Yesayan, Bazı İnsanlar ve Diğerleri

Zabel Yesayan, Son Kadeh’te sık sık yoğun bir aşkı, arzulayan bir öznenin dilinden anlatıyor. Ben o dalgalı pasajlar yerine yine düşmüş insanı ve onun diğerleriyle karşılaştırmasını bulduğum yerleri çizdim.

Geçenlerde de bir arkadaşımla kendi hayatlarımız üzerine konuşurken buna yakın bir şeyler sezmiştik. Sabah kalk, işe git, çalış, arkadaşlarınla görüş, evde bir şeyler yap, dolaş, sevdiğin bir şeylerle uğraş, stres yap, sevin, üzül, reddet, kucakla, haftasonunu geçir, küçük başarı kazan, küçük yenilgi al derken çok sapmayan, önceden kestirilebilir bir hat üzerinde yaşayıp gidiyoruz -biz. Kişiliğimiz küçük anlarda, belli başlı kararlar ile hayatımıza yön veriyor elbette fakat büyük kırılmalar yaşama olanağı bizimki gibi sıradan hayat süren insanlara, eğer kendimiz yaşamı zorlamıyorsak, nadiren kendini gösteriyor. Bazı kıyıya vurmuş ruh hallerine girdiğimizde ya da büyük bir olay yaşadığımızda bir eyleme ihtimaliyle karşı karşıya geliyoruz (Romanda da tam böylesi bir an var). Bu da üç beş kere gelmiş bize diye düşündük. Belki de her seferinde bekleneni seçmişiz. Belki bir gün radikal olanı seçebiliriz ya da seçemeyiz. Bu illa ki üzülecek bir şey değil.

Fikrimi daha berrak şekilde izah etmeye çalışacağım: İnsanlar, erkek ya da kadın, umumiyetle kendilerini hakiki halleriyle sunmazlar. Ve sık sık üzerlerine aldıkları sahte örtüler bir şuursuzluk halinin ifadesidir. Evet, bu böyledir. Hayatta kendilerine bir rol seçerler ve bu rolü oynarlar. Onu bazen kendileri seçerler, zira güzel bulurlar. Fakat sıklıkla onu başkaları güzel saydığı için tercih ederler.

İnsan ruhu, ki onu herkes kendisiyle beraber dünyaya getirir, böylece daha çocukluktan sakatlanır. Ruh ölmez elbette. Fakat ürkmüş halde büzülür, bir köşede saklanır ve artık asla ortaya çıkmaya cesaret edemez. Hayatının şu ya da bu anında ruhları meydana çıkıp hâkimiyet kazanmış insanlar vardır. Lakin nice insan da vardır ki, ruhları daimi şekilde uyuşup kalmıştır, bunlar için uyanma zili asla çalmaz. Eğer herhangi bir fevkalade olay, büyük bir heyecan, büyük bir his ya da bilhassa büyük bir ıstırap ruha kadar nüfuz ederse ve hatta ruh mütereddit uyanış hareketleri yaparsa, huzuru kaçan bu insanlar ninniler söyler, onu uyuturlar. Zira bizzat kendi ruhlarının uyanışı onları ürkütür. Kendi kendilerine yabancılardır ve asla ruhlarının enginliğine bakmaya cesaret edemez, ödünç alınmış hisleriyle, ödünç alınmış prensipleriyle, hariçten edindikleri şekiller ve suretlerle yaşamaya devam ederler. Ve hiçbir şey, fakat hiçbir şey kaynayıp çıkmaz onların dahili âlemlerinden, varlıklarından, ruhlarından.

İşte böylece insanlar, münasip olan budur ya da şudur derler. Şu şu şartlarda böyle ya da şöyle hareket etmek iyi olacaktır. Ve başkalarını muhakeme ve mahkûm ederler, zira mevzubahis şartlarda böyle bir davranış makbul görülen şekle uygun düşmemiştir.

Kimse, hangi dahili ve karşı koyulmaz güdüye tabi oldum demez. Kimse, ruhum ne istiyor, özvarlığım hangi mukaddes ve hususi kanunları telkin ediyor bana demez. Evlilik ve hatta aşk hakkında da bu minval üzere düşünürler. Tercihlerini hesap ederek, ham hislerle ve belli şartlara uyarak yaparlar. Lakin şaşırtıcı olan şudur ki, bu tamamen şahsi meselede dahi çoklukla ağır basan şey, başkalarının fikirleri olur. Bu tercih başkalarını hayran bırakmalı, şaşırtmalı, onların rızasını kazanmalıdır. İşte o zaman her şey münasip bir şekilde tanımlanır. Böylece, insanlar görürüz ki hakiki insanlar değillerdir. Hisler tanırız, hakiki hisler değillerdir. Ve anlarız ki, insanları tek bir derdi var: tabiatın onlara bahşettiği imkânlar ile hayatın tüm tebessümlerinden dolu dolu tat almak ve yaşamak yerine, kendi edindikleri ya da başkalarının onlara verdiği rolü iyi kötü yerine getirmek. Ve işte hayat böylece hüzünlü, faydasız ve usandırıcıdır, tıpkı kabiliyetsiz bir tiyatro yazarının yazdığı bir komedya gibi.

