Rilke, İroninin Cazibesi ve Sınırları

Rilke’nin Genç Şaire Mektuplar’ından ironi öğüdü. Baştan çıkarıcılığına karşı uyarıyor. İroniyle belli bir noktaya kadar varılabileceğini, yeterince derine inilemeyeceğini düşünüyor.

İroninin size hâkim olmasına izin vermeyin, bilhassa da yaratıcı olmayan anlarda. Yaratıcı anlarda ise yaşamı kavramak için faydalanacağınız fazladan bir yol olarak kullanmaya çalışın ironiyi. Temiz kullanıldı mı, ironi de temizdir ve ondan utanmaya gerek yoktur; ama kendinizi ona fazla yakın mı hissediyorsunuz, onunla yakınlığınızın gittikçe büyümesinden mi korkuyorsunuz, o zaman ironinin, karşılarında küçük ve çaresiz kalacağı büyük ve ciddi konulara yönelin. Şeylerin derinliğini arayın: İroni oralara asla inemez, —ve eğer ki bu sayede büyük olanın kıyısına varıyorsanız, aynı zamanda bu anlayış şekli sizin varlığınızın bir zorunluluğundan mı zuhur ediyor, bunu bir araştırın. Çünkü ironi ciddi şeylerin etkisi altındayken (eğer tesadüfi bir şeydiyse) ya sizden kopup uzaklaşacaktır ya da (eğer gerçekten doğuştan sizin bir parçanızsa) güçlenip ciddi bir araç haline gelecek ve sanatınızı biçimlendirirken kullanmak zorunda olduğunuz aletler dizisi içindeki yerini alacaktır.

Rainer Maria Rilke, Genç Şaire Mektuplar, çev. Semih Uçar, Nora Yayınları, 2016 [1929], s. 16.

Crary, Blog Üzerine

Blog’a eklediğim kayıtlar tam da blog girdisi sayılmazlar. Başta telif hakkı ihlali, bunun yanı sıra tembelce girişilmiş arşiv, günlük ve yazı denemelerinden oluşuyor içerik. Kişisel ve mahrem dijital alanımda dosyalamak yerine, yarı-kamusal bir alana açma sebebim ne? Sıradan koşullarda hiç kimse girip okumayacak olsa da bir gün çok isabetli bir arama motoru aramasında birisi böylesi alıntılar ya da yorumlarla karşılaşmaktan anlık bir haz alabilir. Aşırı kişisel bir karşılaşma gerçekleşebilir, birden veriye dönüşebiliriz. Tanınma çabası, sibernetik sosyalleşme ve anahtar kelimelerin korunaklı ağırlıkları ardına saklanma da cabası.

Ziyaretçi verisini işleyen Google Analytics, her gün birkaç kişinin blog’u ziyaret ettiğini, anında çıkma oranlarının 90% civarında olduğunu söylüyor. İnternette aradığını bulamadığın, birkaç saniyelik bir tıklama ve vazgeçme anı. Bir günde kaç kere başımıza geliyor kim bilir bu talihsizlik. Siber-alanda yol aldıkça tatminsizlik biriktiriyoruz. Sonra yığıntıda birden komik ya da ilgi çekici bir şey karşımıza çıkıveriyor.

Blog tutmak üzerine kitaplara ve makalelere bakınca —ve ‘içerik üreterek nasıl bir ayda 3000$ kazandım, siz de kazanın’ yazılarını eleyince— karşılaştığım genel eğilim bu eylemin narsizmine dair yorumlar ve incelemelerden oluşuyor. Sosyal medya eleştirisi yapan yazarlar bunu politik, ekonomik ve psikolojik bir gayri maddi emek sömürüsü —ve kendini sömürü—, apolitizm ve kolektifliğin dışına düşme hali olarak okuyorlar. Haklı buluyorum. Sözünün değeri olmadığına bir inanç ile söz etmekten imtina edememenin arasında kıskıvrak kalmış, kilitsiz, kapağı yoktan gelen sert rüzgarla açılan bir hatıra defteri yazmak gibi.

Müthiş tempolu ve istikrarlı bir okur olan Tony’nin dünya edebiyatından okuduklarını paylaştığı blog’unun alt başlığı: “yazar olmak için çok tembel, sessiz kalmak içinse çok egoist”. Tony, Melbourne’de yaşayan bir İngiliz’miş, Kore ve Japonya edebiyatını yakından takip ediyor, bense onun okurluğunu izliyorum. Öte yandansa tam emin olamıyorum, Nijeryalı yazar Teju Cole Hırsıza Her Gün Bayram kitabını blog’una yazdığı yazıları toparlayarak çıkardığını söylüyordu. New York’tan memleketine döndüğünde karşılaştıklarını blog’unda yaza yaza bir deneme/biyografi yazarı oluvermiş, fotoğraflı romanı sadece ismen ve şeklen de olsa Sebald ile birlikte anılmaya kadar götürmüş onu. Mesleğinin yazarlık olması belki bu örneği farklılaştırıyordur. Temsili olmayan bir bulgu: yurdu kayanlar daha çok blog tutuyor, otantiklik arayışından olabilir mi?

Crary, sorumluluğun ve ötekinin terk edilmesi olarak görüyor blog’u. İnanmak istemesem de büyük ölçüde katılıyorum, özellikle de apolitik bir eylem olmasına. Sadece, bu ret içinde başka tür bir sorumluluğa ve ötekiyle karşılaşmaya imkân veren olasılıklar barındığını da düşlüyorum. Henüz her şeyimizle kontrol altına alınamadık, iyi ya da kötü bir şeyler denemeye alanımız var. Belki de yok, her şey buraya kadar. Kurtuluşun sabahını bekleyen Benjamin olmadığımız kesin.

1990’larda neoliberalizmin doğuşuna eşlik eden denetim biçimleri, öznel etkileri ile ortak ve kolektif olarak desteklenen ilişkileri yok etmeleri bakımından daha işgalcidir.  7/24 beklemesiz bir zaman, talep üzerine bir ânındalık, başkalarının mevcudiyetinden yalıtılma yanılsaması sunar. Yakınlığın beraberinde getirdiği, başka insanlara karşı sorumluluk, kişinin günlük rutinleri temaslarının elektronik olarak yönetilmesiyle kolaylıkla atlanabilir artık. Belki daha da önemlisi, 7/24 doğrudan demokrasinin her biçimi için elzem olan birey sabrı ve saygısını köreltmiştir: başkalarını dinleme sabrını, konuşmak için sıranın sana gelmesini bekleme sabrını. Blog fenomeni, başka birini bekleyip dinlemenin gerekli olması ihtimalinin ortadan kalktığı tek yönlü olarak olarak kendi kendine çene çalma modelinin -daha nicesi olan- zaferlerinden biridir. Dolayısıyla blog tutmak, ne gibi niyetlerle olursa olsun, “siyasetin sonu”nu ilan eden daha pek çok şeyden biridir.

Jonathan Crary, 7/24: Geç Kapitalizm ve Uykuların Sonu, çev. Nedim Çatlı, Metis Yayınları, 2015 [2013], s. 121.

Bifo, Panik Şehri

Bifo’nun baştaki “panik” vurgusu aslında o kadar da özgün ve yeni değil. Pasajın ilerisinde kendisinin de andığı gibi anksiyetenin eş anlamlısı gibi kullanıyor fakat genelde ajitatif bir tarzla yazdığı için panik kavramından da bir kroşe çıkarmak istiyor. Bu kitabın farklı fikirlerinden ziyade eleştirel ve politik enerjisi beni etkilemişti. Kentteki panik aklımda kalmış, bugünlerde bir geri dönüp okumak iyi olur dedim. Kuşatıcı ve dolayımlanmış ticari iletişimden korku ve gözetlemeye yol alırken bir sarsılma yaratıyor. O kente Ursula Huws’un bakışı da aklıma geldi. İngilizce çevirisi açık erişim, çevirmenleri arasında Terranova da var. 

Panik Şehri

Kentsel alan giderek diyasporik, heterojen ve yersizyurtsuzlaşmış imgesellerin akıntıları tarafından kat edilmektedir. Panik, kentsel psişik boyut haline gelmekte. Çok güçlü ve çok hızlı bir uyarıma maruz kalan duyarlı bir organizmanın tepkisidir bu. Duygusal ve iletişimsel olarak işlenmek için fazla sık ve yoğun uyarımların zorladığı bir organizmanın tepkisi.

