Camus, Romana Başlamak (Veba)

Vebanın çöktüğü kentin salgın öncesi tasviri, hikayenin mekanının kuruluşu. Camus yazdığı az sayıda romana ne güzel başlıyor, ne güzel bitiriyor. Romancı kimliği daha gündelik ya da anlık olanın betimlemelerinde ya da tali duyguları yakalamada ne kadar -belki istemli olarak- eksikse, genel atmosferi kurmada, düşüncelerin ifadesinde o kadar güçlü. Bir eleştirmen, yazdıklarında “yalın bir kabusun niteliğini” bulmuş. Oran bir Orta Anadolu Şehri mi, Orta Çağ Kenti mi, Vichy Fransası mı, Nazi dönemi Avrupası mı, bugünün Türkiyesi mi, hiçbir yer mi, her yer mi?

Bu güncenin konusunu oluşturan ilginç olaylar 194…’te Oran’da meydana geldi. Genel düşünceye göre biraz sıra dışı olduğundan bu olayların geçebileceği yer burası değildi. İlk bakışta Oran gerçekten de sıradan bir kent, Cezayir’in bir Fransız ilinden başka bir şey değildi.

Kentin kendisi de, itiraf etmek gerekir, çirkindir. Dingin görünümlü bu kenti başka onca ticaret kentinden farklı kılan şeyin ne olduğunu ayırt etmek için biraz zaman gerekir. Örneğin, ne bir kanat çırpışın ne de bir yaprak hışırtısının duyulduğu, güvercini olmayan, ağaçsız ve bahçesiz bir kent, tam anlamıyla yansız bir yer nasıl düşünülür? Mevsimlerin değişimi ancak göğe bakılarak anlaşılır. İlkbahar yalnızca havanın niteliğinin değişmesinden ya da sokak satıcılarının banliyölerinden getirdikleri çiçek sepetleriyle kendini duyurur; çarşı pazarda satılan bir ilkbahardır bu. Yazın, güneş fazla kuru evleri kavurur ve duvarları gri bir külle örter; o zaman artık kapalı kepenklerin gölgesinden başka yerde yaşanmaz. Sonbaharda, tersine çamur tufanı olur. Güzel günler yalnızca kışın yaşanır.

Bir kenti tanımanın en bildik yollarından biri de insanların orada nasıl çalıştığına, orada birbirlerini sevdiğine ve nasıl öldüğüne bakmaktır. Bizim küçük kentimizde de, iklimden belki de, bunları tümü bir arada yapılır, aynı tutkulu ve belirsiz havayla. Yani burada insanın canı sıkılır ve alışkanlıklar edinmeye özen gösterir. Burada yaşayanlar çok çalışırlar, ancak hep zengin olmak amacıyla değil. Özellikle ticarete ilgi duyarlar ve onların deyişiyle, önce iş yapmakla ilgilenirler. Doğal olarak basit keyiflerden de zevk alırlar; kadınlardan, sinemadan ve deniz banyolarından hoşlanırlar. Ancak, çok mantıklı olarak bu zevkleri cumartesi akşamları ve pazar günlerine saklarlar; çünkü haftanın tüm öteki günlerinde çok para kazanmaya çalışırlar. Akşam, bürolarından çıktıklarında belli bir saatte kafelerde buluşurlar, aynı bulvarda gezinti yaparlar ya da kendi balkonlarına çıkarlar. Daha genç olanların zevkleri şiddetli ve kısadır; oysa daha yaşlıların kötü huyları işkolik toplantıları, eş dost davetleri ve kâğıt oynanan çevrelerle sınırlıdır.

Kuşkusuz bunun yalnız bizim kente özgü bir şey olmadığı ve sonuçta tüm çağdaşlarımızın böyle olduğu söylenecektir. Kuşkusuz, bugün, insanların sabahtan akşama çalışıp sonra da yaşamak için geri kalan zamanlarını kâğıt oynayarak, kafelerde ve çene çalarak harcamayı yeğlemeleri kadar doğal hiçbir şey yoktur. Ancak bazı kentler ve ülkeler vardır, orada insanlar arada sırada başka şeyden kuşku duyarlar. Genelde bu, onların yaşamını değiştirmez. Yalnız kuşku ortaya çıkmıştır ve bu da her zaman bir kazançtır. Tersine Oran, kuşkuları olmayan bir kenttir; yani tümüyle modern bir kent. Buna bağlı olarak, bizim burada insanların birbirlerini nasıl sevdiklerini belirtmeye gerek yoktur. Erkekler ve kadınlar aşk edimi denen şeyde çabucak birbirlerini yutarlar ya da iki kişilik uzun bir alışkanlık geliştirirler. Bu uçlar arasında çoğunlukla bir orta nokta yoktur. Bu da özgün bir şey değil. Her yerde olduğu gibi Oran’da da zamansızlıktan ve düşünmemekten insanlar bilmeden birbirini sevmek zorundadır.

Kentimizde daha özgün olan, burada ölmenin güçlüğüdür. Aslında güçlük doğru sözcük değil, rahatsızlık demek daha doğru olacak. Hasta olmak hoş bir şey değildir, ancak size hastalıkta destek olan kentler ve ülkeler vardır ve buralarda bir bakıma insan kendini bırakabilir. Bir hastanın şefkate gereksinimi vardır, bir şeye yaslanmaktan hoşlanır, çok doğaldır bu. Ancak Oran’da iklimin aşırılıkları, burada yürütülen işlerin önemi, dekorun belirsizliği, şafağın çabuk sökmesi ve zevklerin niteliği, her şey sağlıklı olmayı gerektirir. Bir hasta kendini yapayalnız buluverir. Nüfusun tümünün telefonda ya da kafelerde poliçelerden, konşimentolardan ve indirimlerden söz ettiği aynı dakikalarda, sıcaktan çıtırdayan yüzlerce duvarın ardında kapana kıstırılmış ölmek üzere olan birini düşünelim. Modern bile olsa ölümdeki rahatsızlık böyle, kurak bir yerde meydana geldiğinde anlaşılacaktır.

Bu birkaç bilgi belki kentimizle ilgili yeterli bir fikir verir. Hem sonra hiçbir şeyi abartmamak gerekir. Altı çizilmesi gereken, kentin ve yaşamın sıradan görünümüdür. İnsan, alışkanlıklarını edindikten sonra günlerini kolay geçirir. Kentimiz tam da alışkanlıklar için uygun bir yer olduğuna göre, burada bundan iyisi can sağlığı denebilir. Bu açıdan bakınca, kuşkusuz yaşamın çok tutku verici olmadığı görülür. En azından bizde karmaşa nedir bilinmez. Ve bizim içten, sempatik ve hareketli nüfusumuz buraya yolu düşmüş kişilerde her zaman belli ölçüde saygı uyandırmıştır. Renkten, bitkiden ve ruhtan yoksun kentimiz, sonunda dinlendirici bir yer gibi durmaya başladı, sonunda burada uyunabiliyor. Ancak kentin, mükemmel çizilmiş bir koyun önünde, çıplak bir yaylanın ortasında, ışıklı tepelerle çevrili eşsiz bir manzaraya iliştirilmiş olduğunu da eklemek yerinde olacaktır. Yalnızca bu koya sırtını çevirmiş olması ve bundan dolayı, insanın hep arayıp bulmak zorunda kaldığı denizi görmenin olanaksız olması üzücü olabilir.

O yılın ilkbaharında meydana gelen ve burada güncesini aktarmaya karar verdiğimiz ciddi olaylar dizisinin ilk göstergeleri olan -bunu sonradan anladık- olayları hiçbir biçimde kentlilerin düşünemeyeceğini, bu noktada herkes kolayca kabul edecektir. Bu olaylar kimilerine iyice doğal gelecektir, kimilerine de tersine, inanılması güç. Ancak, her şey bir yana, bir vakanüvis bu çelişkileri göz önüne alamaz. Onun görevi yalnızca, “Şunlar meydana geldi,” demektir, eğer bunların gerçekten de meydana geldiğini ve tüm bir halkın yaşamını ilgilendirdiğini biliyorsa ve böylece söylediklerinin doğruluğunu içtenlikle onaylayacak binlerce tanık varsa.