Nadiren, kendilerine verilmiş dünyevi ve sahte edep kılıfını çeşitli talihli tesadüflerin neticesinde ya da şahsi istisnai kabiliyetleri sayesinde yırtan, kaybettirilmiş olanı, kendisini, ruhunu arayan ve ona teslim olan insanlar da vardır. Böyleleri yalnız kaldıklarında, ruhlarının şarkılarını ve romanlarını dinlediklerinde melal ile dolmazlar. Hiç şüphesiz, etrafları sislerle sarılmıştır ve onlar da sıklıkla bir rolün icaplarını yerine getirirler. Lakin fark şudur ki, uyandıkları ve kendi ruhlarını buldukları anlara sahiptirler. Peki, geri kalan çoğunluk kendi ruhunu nasıl bulacak? Onlar asla kendileriyle baş başa kalamazlar ve hatta bu yalnızlıktan ürkerler. Hayat çoğu insan için kargaşa ve rekabet içinde, ruhlarına yabancı gayelerin peşinde geçip gider. İçlerinde, ruh temayüllerinde olanı, saadetin ve zevkin esaslarını, uzakta, ulaşabileceklerinin haricindeki noktalarda ararlar. Ve gayelerinin ulaşılamaz olduğunu ne kadar zannederlerse, hayatlarının o kadar enteresan olduğunu, kahramanlar gibi yaşadıklarını düşünürler. Asla uyanmazlar, uyanmaya vakitleri yoktur, zira tıkış tıkış hayatlarında yalnızlık yoktur.

İstisnai şekilde ruhlarıyla yaşayan ender bulunur o insanlar ise, işlerinin, hislerinin ve hareketlerinin kendiliğinden akıp giden, safdil ve berrak sadeliğiyle hemen tanınırlar. Onların ruhu ürkerek varlıklarının bir köşesine sığınmaz, aksine satha çıkar, insanların çehrelerinde ışıldar, şahsiyetlerinin haricinde parıldar, şarkı söyler, tebessüm eder ve insan evladını yerlerde sürünen türlü hallerinin alın yazı olan alçaklığı sanki hissedilmez kılar. O zaman, sayısız tesadüflerle yapılan bir tasnifin onu şu ya da bu cemiyetin şu ya da bu mevkisine koymasının ne ehemmiyeti kalır? Onun fiziki şu ya da bu suretle vücut bulmasının ne ehemmiyeti kalır? Tanrı parmağını onun alnının üzerine koymuştur bir kere. O hakiki seçilmişlerden biridir ve yaşar, gittiği yolda aydınlık bir iz bırakarak bizim dünyamızdan geçip gayba karışır.

Sen böyle seçilmişlerdensin sevgilim, Tanrı’nın dokunuşunu kabul etmişlerdensin. Ruhum ruhunu hissetti, onunla kardeş oldu ve onun içindir ki seni bu kadar derin, bu kadar beklenmedik bir hal ile sevdim.

Zabel Yesayan, Son Kadeh, Aras Yayıncılık, çev. Mehmet Fatih Uslu, 2018 [1916-1924], s. 26-9.

Camus, Romanı Bitirmek (Düşüş)

Hazlardan düşen yargıç. Düşmeyi incelikleriyle tanımlayan varoluşçuların zamanında bu düşüşün bir ânı, süresi ve mesafesi varmış. Onların yazdıklarıyla büyüyenlerin zamanında ise taa en baştan öylesi bir yüksekliğe hiç çıkmamış, ancak belki hayallerinde çıkmayı düşlemiş okurlar, bizzat deneyimlediklerinden değil de, ancak iyimser ihtimallerden aşağı düşmeye başlamışlar. Tümü değil: bazı okurlar, bazı insanlar. Çıkanları biliyoruz, her yerdeler. Çıkılmayan yerden düşemiyoruz. Bu kapakta yuvarlanmalık bir merdiven var. Benim kapağımda, kırmızı şemsiyeli fötr şapkalı bir adam -o zaman, daha çok adam- ve onun ters dönmüş yarı transparan yansıması (Erkal Yavi). Elde şemsiye, ayakların altında deniz. İki kapağın ortaklığı, düz zeminsizlik. Ayaklarımızı şöyle rahatça yere basabilsek, zıplayabiliriz bile şanslıysak.