Nedir panik? Psikiyatristlerin yeni bir rahatsızlık keşfettikleri söyleniyor: “Panik Sendromu.” Belli ki bu, insanın kendine dair psikolojik algısında hayli yeni bir şey. Tamam ama “panik” ne demek? Panik eskiden hoş bir kelimeydi. İsviçreli-Amerikan psikanalist James Hillman, Pan üzerine kitabında kelimeyi tam da bu anlamıyla hatırlatıyordu. Pan, doğanın ve bütünlüğün tanrısıydı. Yunan mitolojisinde Pan insanla doğa arasındaki ilişkinin sembolüydü. Doğa, bizleri saran gerçekliğin, şeylerin ve enformasyonun karşı konulmaz akışıdır. Modern kültür, doğanın evcilleştirilmesi ile aynı anlama gelen insan hâkimiyeti fikrine dayanır. Öyleyse kökensel panik hissi (antik dünya için iyi bir şeyken) gitgide daha korkutucu ve yıkıcı bir hal almaktadır. Bugün panik bir tür psikopatoloji haline gelmiştir. Bireysel yahut toplumsa bir bilinçli organizmanın, içinde bulunduğu süreçlerin hızı karşısında şaşkına döndüğünü ve bu enformasyon girdisini, organizmanın kendisi tarafından üretilmiş olsa bile, işleyemediğini gördüğümüzde panikten bahsediyoruz.

Teknolojik dönüşümler, odağı maddi ürünlerin üretiminden göstergesel ürünlerin alanına kaydırdı. Böylece gösterge-sermaye ekonominin hâkim biçimi haline geldi. Artı değerin ivmelenen yaratımı, enfosferin ivmelenmesine bağlıdır. Enfosferin dijitalleşmesi bu ivmelenmeyi mümkün kılar. Göstergeler gittikçe artan hızlarda üretilir ve dolaşıma girmektedir, ama sistemin insan bağlantısı (vücut bulmuş zihin) artan bir baskıya maruz kalır ve bu baskı altında sonunda çatlar. Öyle sanıyorum ki mevcut ekonomik kriz, gösterge-üretimi ile gösterge-talebi alanındaki bu dengesizlikle ilgili. Göstergesel ürün arzı ile toplumsal olarak mevcut dikkat zamanı arasındaki ilişkideki bu dengesizlik, ekonomik krizin olduğu kadar içinden geçmekte olduğumuz entelektüel ve politik krizlerin de çekirdeğini oluşturmaktadır.

Gösterge-sermaye bir aşırı üretim krizi içindedir, fakat bu krizin biçimi sadece ekonomik değil, aynı zamanda psikopatiktir. Gösterge-sermaye aslında maddi ürünlerin üretimi değil, psişik uyarım üretimiyle ilgilidir. Zihinsel ortam, bitmek bilmez bir uyarım, sürekli bir elektrik çarpması etkisi yaratan göstergelerle doyurulmuş haldedir ve bu durum hem bireysel hem de kolektif zihni bir çöküşe sürüklemektedir.

Panik sorunu genelde zaman yönetimiyle ilişkilendirilir. Ama paniğin uzamsal bir veçhesi de vardır. Geçen yüzyıllarda modern kentsel çevrenin inşası, politik kentin rasyonalist bir planlanmasına bağlı idi. Son yirmi otuz yılın ekonomik diktatörlüğü, kentsel gelişmeyi ivmelendirdi. Siberuzamın yayılımı ile kentin fiziksel ortamı arasındaki etkileşim, kentsel uzamın rasyonel örgütlenmesini tahrip etti.

Enformasyon ile kentsel uzamın kesişiminde, kural ve plan tanımayan, sadece ekonomik kazancın mantığı tarafından yönetilen kaotik bir yayılımın çoğalışına tanık oluyoruz. Kentsel paniğin nedeni, bu yayılım ve metropoliten deneyimin bu çoğalışıdır. Uzamsal kaçış çizgilerinin çoğalması. Metropol yeryurt alanındaki bir karmaşıklığın bir yüzeyidir. Toplumsal organizma, metropoliten kaosun bu fazlasıyla karmaşık deneyimini işleme yetisine sahip değildir. İletişim hatlarının çoğalması da yeni bir tür kaotik algı yaratmıştır.

2001 yazında Salman Rushdie’nin Öfke adlı romanı yayınlandı. Kapaktaki fotoğrafta Empire State binasına yıldırım düşüyordu. Kitabın yayımlanışının hemen ardından, kapak korkutucu bir önsezi gibi göründü. Ama bu önsezi sadece kapakla ilgili değildi, zira roman Batı metropolünün psişik çöküşünü tarif ediyor, daha doğrusu çağrıştırıyordu. Rushdie, gösterge üreticisi bir toplumsal sınıf olduğu kadar aynı yok oluş ve varoluşsal kırılganlık koşulu altında yaşayanların oluşturduğu bir sınıf olarak, sanal sınıfın sinir sistemini tasvir ediyordu: hücreselleşmiş yongalar, birbirine bağlı terminallerin daimi ve soyut yeniden birleşimi içindeki parçalar. Sürekli bir elektrik çarpmasıyla geçen on yıldan, ekonomik yatırım on yılına duyulan arzudan sonra, birikmekte olan bu psikopatik titreşimi hissedebilirsiniz. Anksiyetenin büyüdüğünü, kentsel libidinal ekonominin çıldırdığını hissedebiliyorsunuz.

Milyonlarca cep telefonu birbirini arayıp duruyor, lipit enerjiyi seferber ederek, teması erteleyerek, orgazmın hazzını şehrin bir yanından ötekine, baskılanmış bir kentsel zamandan diğerine taşıyarak.

Rushdie’nin romanında olaylar temelde Manhattan gökdelenlerinin tepesinde geçer. Binaların tepelerinde dolanan korkunç kara kuşlar bir sonraki çöküşü haber verir.

Mike Davis, toplumsal uzam üzerinde yıkıcı etkileri bulunan korku, güvenlik ve özelleştirme mitolojilerini yeniden inşa ederek, City of Quartz‘da (1990) Los Angeles’ın, Dead Cities‘de ise (2003) New York’un kentsel toprak algısını haritalandırır. Davis’e göre: “Günümüz mimarisinin yeni askeri dizimi, şiddeti ima eder ve imgesel tehditleri bertaraf eder. Bugünün sahte kamusal alanları, büyük alışveriş merkezleri ve yönetim merkezleri, kültürel akropoller ve benzerleri, alt sınıfları uzakta tutacak bir dizi görünmez gösterge barındırır” (Davis 1990: 226).

11 Eylül’den sonra güvenlik paranoyası imgelemde, yüksek teknoloji ürünlerinin üretiminde ve kentsel tasarımda ana eğilim haline gelmiştir. Davis, şöyle der:

'Korku ekonomisi topyekûn kıtlığın ortasında büyüyor... Düşük ücretli güvenlik görevlileri on yıl içinde yüzde elli büyüyecek ve yüz tanıma yazılımının beslediği video gözetim sistemleri, gündelik rutinde mahremiyet namına ne kaldıysa onu da yakalayacak. Havaalanlarındaki güvenlik rejimi, alışveriş merkezlerinde, spor müsabakalarında ve başka yerlerde kentli kitlelerin idaresi için model teşkil edecek... Başka bir deyişle güvenlik su, elektrik ve telekomünikasyon gibi tamamen gelişmiş bir kentsel hizmet haline gelecek.' (Davis 2003: 12-13)

Panik şehri, insanların birbirine yaklaşması için, kucaklaşmak için ve fısıldanan kelimelerin yavaşlığı ve hazzı için artık zamanın hiç olmadığı yerdir. Reklamcılık libidinal dikkati yüceltir ve uyarır, kişisel arası birebir ilişkiler karşılaşma vaatlerini çoğaltır, ama bu vaatler asla gerçekleşmez. Arzu anksiyeteye dönüşür ve zaman büzüşür.

Franco “Bifo” Berardi, Gelecekten Sonra, çev. Osman Şişman & Sinem Özer, Otonom Yayınları, 2014 [2011], s. 113-6.


Salman Rushdie – Fury (Öfke)

Biberyan, Beyoğlu’nda Yılbaşı

Karıncaların Günbatımı’nı okuyalı bir yıl kadar oldu, Biberyan’ın diğer romanlarına henüz devam etmedim ama Meteliksiz Aşıklar’ı yakınımda tutuyorum, okuyacağım, şiddeti sürerse de Yalnızlar’ı. Her şeye rağmen yine bir bahar geldi, yürüyüş yolları açıldı. Başka bir İstanbul yürüyüşü okuyunca iştahım kabardı, dün sabah biraz erken uyanınca geçmişten bir yürüyüş pasajı okuyayım dedim. Nedense ilk aklıma bu roman geldi. Ara sıra Aylak Adam’ı hatırlatmıştı. Hareket halindeyken mekanları sık sık adıyla anan sayfalar ve Aylak’ın rotalarıyla kesişmeler vardı.

Sayfaları karıştırınca önce Baret’in ablası Hilda’yı Kadıköy İskelesi’nde görüp takip etmeye başladığı bölüme rastladım (s. 138-41). Hilda’yı tek başına, süslenmiş bir şekilde dolaşırken görüp peşine düştüğü bölüm. Vapurla onun peşi sıra Karaköy’e yolculuk ediyor, oradan Tünel’e çıkıyordu Baret. Hilda Taksim’e kadar çıkıp tekrardan aşağıya Galatasaray’a dönüyor, Degüstasyon’un önünde biraz düşünüp sonra lüks bir mekâna, Hatay’a oturuyordu. Şaşırmış, ablasının o çevrede tanındığını fark etmişti Baret. Hilda’yı uzaktan gözledi, bekledi, sonra tekrardan peşine takılıp Kadıköy vapuruyla eve döndü. Biraz dolaşıp eve girdi. Evde, hiçbir şey olmamış gibi karşılıyordu ablası Baret’i.