Kaldı ki, kaderin cilvesiyle belli sayıda tanıklıkları derleme olanağı bulmasaydı ve anlattığını ileri sürdüğü şeylere ister istemez karışmasaydı, zamanla tanıyacağınız anlatıcı bu tür bir girişim içinde bir değerlendirmede bulunma sıfatını pek kazanamazdı. İşte ona bir tarihçi yapıtı ortaya koyma hakkı tanıyan da budur. Tabii ki, amatör de olsa, bir tarihçinin her zaman belgeleri vardır. Bu öykünün anlatıcısının da kendi belgeleri var: öncelikle kendi tanıklığı, sonra başkalarının tanıklığı. Bunun nedeni de rolü gereği, bu güncedeki tüm kişilerin anlattığını derlemek zorunda olmasıydı, son olarak da, sonunda eline geçen metinler. Uygun olduğu kanısına vardığında bunlardan dilediğince yararlanmak istemektedir. Bir şey daha istemektedir… Ancak sıranın anlatıya gelmesi için belki de artık bu yorumları ve dilsel önlemleri bırakmanın zamanıdır. İlk günlerin anlatılması biraz özen istiyor.

Albert Camus, Veba, çev. Nedret Tanyolaç Öztokat, Can Yayınları, 2019 [1947], 35. basım, s. 13-6.

Kitabı okuduktan sonra Fargo izlerken birden bu kurmaca The Plague Monkeys kitabıyla karşılaştım.

Walser, Simon Tanner Dolaşıyor

Walser birçok noktada kendinden sonra gelenlere fikirler, cümleler, karakterler miras bırakmış gibi. Geçmişten de devralmıştır epeycesini elbette fakat ona doğru akan metinleri pek bilmiyorum. Devraldıklarından, benim aşina olduğum ilk temas, karakterin zarlarıyla ilgili. Kendini dipte muhatabını gökte kuran, yine de tamamen ezik olmayan, dünyayı aşağıdan küçümseyen veya hafife alan, öyle ya da böyle, kuvvetli özneliğinin farkında, kişilik sahibi bir kahraman. Yeraltı adamı bu karaktere en yakın tanıdığım olmuştu, elbet başkaları da vardır. Walser’in kahramanları itaat etme arzusu ile birlikte kendini rezil etmek pahasına hakikati söyleme tercihleriyle yeraltı adamına yakınlaşıp uzaklaşıyor. Asla birebir örtüşmüyor. Hiçbir karakterle ya da fikirle birebir örtüşmüyor oluşları Walser kahramanlarının özgünlüğünde kurucu olabilir. Walser gibi havai roman kişileri de.

Bu pasajda, sevdiğim bir çağdaş romancıya esin kaynağı olduğunu ya da başka bir zamandan ve diyardan onu muştuladığını düşündüğüm yükselmeler, alçalmalar, gürleyip geri çekilmeler buldum. Yaşam dediğin nedir ki? sorusunu sormaya çalışan, anlamı sürekli elinden kaçıran bir anlatıcı ve onun sevgili karakteri. İlgili ifadeleri eğilterek işaretledim.

Türkiye’de edebiyatta ve sanatta, bir yandan sürekli üretimin olduğu bir yandansa alay konusu haline gelmiş kent ve taşra ikiliği Tanner Kardeşler’de sıkça yüzeye çıkıyor. Bu kısımlarda, sonradan geldiğimi(zi), gecikmişliğimi(zi), derinden hissettim okurken. Ne mutlu ki onu, zamanında, buradan doğru köşeye sıkıştırmamışlar.

Bir acının arayışı ve ifadesi, yürüyüşün ve bedensel yorgunluğun farklı biçimleri, çocuklukta bir umut bulma hevesi ve “yoktu” ya da “anlaşılırdı” gibi kipler var pasajda.

“şehrin dışındaki kayranda, o yemyeşil meydanda, birbirlerini vuranların kendilerini alıştırdıkları, ellerini, gözlerini çalıştırdıkları söylenemez.”
bilge karasu, gece, s. 52. (kayran kelimesinin anlamını arayınca, en başta, ekşisözlük’ten)

Hava giderek ısınıyordu artık ve toprak bereketleniyordu, otlardan oluşan kalın, çiçekli bir halı serilmişti üzerine, arazilerden ve tarlalardan oluşan duman tütüyordu, ormanlar, güzel, taze, zengin yeşillikleri içinde büyüleyici bir manzara sergiliyordu. Tüm doğa kendini sergiliyordu, geriniyor, esniyor, eğiliyor, kabarıyordu, hışırdıyor, vızıldıyor ve uğulduyordu, mis gibi kokuyor ve güzel, renkli bir rüya gibi kıpırdanmadan yatıyordu. Toprak iyice şişmiş, yağlanmış, şeffaflığını yitirmiş ve doymuştu. Bereketli doygunluğu içinde uzanıyordu adeta. Toprak yeşilimtraktı, koyu kahverengi, siyah lekeli, beyaz, sarı ve kırmızıydı ve sıcak bir solukla çiçekleniyor, çiçeklenmekten neredeyse ölüyordu. Eklemleri seğirerek ve mis gibi kokularını saçarak tembellik eden peçeli bir kadın gibi hareketsiz yatıyordu. Bahçelerin güzel kokuları caddelere, erkeklerin ve kadınların çalıştığı dışarıdaki tarlalara kadar ulaşıyordu; meyve ağaçları ferah, cıvıltılı bir şarkıydı ve yakın, tombul, kubbeli orman da delikanlıların oluşturduğu bir koro; aydınlık yollar bu yeşilin içinden güçlükle geçiyordu. İnsan kayranlarda seyrine daldığı beyaz, hülyalı, miskin gökyüzünü sanki alçalırken gördüğünü ve kuşlar gibi şakırken işittiğini sanıyordu, asla görünmeyen ve doğaya alabildiğine doğallıkla uyan küçük kuşlar gibi. Anılar geliyordu akla, ama bunları kesip biçmek ve derinlere inmek istemiyordu insan, bu elden gelmiyordu, tatlı bir hüzne kapılıyor, ama bir acıyı tam manasıyla hissedemeyecek kadar uyuşmuş oluyordu. Öylesine yürüyordu ve yine öylesine duruyor, olduğu yerde dört bir yana dönüyor, uzaklara, yukarıya, ileriye aşağıya, ötelere ve yere bakıyor ve doğadaki bu uyanışın yorgunluğundan etkileniyordu. Ormandaki vızıltı, daha çıplakça kayrandaki vızıltı gibi değildi, farklıydı ve yine yeni hayallere yönelik yeni bir tavır gerektiriyordu. Bunlarla durmadan mücadele etmek, karşı koymak, nazikçe geri çevirmek, kafa yormak ve bocalamak zorunda kalıyordu insan. Çünkü her şey bir bocalamaydı, bir çabalama ve kendini-zayıf-bulmaydı. Ama tatlıydı böylesi, sadece tatlı, bir parça zor ve sonra yine biraz hasis, sonra ikiyüzlü, sonra düzenbaz, sonra hiçbir şey, sonra tamamen aptalca; en nihayetinde herhangi bir şeyi güzel bulmak çok zorlaşıyordu, insan hiçbir neden göremiyordu bunun için, öylesine oturuyor, yürüyor, salınıyor, sürükleniyor, koşuyor ve duraksıyordu, bir parça bahara dönüşmüş oluyordu. İnsan kendi vızıltısından, gurultusundan ve şakımasından büyülenebilir mi? Kendi güzel salınımlarını izlemek bahşedilmiş midir otlara? Bir kayın ağacının kendi görüntüsüne sevdalanması mümkün müdür? İnsan yorulmuyor ve körelmiyordu ama her şeyi olduğu gibi bırakıyordu, öylece yürüyor, bir o yana, bir bu yana öylece savruluyordu. Bu göründüğü haliyle tüm doğa bir kararsızdı, bir sabırdı ve salınmaktı havada. Havada güzel kokular salınıyordu ve tüm toprak sabrediyor ve bekliyordu. Renkler bahtiyar ifadesiydi bunun. Çiçek açan bir çalılıkta vaktinden erken çökmüş yorgunluğa ve önsezilere dair bir şeyler bulabilirdi insan. Bu bir tür, artık-daha-fazlasını-istememekti, tepeden tırnağa bir tebessüm. Ormanla kaplı, mor, esintili dağlar uzaklardan, çok uzaklardan duyulan borazan sesleri gibiydi, insan manzarayı biraz İngilizvari buluyordu, dolgun bir İngiliz bahçesi gibiydi, seslerin bu debdebesi, örüntü ve çalkantısı duyulara bu yakınlığı hatırlatıyordu. Manzaranın şu anda falanca ve filanca yerde de tıpkı şimdi burada olduğu gibi olabileceğini düşünüyordu insan, yöre, insanın gönlüne tüm diğer yöreleri çağırıyordu. Komikti bu ve uzaklara taşıyan, alıp götüren ve yakına getiren bir şeydi: Küçük oğlanların getirdikleri gibi bir getirme, çocukların verdikleri gibi bir verme, bir söz dinleme ve kulak kesilme. İnsan istediğini söyleyebilir ve düşünebilirdi, hep o aynı söylenmemişlik, düşünülmemişlik kalıyordu daima! Kolay ve zordu, muhteşemdi ve acı vericiydi, şiirsel ve doğaldı. İnsan şairleri anlıyordu, hayır, aslında anlamıyordu, çünkü böyle yürürken, şairleri anladığını düşünmek için fazlasıyla tembelleşiyordu. Herhangi bir şeyi anlamaya ihtiyaç yoktu, insan asla anlamazdı, öte yandan her şey, bir sese kulak vermeye veya uzaklara bakmaya dönüşerek kendiliğinden anlaşılırdı, ya da artık eve gitmenin ve çok önemsiz de olsa bir görevi yerine getirmenin vakti geldiğini hatırlayarak, çünkü görevler ilkbaharda da yerine getirilmeyi bekliyorlardı.