Tekrar yatıyorum, bağışlayın. Korkarım, coşup kendimden geçtim, yine de ağlamıyorum. İnsan bazen sapıtıyor, apaçık gerçeklerden kuşkuya düşüyor, hatta iyi bir yaşamın sırlarını keşfettiği zaman bile. Benim çözümüm kuşkusuz en iyisi değil. Ama insan yaşamını sevmediği zaman, elinde başka seçeneği yoktur, öyle değil mi? Bir başkası olmak için ne* yapmalı? Olanaksız bu. Artık hiç kimse olmamak, herhangi biri uğruna kendini unutmak gerekirdi, hiç değilse bir kez. Ama nasıl? Bunaltmayın beni. Ben, bir gün bir kahvenin terasında elimi bırakmak isteyen o ihtiyar dilenci gibiyim. “Ah, bayım,” diyordu adam, “mesele kötü insan olmak değil, ama ışığı yitiriyor insan.” Evet, ışığı, sabahları, kendini bağışlayan kişinin o kutsal masumluğunu yitirdik biz.

Bakın, kar yağıyor! Sokağa çıkmalıyım! Beyaz gecede uyuyan Amsterdam, karlı küçük köprüler altındaki kara yeşimtaşı kanallar, ıssız sokaklar, boğulmuş ayak seslerim, bütün bunlar yarınki çamurdan önce geçip giden temizlik olacak. Bakın camlara karşı kabarıp kalkan şu iri yumaklara. Belli ki güvercinler bunlar. Bu sevgili yaratıklar sonunda yere inmeye karar vermişler, suları ve çatıları kalın tüy tabakası ile kaplıyorlar, bütün pencerelerde çırpınıp duruyorlar. Nasıl da kaplamışlar ortalığı! Umalım ki, herkes kurtulacak, öyle değil mi, servetler ve zahmetler paylaşılacak ve örneğin siz, bugünden itibaren, yerde yatacaksınız benim uğruma. Tümüyle şiir, öyle değil mi? Haydi bakalım, itiraf edin ki, eğer gökten bir araba inip beni götürseydi ya da kar birden alev alsaydı, donup kalırdınız. İnanmıyor musunuz buna? Ben de inanmıyorum. Ama benim, ne olursa olsun, sokağa çıkmam gerek.

Tamam, tamam, sakin oluyorum, kaygılanmayın! Benim duygulanmalarıma da, sayıklanmalarıma da zaten pek güvenmeyin. Amaçlıdır onlar. Bakın, şimdi bana kendinizden söz edeceğinize göre, kendi ilginç itirafımın, amaçlarından birine ulaşıp ulaşmadığını hemen öğreneceğim. Gerçekten de, muhatabımın polis olduğunu ve Dürüst Yargıçlar‘ı çaldığım için beni tutuklayacağını umuyorum hep. Gerisi için kimse beni tutuklayamaz, öyle değil mi? Ama bu hırsızlığa gelince, yasanın etki alanına giriyor ve ben kendimi suçortağı yapmak için her şeyi ayarladım; bu tabloyu saklıyorum ve her isteyene gösteriyorum. Bu durumda beni tutuklayabilirsiniz, iyi bir başlangıç olur bu. Belki de daha sonra işin geri kalanıyla uğraşanlar olur, örneğin benim kellemi keserler, ben de artık ölmekten korkmam, kurtulmuş olurum. Toplanmış kalabalığın üstüne o zaman siz henüz soğumamış kellemi yükseltirsiniz, onların orada kendilerini bulmaları ve benim onlara, örnek bir insan olarak, yeniden egemen olmam için. Her şey tamam olur ve ben, çölde bağıran ve oradan kurtulmamı reddeden sahte peygamberliğimi, kimsenin ruhu duymadan, sona erdirmiş olurum.

Ama siz polis değilsiniz elbet, böylesi çok basit olurdu. Nasıl? Ah! Kuşkulanıyordum bundan işte. Size karşı duyduğum bu tuhaf yakınlığın bir anlamı varmış meğer. Demek siz Paris’te o güzel avukatlık mesleğini icra ediyorsunuz! Aynı türden olduğumuzu biliyordum. Hepimiz birbirimize benzemiyor muyuz, böyle durmadan ve muhatapsız konuşarak, önceden cevapları bilsek de hep aynı sorularla karşılaşarak? Öyleyse, bir akşam Paris rıhtımları üzerinde başınıza geleni ve nasıl yaşamınızı hiç tehlikeye atmamayı başardığınızı lütfen anlatın bana. Yıllardır gecelerimde hep çınlayıp duran ve sonunda sizin ağzınızdan söyleyeceğim şu sözcükleri kendiniz tekrarlayın: “Ey genç kız, kendini yine suya at da her ikimizi kurtarma şansına bir kez daha ereyim!” Bir kez daha, ha, amma ihtiyatsızlık! Ya söylediklerimizi hemen kabul ediverirlerse, üstat? O zaman dediğimizi yerine getirmek gerekir. Brr!.. Su ne kadar da soğuk! Ama yüreğimizi ferah tutalım! Artık çok geç, her zaman hep geç olacak. Çok şükür ki öyle!

Albert Camus, Düşüş, Can Yayınları, çev. Hüseyin Demirhan, 2007 [1956] 7. basım, s. 106-8.