Edebiyatta ve sinemada kadınların peşinde şehrin sokaklarında dolaşan bekar erkeklere aşinayız, aynı erkeklerin ablalarının peşinde bu soğukkanlılıkla dolaşmasınaysa o kadar değil. Yeşilçam’da klişe bir aile içi şiddet sahnesiyle bitebilecek bu plan, evde sürekli sözünü saklayan, bekleyen, bunalan Hilda’nın kendine ait bir iç ve dış dünyası olduğuna ve bunu biz okurların pek kolay keşfedemeyeceğine dair imalarla yükleniyordu.

Bunu okuduktan sonra biraz daha kitabı karıştırınca başka bir pasaj buldum. Araya giren diğer karşılaşmalar var mıydı hatırlamıyorum ama yine Hilda’ya, ya da onun hayaletine rastladı Baret, bir başka yürüyüşte. Yılbaşında ne yapacağını bilmeden dolaşıyordu bu sefer. İş çıkışı Beyoğlu’na karışmayı en çok sevdiğim aktarma noktalarından Halıcıoğlu ile başlayıp Tünel’den Balıkpazarı’na vardığı; kalabalıkları, karıncaları, savaşsız yılbaşı günü, şıklığa kini ve yorgunluğu ile Baret, titriyor, orada henüz kış.

Halıcıoğlu’nun karanlığından sonra, Karaköy gözlerini kamaştırdı. O zaman yılbaşı olduğunu hatırladı. Yıllardır İstanbul’da yılbaşı geçirmemişti.

Haliç İskelesi’nden Tünel’e, köprüden, kalabalığın arasında itiş kakış yürüyerek geçti. Yabancı gözlerle Cenyo’yu, Tokatlı’yı, Cumhuriyet’in Noel babalarını, Bonmarşe’yi seyretti. Tünel de, Tünel’deki ahali de değişikti bugün bu saatte. Aylardan beri, saat sekiz-dokuzan sonraki Tünel’e alışmıştı. On iki-on sekiz yaşları arasındaki küçücük işçi çocuklar, Perşembe Pazarı’nın güneş görmeyen nemli atölyelerinden çıkmış, üstleri başları metal tozlarıyla kirlenmiş, kir pas içinde, yorgun argın, bu saatten sonra evlerine dönüyor oluyorlardı. Hepsinin elinde, yağlı gazete kâğıdına sarılı sefertasları olurdu.

Bugün bu saatte, üstü başı düzgün insanlar çıkıyordu Tünel’e. Eskiden ailece Pera’ya çıktıklarında görmeye alışık olduğu türden insanlar. Hepsinin elinde güzelce sarılıp bağlanmış paketler, kutular vardı. İstanbul savaşsız ilk yılbaşını yaşıyordu. Bunun hatırlanacak bir gün olduğunu fark etti, ama hiçbir coşku duymadı. Kendisine hep en tatlı heyecanları armağan etmiş olan yılbaşına karşı soğuk bir ilgisizlik duydu içinde. Tüm bu kalabalıklara, bu dükkânlara, ışıklara, paketlere, parıltılı ağaçlara, görsel eğlencelere, bu hayhuya karşı, bu şık bayanlara ve baylara karşı, yüreğinin derinliklerinde bir kin duydu. Bütün insanları çocuklaşmış, çılgınlaşmış gördü. Onların acelesini, bir şeyler yapma, bir şeyler becerme, bir yerlere yetişme telaşını, dükkânlara girip çıkmalarını, pazarlık etmelerini, satın almalarını, tebrikleşmelerini, yapmacık gülüşlerini küçümsemeyle, neredeyse kızgınlıkla izledi. Çocukken, sayısız karıncanın bir tepecikten diğerine, bir delikten ötekine hummalı koşuşturmasını hayretle seyrettiği gibi, yüksek tepeden baktı caddeye. Karıncalar, karıncalar…

Sinsi sinsi güldü kendine. Lula belki de hediyesini bekliyordu. Hiçbir şey almayacaktı. Hiç kimseye hiçbir şey almayacaktı. Hatta çok parası olsa bile almayacaktı.

Galatasaray’a varmak üzereydi. Ayakları ıslanmıştı, yağmur yağıyordu. Hafif, inatçı bir yağmur. Kendisine de bir şey almayacaktı. Zaten alamazdı. Ayakkabısı delindiğinden beri, aldığı parayla iyi kötü karnını doyurduktan ve kirayı ödedikten sonra, başka bir şey yapamayacağını anlamıştı. Hatta alabilse bile bugün ayakkabı almayacaktı. Hiçbir şey almayacaktı. Hemen gidip yatmak, uyumak istiyordu. Uykusuzluğun ve hazımsızlığın sıkıntılarını sabaha karşı kusmak üzere, herkesin yiyip içtiği, oynadığı, unuttuğu, unutmak istediği, bütün evlerin ışıl ışıl olduğu şehrin merkezinde bir adacık gibi karanlık, soğuk odasında uyumuş olduğunu hayal etti ve bir hoşluk kapladı içini. Kim bilir, tabii Lula da en yeni elbisesini giymiş, evi düzeltmiş, topluca oynanan bu oyuna katılmaya kalkmıştı şimdi. Belki de onu bekliyordu. Belki de onu kendi odalarına davet edecekti, ama o reddedecekti. Alay ederek, “Ne çocuksun Lula!” diyecekti.

Birden Hilda’yı fark etti. Tesadüfen mi gözü kaymıştı oraya? Her neyse, içerideki sıcağın etkisiyle, Hatay’ın buğulanmış camından Hilda’yla göz göze gelir gibi olunca yer yarıldı adeta. Öylesine apar topar kaçtı ki, kendisini gerçekten görmüş olup olmadığını doğrulayamadı. Hilda’nın, arkasından koştuğundan emindi. Kendini Balıkpazarı’ndan içeri attı. Islak kaldırımları seyyar satıcılar kaplamıştı. Kalabalıktan, koşmak mümkün değildi. Arkasına bakmadan insanların içine karıştı.

Girecek bir delik aradı. Yerrortutyun Kilisesi’nin karanlık kapısı kurtarıcı oldu. Işıkların, hayatın orta yerinde, uykudan esneyen o zindandan içeri süzülüverdi.

Girişte, mumların bulunduğu odada, hüzünlü bir görevli vardı.

Avlunun en karanlık köşesine gidip duvara yaslandı. Kalp atışları gittikçe yavaşladı ve üşümeye başladı. “Gördüğüm kadın gerçekten Hilda mıydı?” diye düşündü. Şimdi emin değildi. Buğulu camlar o kadar bulanıktı ki. Hilda’yı ilk gördüğü günkü gibi, yine aynı yerde, çay masasının önünde görmüştü, ama bugün oturan Hilda mıydı?

Sakinleşip gerçek dünyaya döndü. Kafası yeniden çalışmaya başlamıştı. Karşısındaki bulanık kütle, kilise binasının ta kendisiydi. Camlardan mum ışığı yansıyordu. İçeride, orta yerde, etrafına yanan mumlar dizilmiş bir kütle var gibi geldi ona. Bir ilahi duymak için kulak kabarttı. Kalbi küt küt atıyordu. Kapıya yaklaşıp camdan içeri bakmayı, hayal ettiği şeyi doğrulamayı düşündü… Birden geri dönüp kendini dışarı, Balıkpazarı’nın ışığına, patırtısına ve çamuruna attı. Nefes aldı. Midesinde keskin ve sinsi bir ağrı dolaşıyordu. Evi, Lula’yı, yatmayı unutmuştu. Yatmak istemiyordu. Yalnız kalmak istemiyordu. Tarlabaşı’na inip Haybeden’e gitti. Soğuktan titriyordu.

Zaven Biberyan, Karıncaların Günbatımı, çev. Sirvart Malhasyan, Aras Yayınları, 2019 [tefrika 1970, roman 1984], s. 288-91.

Balkış, Banliyö Hattında Yürüyüş

‘Mahvedeceğimiz hayatımız için bu boşluğa ihtiyacımız var.’

İstanbul’un banliyö hattı yürüyüşlerine bir katkı. Alıntılanacak sayfalar sıralansa son dilimde yer alabilir yine de buradan başlamak benim için özel, güzel.

Baht dönüşü, peripeteia, ile yeni bir peripatetik yazar buldum [1]. Tüm romanlarında yürüyüşler var. Birinin işaret etmesine izin vermeden kendisi etkilendiği yazarları sayıyor [2], epey yürüyüş yazarı var, bir kısmıyla ise ilk defa karşılaştım. ‘Trajik olana yönelme isteği’yle andığı, eklemlendiğini söylediği kanona ilgi duyuyordum. Bu –temellerini Almanca yazanların kurduğu ve filizlendirdiği– kanonun varlığını hissediyor ama bilmiyordum. Bir anda önümde açılıverdi Balkış’ın yazdıklarıyla. Romanlarında sık sık onlarla diyaloglar var, bir anlamda kitaplarının kurucu fikirleri de bu yazarlardan ortaya çıkıyor gibi. Çıkış noktaları da döndükleri yer de yazının içinde olan romanlar. Coetzee’nin Kafka’sı gibi Balkış’ın kanonu.