Robert Walser, Tanner Kardeşler, çev. Cemal Ener, Can Yayınları, 2011 [1907], s. 146-8.

Houellebecq, Sollers’e Yazılarını Göstermek

Ertesi hafta yazdıklarını bir meslektaşına göstermeye karar verdi -elli yaşlarında, Marksist, çok zarif ve eşcinsel olarak bilinen bir edebiyat öğretmeniydi.- Fajardie için hoş bir sürpriz olmuştu. “Claudel etkisi… ya da belki daha çok Péguy, serbest dizelerin Péguy’si… Ama tümüyle de özgün, artık pek rastlanılmayan bir şey.” Atılması gereken adımlar konusunda hiç kuşkusu yoktu: “L’Infini. Günümüzde edebiyat orada yapılıyor. Yazılarınızı Sollers’e göndermeniz gerek.” Biraz şaşıran Bruno adı yineletti, bir yatak markasıyla karıştırdığının farkına vardı, ardından yazılarını yolladı. Üç hafta sonra Denoël’e telefon etti; Sollers’in cevap vermesine çok şaşırdı. Sollers bir buluşma önerdi. Çarşambaları dersi yoktu, günübirlik gidip gelmek kolaydı. Trende, Une curieuse solitude‘e dalmayı denedi, çabucak vazgeçti, her şeye karşın Femmes‘dan birkaç sayfa özellikle de baldır bacak bölümlerini okumayı başardı. Üniversite Sokağı’ndaki bir kafede buluşacaklardı. Yayıncı ününe ün katan ağızlığını sallayarak on dakika gecikmeyle geldi. “Taşrada mısınız? Kötü bu. Hemen Paris’e gelmek lazım. Yeteneklisiniz.” Bruno’ya, II. Johannes Paulus’la ilgili yazısını, L’Infini‘nin gelecek sayısında yayımlayacağını söyledi. Bruno şaşırıp kaldı; Sollers’in “Katolik karşı reformu” döneminin tam ortasında olduğundan habersizdi ve Papa lehine coşkulu açıklamalarını sürdürüyordu. “Péguy beni çatlatıyor!” dedi yayımcı coşkuyla. “Ya Sade! Sade! Özellikle Sade okuyun!…”

“Aileler üzerine yazdıklarım…”

“Evet, o da güzel. Tutucusunuz, çok iyi. Bütün büyük yazarlar tutucudur. Balzac, Flaubert, Baudelaire, Dostoyevski: yalnızca tutucular. Ama düzmek de gerek, hı? Toplu düzüşler yapmak gerek. Bu önemli.”

Sollers beş dakika sonunda, Bruno’yu hafif bir narsis sarhoşluğu içinde bırakıp ayrıldı. Dönüş yolunda, yavaş yavaş sakinleşti. Philippe Sollers ünlü bir yazara benziyordu; oysa Femmes‘ı okuyunca belli oluyordu, Sollers yalnızca kültürel çevrelerdeki yaşlı orospular için başarılıydı; körpe kızlar açıkça şarkıcıları yeğliyordu. Bu koşullarda, boktan bir dergide amsalakça şiirler yayımlamak neye yarar?

“Yine de yayımlanınca,” diye sürdürdü Bruno, “L’Infini‘den beş tane birden aldım. Neyseki, II. Johannes Paulus üstüne yazdıklarımı yayımlamamışlar.” İç geçirdi. “Gerçekten kötü bir yazı… Şarabın kaldı mı?”

Michel Houellebecq, Temel Parçacıklar, çev. Osman Senemoğlu, Can Yayınları, 2013 [1998], s. 179-80.

Sollers, Merkez’deki Houellebecq

TAŞRALILAR

Psikanalize karşı düşmanlık normal, ama bazen tuhaf boyutlara ulaşıyor. Aralarındaki bağlar artık kopmuş bile olsa entelektüeller sınıfı, özellikle de filozoflar, bu konuda hâlâ sinir krizleri geçiriyor. Örneğin Peruk’u ele alalım. Babasının tarım işçisini olduğunu anlatmak için hiçbir fırsatı kaçırmayan iyi bir çocuk. Katolik rahip öğretmenlere karşı kesin bir tiksinti duymaya çok erken yaşta başlamış. Bu saplantılı tiksinme onun Freud’dan nefret etmesine ve Sade’dan da kusmasına neden olmuş. Özellikle Freud burjuva bir sahtekâr ve dolandırıcı. Viyana’da ilginç herhangi bir şey olmuş olamaz. Tek büyük filozof Proudhon’dur, şu Marx’ın alçakça saldırdığı, sefaletin anarşist düşünürü. Dergiler onu onurlandırıyor ve reklemların ortasında fotoğraflarla ona tam sayfa yer veriyorlar. Ah Taşra! Devasa Peruk’un nereli olduğunu bilmiyorum. Orne’lu mu Yvonne’lu mu, en azından Somme’lu değil. Asla okyanus görmemiş. Bu kesin.

Bu Peruk Fransa’daki 68 Mayısı direnişini ve başkalarıyla birlikte “altmış sekizliler” diye adlandırdıklarını eleştiren ilk kişi değil. Peruk’a göre bu öfkeli elitler halka ihanet edip liberal hiper-kapitalizmin teşvikçileri olarak iktidarı ele geçirmek için zamanın tüm yalanlarına başvurdular. Haksız değil: Alçak Mao’nun damıttığı zehir zaten bu radikal ihanetten başka bir şeye yol açamazdı. Tuhaf bir biçimde Peruk’u öfkelendiren yine de Freud. Aslına bakılacak olursa Marksist delilik yok oldu, ama cinsel bunalım devam ediyor ve bunalımı yatıştıracak olan da İslamcı baskı değil. Sonuçta, aşırı derecede kokuşmuş Katoliklikten daha ziyade İslam’ın saflığı neden olmasın? Tutarlı bir akıl yürütme.