Bıçakçı, Önemsizlik ve Çirkinlik

Eğitim, kendimize baktırmamak için iki seçenek sunuyordu: Önemsizlik ve çirkinlik. Seçim bize bırakılmıştı. Ya bakmaya değlmeyecek kadar önemsiz olacaktık ya da o kadar çirkin olacaktık ki, insanlar bize, gözüm görmesin seni, diyeceklerdi. Eğitimdekilerin çoğu önemsiz olmayı seçmişti. Böylesi irili ufaklı iktidar ilişkileri içinde biçimlenen hissimize daha uygundu hem de çirkin olmak fazladan bir cesaret istiyordu. Görünmezliği hedefleyen insanların bile aynaya bakmaktan vazgeçemeyeceğini ve aynada kendini çirkin görmeyi kolay kolay kabullenemeyeceğini seziyorduk.

Amcaoğlu çirkin olmayı seçmişti. “Ne olursa olsun, bana daha kahramanca geliyor,” dedi ağırbaşlı bir ifadeyle.

Çirkinler, fiziksel olarak kendilerini çirkinleştirmek dışında, halleri, tavırları ve konuştukları konular bakımından da tahammül edilemez olmaya çalışıyordu. Yırtık pırtık giysiler içinde, insanlığın yüzkarası gibi aç, sefil dolaşıyor, yüksek sesle ve bozuk bir dille uğradıkları haksızlıkları anlatıyorlardı. Konuştuğumuzda sesimiz neredeyse hiç duyulmuyordu. Duvar diplerinden yürüyor, gölgelerimiz yere düşmesin diye dikkat ediyor, oturduğumuzda sandalyelerin ucuna ilişiyorduk.

Amcaoğluyla ben eğitimde bize söylenen şeyleri harfiyen yerine getiriyor, ha bire kendimizi çirkinleştirmeye ve önemsizleştirmeye çalışıyorduk ama dikenli telleri aştığımızda ne olacağı konusunda hiçbir fikrimiz yoktu. Kulağımızda yine yaşlılardan dinlediğimiz ve eğitimde öğrendiğimiz şeyler vardı oysa bunları bir türlü kafamızda canlandıramıyorduk. Özgür olacağımız, kendimizi gerçekleştirebileceğimiz söyleniyordu; biz bunların tam olarak ne anlama geldiğini bilemiyorduk. Üstelik kullanılan sözcüklerden, kurulan cümlelerden, dinlediğimiz şeylerin dikenli tellerin dışını hiç görmemişlerin hayal dünyasının ürünü olduğunu anlıyorduk. Tutsaklıktan kurtulmuş, kendisini gerçekleştirmiş birini henüz hiç kimse görmemişti.

Aslında buradan çıkmak gibi bir hayali olmayan çoğunluk için dikenli teller ve muhafızlar bir bakıma görünmezdi. Çevrelerini saran teller ve silahlarını üzerlerine doğrultmuş muhafızlar yokmuş gibi yaşıyorlardı. “Onların seni görmemesine uğraşacağına sen onları görme!” Bu cümleyi dile getirme gereği bile duymadan ama tam olarak bu cümleye uygun biçimde, “etkileşime girmeden” yaşayıp gidiyorlardı. Elbette bu da bir seçenekti ve eğitimimizin bir aşamasında bize bu seçenek de sunuluyordu. Dikenli tellerin, silahlı muhafızların bir metafor olabileceği söyleniyor, hafif alaycı bir üslupla uzaklarda belirsiz bir yer gösteriliyor, “Belki de orada öyle bir sınır filan yoktur, belki de tutsak değilizdir!” deniliyordu. Ama gel de sen bunu dikenli telleri aşmak isterken ölen ya da sakat kalan insanlara ve onların yakınlarına anlat.

Amcaoğlu ve ben bütün bu paradoksları, fikirleri, varsayımları adamakıllı ifade edip bize yeni bir dünya tasarımı sunacak felsefi birikimden yoksunduk. Kafamız öyle karışıktı ki, görünmez olmak en kolayı gibi geliyordu. Bunun için her gün alıştırma yapıyorduk. O benim üzerimde çirkinliği ben onun üzerinde önemsizliği deniyordum. Bu alıştırmalar zamanla birer gösteriye dönüşmüştü. Amcaoğluyla ikimiz evlerimizin ortasında avluya çıkıyor, birbirimizi görmemek için hep aksi yönlere bakmaya çalışarak avluda dönüp duruyorduk. İki kişinin aynı anda birbirinden saklanmaya çalıştığı bu müziksiz, tuhaf dansı ailelerimiz merakla seyrediyordu. Sonra amcaoğlu bağırmaya başlıyordu. “Konuşamıyorum!” diyordu. Ben “Ne zor şey iki insanın birbirini anlaması,” diye fısıldıyordum. O adaletsizlikten söz ediyor, ben evrenin büyüklüğü karşısında insanın hiçliğini vurguluyordum. O kayıplarını sıralıyor, ben doğmuş olmanın kederini dile getiriyordum. Böyle hem birbirimizi duymuyormuş gibi konuşup hem görmüyormuş gibi dönüp dururken bazen ayaklarımız birbirine dolanıyor ve yere kapaklanıyorduk. O zaman ailelerimiz gülmekten yerlere yatıyor, yaşaran gözlerini silerken bizi bir an için gözden yitiriyorlardı.