Bütün bunları Balat’a doğru yol aldığım için hatırlıyordum. Açılışın başlamasına yaklaşık bir saat vardı ve yürümek beni yormuştu. Zeyrek’e çıkacak vaktim kalmamıştı. Üniversitenin arka sokağından içeri yürümeye başladım. Yorulduğumu hissediyordum. Bacaklarım ağırlaşmıştı. Oysa ben hep yürümeyi seçtim ama şimdi bu yetimi kaybettim, zamanla yitirdiğim pek çok yeteneğim gibi, yürüme yeteneğimi yitirdim. Beni en çok üzen bu oldu; çünkü insan artık eskisi gibi yürüyemediğinde eskisi gibi düşünemiyordur da. Yetilerimin ilk kaybı, yürüme kaybı olarak ortaya çıktı. Yürümek hep can alıcıdır ve sürprizlidir, diye düşündüm. Emel’i bu yürüyüşlerimin bir parçası yaptım, en zorlu kış aylarında ve sokakların henüz sokak olmadığı yıllarda onu da surlar boyunca peşimden sürükledim. Ona surların gizemini anlattım. Surlara paralel, hem içeriden hem dışarıdan yürümeyen birinin surlar hakkında gerçek bir fikir sahibi olamayacağı düşüncesine saplandım ve Emel’i bu takıntımla bıktırdım. Suriçi’ne gittim ve oradan Zeytinburnu’na, surlar boyunca yürüdüm. Kennedy Caddesi’nden banliyö hattını takip ederek Sirkeci’ye ulaştım. Kalelere, burçlara ve surlara tırmandım. Sonra nerede olduğumu unutmak için hanlara girdim çıktım, hanların koridorlarına eşlik eden kesif kokuyla hiçbir yere çıkmayan ve hiçbir yere inmeyen merdivenlerden geri döndüm. Bekâr odalarını, kuş pazarını keşfettim, küçük camilerin başka avlulara açılan koridorlarından geçerek tüm bu dünyaya yön veren seslerin kaynağına sürdüm adımlarımı. Güvercinlere, şimdi içinden yürüdüğüm izbe sokakların köşelerinde toplanmış kedilere, eskicilere ve bu yerlerin bildik insanlarına dokunarak ilerledim. Bu yürüyüşlerimin yıllar önce sonu geldi ve bütün anımsadıklarım fotoğraf karelerine dönüştü. İlerlediğim dar sokak yavaş yavaş yeni bir hayata açılıyordu. Belli bir karakter oluşturacak biçimde sıralanmış evlerin boyaları dökülmüş ve solmuş. Sokağın yeterince aydınlatmayan lambaları evlerin üst katlarını görünmez kılıyor. Evlerin arasına gerilmiş çamaşır iplerinde rengârenk giysiler var ve çoğu sarkmış. Bodrum katlarında çeşitli atölyeleri olan ama tam olarak ne iş yapıldığı anlaşılamayan işyerleri görüyorum. Boş karton kutuları, hasırlar, ipler, eski buzdolapları, kahvehaneler, bir berber, balıkçı ve manav sokak boyunca sıralanmış. Kiliseler karanlık, gazinolar ışıklarını yakmış. Önlerinde birikmiş insan kalabalıkları olan dükkânlar var. Bazı evlerin kapıları hâlâ açık ve içeriden yemek kokuları yayılıyor. Kafamı kaldırıyorum ve perdelerin arkasında insan silüetleri görüyorum. Köşede, balıkçının yanında bir kahvehaneyi fark ediyorum. Usulca içeri süzülüyor, boş bir masa buluyor ve kendime bir çay ısmarlıyorum. Epeydir bu kadar uzun yürümedim, diye düşünüyorum Leuchtturm’u çıkarırken.

Fatih Balkış, Baht Dönüşü, Can Yayınları, 2015, s. 66-8.


[1] 46-7’de bir başka gözlemcilik ve yürüyüş, 52’de bir sahaf gezintisi, 97’de Argonautlar’dan bir yolculuk var.

[2] Sonradan kolay bulabilmek için taşıyorum, Duvar söyleşisinden: “İki savaş arası dönemi, absürdleri, alıkonulmuşları, Büchner’i, Valery’yi, Arno Schmidt’i, Kleist’ı, Grillparzer’i, Maso’yu, Herbert’i, Bernhard’ı, Kiş’i, Frisch’i, Strindberg’i, İbsen’i, Santos’u, Havel’i, Klima’yı, Echenoz’u, Musil’i, Rothmann’ı, Orhan Duru’yu, Sabahattin Kudret Aksal’ı, Cevdet Kudret’i, Albahari’yi, Douglas Woolf’u, Walser’i, Novalis’i, Marlowe’u, Salinger’ı dönüp dönüp yeniden okuyorum.” Yazıda anılan diğer yazarlar, belki bazılarında yazım hatası vardır, aslında o yazarlar yoklardır: Moya, Gombrowicz, Ortega y Gasset, Thomas Merton, Handke, Schopenhauer, Simic, Celan, Antin, Russel Edson, Lavant, Serge, Artaud, Abschied von den Eltern, Sebald, Chris Offutt, Nothomb, Ben Lerner, Amiel, Kügelgen.

Beckett, Hep Daha Aşağısı

‘Koma yaşayanlara özgü bir şey’

Yok etme (öldürüyordum onları), kurmacaya yerleşme ve empati (kendimi onların yerine koyuyordum) ya da bakarak uzaklaşma (gözlerimle izliyordum) ile geçen günler. Benlik henüz oluşmamış, serpilememiş bir türlü. Ötekilerle birlikte kendi varlığını deneyimleyerek, benim diyerek yaşayamıyor anlatıcı. Yine de parıldayan bir ateş var, tamamen ölü değiliz henüz. Sadece ölmekteyiz.

Yaratmak anlatıcının yaşamının merkezinde. Denemiş, olmamış. Yitirdiğinde de olmuyor, kazandığında da. Çocukluğuna gidiyoruz. Oyun oynamayı öğrenememiş, sonrası zor olacak. Akranlarıyla ilişkisinde Beckett şiddeti de varmış, birden kan dökülebilir.

Sonunda bir kişilik özelliği: ciddiyet. Bir lanet olarak yaşıyor. Bu ciddiyeti yaşama yöneltince karşılık bekliyor, yanıtını bir türlü alamıyor. Anlam uzakta, görünmüyor. Sadece dille ilgili bir mesafe de değil, dille de bir türlü ifade edilemiyor. Bu hal içinde kendisi mi bulunuyor bir başkası mı, o da şüpheli. Kendiymiş gibi anlattıkları onunla ilgili değil. Ben derken hep başkasını, daha aşağıda olduğunu düşündüğü birini anlatıyor.

Uyuyakalmışım. Oysa uyumak istemiyorum. Zamanımı uykuyla boşa geçiremem. Uyumak –hayır, açıklama yapmayacağım. Koma, yaşayanlara özgü bir şey. Yaşayanlara özgü. Katlanamıyordum hiçbirine, belki de genelleme yapmam yanlış, gözlerimle izliyordum onları sıkıntıdan inleyerek, sonra da öldürüyordum ya da onların yerine koyuyordum kendimi veya uzaklaşıyordum. Şu eski çılgınlığın ateşini duyumsuyorum içimde ama bir daha tutuşturamayacak beni, biliyorum. Her şeyi bırakıyor ve bekliyorum. Sapo tek bacağının üstünde devinimsizleşiyor, yabansı gözleri kapalı. O aydınlatan çalkantı binlerce anlamsız duruşta donup kalıyor. Şanlı güneşlerinin önünden geçen küçük bulut dilediğimce karartacak dünyayı.