Peruk’un uluslararası üne sahip yaşayan en büyük Fransız yazarı keşfetmesi zaman aldı: Michel Houellebecq de haritalı ve topraklı tam bir taşralı, bilimkurgu uzmanı ve yaygınlaşan cinsel sefaleti gören bir vizyoner. Peruk “kâhin” olarak onu Rimbaud ile karşılaştırıyor ve Houellebecq’e peygamberlere özgü şamanik özellikler atfediyor. Kuşkusuz Houellebecq nihilist, Schopenhauer ve Auguste Comte’un müridi, aslında Peruk’un benimsediği Nietzscheciliği rahatsız edecek türden. Ama bakın Nietzsche artık moda değil, gittikçe antisemitist ve faşist bir mizojin olarak anılıyor. Nietzsche”popüler” mi? Gülmek istiyorsunuz. Gerçeklik nihilist olduğu için Houellebecq gerçekliğe aynasını tutuyor, hepsi bu.

Peruk vagonunu aynı reklamcı dergilerin hiç durmadan övdüğü (ebedi olarak sürme riski yok) Houellebecq trenine bağlamakta haklı. Ama Fransız annenin frijitliği hakkındaki en büyük sırrı Houellebecq biyografisi okurken öğreniyoruz.

“Ben bebekken, annem beni yeterince kucağında sallamadı, okşamadı, pohpohlamadı, basitçe yeteri kadar yumuşak değildi, hepsi bu ve bu geri kalan her şeyi açıklıyor, kişiliğimin neredeyse tamamını, her halükârda en çok acıyan yerlerini. Bugün de bir kadın bana dokunmayı, beni okşamayı istemediğinde, bundan çok büyük bir acı duyuyorum, paramparça oluyorum, yıkılıyorum, bu öylesine ürkütücü geliyor ki risk almaktansa herhangi bir baştan çıkarma girişiminden vazgeçmeyi hep yeğliyorum. Bu anlarda ağrı o kadar şiddetli ki tam olarak betimleyemem bile, başka şekillerde öğrendiğim ahlaki acıların ve fiziki acıların hepsini geride bırakıyor; bu anlarda gerçekten ölmüşüm, yok olmuşum gibi geliyor bana. Fenomen basit hiçbir şeyin açıklanması ve yorumlanması bana daha basit gelmiyor, bunun iyileştirilemez bir ağrı olduğuna da inanıyorum. Denedim. Psikanaliz böylesine köklü patolojilere karşı mücadele etmekte ne kadar güçsüz olduğunu hep söyledi, ama rebirthe ve ilk çığlığa umut bağladığım bir zaman oldu. Hiçbir şeye yaramadı. Şimdi şunu biliyorum: Ölünceye kadar terk edilmiş, korkudan ve soğuktan dolayı bağıran, okşanmaya aç küçücük bir çocuk olarak kalacağım.”

Bu metin beni gözyaşlarına boğdu. Başka bir şekilde duygulanmış görünmeyen Nora üzerinde aynı yöntemi deniyorum. Nora’ya psikanalizin böylesine derin bir acıyı iyileştirip iyileştiremeyeceğini ya da en azından yatıştırıp yatıştıramayacağını soruyorum, başka bir şekilde söylenecek olursa bir seans sırasında bir an ayağa kalkıp, Houellebecq’in yanağına dokunup onu okşayıp okşamayacağını soruyorum. Transferde annesine dönüşmüş oluyor ya. Nazikçe gülümsüyor ve konuyu değiştiriyor.

II. Dünya Savaşı’ndan sonra frijitleşmiş Fransız anne kendileri de yaygın olarak frijitleşmeyi devam ettiren bir sürü frijit kız çocuğu doğurdu. Görünen o ki Houellebecq epey Tayland masajı yaptırmış, ama baştan çıkarmayla müşteri olunmuyor. Doğrusu zamanla tuhaf bir tipe sahip oldu ama onu çok da kötü bulmayan hatta “sevimli” bulan arkadaşlarım var. Bir kadın bir erkek için “sevimli” diyorsa, teskin edici gelecek yolu açıktır. Hiçbir kadın beni “sevimli” bulmuyor.

Philippe Sollers, Merkez, çev. Nilgün Tutal, Alfa Yayınları, 2019 [2018], s. 56-8.

Walser, Jakob von Gunten Dolaşıyor

Epeydir yürüme metinleri taşımıyordum buraya. Yürüme edebiyatına ilgimi de iyiden yitirmişken Walser geri çağırdı. Tramvay, otobüsler, itiş kakış… Metrobüs öncesi kent kurgusu ve bakan insanlar.

Sık sık tek başıma sokaklarda dolaşmaya çıkıyorum ve çok vahşi olduğu izlenimi uyandıran bir peri masalının içinde yaşadığımızı düşünüyorum. Nasıl bir itiş kakış, nasıl bir gürültü. Bağırış çağırışlar, sesler, tangırtılar, gümbürtüler. Ve her şey o kadar iç içe geçmiş halde ki. İnsanlar, çocuklar, genç kızlar, adamlar ve asil kadınlar arabaların tekerlekleri dibinde yürüyorlar. Kalabalığın içinde yaşlı adamlar, sakatlar ve başı örtülü insanlar da var. Sürekli yenilenen bir insan ve araç silsilesi… Tramvayın vagonları insan figürleriyle doldurulmuş kutulara benziyor. Otobüsler kocaman hantal bir böcek gibi hareket ediyor. Sonra bir de gözetleme kuleleri gibi görünen arabalar var. İnsanlar yüksek sürücü koltuğuna oturup yürüyen, zıplayan ne varsa altlarına alıp yollarına devam ediyorlar. Kalabalığın arasından yenileri çıkıyor, yaklaşıyor, geçiyor ve bu böyle hiç aralıksız devam ediyor. Atlar yürüyor. Hızla geçen resmî arabaların açık camlarından kuş tüyleriyle süslenmiş güzel şapkalar görünüyor. Buraya Avrupa’nın dört yanından insan örnekleri gönderiliyor. Asilleri, düşkün ve acizlerin yanında görmek mümkün. Nereye gittiğini bilmediğiniz insanlar görüyorsunuz ve nereden geldiğini bilmedikleriniz alıyor onların yerini. İnsan nereden gelip nereye gittiklerini tahmin etmeye çalışıyor. Az da olsa çözebildiği zaman seviniyor. Ve güneş hâlâ herkesi aydınlatıyor. Birinin burnuna, diğerinin ayakucuna vuruyor. Ayakuçları parıltılı ve algıları yanıltan bir şekilde eteğin altından çıkıyor. Köpekçikler saygın hanımefendilerin kucağında arabalarda geziyorlar. Göğüsler çıkıyor insanın karşısına; elbiselerin, dekoltelerin içine sıkışmış dişil göğüsler. Bir sürü aptal sigara, o aptal adamların ağızlarında. Ve insanın aklına, akla hayale gelmeyen sokaklar, görünmez, yeni ve yeni olduğu kadar da insan kaynayan bölgeler geliyor. Akşamları saat altı ile sekiz arası caddelerin en kalabalık zamanı. Bu saatlerde toplumun en üst tabakası yürüyüşe çıkıyor. Peki bu kalabalık arasında; bu renkli, bitmek bilmeyen insan seli arasında nedir insan? Bazen tüm bu renkli yüzler kızıla dönüyor, batan akşam güneşinin rengine boyanıyor. Peki ya hava kapalıysa ve yağmur varsa? O zaman benim de dâhil olduğum, bir şeyler arayan ve görünüşe göre güzel ve doğru hiçbir şey bulamayan bu insan kalabalığı, hayali figürler gibi karanlık tülün altında kayboluyor. Herkes zenginlik ve akla hayale sığmayacak lüks ürünler peşinde. Çok hızlı yürüyorlar. Hayır, herkes otokontrol sahibi ancak telaş, hırs, baskı ve huzursuzluk arzuyla parlayan gözlerden dışarı taşıyor. Sonra her şey yine sıcak öğle güneşine teslim oluyor. Her şey uyuyormuş gibi görünüyor; arabalar, atlar, tekerlekler, sesler… Ve insanlar öyle anlamsız bakıyorlar ki. Yıkılacakmış izlenimi uyandıran yüksek evler rüyaya dalmış gibiler. Genç kızlar ellerinde paketlerle o evlere doğru koşturuyor. İnsanın küfredesi geliyor. Geri döndüğümde Kraus oturduğu yerden benimle dalga geçiyor. Ona insanın biraz da dünyayı tanıması gerektiğini söylüyorum. “Dünyayı tanımak mı?” diyor bana, derin derin düşünür gibi. Ve yüzüne küçümseyen bir gülümseme yerleşiyor.