Barış Bıçakçı, Tarihî Kırıntılar, İletişim Yayınları, 2019, s. 166-8.

Ceyran, Kitaplar ve Bitlerle Hayatta Kalmak

Mehtap Ceyran’ın Mevsim Yas romanında geçmişten günümüze akan, şimdilerde yer yer şekil ve şiddet değiştirse de başkalaşarak süregiden pek çok acı var. Hem bu acılara sebep olan olaylara hem de acıların deneyimlenme biçimlerine dair de bir o kadar tasvir var. Ürpertici bir varlık bu romanın hikâyesi. Kendini hatırlatacak herhalde uzun yıllar, birkaç dilde birden…

Romandan bir parçayı buraya hatırat niyetine taşımak isteyince kıvırdığım sayfaları taradım, kitaplarla ilgili -birkaç pasajdan birisi- olan- ve kişinin korumayı başarabildiği özel alanına dair olan bu bölümü almak istedim. Ermeni gelin anneannenin, Fesla’nın şeytan tasviri babasının ve yaptıklarının, Taha’nın ya da birçok başkasının yaşanamayan aşkının, Sait’in oğlunun kemiklerine yolculuğunun, Zehra’nın ya da yan karakterlerin bitmek bilmez bunalımının, toplu mezarların, katliamların, fail-i meçhullerin, her tür şiddetin, sonsuz kasvetin, umutsuzluğa söndürülmüş izmaritlerin vb. yerine bu pasaj, ileride okurken daha iyi gelir ruha diye umdum. Çıkışsız romanda çıkış bulabilir miyim diye meraklandım.

Okulda ders dışındaki bütün zamanlarımı kütüphanede geçirir olmuştum. O gün eskimiş, yapraklarının uçları kıvrılıp çatlamış bir kitap buldum. Bu da diğerleri gibi kütüphaneye bağışlanmış olmalıydı. Ellerim titreyerek kitabı aldım. Medet öldürülmeden kısa bir süre önce, bu kitabı bana vermiş, “Sakla, zamanı geldiğinde okursun,” demişti. Babam o gece kitabı bulmuş, ablamın sanmıştı. Ablamı mutfak kapısının arkasında beklettiği sopasıyla öldüresiye dövmüş, kitabı yırtıp atmıştı. Bir an ablamın beyaz yüzünü, siyah saçlarını, her zaman dalgın bakan gözlerini hatırladım.
Senelerdir şehir kütüphanesinde arayıp da bulamadığım kitabı, yatılı okulun kütüphanesinin raflarından birinde bulmuştum: Kırmızı Pazartesi. Herkesin önceden işleneceğini bildiği bir cinayetin hikâyesi! Medet bu hikâyeyi kendi hikâyesine benzetmiş olmalıydı.
Kitabı alıp yatakhaneye kapandım. O gün akşam yemeğine inmedim. Kitabı bitirdiğimde ilk sayfasını yırtıp yedim. Bir süredir dokunmadığım bit şişeme tekrar sarıldım. Şişenin içindeki çürümüş bitlere bakarak saatlerce sayıkladım. Gece geç bir saatte sürünerek ranzamın altından çıktım. Yalınayak, parmaklarımın ucuna basarak tuvalete yürüdüm. Gürültü yapmadan kapıyı kapatıp sürgüyü çektim. Ne kadar zaman geçmişti, ne kadar süredir yazıyordum farkında değildim. Çıktığımda, tuvaletin bir duvarının neredeyse tamamını doldurmuştum.
Yatakhaneye döndüm, ranzamın altına girdim. Gece bitmek bilmiyordu. Bit şişelerimi incelemeye başladım. Birer parça kanlı çamura dönüşmüşlerdi. Yeni bitler edinmeye karar verdim.
Sabah güneş doğar doğmaz ranzanın altından çıktım. Bir iki gün önce önümdeki sırada oturan kızın saçlarının arasında hareket eden siyah bitler görmüştüm. Ders boyunca o bitleri takip etmiştim. Muhtemelen herkesten saklıyordu ve bunu benden başka kimse bilmiyordu. Müdür öğrenirse saçını kökünden kazırdı.
Kızın ranzasına doğru yürüdüm. Saat henüz çok erken olduğu için yatakhanedeki herkes hâlâ uyuyordu. Yavaşça uyandırdım onu. Şaşkınlıkla yüzüme baktı. Bitlerini istediğimi yazdığım kâğıdı uzattım. İzin verdi. Saçlarındaki bitleri ayıklayıp, şişelerime doldurdum, tekrar ranzamın altına girdim. Sabah okul idaresi ayaklandı. Müdür asabi davranışlar sergileyerek koridorlarda geziniyordu ama kimseyi sorgulamaya ihtiyaç duymamışlardı, müdür benim yaptığımı biliyordu. Disiplin kuruluna çağrıldım. İki öğretmen ve müdürden oluşan göstermelik kurulun karşısına geçtim. Müdür, kurulun tamamı adına konuşuyor, karar veriyor ve uyguluyordu. Bana bir şey sormadı. Yüzüme pis pis baktı. “Tuvaletin duvarına o yazıları kim yazmışsa bulup polise vereceğim,” dedi. Odadan çıktım.
İkinci hafta yine yazdım. Üçüncü hafta tekrar, dördüncü hafta tekrar… Her seferinde üzerinden bir kat boyayla geçiyorlardı. Müdür ispatlayamadığı için bir şey yapamıyordu.