Yaşamak ve yaratmak. Çabaladım. Çabalamış olmalıyım. Yaratmak doğru bir sözcük değil belki. Yaşamak da öyle. Önemi yok bunun. Çabaladım. Ben çabaladıkça içimdeki ciddiyet canavarı homurdanıyor, kükrüyor, parçalıyordu beni. Yaptım bunu. Yalnız başıma kaldığımda, iyice gizlenip palyaçoyu oynadım, yapayalnız, saatlerce kımıldamazdım yerimden, çoğunlukla ayaktaydım, büyülenmiştim sanki, inlerdim. Doğru bu, evet, inlerdim. Oynamayı öğrenemedim. Defalarca döner, ellerimi çırpar, koşar, çığlıklar atar, yitirdiğimi görür, kazandığımı görür, sevinir, acı çekerdim. Sonra aniden karşıma çıkan oyuncakların ya da bir çocuğun üzerine atılırdım; oyuncakları parçalamak, çocuğun mutluluğunu haykırışlara dönüştürmek isterdim ya da adımlarımı sıklaştırır, saklanacak bir yer arardım. Büyükler, adalet yanlıları yakalar ve döverlerdi beni; düzene, oyuna, sevince yeniden teslim ederlerdi. Çünkü ciddilik sorun yaratmaya başlamıştı çoktandır. Hastalığımdı bu benim. Başkaları nasıl frengili doğuyorsa ben de ciddi doğmuştum. Ciddiyetten kurtulmaya da yaşamaya da yaratmaya da ciddiyetle çabalamıştım, anlıyorum kendimi. Ama her yeni çabalayışımda pusulamı şaşırıyor, çıkar yol bulmak için de ya karanlıklarıma gömülüyor ya da böyle bir şeyi ne kendisi yaşayan ne de başkalarında bu görüntüye katlanabilen birinin önünde diz çöküyordum. Yaşamak diyorum ama bilmiyorum anlamını. Ne yaptığımı bilmeden çabaladım buna. Belki de yaşadım, kim bilir, hiç farkına varmadan. Neden söz ediyorum acaba bunlardan? Ya evet, bir parça neşelenmek için söz ediyorum. Yaşamak ve yaşatmak. Sözcükleri suçlamanın bir yararı yok artık, imledikleri şeylerden daha anlamsız değil onlar. Fiyaskodan, avuntudan, dinlenmeden sonra başlıyordum yeniden, yaşamak, yaşatmak istemeye, başkasında ve kendimde bir başkası olmaya. Nasıl da düzmece tüm bu anlattıklarım. Şu an bir açıklama yapacak zamanım yok. Yeniden başlıyordum. Ama yavaş yavaş hedef değiştiriyordum, başarının değil başarısızlığın peşindeyim. Küçücük bir ayrım var arada. İlkin deliğimden dışarı süzülürken, sonra da ürpertici ışıkta ulaşılmaz nimetlerin ardına düşerken tatmak istediğim şey, baş dönmelerinin, gevşeyişlerin, düşüşlerin, dalışların, karanlığa, hiçliğe, ciddiyete, eve, beni hep beklemiş olan, bana gereksinme duyan, benim de gereksinme duyduğum kişiye dönüşün verdiği büyük hazlardı; beni kollarının arasına alır, bir daha yanından ayrılmamamı söylerdi, bana yerini verir, üstüme titrerdi, yanından her ayrılışımda acı çekerdi, çok acı çektirdim ona, çok az mutluluk verdim, hiç görmedim onu. İşte yeniden unutuyorum kendimi. Ben değilim burada söz konusu olan, bir başkası, benden çok aşağıda olan bir başkası, onu kıskanmaya çabalıyorum; tatsız serüvenlerini anlatabilirim artık, nasıl anlatacağımı pek bilmesem de. Yaşamayı da başkalarını anlatmayı da nasıl bilmiyorsam, kendimden söz etmeyi de beceremedim oldum olası. Hiç çabalamamıştım buna, nasıl becerecektim yani? Yabancıyla aynı zamanda ortadan kalkmamın az öncesinde, aynı lütfun sonucu kendimi göstermem oldukça ilginç olurdu. Sonra yumulu gözlerimin ardında başka gözlerin kapandığını duyumsayacak kadar bir süre de yaşardım. Ne kötü bir son.

Samuel Beckett, Malone Ölüyor, çev. Uğur Ün, Kırmızı Kedi Yayınları, 2017 [1951], s. 40-2.

Kluge, Sürükleyen Zaman’dan

Alexander Kluge ve Gerhard Richter, Sils Maria’da buluşmuşlar. Kluge yazmış, Richter fotoğraflar çekmiş, bir kitap yapmışlar. Kluge’nin artık ne denirse öykü, deneme, fragman, vinyet, antet, takvim altı yazısı gibi parça parça yazıları ve Richter’in fotoğraflarının kitabı. Ben kolayıma geldiği için yanlışlıkla hikâye diyorum her bir yazı parçasına. Fotoğraflı kitaplar okumak istediğim bir dönemde büyük bir kitapçıda karşıma çıktı.

Sürükleyen Zaman’daki hikâyelere dair ilk duyumum transparanlıkları ve hafiflikleri. Okuyalı pek olmadı, birkaçı hariç hiçbir hikâyeyi hatırlamıyorum. Bu benim kitabı anlamamamla da ilgili olabilir, Kluge’nin bu hikâyelerle olaylar arası bir örgü ya da olayın özgül anlamı yerine başka bir şeyi, bir çeşit zaman duyumunu okurda bırakacak şekilde bir yapı kurmasıyla da ilgili olabilir. İkincisi olsun lütfen.

1 Aralık’ta başlayan metinler gün gün 31 Aralık’a kadar doğrusal ilerlerken yıllar Milattan Önce ve 2000’ler arasında sıçrıyor, 20. yüzyılda yoğunlaşıyor. En sık tekrar edilenler savaş dönemleri. Savaş, devrim, çalkantı zamanlarında zamanın toplumsal deneyimi genleşiyordu, Harvey böyle söylüyordu sanki. Aynı durum bireysel deneyimin yoğunlaşmaları için de geçerli; aşk, yas, ölüm, bunalım. Kluge için, aralık ayı boyunca, takvimler değiştirilirken bir gün bile yitirilmemiş. Fakat yıllar özenle veya çağrışımla seçilmiş.

Arka kapakta Sebald’ın “Alexander Kluge… yazarların en bilgesi” alıntısı var. Bu kitaba dair söylenip söylenmediği belirsiz, Kluge’nin tüm yazdıklarına not olarak düşülebilir. Bilmiyoruz. Sonra Goodreads’de Belçikalı bir kullanıcı Donato, (tarihi) olayların şiirsel bir anlatımını bulduğu, hikâye ve tarih arasındaki ayrımı bulanıklaştırdığı için kitabı Sebaldian olarak anıyor. Girdap dönüp dolaşıp aynı yere sürüklüyor yükünü. Ekşisözlük’te Kluge için Godard’ın daha entelektüel hâli olduğuna dair vurgular var. Ben hep Kluge’yi Harun Farocki’den doğru hatırlıyorum ama net değil yaptıkları. Hatırladığım iki özelliği, Marksist’liği ve deneyselliği. Youtube’da Ben Lerner ile karşılıklı, ana dilinde şiirler okuyor yazar. Google Scholar’da “The Future of Futurity”, “Documents, photography, postmemory”, “Raw materials for the imagination”, “Critical Storytelling and Diabolical Dialectics” vb. başlıklı makalelerle anılıyor. Yakınlarda vefat eden Elsaesser de “The stubborn persistence of Alexander Kluge” diye makale yazmış. Gecikmiş makaleler, 17 Aralık 1931’e kadar tüketilmeliler.

Okurken sık sık art arda dizilmiş metinler arasındaki bağları çekip çıkartmaya çalıştım ama başaramadım. Sıkı bir bağ bulamasam da bütün kitaba sinen bir bakış açısını sezebildim. Büyük tarihsel olayların detaylarını dramatikleştirerek ve başka ihtimallere açarak anlatıyor Kluge. Zamanın akışını sapmalarla, ileri geri sıçramalarla, dini ve kurumsal düzenlemelerle, kültürel alışkanlıklarla, bilimsel olaylarla hep birlikte okuyor. Hep tikelden yola çıkıyor, evrensele varıyor ya da varmıyor. Fotoğraflarla birlikte anlamaya çalışıyorum. Dallarda biriken karlar. Net seçilemeyen manzara. Bir şato olabilir desenin arkasında.

Pasaj alıntılamaya davet eden kitaplardan. Okuryazar TV zamanında 5-7 Aralık 1942‘yi paylaşmış, NY Books da aynı günü. Demek en paylaşılası bölüm oymuş. İkinci Dünya Savaşı üzerine bu kadar çok düşünen Avrupalı yazarları okumasam büyük savaş hafızamda asla bu denli güçlü yer etmeyecekti. Öte yandan, yaşadığım toplumun hafızasında böylesi bir yeri olmayan, çünkü o şiddette deneyimlenmeyen olaylarla kitaplarda bu sıklıkla karşı karşıya gelmek bende bir sahte hafıza kurulumuna yol açıyor mu diye de düşünüyorum bazen. Sadece bu savaş için değil, bütün bir kültürel bellek için. Benim zamanımda sürüklenen, taşınan, terk edilemeyen ne?

27 Aralık 2003: Kadın kendini mahpus hissediyordu. Önünde kendisi için hiçbir zaman kabul etmediği bir yaş grubuna kapı açan yıllar vardı. Etrafında ve kalbinde sevdiği iki erkeğin öfkeli yarışı. Aslında uçarı tabiatlı insanlardı, ama böyle olması aşkı öldürmez.

Dönmek istiyordu. İçinde babanın söylediğini yapmaktan başka hiçbir şeyin gerekli olmadığı bir zamana, sevilen bir otoritenin yönettiği bir hayata kaçmak.

Noel günleri, yani o heyecanlı bayramdan Yılbaşı’na kadar olan günler, her kaçışın önünü keser. İnsanı hatırayla doyururlar. Şehrin üstünde nemli batı esintisi.