Robert Walser, Jakob von Gunten, çev. Gül Gürtunca, Jaguar Yayınları, 2019 [1909], s. 32-4.

Elif Batuman | Budala (Okuma Notları)

Budala, Türkiye’den ABD’ye göçmüş bir ailenin kızı Selin’in üniversitedeki ilk yılındaki karşılaşmalarını konu ediyor. Selin, 90’ların ortasında Harvard’da e-postayla, ilk aşkıyla, Macaristan’da öğretmenlik yapma deneyimiyle tanışıyor. Bir yazarın büyüme romanı olarak görülebilecek kitap, büyük ölçüde Elif Batuman’ın kendi başından geçen olaylardan yola çıkıyor. Öyle ki, bir önceki kurmaca dışı kitabı Ecinniler’deki otobiyografik öğelerin hafif değiştirilmiş hallerinin izi kolayca sürülüyor.

Olay örgüsünün ve diğer karakterlerin seslerinin asgaride tutulduğu romanda, anlatıcı Selin, durmaksızın fiziksel ve düşünsel hareket halinde, anlama merakının peşinde koşuyor: “Üniversiteyle ilgili en iyi şey buydu: Ayrılmak çok kolaydı.” (s. 36) Epigraf’ta, “bir şeyler öğrendiğimiz tek yaş, ilkgençliktir” diye sonlanan Proust alıntısındaki ortama Harvard gibi olanaklarla dolu bir üniversite kampüsü ve kurmaca dünyalar için yaşayan bir kahraman eklenince roman okurlarını ikiye bölme potansiyeline varıyor. Sözü edilenlere ilgi ve yakınlık duyanlar için nükteli ve düşünceli bir kitap kurtluğu güzellemesi ya da bu kadarıyla tatmin olmayanlar için kültürlü bir ergenin sözde-edebi sayıklamaları…

Sözü edilen olayların büyük bölümü, Selin’in dili, edebiyatı ve iletişimi bir sorun olarak karşısına almasına işaret edecek şekilde dizilmiş. İlk aşkı e-posta yazışmalarıyla elektrikleniyor, yeni diller öğreniyor, Türkçe’nin son ekleri üzerine ödev yazıyor, dilbilim ve kurmaca dersleri alıyor, İngilizce öğretiyor, öykü yazıyor, Dickens’tan Kundera’ya sürekli roman okuyor. Ayakkabı alışverişi yapmakta bir Kül Kedisi hüznü bulduğu gündelik yaşamı metinlerle hep iç içe: “Ivan’ı daha iyi anlamak istediğim için Gülüşün ve Unutuşun Kitabı’nı okudum” (s. 96).

Öte yandan, Selin kendisine belli bir mesafeden bakmaya da muktedir. Meksika seyahatinde bir otelde deneyimlediklerini yücelterek yazdığı öyküye dair: “Oraya annesi tarafından getirilmiş, dünyanın en sıradan ve vakur insanıydım, Amerikalı bir ergendim” (s. 61) diyebiliyor. İleri bir noktadaysa, bu kez oda arkadaşı ikisini diğer insanlardan ayıran şeyin “yaşamlarını estetik bir anlatı olarak kurması” olduğunu söylediğinde, bunun sınıfsal bir ayrıcalık, boş vakte sahip olmanın getirdiği bir fırsat olduğunu seziyor (s. 347).

Roman, kampüs günleri ve Macaristan seyahati olarak ortadan ikiye ayrılabilir. Eleştirilerde rastladığım, seyahatname kısmının zayıflığına işaret etmeye veya bu bölümü es geçmeye dönük, katıldığım bir eğilim var. Batuman, entelektüel olana dair sorgu ve mizansenlerde güçlüyken, daha doğrudan ilişki kurulan anları konu ederken canlılığını yitiriyor. Yazmakta olduğu devam romanında bu ağırlıkların ne yöne evrileceğini merak ediyorum.

Elif Batuman, Budala, çev. Hande Dönmez, İletişim Yayınları, 2019 [2017].

Elif Batuman Konuşmaları:

 

Proust, Okuma Evreni ve Dış Dünya

O sonbahar yaptığım gezintiler, saatlerce kitap okuduktan sonra gezmeye çıktığım için, daha da zevkliydiler. Bütün sabah salonda kitap okumaktan yorgun düştüğümde, battaniyemi omuzlarıma sarıp dışarı çıkardım; uzun müddet mecburen bedenim, bırakılan bir topaç gibi, bu fazlalıkları dört bir yana savurma ihtiyacı duyardı. Evlerin duvarları, Tansonville’in çiti, Roussainville Ormanı’nın ağaçları, Montjouvain’in sırtını verdiği çalılar şemsiye veya baston darbelerine maruz kalır, neşeli çığlıklar işitirlerdi; hem darbeler, hem de çığlıklar beni coşturan, hızlı bir çıkış yoluna kolayca varmamı ağır ve zor bir aydınlanmaya tercih ettiklerinden aydınlığın sükûnetini tadamamış, karışık düşüncelerden başka bir şey değillerdi. Hislerimizin sözde ifadeleri, çoğunlukla hislerimizi bu şekilde, kendilerini tanımamıza imkân vermeyen bir biçime bürünmüş halde dışımıza çıkarmak suretiyle bizi bu hislerden kurtarmaktan öteye gitmez. Méséglise tarafına neler borçlu olduğumu, Méséglise’in tesadüfi çerçevesi ya da zorunlu esin kaynağı olduğu mütevazi keşifleri hesaplamaya çalıştığımda, duygularımızla onların olağan ifadesi arasındaki bu uyumsuzluğu ilk defa o sonbaharda, o gezintilerden birinde, Montjouvain’in yaslandığı çalılık bayırda, hayretler içinde fark ettiğimi hatırlıyorum. Bir saat boyunca yağmura ve rüzgâra karşı neşeyle mücadele ettikten sonra, Montjouvain’in küçük gölünün kenarına, M. Vinteul’ün bahçıvanının aletlerini koyduğu kiremit kaplı küçük kulübenin önüne geldiğimde, güneş yeniden açmıştı; yağmurun yıkadığı yaldızlı güneş ışınları gökyüzünde, ağaçların, kulübe duvarının, tepesinde bir tavuğun gezindiği hâlâ ıslak kitemit çatının üstünde, yepyeni parlamataydı. Esen rüzgâr, duvardaki çatlaklarda bitmiş yabani otları ve tavuğun tüylerini yana doğru çekiyor, hem otlar, hem de tüyler, cansız ve hafif nesnelerin kendini bırakmışlığıyla, botları yettiğince, rüzgârın keyfine göre uçuşuyorlardı. Güneşin tekrar yansıtıcı bir yüzey haline getirdiği gölcüğün üzerinde kiremit çatı daha önce hiç dikkatimi çekmemiş olan pembe mermer damarları oluşturuyordu. Suyun ve duvarın üstünde, gökyüzünün gümüsemesine karşılık veren solgun bir tebessüm görünce, kapatmış olduğum şemsiyemi sallayarak heyecanla, “Vay be! Vay be! Vay be!” diye bağırdım. Ama aynı anda, aslında bu muğlak sözlerle yetinmeyip, hayranlığıma bir açıklama getirmeye çalışmam gerektiğini de düşündüm.