Mehtap Ceyran, Mevsim Yas, Sel Yayınları, 2018 [2017], 4. basım, s. 196-7.

Loe, Doppler Hayat Nehrini Tefekkürle Seyrediyor

Doppler kent, iş ve aile yaşamını terk edip birkaç yıl ormanda yaşamıştı. Bu pasajın açılışında, tekrardan eski hayatına dönüyor ve önceleri çalıştığı iş yerinde tekrar mülakata girmeyi planlıyor -yok-hâyâl. Fakat eski ofisini gören banklarda eski hayatını, yani çokça paylaşılan kentli hayatı, izlerken romanın anlatcısı, Loe’nin Doppler serisinde sıkça tercih etmediği bazı gözlemlerde bulunuyor. “Bildiğimiz Dünyanın Sonu” romanında “Doppler”e göre bu gözlemler hatırı sayılır derecede fazla aslında yine de romanın akışında azınlık. Bir örnek olarak not ediyorum.

Doppler’in bütün bu yaşamını neden bu denli sevdiğime dair en kısa sözcük herhalde “çelişkiler” olacaktır. Günümüz romancısı, hele ki Norveçliyse, modernist peygamberlikten uzak bir şahsiyet olmaya meyillidir. Bu hayatı terk edip ormana yerleşen figürle yetinemez, onu kente geri döndürmekle yükümlüdür. Ormandaki yaşam 120 sayfada iç açıcı bir hâl alsa da roman ölümle sonlanmıyorsa kahramanı geri dönmeye ve çelişkileri ikinci elden değerlendirmeye mahkûmdur.


Ertesi gün Doppler, cesaretinden dolayı şaşkın bir halde, kendini şehir merkezinde, eski işyerinin kapısının önünde buldu. Eski meslektaşlarından pek çoğunun hiç şüphesiz hâlâ çalıştığı binanın pencerelerine baktı; uzun süre orada öylece dikildi. Girişin önünde bir saat kadar durmasına rağmen hâlâ içeri girememiş olmasının yarattığı hayal kırıklığıyla caddeyi geçip yıllarca kendi ofisinden gördüğü bir banka oturdu. Ormanda geçirdiği süre içerisinde bu bank bir kez olsun aklına gelmemişti ama şimdi, bilgisayar ekranındaki Excel sayfasından başını kaldırıp kelimenin hem düz hem de mecazi anlamıyla aşağıya baktığını hatırlıyordu; başkaları örneğin Doppler ve onun tanıdığı tüm yetişkinler yoğun bir günde toplumun çarklarını döndürürken, oturma fırsatı bulan işe yaramaz kaytarıcılara bakıyordu tepeden. Şimdi bu bankta kendisi oturuyordu ve çevresinde akıp giden hayata bakıyordu. Daha önce bunu hiç yapmamıştı. Dağıtıma çıkmış araçlar, belli ki çok acil olan paketler ve mektuplar taşıyordu. Taksi şoförleri köşeleri sinyal vermeden dönüyorlardı her zamanki gibi ve bisikletliler onlara parmaklarını gösteriyordu. Her şey her zamanki gibiydi. Dükkânlar bir yük kamyonu ordusundan mallar teslim alıyordu. Ve Doppler malların o gün erkenden ya da bir gün önceden tırlarla güneyden, ya İsveç üzerinden karayoluyla veya Almanya ya da Danimarka üzerinden feribotlarla geldiğini biliyordu; bazıları uçakla da gelmiş olabilir, diye düşündü Doppler bankta otururken, mesela iyi restoranlarda bulunan taze ve egzotik ürünler. Malların bir kısmının, hatta muhtemelen pek çoğunun büyük konteynerler içinde yük gemileriyle geldiği ve limanda boşaltılıp gümrüklendiği, daha sonra da kamyonlara konulup götürüldüğü aklına geldi bir müddet sonra. Böyle olmalıydı. O bankta oturdukça, düzenin mal ve hizmet akışını sağlamak için kurulduğunu daha iyi anlıyordu. Tüm ürünler, satılabilecekleri ve kullanılabilecekleri yerlere çabucak yetiştirilmeli, tüketilmeli, atılmalı, toplanmalı, geri dönüştürülmeli ya da imha edilmeliydi; kâğıtlar içeri, kâğıtlar dışarı, plastik, lastik, metal, içeri, dışarı, yukarı ve aşağı, mallar içeri, atıklar dışarı; daha fazla tüketimi, daha çok ihtiyacı, yeni ürünleri, daha fazla ürünü üretmek için yapılan reklamların çağrısına uyumlu bir biçimde. Her şey ustaca, büyük bir hızla tüketilmeye yönlendirilmişti. İnsanların da kesinlikle bu yüzden sokaklarda dolandıklarını şimdi anlıyordu Doppler; işe gidiyorlardı, işten geliyorlardı, zamanı geldiğinde onları bir işe yönlendirecek eğitim kurumlarına girip çıkıyorlardı ki, bir gün gelip nakit para ödemeden edindikleri evlerin, dairelerin, arabaların, malların borcunu ödeyebilsinler; pek çoğunun ölene kadar kurtulamayacakları borç batağını bir an olsun unutabilmek ve biraz da kafayı dağıtmak için bir yerlerde geçirecekleri tatillerin parasını ödeyebilsinler. Sanayi Devrimi’nden önceki bin yıl süresince büyüme yılda 0.01 oranındaymış, diye okumuştu Doppler bir gazetede. Ancak yaşam standardı on yedinci yüzyılın ortalarından itibaren, elli yılda bir ikiye katlandı. Böylesine bir artış, Sanayi Devrimi’nden önce altı bin yılda gerçekleşiyordu. Sahip olmaya alıştıklarımıza, sahip olmaya alışılması manyakça yani. Pek çok kişinin bu bankın önünden aceleyle geçmesinin nedeni muhtemelen, güçlerinin yettiğinden daha pahalı bir sürü şey almış olmaları, diye düşündü Doppler. Sistem şu şekilde işliyordu: Tüketmek için para kazanmayı beklemeyelim diye bankalar borç vermek için sıraya girmişlerdi. Tüketim genç yaşlarda başlıyor ve asla sonu gelmiyordu. İnsanlar, borç almak için ödedikleri ekstra kronları memnuniyetle çıkarıp veriyorlardı çünkü öbür türlüsü dışlanmak anlamına geliyordu, bu da istenmiyordu, tatsızdı, hatta ve hatta tehlikeliydi.