ÇOCUKLUK ZAMANINA GÖTÜREN GERÇEK HİÇBİR YOL olmadığı için bundan başka bir kaçış yolu göremiyordu. Yok etme sürecini özenle hazırladı. Arabayı, hortumu, egzoza bağlantı parçasını. Yer olarak bir orman yolunu seçti, burası bir zamanlar babayla yürüyüş yaptıkları yürünebilecek birçok güzergâha açılıyordu. Olağan alışkanlıklarıyla karşılaştırıldığında, ZORAKİ denecek miktarda, bir şişe viski içti, oturup bekledi, kurduğu TOPLAM DÜZENEĞİN etkisini göstermesini bekledi, öksürdü. Kendisini çekici, canlı, hâlâ genç kadın olarak tanıyan herkes için ortadan kaybolacağı aklına gelince gözleri yaşardı. O artık iyice görememiştir, diyordu yakın arkadaşlarından biri sonradan. Dışarıda, arabanın ön camının ardında kar yerine yağmur yağıyordu.

28 Aralık 1989: CUMHURİYET SARAYI [10], mühendislerin gururu. Gün boyu, ta gece yarılarından sonrasına kadar bütün mekânlar tutulmuş. “Bu kadar kutlama hiç olmamıştı!” Ana salondaki, eskiden Halk Meclisi üyelerinin oturduğu koltuk sıraları tersanelerde gemileri kaldıran mekanizmaya benzer bir düzenekle kaldırılıyor, böylece ortaya bir balo salonu çıkıyor. Burada 186 masada oturuldu, sonra altı pistte dans edildi. Cumhuriyet’te HO-Gaststätten’in [11] işlettiği hiçbir lokanta bu saray olayıyla boy ölçüşemez. Gece saat dörde doğru bütün misafirler gitti. Kapıcılar bir kadeh bir şey içmek için hazırlanıyor. Temizlik personeli çıkageliyor, ortalığı topluyor. Ne mutluluk, insanın işinin başında olması, nasıl bir kayıtsızlıkla bitiyor eğlence. Mutfak personeli daha uzun bir zaman birlikte oturuyor. İnsan, insanın sobacığı.

Mühendislerin Gururu

Ben, ki eskiden mühendis ve Magdeburg’da üst düzeyde bir yoldaştım, şimdi sade vatandaşım, yani Oschersleben’de yerel kültür araştırmacısıyım. Magdeburg’daki Şehir Müzesi’yle bağlantım daha devam ediyor.

Araştırmalarımın vardığı sonuçlardan biri bana gurur vermekte. Bilindiği gibi, DDR [12] devletinin toprakları üzerindeki bütün inşaatlarda kullanılmış olan en iyi İsveç çeliği Cumhuriyet Sarayı’nın yapısına katılmıştır. Bina yıkıldıktan sonra, bu hurdadan 14 vagon dolusu Dubai’ye satıldı ve orada dünyanın en yüksek kulesinde, çatının ucundan on iki metre aşağısında kullanıldı. Böylece bizim eski dünyamızdan bir parça hayatta kalmış oluyor. Gezegenimizi 6032 yılında gezecek olan uzaylılar (Dubai’deki kulenin borçlanmaya rağmen ayakta kalması şartıyla) bu metal kalıntıyı “halk malı” olarak tanımlayabilirler, tıpkı Pompei’de, Herculaneum enkazının altında Antik Çağ sanat hazinelerinin bulunması gibi. Bununla ilgili olarak, bu Aralık ayı çıkmadan önce “Heimatfreund’da” [13] kısa bir yorum yayımlamayı başardım.

Alexander Kluge & Gerhard Richter, Sürükleyen Zaman, çev. Tevfik Turan, Everest Yayınları, 2015, s. 86-9.

Çevirmenin Notları:
[10] Cumhuriyet Sarayı (Palast der Republik) Demokratik Alman Cumhuriyeti’nin (DDR) başşehri Doğu Berlin’in merkezinde, 1973-76 yılları arasında, eski Berlin Şehir Sarayı arazisi üzerindeki 15.300 m2’lik bir alana, bu ülkedeki serbest çelik konstrüksiyona sahip ilk bina olarak yapılmıştı ve DDR Parlamentosu’nu ayrıca birçok etkinlik mekânını ve Kültür Evi kurumunun bazı bölümlerini içeriyordu. 1990 yılında büyük ölçüde asbest içerdiği için kapatıldı, 1998-2003 arasında havaya asbest yayan kısımları temizlendi, 2006’da ise yıkılmasına karar verildi.
[11]  “Ho-Gaststätten”, Doğu Almanya’nın ülke çapında lokanta işletmeciliği yapan devlet kuruluşuydu.
[12] DDR Alman Demokratik Cumhuriyeti, Doğu Almanya.
[13] “Memleket Dostu”. Yerel kültür ve tarih araştırmalarıyla ilgili olarak kullanılan “Heimat” kelimesinin aynı zamanda, 19. yüzyıldan bu yana modernizme ve küreselliğe karşı tavırlar alan ve Nasyonal Sosyalist kültürde iyice baskın hale gelen şovenist bir çağrışımı vardır.

May, Moral ve Toplumsal Cesaret

Yaratma Cesareti’nde, Soljenitsin üzerinden kişinin etrafındaki acılara duyarlılığı ve eyleme geçebilirliği ile başlayıp, sonraki adımında, birden kişisel bağları kurma yetisine sıçrayan Rollo May, birkaç gün önce okuduğum Bilge Karasu’yu anımsattı. Ele aldıkları iki kişilik özelliği benzer, bu benzerliğin ötesinde, ikisi de aynı seyirde ikinciye geçiyorlar. Karasu bir edebiyatçı olarak negatiflikler üzerinden bir betimleme yaparken Rollo May bir psikolog olarak olumlu kurucu örnek üzerinden örnekliyor. May ’75, Karasu ’85 yılında aynı kıyılarda dolaşıyor.

Gece kitabı direkt bu mesele üzerine değildi ama buraya taşıdığım alıntıda Karasu bir tipolojiyi, direkt temasta olmadığı acılara duyarsız biri olarak kurmaya başlıyor, yakınlaşabilecekleriyle de hakiki bağlar kuramaması üzerinden geliştiriyordu. Bu bileşime verdiği kendine has isimse yaşam bilisizliği idi.

Rollo May, Yaratma Cesareti’nde yaratıcı eylemin doğasını inceliyor. Yaratıcı edimin nasıl koşullarda gerçekleştiğini ve bu noktaya değin biriken yatırımı, geçmişten çeşitli sanatçı, edebiyatçı ve bilim insanlarının anılarıyla da destekleyerek sunuyor. Başlığa çektiği temel olgu ise cesaret. Alıntıladığım pasaj kitabın başlarından. Burada öncelikle cesaret kavramını nasıl aldığını açıyor. Verdiği iki örnek olan moral ve toplumsal cesaret ise Karasu’nun iki paragrafına öylesine yakın ki!

Birkaç gün arayla okuduğumda yaşadığım şaşkınlığın bir Baader Meinhof fenomeni olduğunu düşündüm. Çok da tali ya da işlenmemiş konular değil çünkü bunlar. Elbette başka kitaplarda ya da bir arkadaşla gündelik konuşmada da benzer temalardan söz edilebilir, böylesi edebi ya da teknik ifadelerle olmasa da gündelik hayattan örneklerle ve öznel duygularla kıyısından köşesinden geçilebilir. Yine de, bir tesadüfü kayda geçirmezsem, unuturum, diye düşündüm.

Alıntının ilk başlığındaki “Moral Cesaret”, İngilizce’de “Moral Courage” olarak geçiyor. Bu sözcük Türkçe’de genelde moral olarak karşılanıyor mu, emin değilim. Sözlükler başta bu çeviriyi almamış. Çevirmenin özellikle ahlaki ya da manevi gibi çeviriler seçmediğini düşündüm. Moral sözcüğünün çevirisinde genel eğilim nasıl, bilmiyorum.

3. Moral Cesaret

Cesaretin bir ikinci çeşidi de moral cesaret. Moral cesarete sahip olan tanıdığım ya da bildiğim kişiler genellikle şiddetten tiksinmişlerdir. Örneğin Rus esir kamplarındaki erkek ve kadınlara yönelen insanlıkdışı ve zalim muamele üzerine Sovyet bürokrasisinin gücüne karşı protestosunda yalnız başına sesini yükselten Alexander Soljenitsin’i alalım. Modern Rus romanının en iyilerinden olan birçok kitabı, kişinin fiziksel, psikolojik ya da tinsel ezilmesine karşı haykırmakta. Moral cesareti, bir liberal değil, bir Rus milliyetçisi olduğu için daha açık bir şekilde göz önünde. Karmakarışık bir dünyada gözden silinmiş bir değerin sembolü oldu —insan varlığının yaratılmışlığından gelen değerine, politik görüşü hesaba katmaksızın salt insanlığından ötürü saygı duyulmalıdır. Stanley Kunitz’in onu anlattığı haliyle, eski Rusya’dan fırlamış bir Dostoyevski karakteri olan Soljenitsin “Doğrunun amacına hizmet edecekse yaşamımı seve seve verebilirim,” demişti.