Yine aynı anda —oradan geçmekte olan, zaten oldukça keyifsiz görünen ve şemsiyenin yüzüne çarpmasına ramak kalınca keyfi iyice kaçıp, “Bu güzel havada yürümek ne hoş, değil mi?” dediğimde soğuk bir cevap veren bir köylü sayesinde— aynı duyguların önceden belirlenmiş bir düzene göre, herkeste aynı anda oluşmadığını da öğrendim. Daha sonraları, ne zaman uzunca bir süre kitap okuyup ardından canım sohbet etmek istese, kendisiyle konuşmak için yanıp tutuştuğum arkadaşım az önce sohbetin hazzını yaşamış olur, o esnada da rahat bırakılıp kitap okumak isterdi. Annemle babamı düşünüp sevgiyle dolmuş, onların en hoşuna gidecek, en akıllı uslu kararları vermişsem, onlar tam da bu süre içinde benim unuttuğum bir kabahatimi öğrenmiş olurlar, ben onları öpmek üzere kollarına atılırken, onlar kabahatimden ötürü bana sertçe sitem ederlerdi.

Bazen yalnızlığın bana yaşattığı coşkunluğa ondan tam olarak ayıramadığım bir başka heyecan, sarılıp kucaklayabileceğim bir köylü kızının karşıma çıkıvermesi arzusundan kaynaklanan bir taşkınlık eklenirdi. Bu arzuya eşlik eden çok farklı düşüncelerin ortasında, ben sebebini tam olarak anlamaya vakit bulamadan, ansızın ortaya çıkan haz, bana o düşüncelerin yaşattığı hazzın bir üst seviyesi gibi gelirdi sadece. O esnada zihnimde yer alan her şeye, kiremit çatıdaki pembe yansımaya, yabani otlara ne zamandır gitmek istediğim Roussainville köyüne, Roussainville Ormanı’nın ağaçlarına, kilisenin çan kulesine fazladan bir değer atfederdim; sırf bu yeni heyecanı onların yarattığını zannettiğim için gözümde daha arzulanır olurlar, yelkenimi kuvvetli, meçhul ve elverişli bir rüzgârla dolduran coşku sanki beni onlara ulaştırmak için acele ederdi. Bir kadının ortaya çıkıvermesi arzusu benim nazarımda tabiatın cazibesine bir başka coşku katıyordu, ama buna karşılık, tabiatın cazibesi de kadının fazlasıyla sınırlı bulacağım cazibesini genişletiyordu. Ağaçların güzelliği bu kadının da güzelliğiymiş, bu ufkun, Roussainville köyünün, o yıl okuduğum kitapların ruhunu ellerime o kadının öpücüğü teslim edecekmiş gibi geliyordu bana ve hayal gücüm tenselliğimle temas edip ondan güç aldıkça, tenselliğim hayal gücümün bütün alanlarına yayıldıkça, arzum sınır tanımıyordu. Bunun başka bir nedeni de, —alışkanlığın faaliyetine ara verdiği, nesnelere ilişkin soyut bilgilerimizin bir yana bırakıldığı, dolayısıyla bulunduğumuz yerin özgünlüğüne, bireyselliğine derinden inandığımız, tabiatın ortasındaki tahayyül anlarında hep olduğu gibi— arzularımın seslendiği kadının bana kadın cinsinin herhangi bir örneği gibi değil, bu toprağın zorunlu ve doğal bir ürünü gibi gelmesiydi. Çünkü o sıralarda benim dışımdaki şeyler, toprak ve insanlar, bana, yetişkin erkeklere göründüğünden daha değerli, daha önemli, daha gerçek bir varoluşla donatılmış gibi görünüyordu.

Marcel Proust, Kayıp Zamanın İzinde: Swann’ların Tarafı, çev. Roza Hakmen, Yapı Kredi Yayınları, 2019 [1913], 20. basım, s. 156-8.

Yesayan, Bazı İnsanlar ve Diğerleri

Zabel Yesayan, Son Kadeh’te sık sık yoğun bir aşkı, arzulayan bir öznenin dilinden anlatıyor. Ben o dalgalı pasajlar yerine yine düşmüş insanı ve onun diğerleriyle karşılaştırmasını bulduğum yerleri çizdim.

Geçenlerde de bir arkadaşımla kendi hayatlarımız üzerine konuşurken buna yakın bir şeyler sezmiştik. Sabah kalk, işe git, çalış, arkadaşlarınla görüş, evde bir şeyler yap, dolaş, sevdiğin bir şeylerle uğraş, stres yap, sevin, üzül, reddet, kucakla, haftasonunu geçir, küçük başarı kazan, küçük yenilgi al derken çok sapmayan, önceden kestirilebilir bir hat üzerinde yaşayıp gidiyoruz -biz. Kişiliğimiz küçük anlarda, belli başlı kararlar ile hayatımıza yön veriyor elbette fakat büyük kırılmalar yaşama olanağı bizimki gibi sıradan hayat süren insanlara, eğer kendimiz yaşamı zorlamıyorsak, nadiren kendini gösteriyor. Bazı kıyıya vurmuş ruh hallerine girdiğimizde ya da büyük bir olay yaşadığımızda bir eyleme ihtimaliyle karşı karşıya geliyoruz (Romanda da tam böylesi bir an var). Bu da üç beş kere gelmiş bize diye düşündük. Belki de her seferinde bekleneni seçmişiz. Belki bir gün radikal olanı seçebiliriz ya da seçemeyiz. Bu illa ki üzülecek bir şey değil.

Fikrimi daha berrak şekilde izah etmeye çalışacağım: İnsanlar, erkek ya da kadın, umumiyetle kendilerini hakiki halleriyle sunmazlar. Ve sık sık üzerlerine aldıkları sahte örtüler bir şuursuzluk halinin ifadesidir. Evet, bu böyledir. Hayatta kendilerine bir rol seçerler ve bu rolü oynarlar. Onu bazen kendileri seçerler, zira güzel bulurlar. Fakat sıklıkla onu başkaları güzel saydığı için tercih ederler.

İnsan ruhu, ki onu herkes kendisiyle beraber dünyaya getirir, böylece daha çocukluktan sakatlanır. Ruh ölmez elbette. Fakat ürkmüş halde büzülür, bir köşede saklanır ve artık asla ortaya çıkmaya cesaret edemez. Hayatının şu ya da bu anında ruhları meydana çıkıp hâkimiyet kazanmış insanlar vardır. Lakin nice insan da vardır ki, ruhları daimi şekilde uyuşup kalmıştır, bunlar için uyanma zili asla çalmaz. Eğer herhangi bir fevkalade olay, büyük bir heyecan, büyük bir his ya da bilhassa büyük bir ıstırap ruha kadar nüfuz ederse ve hatta ruh mütereddit uyanış hareketleri yaparsa, huzuru kaçan bu insanlar ninniler söyler, onu uyuturlar. Zira bizzat kendi ruhlarının uyanışı onları ürkütür. Kendi kendilerine yabancılardır ve asla ruhlarının enginliğine bakmaya cesaret edemez, ödünç alınmış hisleriyle, ödünç alınmış prensipleriyle, hariçten edindikleri şekiller ve suretlerle yaşamaya devam ederler. Ve hiçbir şey, fakat hiçbir şey kaynayıp çıkmaz onların dahili âlemlerinden, varlıklarından, ruhlarından.

İşte böylece insanlar, münasip olan budur ya da şudur derler. Şu şu şartlarda böyle ya da şöyle hareket etmek iyi olacaktır. Ve başkalarını muhakeme ve mahkûm ederler, zira mevzubahis şartlarda böyle bir davranış makbul görülen şekle uygun düşmemiştir.

