq’in metinleri belgesel niteliği taşımaktan ya da bir dünya görüşüne dair güvenili önermeler olmaktan ziyade, edebi metinlerdir. Houellebecq, Fransız edebiyatının, geçmişi Roma’ya, Juvenalis’le başlayan kadın düşmanı toplum hicvine kadar uzanan geleneğin son temsilcisidir. Bernstein’ın (1992) gösterdiği gibi, “zelil kahraman”, modernitenin romantize edilmiş tutunamayanı, aslında zaten efendi ve köle rollerinin yer değiştirdiği karnavallarda, Saturnalia diyaloglarında doğmuş bir karakterdir. İlginçtir, yapısında son derece keskin ve negatif bir yan bulunan bu diyaloglar modern zamanları atlatıp hayatta kalabilmiştir. Çağdaş kültürde zelil kahraman, kıymet vermediği topluma uyum sağlamayı reddeden merkezi bir figürdür. Bu anlamda Houellebecq’in bütün karakterleri zelil kahramanın, karnavaldaki kölenin söylemini benimser. Ve Houellebecq de Fransız edebiyatının enfant terrible‘ı olarak tanınır hale gelir; çünkü sahip olduğu paradoksal, “izin verilmiş özgürlük”le bütün normatif hiyerarşileri tersyüz edip kendini kötüleyerek, toplumu, “efendi”sini de kötüleyebilir. Bu açıdan bakıldığında Houellebecq’de Horatius’un karnavalla ilgili satirlerinin bir yankısı kolaylıkla duyulabilir:

Evet, kabul ediyorum, mideme pek düşkünüm. Güzel bir koku duyunca burun deliklerim seğirir, zayıfım, omurgasızım, üstelik oburluğum da cabası; ama sen de tıpkı benim gibisin, tabii daha beter değilsen (Horatius, 2005, s. 67-8).

Tam da bu anlamda Houellebecq’in karakterleri kendilerini alçaltmaya, sefaletlerini kabullenmeye ve metne de dahil edilen bir öz-bilinç sergilemeye (“Ben kiniğim, nemrut bir insanım…”) her zaman hazırdır (Houellebecq, 2005, s. 22). Örneğin The Possibility of an Island‘da romanın stand-up’çı kahramanı Daniel bir kinik olduğunu, bir “soytarı” olduğunu kabul eder. Ancak bu “tevazu”ya kanmamak gerekir; çünkü bu kabul onu çevreleyen toplumun ondan bile daha kinik olduğu argümanına hizmet etmekten başka bir şey yapmak. Daniel şöyle espriler yapar örneğin:

“Vajinanın etrafındaki yağlı şeye ne denir biliyor musun?”
“Hayır.”
“Kadın” (Houellebecq, 2005, s. 11).

Ve ardından alaycı bir şekilde hemen ekler:

“Tuhaftır, öyle bir şeye attırmışlığım var. Tabii o zamanlar Elle ve Télérama‘da hakkımda iyi yorumlar çıkıyordu” (a.g.y.)

Sergilediği işkence ve barbarlık sahneleri, ırkçılık, yamyamlık, pedofili, baba katilliği Daniel’in yanına kalır ve sanat dünyasında, “para getiren her şey” sermayeye çevrilmiş olur (Houellebecq, 2005, s. 110). Bu sayede, hınça özgü o nefret kendini tevazu ve aşağılık duygusu ifşaatlarıyla gözlerden saklar (bkz. Deleuze, 1983, s. 117). Aslında hınç insanı “bir süreliğine kendini küçültüp boyun eğmeyi” bilir (Nietzsche, 1996, s. 24). Ben kiniğim ama beni çevreleyen toplum benden daha kinik; ben kötüyüm ama sen benden betersin. Tabii bunları ciddiye almamak gerekir; çünkü en başta soytarının kendisi yaşadığı talihsizlikleri ciddiye almaz. “Cezadan muaf, katıksız bir piç gibi” yazmasını mümkün kılan şey, yaşadığı talihsizliklerdir (Houellebecq, 2005, s. 11). Houellebecq’in hınç dolu figürleri talihsizliklerini bir artı-keyif kaynağına dönüştürmede iyice ustalaşmıştır. Başkalarını suçlamak ve sorumlu tutmak, söylemlerinin karakteristik bir özelliği haline gelmiştir.