Sovyet polisi tarafından tutuklandığında hapse atıldı. Anlatılan hikâyeye göre soyulup bir idam mangasının önüne çıkarıldı. Polisin amacı onu psikolojik olarak susturamazlarsa ölümle korkutmaktı; mermileri kurusıkıydı. Şimdi İsviçre’de sürgünde yaşayan Soljenitsin orada da hiç yılmadan ısrarcı tavrını sürdürüp benzeri eleştiriyi diğer ülkelere yöneltiyor —mesela, demokrasinin radikal bir revizyona tabi tutulmasının apaçık gerektiği noktalarda Birleşik Devletler’i eleştiriyor. Soljenitsin’in moral cesaretinde kişiler var oldukça “robot insan”ın zaferinin henüz hâkim olmadığından emin olabiliriz.

Soljenitsin’in cesareti benzeri moral mertlikteki kişiler gibi, salt direnme gücünden değil, kendi mahkûmiyeti sırasında Sovyet esir kamplarında, çevresinde gördüğü insan acılarına duyduğu sevecenlikten de kaynaklanıyor. Moral cesaretin kaynağını, kişinin kendi duyarlığını yoldaşı diğer insanların acısıyla özdeşleştirmesinde bulması, büyük anlam taşımanın yanı sıra, bir kuraldır da. Bunu “algılama cesareti” olarak adlandırma eğilimindeyim, çünkü kişinin algılama yetisine, kendi benliğini diğer insanların acısını görmeye yöneltebilmesine dayanıyor. Kendimizi kötünün (evil) yaşantısına sokabilseydik, kötü için bir şeyler yapmaya zorlanacaktık. Karışmak istemediğimizde, doğru olmayan bir muameleye tabi birine yardım edip etmemenin bahsiyle bile karşılaşmak istemediğimizde, algımızı engellediğimiz, kendimizi başkasının acısına kapattığımız, yardıma gereksinen kişiyle duygudaşlık bağımızı kopardığımız hepimizce bilinebilir bir gerçektir. Böylece korkaklığın gönümüzdeki en hâkim şekli “karışmak istemedim” deyişinde gizlenir.

4. Toplumsal Cesaret

Cesaretin üçüncü çeşidi de yukarıda açıkladığım duygusuzluğun karşıtıdır; bunu toplumsal cesaret olarak adlandırıyorum. Toplumsal cesaret diğer insani varlıklarla ilişkiye girme cesaretidir —kişinin anlamlı bir yakınlık kurma umuduyla tehlikeye atılabilme yetisi. Kişinin kendini, artan bir açıklığı talep eden bir ilişkiye, belli bir zaman süresi içinde yatırabilme cesaretidir.

Yakınlık cesaret gerektirir, çünkü risk kaçınılmazdır. İlişkinin bize nasıl etki edeceğini daha baştan bilemeyiz. Kimyasal bir etkileşim gibi birimiz değişirse, ikimiz de değişeceğiz. Kendimizi gerçekleştirirken gelişecek mi, yoksa yıkılacak mıyız? Emin olabildiğimiz tek şey, eğer kendimizi ilişkiye, iyisine kötüsüne, tüm varlığımızla bırakırsak bundan etkilenmeksizin çıkamayacağımızdır.

Otantik yakınlık için gereken cesaretin kamçılanmasına engel olmak için günümüzün yaygın bir pratiği sorunu gövdeye kaydırmak, onu basit bir fiziksel cesaret haline getirmektir. Toplumumuzda fiziksel soyunma, ruhsal ya da tinsel soyunmadan daha kolay —gövdemizi paylaşmak, daha kişisel olduğu hissedilen ve paylaşılmasının bizi daha zedelenebilir kıldığını denediğimiz fantezilerimizi, umutlarımızı, korkularımızı ve arzularımızı paylaşmaktan daha kolay. Tuhaf nedenlerle en çok önem taşıyan şeyleri paylaşmakta utangacız. Böylece insanlar, bir ilişkinin daha “tehlikeli” olan yapısından kurtulmak için hemen yatağa atlayarak kısa-devre yapıyorlar. Ne de olsa gövde bir nesnedir ve ona mekanik davranılabilir.

Oysaki fiziksel düzeyde başlayan ve kalan yakınlık otantikliğini yitirmeye eğilimlidir ve az sonra kendimizi boşluktan kaçar buluruz. Otantik toplumsal cesaret, kişiliğin birçok düzeyinde aynı anda yakınlık gerektirir. Kişi ancak bunu yaparak kişisel yabancılaşmayı yenebilir. Hiç şüphesiz yeni insanların karşılaşması beklentinin coşkusuyla birlikte bir kaygı çarpıntısını da getirir; ve ilişkinin derinliğine indikçe her yeni derinlik yeni coşkular ve kaygıları da beraberinde getirecektir. Her karşılaşma, bizi bekleyen bilinmeyen bir kaderin habercisi olabileceği gibi, diğer kişiyi otantik biçimde tanımanın heyecan verici tadına doğru uyarıcı da olabilir.

Toplumsal cesaret iki değişik tür korkunun yüz yüze gelmesini gerektirir. Bunlar ilk psikanalistlerden Otto Rank tarafından çok güzel anlatılmışlardır. Rank bu korkulardan ilkini “yaşam korkusu” olarak adlandırır. Bu, özerk-olarak-yaşama-korkusudur, kendini terk edilmiş bulmak korkusu, bir başkasına dayanma gereksinimi. Bu korku, kişinin kendini, ilişkiye girilebilecek bir benliği kalmayana dek bir ilişkiye fırlatma gereksiniminde kendini gösterir. Kişi gerçekte sevdiğinin bir yansısı haline gelir —elinde sonunda eşini sıkmaya başlar. Bu, Rank’ın anlattığı gibi kendini-gerçekleştirme korkusudur. Kadın özgürlüğünden kırk yıl önce yaşadığından Rank, bu çeşit korkunun en tipik olarak kadınlarda bulunduğunu söylemişti. Rank bu korkunun tersini “ölüm korkusu” olarak adlandırdı. Bu, diğeri tarafından tümden emilme korkusudur, kendi benliğini ve kendi özerkliğini yitirme korkusu, bağımsızlığının alıp götürülmesi korkusu. Rank, bu korkunun, çoğunlukla ilişkinin çok yakınlaşması halinde hızlı bir ricatla sıvışıp kaçmak için arka kapıyı aralık tutmayı kollayan erkeklerde yerleşmiş olduğunu söyler.

Gerçekteyse, eğer Rank günümüze kadar yaşamış olsaydı, iki çeşit korkuyla da, şüphesiz ki değişik oranlarda, hem kadınların hem erkeklerin yüz yüze gelmeleri gerektiğini kabul ederdi. Tüm yaşantımızda bu iki korku arasında salınır dururuz. Aslında bunlar, başkasına ilgi gösteren birini bekleyen kaygı şekilleridir. Eğer kendimizi-gerçekleştirmeye doğru ilerleyeceksek, zorunlu olan bu iki korkuyla yüzleşmek ve kişinin sadece kendisi olmasıyla değil, diğer benliklere katılımıyla da gelişeceğinin farkında olmaktır.

Rollo May, Yaratma Cesareti, çev. Alper Oysal, Metis Yayınları, 2013 [1975], s. 44-7.

Karasu, Yaşam Bilisizliği

Karasu burada bir çeşit apati tasviriyle başlıyor. Birinci dereceden deneyimlenmemiş, duyulmuş acılar karşısındaki hissizlikten söz ediyor. Hemen ertesindeyse çok daha bedensel ve kişisel bir deneyime sıçrıyor. Bu kez tanınmayan başkasının acısını sezememeye ek olarak, kendi hazzını da ötekiyle paylaşmaktan yoksun bireyle birleştiriyor yarattığı korkuluğu. Şimdiden acı bir hal aldı. Son olarak, bu figüre bir de başkasının acısından gizli bir haz duyan kişilik özelliklerini katıyor. Yarattığı Frankenstein’ın kökeniniyse bir kötü niyet ya da zalimlikte değil, basitçe cahillikte buluyor. Okuyarak öğrenilemeyen, bir yaşam deneyiminden doğabilecek, belki bir anlık, aydınlanma çare olabilirmiş hastaya. Tüm bu detaylar birbiriyle o kadar da ilişkili olmayabilir ama dün okuduğumdan beri tedirgin edici bir şekilde yüzeye çıkıyor aklımda. O yüzden bir ‘cautionary tale’ (eğitici öykü?) olarak stoklamak istedim.