Kimse, hangi dahili ve karşı koyulmaz güdüye tabi oldum demez. Kimse, ruhum ne istiyor, özvarlığım hangi mukaddes ve hususi kanunları telkin ediyor bana demez. Evlilik ve hatta aşk hakkında da bu minval üzere düşünürler. Tercihlerini hesap ederek, ham hislerle ve belli şartlara uyarak yaparlar. Lakin şaşırtıcı olan şudur ki, bu tamamen şahsi meselede dahi çoklukla ağır basan şey, başkalarının fikirleri olur. Bu tercih başkalarını hayran bırakmalı, şaşırtmalı, onların rızasını kazanmalıdır. İşte o zaman her şey münasip bir şekilde tanımlanır. Böylece, insanlar görürüz ki hakiki insanlar değillerdir. Hisler tanırız, hakiki hisler değillerdir. Ve anlarız ki, insanları tek bir derdi var: tabiatın onlara bahşettiği imkânlar ile hayatın tüm tebessümlerinden dolu dolu tat almak ve yaşamak yerine, kendi edindikleri ya da başkalarının onlara verdiği rolü iyi kötü yerine getirmek. Ve işte hayat böylece hüzünlü, faydasız ve usandırıcıdır, tıpkı kabiliyetsiz bir tiyatro yazarının yazdığı bir komedya gibi.

Nadiren, kendilerine verilmiş dünyevi ve sahte edep kılıfını çeşitli talihli tesadüflerin neticesinde ya da şahsi istisnai kabiliyetleri sayesinde yırtan, kaybettirilmiş olanı, kendisini, ruhunu arayan ve ona teslim olan insanlar da vardır. Böyleleri yalnız kaldıklarında, ruhlarının şarkılarını ve romanlarını dinlediklerinde melal ile dolmazlar. Hiç şüphesiz, etrafları sislerle sarılmıştır ve onlar da sıklıkla bir rolün icaplarını yerine getirirler. Lakin fark şudur ki, uyandıkları ve kendi ruhlarını buldukları anlara sahiptirler. Peki, geri kalan çoğunluk kendi ruhunu nasıl bulacak? Onlar asla kendileriyle baş başa kalamazlar ve hatta bu yalnızlıktan ürkerler. Hayat çoğu insan için kargaşa ve rekabet içinde, ruhlarına yabancı gayelerin peşinde geçip gider. İçlerinde, ruh temayüllerinde olanı, saadetin ve zevkin esaslarını, uzakta, ulaşabileceklerinin haricindeki noktalarda ararlar. Ve gayelerinin ulaşılamaz olduğunu ne kadar zannederlerse, hayatlarının o kadar enteresan olduğunu, kahramanlar gibi yaşadıklarını düşünürler. Asla uyanmazlar, uyanmaya vakitleri yoktur, zira tıkış tıkış hayatlarında yalnızlık yoktur.

İstisnai şekilde ruhlarıyla yaşayan ender bulunur o insanlar ise, işlerinin, hislerinin ve hareketlerinin kendiliğinden akıp giden, safdil ve berrak sadeliğiyle hemen tanınırlar. Onların ruhu ürkerek varlıklarının bir köşesine sığınmaz, aksine satha çıkar, insanların çehrelerinde ışıldar, şahsiyetlerinin haricinde parıldar, şarkı söyler, tebessüm eder ve insan evladını yerlerde sürünen türlü hallerinin alın yazı olan alçaklığı sanki hissedilmez kılar. O zaman, sayısız tesadüflerle yapılan bir tasnifin onu şu ya da bu cemiyetin şu ya da bu mevkisine koymasının ne ehemmiyeti kalır? Onun fiziki şu ya da bu suretle vücut bulmasının ne ehemmiyeti kalır? Tanrı parmağını onun alnının üzerine koymuştur bir kere. O hakiki seçilmişlerden biridir ve yaşar, gittiği yolda aydınlık bir iz bırakarak bizim dünyamızdan geçip gayba karışır.

Sen böyle seçilmişlerdensin sevgilim, Tanrı’nın dokunuşunu kabul etmişlerdensin. Ruhum ruhunu hissetti, onunla kardeş oldu ve onun içindir ki seni bu kadar derin, bu kadar beklenmedik bir hal ile sevdim.

Zabel Yesayan, Son Kadeh, Aras Yayıncılık, çev. Mehmet Fatih Uslu, 2018 [1916-1924], s. 26-9.

Camus, Romanı Bitirmek (Düşüş)

Hazlardan düşen yargıç. Düşmeyi incelikleriyle tanımlayan varoluşçuların zamanında bu düşüşün bir ânı, süresi ve mesafesi varmış. Onların yazdıklarıyla büyüyenlerin zamanında ise taa en baştan öylesi bir yüksekliğe hiç çıkmamış, ancak belki hayallerinde çıkmayı düşlemiş okurlar, bizzat deneyimlediklerinden değil de, ancak iyimser ihtimallerden aşağı düşmeye başlamışlar. Tümü değil: bazı okurlar, bazı insanlar. Çıkanları biliyoruz, her yerdeler. Çıkılmayan yerden düşemiyoruz. Bu kapakta yuvarlanmalık bir merdiven var. Benim kapağımda, kırmızı şemsiyeli fötr şapkalı bir adam -o zaman, daha çok adam- ve onun ters dönmüş yarı transparan yansıması (Erkal Yavi). Elde şemsiye, ayakların altında deniz. İki kapağın ortaklığı, düz zeminsizlik. Ayaklarımızı şöyle rahatça yere basabilsek, zıplayabiliriz bile şanslıysak.


Tekrar yatıyorum, bağışlayın. Korkarım, coşup kendimden geçtim, yine de ağlamıyorum. İnsan bazen sapıtıyor, apaçık gerçeklerden kuşkuya düşüyor, hatta iyi bir yaşamın sırlarını keşfettiği zaman bile. Benim çözümüm kuşkusuz en iyisi değil. Ama insan yaşamını sevmediği zaman, elinde başka seçeneği yoktur, öyle değil mi? Bir başkası olmak için ne* yapmalı? Olanaksız bu. Artık hiç kimse olmamak, herhangi biri uğruna kendini unutmak gerekirdi, hiç değilse bir kez. Ama nasıl? Bunaltmayın beni. Ben, bir gün bir kahvenin terasında elimi bırakmak isteyen o ihtiyar dilenci gibiyim. “Ah, bayım,” diyordu adam, “mesele kötü insan olmak değil, ama ışığı yitiriyor insan.” Evet, ışığı, sabahları, kendini bağışlayan kişinin o kutsal masumluğunu yitirdik biz.

Bakın, kar yağıyor! Sokağa çıkmalıyım! Beyaz gecede uyuyan Amsterdam, karlı küçük köprüler altındaki kara yeşimtaşı kanallar, ıssız sokaklar, boğulmuş ayak seslerim, bütün bunlar yarınki çamurdan önce geçip giden temizlik olacak. Bakın camlara karşı kabarıp kalkan şu iri yumaklara. Belli ki güvercinler bunlar. Bu sevgili yaratıklar sonunda yere inmeye karar vermişler, suları ve çatıları kalın tüy tabakası ile kaplıyorlar, bütün pencerelerde çırpınıp duruyorlar. Nasıl da kaplamışlar ortalığı! Umalım ki, herkes kurtulacak, öyle değil mi, servetler ve zahmetler paylaşılacak ve örneğin siz, bugünden itibaren, yerde yatacaksınız benim uğruma. Tümüyle şiir, öyle değil mi? Haydi bakalım, itiraf edin ki, eğer gökten bir araba inip beni götürseydi ya da kar birden alev alsaydı, donup kalırdınız. İnanmıyor musunuz buna? Ben de inanmıyorum. Ama benim, ne olursa olsun, sokağa çıkmam gerek.