Atomised‘da betimlenen, New Age tatil kampının sahibi, Houellebecq’in gerçek bir kişiden yola çıkarak yarattığı karakterlerden birisidir. Bu kişi, kampı “herkesin herkesle yattığı bir seks yuvası” olarak tasvir eden yazarı dava etmiş ve davayı kazanmış, bunun ardından Houellebecq kitabın sonraki basımlarında tatil kampının adını değiştirmiştir (Tait, 2006, s. 3-4). Tatil kampının sahibinin şikâyeti ilgi çekicidir: “Sanırım kendini yanlış giden şeyleri düzelten biri olarak görüyor; bir yandan pislik içinde yuvarlanmaya bayılıyor, bir yandan da, ‘bakın, toplum benden bile daha iğrenç’ diyor” (a.g.y., s. 15).

Peki, Houellebecq’in stand-up’çısı Daniel neden hiçbir zaman sahiden komik değil? Neden o da diğer tüm Houellebecq karakterleri gibi basit bir robotu andırıyor; kitaptan fırlamış görünüyor? Aslında, Houellebecq karakterlerinin sefaletini acı verici yapan şey, karkaterlerin sahici olmayışlarıyla ilgili sapkın bir öz-farkındalık, öz-bilinç sahibi olmaları. Ve sahici olmayışın neden olduğu umutsuzluğukla yüz yüze gelen zelil kahramanın elindeki “en umut verici seçenek, kendini bir canavar gibi gösterip insanlara bunu yutturmaktır” (Bernstein, 1992, s. 31). Zelil kahraman da canavar da toplumla uzlaşmaz. Bununla birlikte, Houellebecq’in kendinden de en az başkalarından tiksindiği kadar hınç dolu zelil kahramanları, canavarların kararlığından yoksundur. Ama dolaylı yoldan, taklit ederek canavara dönüşebilirler. Yine de:

… paradoksal olarak, insanın böyle bir ifade şeklini sahiden arzulaması sahiden canavarcadır ve başkalarını bunun doğruluğuna inandırmaya çalışmak, bütün sahtekârlığıyla, kesinlikle delice bir hayat tarzıdır. Yani Zelil Kahraman yine ikili bir varoluşa mahkûmdur: Gerçekte zaten kendisine ait olan bir rolü hicveder ve halihazırda içinde bulunduğu duruma öykünür. (a.g.y.)

Canavarlıkla karnavalı bir araya getiren bu paradoksal topoloji anlamak için Houellebecq’in romanlarındaki zamansallığa geri dönmek gerekir. Geleneksel olarak, Saturnalia diyaloglarının zamansallığı, karnavalesk bir askıda kalmışlık durumu, bu tür “istisna hali” ile tanımlanır ve bunu normale dönüş izler (bkz. a.g.y., s. 20). Böylelikle karnaval, kurulu iktidarı tehdit etmemiş olur; kuralı kaldıran değil, askıya alan bir ihlalde bulunur. İhlal, kuralı aşarak, onu tamamlamış olur. Ancak Houellebecq’de karnaval kalıcı hale gelerek ihlale dayalı paradoksal bir düzen niteliği gösterir. Yani, Houellebecq söz konusu olduğunda aylardan hep “Aralık”tır ve “normal” dönme yönünde ne bir inanç ne bir arzu vardır; bize sunulan, sürekli ihlale maruz kalan bir toplumsal dünya ve tüm değerlerin ters çevrilmesidir.