Gazete okurken, birileriyle konuşurken, anlatılan, iletilen acılar, kötülükler, cinayetler karşısında, ölümler, kıyımlar, kırımlar karşısında içi oynaması gerektiğini duyduğu halde gönlünden herhangi bir kıpırtı, herhangi bir ürperti geçmeyenler vardır: Bundan ötürü kaygı duyarlar. Kimi ise, herhangi bir şey de duymaz; bundan ötürü kaygılanmaz; kaygılanmayı anlayamaz… Taş yürekli falan değildir bu insanlar; imgeleme güçleri, kendi dertlerinden, acılarından, gözle görüp elle dokunabildiklerinden ötesine erişmemektedir, o kadar. Aynı kişiler, ağlayan bir çocuğun resmi karşısında, sıradan bir filim, bir öykü, bir oyun karşısında içlenir, üzülür, ağlar. İmgeleme güçleri, ancak, bir tür somutluk karşısında canlanır, kıpırdar.

Yeni tanıdığı biriyle güzel, doyurucu sayılabilecek bir sevişmeden sonra “bir daha ne zaman buluşalım?” sorusuna yanıt bulamayanlar vardır. Gözlerini kaçıranlar, bahane arayanlar… Karşılarındakinden hoşlanmışlardır; onunla “yıldızlarının barışabileceğini” düşünürler de belki, düşünme çabası gösterecek olsalar. Ama o anda sıkıldıklarını, içlerinden utanca benzer bir yel esip geçtiğini duymakla yetinirler. Gerçek sıkıntıları, eksiklikleri ise belki de, gene, imgeleme yetilerinin yoksulluğu, düş güçlerinin kavruk kalmışlığıdır. Çiğnemeden yuttuğu bir yemekten sonra bir daha acıkabileceğini usundan geçiremeyen torlar gibidirler bunlar. Yaptıklarının tadına gereğince varacak, hakkını verecek durumda da değillerdir; istediklerini bilecek, birkaç saat ya da birkaç gün sonrasını öngörecek görgüleri de oluşmamıştır sanki.

Bir yaşam bilisizliğidir bu. “Bana dokunmayan yılan bin yaşasın” dedirten, kişinin kendine yakın bulmadıklarının acısı karşısında —gizli de kalsa— bir “oh olsun! Dikkat edeydi ya,” duygusu bile uyandırabilen bir bilisizlik. Bir kafa yoksulluğudur bu. Okumasını öğrenmiş ama yaşamadığının farkına varamamışların, bir insanın birçok yaşamı yan yana sürdürebileceğini usu almayacakların yoksulluğudur bu; sokağa düşmenin, kötülüklerle burun buruna gelmenin kimi zaman biraz olsun azaltabildiği bir yoksulluk…

Bilge Karasu, Gece, Metis Yayınları, 2019 [1985], 12. basım, s. 155-6.

Canetti, Robert Walser (I)

Elias Canetti’nin Walser üzerine bir yorumuyla Coetzee’nin bir yazısında karşılaşmıştım. O alıntının yer aldığı metni arıyordum aslında, henüz bulamadım. Coetzee şöyle anlatıyor: Walser 1956’da, 78 yaşındayken Herisau’da kaldığı akıl hastanesinden çıktığı bir kır yürüyüşü sırasında vefat etmiş. Kara gömülü cesedini çocuklar bulmuş. Coetzee, yazarın cesedinin fotoğraflanması, dağıtıma sokulması ve bu ses getiren -yazarın yalnız ölümü- olayla birlikte 1960’larda Walser’e dair biriken edebiyat eleştirisi külliyatını utanç verici buluyor. Gençlik yıllarında parlayan fakat yaşamının son 25 yıllık döneminde üretimi duran, akıl hastanesinde yaşayıp yalnız ölen, ölümünden sonra Mikrogram’ları ortaya çıktığında çalışılmaya başlayan bir yazar üzerinde biriken ilgi patlamasına 1973’ten bir Canetti alıntısıyla işaret ediyor: “Kendi kendime düşünüyorum; sakin, güvenli, cansız ve nizami akademik hayatlarını perişanlık ve keder içinde yaşamış bir yazar üzerine kuranlara bakıyorum, burada kendinden utanması gereken yalnız bir taraf var”.

Canetti’nin başka kitaplarında da Walser anmaları var, hatta İnsanın Taşrası kitabında aşağıdaki pasajla kesişen bölümlerin de olduğu bir kısım var, orada Ahmet Cemal çevirmiş, ‘pırıltı’ yerine ‘parıltı’ demesinin yanı sıra başka farklar var. Sözcüklerin Bilinci’nde de Kafka üzerindeki etkisini anıyor Canetti. Kurtarılmış Dil’de ise Şemsa Yeğin’in orada Yürüyüş diye çevirdiği, Türkçeye Gezinti olarak çevrilen kitabın üzerinde yarattığı tutulmadan bahsediyor.

Burada ilgimi çeken noktalar: dünyaya beliren kökensiz bir hayranlık, yazarın ve karakterlerinin kendilerini sürekli dışarıda hissetmeleri, imkansız kısır döngüde bir inkarcılık, her tür büyüklükten kaçış çizgileri, bir akıl hastanesi benzetmesi olarak ‘modern manastır’, kahramanlarının sık anılan eşsizliği ve yeniliği, Canetti’nin içten öykünmeleri ve Walser’in küçüklüğe dair çelişkileri.

Robert Walser’e tosladım, birçokları, başka yüz kişi arasında: En canlı olanı.
     Kafka solmakta.

Robert Walser’in edebiyatçı olarak özelliği, motiflerini asla telâffuz etmeyişidir. O, bütün edebiyatçıların en örtülüsüdür. Hayatından hep memnundur, hep her şeye hayrandır. Ama hayali soğuktur, kişiliğinin bir bölümünü dışladığı için, ve bu nedenle de tekin değildir. Her şey ona dış doğadır ve bu doğanın aslını, en özünü, korkuyu, hayatı boyunca inkâr eder.
     Gizlenmiş her şey için ondan öç alan sesler ancak sonra ortaya çıkar.
     Eserleri, korkuyu ele vermemek konusunda sürekli bir çabadır. İçinde fazla korku oluşmadan önce her yerden kaçar —teğet geçer hayatı— ve değişir, kurtulur, çoğu zaman hizmete ve küçüğe kaçarak. Her “yüksek” olana, her önde gelen ve iddialı şeye karşı o derin ve içgüdüsel antipatisi, onu iktidardan boğulan çağımızın önemli bir edebiyatçısı yapar. Ona geleneksel anlamda “büyük” bir edebiyatçı demeye çekinir insan; “büyük” sözcüğü kadar ona ters gelen bir şey yoktur. Onun kendini verdiği şey, büyüklüğün yalnızca pırıltısıdır. Pırıltıyı, seyretmekten zevk alır, ona katılmaz. Bir insana dış hayatta nelerin önemli olduğundan utanmaksızın okuyamazsınız onu, böylece kendine özgü bir azizdir o, yaşanmış ve içi boşaltılmış ilkelere göre değil.
     Onun “hayat mücadelesi” deneyimi, bu mücadelenin artık var olmadığı tek alana, akıl hastanesine, modern manastıra götürür.

“Ben yalnızca aşağı bölgelerde nefes alabiliyorum.” Robert Walser’in bu cümlesi, edebiyatçıların kader sözü olabilirdi. Ama kibarlar bu cümleyi söylemez ve ün kazanmış olanlar ise bunu düşünmeye artık cesaret edemez. “Ünlü olduğunuzu birazcık unutamaz mısınız?” demişti Hofmannsthal’a ve büyüklerdeki çirkinliği hiç kimse daha güçlü belirtmemiştir.

Walser gibi ilginç bir figür yaratamazdı hiç kimse. O olmasa ortaya çıkamazdı Kafka; Kafka’yı birlikte yaratan oydu ve Kafka’dan daha sivriydi.
     Kafka’nın karmaşaları, bakış açısından gelmedi. Onun katılığı, bağımlılık katılığıdır. Kendini uzaklaştırmak için Taoist olur.
     Walser’in şansı, başarısız bir babaydı. O, doğası gereği Taoistti, Kafka gibi sonradan böyle olması gerekmedi.
     Onun asıl kaderi, güzel el yazısıdır. Bu yazıyla belli şeyler yazılmaz. Gerçeklik, yazının güzelliğine uyar. Bu, ona şans getirdiği sürece yazarak yaşayabilir.
     Bu yazı başarısız olduğunda Walser işi bırakır. Herisau’daki yıllarında bundan korkmuş olması olasıdır.

Robert Walser beni gittikçe sarıyor, özellikle de hayatı. O, benim olmadığım her şey: Çaresiz, suçsuz ve çocuksu içtenlikli.

Hakikatin üstüne gitmeksizin; hakikatin etrafında dolaşmakla hakikatin kendisi olur.
     Bu, ne kastettiğini daima bilen ama görünürde etrafında dönen Thomas Mann’ın üstün ve anlaşılır süslemelerinden farklıdır. Walser, anlaşılır olmayı arzular, ama olamaz.
     Küçük olmayı ister, ama küçüklükle suçlanmaya dayanamaz.

Yaşın gereği pek az saygı hissediyor da değilsin. Güneş, Musil, Robert Walser için büyümüyor musun henüz?

Elias Canetti, Edebiyatçılar Üzerine, çev. Gürsel Aytaç, Payel Yayınları, 2007, s. 87-9.