Doppler, oturduğu bankın azgın bir nehrin ortasındaki, güneşin ısıttığı huzurlu bir kaya olduğunu fark etti. Kayanın üstüne çıkıp kendini kurtarmıştı, orada oturmuş, etrafından akıp gidenleri seyrediyordu. Doğru cankurtaran malzemeleriniz varsa, iyi talimatlar aldıysanız, tecrübeliyseniz ya da sadece talihliyseniz, nehirde pekâlâ hayatta kalabilirsiniz, Doppler’in senelerce yaptığı gibi; başını su üstünde tutmuştu ve ayakları önde, düzgün bir biçimde oturmuştu, suyun yüzeyinde görünmeyen ama nehrin dibinden haince fırlayan taşları tekmelemeye hazır bir biçimde. İnsanın buna alıştığını şimdi görebiliyordu. Daha doğrusu, insan çocukluğundan bu yana bu duruma alışıkmış, böyle olması gerektiğine inanmıştı. Mesele yetenek meselesiydi, ancak mesele öncelikle, kişiye vaftiz armağanı olarak ne türden cankurtaran malzemeleri verildiğiyle ilgiliydi. Bazıları ne can yeleğine sahipti ne de yüzme biliyorlardı. Onlar hemen battılar. Bazıları üzerinde küçük delikler olan kolluklar almıştı; onlar birkaç yıl dayandı. Bazılarının tekne büyüklüğünde can yelekleri vardı. Tuttuğunu koparanlar, bir yandan debelenip bir yandan kendi yeleklerini kendileri yaptılar, başkalarına yelek satıp bundan iyi para kazandılar. Bazıları diğerlerinden daha hızlı ilerledi suda, belki biraz daha yavaş ama ne olursa olsun hep nehrin içindeydiler, hep birlikteydiler ve burası güvenliydi. İnsan hoş bir biçimde sırılsıklam, uyuşuk, bitkin ve umarsız oluyordu; her allahın günü aynı insanları görüyordu. Nehrin bazı yerlerinde batmadan daha rahat yüzülüyordu; akıntı daha hızlıydı, dipten çıkan taşlar daha azdı, buraları kapmış olanlar dibe batarlarsa, birileri onların yerini alıp akıntıya kapılmış mallarla ve ürünlerle yan yana, eskisinden daha iyi süzülüp yol alabilirdi suda. Yeterince becerikliyseler tabii, diye düşündü Doppler. Zamanla sahip olabilmeyi şiddet ve arzuyla hayal ettikleri mallar ve ürünler de akıntıda sürüklenip duruyordu. Bankta otururken, işlerin böyle yürüdüğünü aniden kavrayıverdi Doppler. Bu son derece banal yapıyı olduğu gibi göremeden yıllarca akıntıda sürüklenmesine şaştı kaldı ve buna canı sıkıldı. Her şey, konumlar, yüzme yeteneği, cankurtaran malzemeleri için verilen bir kavgadan ibaretti. Her şey bir konumlar ve nesneler panayırından ibaretti. Nehrin suyu neredeyse ayak bileklerine geliyor, onu serinletiyordu. Şimdi böylece oturuyordu orada. Arkaya doğru kaykıldı ve etrafını saran binlerce ofis penceresine baktı. Orada, bir zamanlar onun da aralarında bulunduğu, yüksek eğitimli çalışanlar bulunmaktaydı ve bunlar sunumları, taslakları, notları, duyuruları, incelemeleri, stratejileri, bütçeleri, modelleri -önümüzdeki elli yıl içerisinde ekonomiyi ikiye katlamayı hedefleyen araçları- netleştirirken diğer çalışanlar, takvim programlarının onlara, katılmak zorunda oldukları bir toplantıyı unuttuklarını hatırlatabileceğinden korkuyorlardı. Büyük toplantı salonu eski işyerinin yedinci katındaydı. Doppler pencerelere baktı. Şu anda orada kesinlikle bir toplantı vardı. Her zaman toplantı yapılırdı. Orada çalıştığı günlerde, toplantı salonunun en geç bir buçuk iki hafta öncesinden rezerve edilmesi gerekiyordu. Kurum içi ağın takviminin bir parçasıydı bu; kimin, ne için odayı ayırttığı takvimde görülebiliyordu ve boş olan saatler, kareli alanda yanan yeşil renkle belli oluyordu. Doppler toplantı odasında yüzlerce saat geçirmişti. Toplantılara katılmıştı, sunum yapmıştı ve kendi seslerini duymaktan bir an bile bıkmayan insanları dinlemiş, dinlemişti, onlara bol bol küfür sallamıştı, kafasının içinde tabii. Bu, ilk saatte pek olmazdı ama ikinci saate girildiğinde her zaman dağılıyordu gözü dönüyordu ve toplantı canavarlarına ağıza alınmayacak şeyler söylemeye başlıyordu, kendi kendine, kafasının içinde. Örneğin, amcık suratlı, ilk aklına gelen sözcüktü. Orospunun önde gideni ise bir diğeri. Doppler, konuşanın acayip nefret edilesi biri olduğuna karar verir, o kadına ya da adama bu lafları söylerdi; bir vantrilok gibi yavaşça, yoğunca ve tekrar tekrar söylerdi. Ama yine de toplantılar bitmek bilmezdi. Öfkeden kudurur, dişlerini sıkar, önündeki kâğıda bir şeyler karalardı. Sıkıntının ve dışa vurulmamış öfkenin enerjisini işleyen bir makine çizmişti; böylece petrole dayalı ekonominin hızlı çöküşüne katkıda bulunuyordu. Fizik dalında Nobel Ödülü alıyor ve ödül parasını yelkenliyle dünyayı dolaşmak için harcıyordu; sevilmesi zor kişileri sevmeye çalışıp bir hamakta okuyacak başka hiçbir şeyi kalmayana kadar kitap okuyordu. Ancak makine hiç üretilmedi ve toplantılar, Doppler kendini ormanda bulana kadar bitmek bilmedi.