Bu paradoksal düzene Agamben (Kutsal İnsan‘da) “kamp” der. Bu, düzen ile düzensizliğin, içeri ile dışarının, politika ile biyo-politikanın ya da kısaca istisna ile kuralın birbirinden ayırt edilemez hale geldiği bir alandır. Houellebecq’in bütün karakterlerinin belirli yaşam formları, beğeniler ve toplumsal pozisyon(alma)ların bulunmadığı ayrımsız bir kitleye mensup olması bu açıdan önemlidir. “Hiçbir toplumsal statü, hiçbir ilişki artık kesin kabul edilemez” (Houellebecq, 2004, s. 70). Hatta, yazarın romanları sadece “çıplaklık”ıyla dikkate değer olan “evsiz bir insanlık”la doludur (Tygstrup, 2005, s. 276). Dolayısıyla, hem Tayland’daki seks kamplarında hem yazarın tarif ettiği Paris gece kulüplerinde, bir tür doğa haline terk edilmiş bedenlerle karşılaşırız. Houellebecq’in kitaplarının altta yatan matrisinin, yani arzu ve tiksinti, nesne ve zelil ya da ihlal ve teyidin ikili ekonomisinin önemi de buradan gelir. Karakterleri çıplak bedenlere indirgeyen şey işte bu iki kutup arasında yaşadıkları gidip gelmelerdir. Bu bocaamayı kuvvetlendirense, sanat-yaşam ayrımının çifte ihlalidir. Televizyondaki reality show’larda olduğu gibi Houellebecq de sürekli olarak yaşamı kurgular; farazi figürlerle gerçek figürleri kasten birbirine karıştırır. Bir yandan, karakterlerin çoğu gerçek yaşamdan kişilerdir ve hatta kitapları okuduklarında kendilerinden bahsedildiğini fark edebilmektedir; diğer yandan Houellebecq medyada farazi karakterlerinden alıntılar yapmaktadır (bkz. Tygstrup, 2005, s. 272). Yani, farazi kişiler (bi bedene ait olmayan sözcükler), kitaplardaki temsilleriyle ilgili söz hakkı tanınmamış gerçek kişilerle (sözcükleri olmayan bedenler) çakışır; bu, “gösteri toplumu”nu biyo-politikayla buluşturan bir süreçtir.

Kaynakça
Bernstein, M. A. (1992) Bitter Carnival. Ressentiment and the Abject Hero, Princeton UP, Princeton.
Deleuze, G. (1983) Nietzsche and Philosophy, Columbia UP, New York [Nietzsche ve Felsefe, Çev. Ferhat Taylan, Norgunk Yayınları, 2011].
Horace [Horatius] (2005) Satires and Epistles, Penguin, Londra.
Houellebecq, M. (2004) Lanzarote, Vintage, Londra.
Houellebecq, M. (2005) The Possibility of an Island, Weidenfeld & Nicolson, Londra.
Nietzsche, F (1996) On the Genealogy of Morals, Oxford UP, Londra [Ahlakın Soykütüğü Üstüne, Çev. Ahmet İnam, Say Yayıncılık, 2007].
Tait, T. (2006) “Gorilla with Mobile Phone”, London Review of Books. http://www.lrb.co.uk/v28/n03/tait01_.html
Tygstrup, F. (2005) “Den Mest Aandsvage Religion. Michel Houellebecq og Den Postmoderne Xenofobi”, M. Ogh, J. Bruhn, N. Lübecker & P. Madsen (ed.) Europas Andre, Tiderne Skifter, Kopenhag, s. 269-85.

Bülent Diken, Nihilizm, çev. Aylin Onacak, Ayrıntı Yayınları, 2011 [2009], s. 136-9.

 

Houellebecq, Fedakarlık Üzerine

“Bu kadın yedi yaşından başlayarak çiftlik işlerinde, yarı ilkel alkolikler arasında korkunç bir çocukluk geçirmişti. Erişkinlik dönemi, bir anısı olamayacak kadar kısa sürmüştü. Kocasının ölümünden sonra hem dört çocuğunu yetiştirmiş hem de fabrikada çalışmıştı. Kış ortasında, ailenin temizliği için avludan su taşımıştı. Altmışından sonra, henüz emekli olduğunda, yeniden küçük bir çocukla oğlunun oğluyla uğraşmayı kabul etmişti. O çocuğun da hiçbir eksiği olmamıştı; ne temiz giysiler ne pazar öğlenleri güzel yemekler ne de sevgi eksikti. yaşamı boyunca tüm bunları yapmıştı bu kadın. İnsanlık tarihinin -az bile olsa- tümü kapsayan bir araştırması, bu tür olayları göz önünde tutmak zorundadır. Tarihsel olarak bu tür insanlar yaşamıştır. Tüm yaşamları boyunca, yalnızca özveri ve sevgiyle çalışan, zor koşullarda çalışan, yaşamlarını bir özveri ve sevgi anlayışı içinde, gerçek anlamda başkalarına adayan, hiçbir zaman kendilerini feda ediyormuş duygusuna kapılmayan, başkalarına yaşamlarını adamaktan başka bir yaşama biçimi düşünmeyen insanlar. Uygulamada bu tür insanlar genellikle kadınlardı.”

Michel Houellebecq, Temel Parçacıklar, çev. Osman Senemoğlu, Can Yayınları, 2013 [1998], s. 90.