Tamam, tamam, sakin oluyorum, kaygılanmayın! Benim duygulanmalarıma da, sayıklanmalarıma da zaten pek güvenmeyin. Amaçlıdır onlar. Bakın, şimdi bana kendinizden söz edeceğinize göre, kendi ilginç itirafımın, amaçlarından birine ulaşıp ulaşmadığını hemen öğreneceğim. Gerçekten de, muhatabımın polis olduğunu ve Dürüst Yargıçlar‘ı çaldığım için beni tutuklayacağını umuyorum hep. Gerisi için kimse beni tutuklayamaz, öyle değil mi? Ama bu hırsızlığa gelince, yasanın etki alanına giriyor ve ben kendimi suçortağı yapmak için her şeyi ayarladım; bu tabloyu saklıyorum ve her isteyene gösteriyorum. Bu durumda beni tutuklayabilirsiniz, iyi bir başlangıç olur bu. Belki de daha sonra işin geri kalanıyla uğraşanlar olur, örneğin benim kellemi keserler, ben de artık ölmekten korkmam, kurtulmuş olurum. Toplanmış kalabalığın üstüne o zaman siz henüz soğumamış kellemi yükseltirsiniz, onların orada kendilerini bulmaları ve benim onlara, örnek bir insan olarak, yeniden egemen olmam için. Her şey tamam olur ve ben, çölde bağıran ve oradan kurtulmamı reddeden sahte peygamberliğimi, kimsenin ruhu duymadan, sona erdirmiş olurum.

Ama siz polis değilsiniz elbet, böylesi çok basit olurdu. Nasıl? Ah! Kuşkulanıyordum bundan işte. Size karşı duyduğum bu tuhaf yakınlığın bir anlamı varmış meğer. Demek siz Paris’te o güzel avukatlık mesleğini icra ediyorsunuz! Aynı türden olduğumuzu biliyordum. Hepimiz birbirimize benzemiyor muyuz, böyle durmadan ve muhatapsız konuşarak, önceden cevapları bilsek de hep aynı sorularla karşılaşarak? Öyleyse, bir akşam Paris rıhtımları üzerinde başınıza geleni ve nasıl yaşamınızı hiç tehlikeye atmamayı başardığınızı lütfen anlatın bana. Yıllardır gecelerimde hep çınlayıp duran ve sonunda sizin ağzınızdan söyleyeceğim şu sözcükleri kendiniz tekrarlayın: “Ey genç kız, kendini yine suya at da her ikimizi kurtarma şansına bir kez daha ereyim!” Bir kez daha, ha, amma ihtiyatsızlık! Ya söylediklerimizi hemen kabul ediverirlerse, üstat? O zaman dediğimizi yerine getirmek gerekir. Brr!.. Su ne kadar da soğuk! Ama yüreğimizi ferah tutalım! Artık çok geç, her zaman hep geç olacak. Çok şükür ki öyle!

Albert Camus, Düşüş, Can Yayınları, çev. Hüseyin Demirhan, 2007 [1956] 7. basım, s. 106-8.

Bıçakçı, Önemsizlik ve Çirkinlik

Eğitim, kendimize baktırmamak için iki seçenek sunuyordu: Önemsizlik ve çirkinlik. Seçim bize bırakılmıştı. Ya bakmaya değlmeyecek kadar önemsiz olacaktık ya da o kadar çirkin olacaktık ki, insanlar bize, gözüm görmesin seni, diyeceklerdi. Eğitimdekilerin çoğu önemsiz olmayı seçmişti. Böylesi irili ufaklı iktidar ilişkileri içinde biçimlenen hissimize daha uygundu hem de çirkin olmak fazladan bir cesaret istiyordu. Görünmezliği hedefleyen insanların bile aynaya bakmaktan vazgeçemeyeceğini ve aynada kendini çirkin görmeyi kolay kolay kabullenemeyeceğini seziyorduk.

Amcaoğlu çirkin olmayı seçmişti. “Ne olursa olsun, bana daha kahramanca geliyor,” dedi ağırbaşlı bir ifadeyle.

Çirkinler, fiziksel olarak kendilerini çirkinleştirmek dışında, halleri, tavırları ve konuştukları konular bakımından da tahammül edilemez olmaya çalışıyordu. Yırtık pırtık giysiler içinde, insanlığın yüzkarası gibi aç, sefil dolaşıyor, yüksek sesle ve bozuk bir dille uğradıkları haksızlıkları anlatıyorlardı. Konuştuğumuzda sesimiz neredeyse hiç duyulmuyordu. Duvar diplerinden yürüyor, gölgelerimiz yere düşmesin diye dikkat ediyor, oturduğumuzda sandalyelerin ucuna ilişiyorduk.

Amcaoğluyla ben eğitimde bize söylenen şeyleri harfiyen yerine getiriyor, ha bire kendimizi çirkinleştirmeye ve önemsizleştirmeye çalışıyorduk ama dikenli telleri aştığımızda ne olacağı konusunda hiçbir fikrimiz yoktu. Kulağımızda yine yaşlılardan dinlediğimiz ve eğitimde öğrendiğimiz şeyler vardı oysa bunları bir türlü kafamızda canlandıramıyorduk. Özgür olacağımız, kendimizi gerçekleştirebileceğimiz söyleniyordu; biz bunların tam olarak ne anlama geldiğini bilemiyorduk. Üstelik kullanılan sözcüklerden, kurulan cümlelerden, dinlediğimiz şeylerin dikenli tellerin dışını hiç görmemişlerin hayal dünyasının ürünü olduğunu anlıyorduk. Tutsaklıktan kurtulmuş, kendisini gerçekleştirmiş birini henüz hiç kimse görmemişti.

Aslında buradan çıkmak gibi bir hayali olmayan çoğunluk için dikenli teller ve muhafızlar bir bakıma görünmezdi. Çevrelerini saran teller ve silahlarını üzerlerine doğrultmuş muhafızlar yokmuş gibi yaşıyorlardı. “Onların seni görmemesine uğraşacağına sen onları görme!” Bu cümleyi dile getirme gereği bile duymadan ama tam olarak bu cümleye uygun biçimde, “etkileşime girmeden” yaşayıp gidiyorlardı. Elbette bu da bir seçenekti ve eğitimimizin bir aşamasında bize bu seçenek de sunuluyordu. Dikenli tellerin, silahlı muhafızların bir metafor olabileceği söyleniyor, hafif alaycı bir üslupla uzaklarda belirsiz bir yer gösteriliyor, “Belki de orada öyle bir sınır filan yoktur, belki de tutsak değilizdir!” deniliyordu. Ama gel de sen bunu dikenli telleri aşmak isterken ölen ya da sakat kalan insanlara ve onların yakınlarına anlat.

Amcaoğlu ve ben bütün bu paradoksları, fikirleri, varsayımları adamakıllı ifade edip bize yeni bir dünya tasarımı sunacak felsefi birikimden yoksunduk. Kafamız öyle karışıktı ki, görünmez olmak en kolayı gibi geliyordu. Bunun için her gün alıştırma yapıyorduk. O benim üzerimde çirkinliği ben onun üzerinde önemsizliği deniyordum. Bu alıştırmalar zamanla birer gösteriye dönüşmüştü. Amcaoğluyla ikimiz evlerimizin ortasında avluya çıkıyor, birbirimizi görmemek için hep aksi yönlere bakmaya çalışarak avluda dönüp duruyorduk. İki kişinin aynı anda birbirinden saklanmaya çalıştığı bu müziksiz, tuhaf dansı ailelerimiz merakla seyrediyordu. Sonra amcaoğlu bağırmaya başlıyordu. “Konuşamıyorum!” diyordu. Ben “Ne zor şey iki insanın birbirini anlaması,” diye fısıldıyordum. O adaletsizlikten söz ediyor, ben evrenin büyüklüğü karşısında insanın hiçliğini vurguluyordum. O kayıplarını sıralıyor, ben doğmuş olmanın kederini dile getiriyordum. Böyle hem birbirimizi duymuyormuş gibi konuşup hem görmüyormuş gibi dönüp dururken bazen ayaklarımız birbirine dolanıyor ve yere kapaklanıyorduk. O zaman ailelerimiz gülmekten yerlere yatıyor, yaşaran gözlerini silerken bizi bir an için gözden yitiriyorlardı.

Barış Bıçakçı, Tarihî Kırıntılar, İletişim Yayınları, 2019, s. 166-8.