Eski tas, eski hamam diye düşündü Doppler nehirdeki bankın üstünde.

Erlend Loe, Bildiğimiz Dünyanın Sonu, çev. Dilek Başak, Yapı Kredi Yayınları, 2018 [2015] , 3. basım, s. 70-3.

 

Kıran, Bir Çaba Olarak Yürümek

Hüseyin Kıran’ın yeni novellası, yürümek üzerine yaptığım alıntı derlemesine açılışındaki “Yürümek” başlıklı pasajla sert bir giriş yaptı. Daha önce Resul’den (İz Bırakmak Üzerine) ve Gecedegiden’den (Ante Rem “Uzun Yürüyüş”) alıntılar not etmiştim. Kıran’ın metinlerinde yürüme meselesi, yürümeyi sonrasız bir oluş ve eylem olarak kutsayan diğer metinlerin aksine net bir hedefi; etrafı kabuk bağlamış, arayışı sonuna erdirmiş korunaklı bir durma eylemi hayalini içinde barındırıyor. Her ne kadar henüz ikinci paragrafta “Yürümek sanıldığı gibi bir hedefe ulaşmaya yaramıyor” demiş olsa da, Resul’den beridir, ben bu yazarın zihninde yürümenin nihai amacının tamamlanmaya, durmaya, güvenli ve sıcacık olduğu umulan o kozanın içine girilen noktaya yolculuk olduğunu düşünürdüm, bu metin de bu fikrimi destekledi.

Kıran, üzerinden geçtiğim metinlerinde hep yürümeye göz kırpıyordu. Uzun Yürüyüş’ün isim babası olduğunu da hatırlıyorum. YKY’den peşi sıra çıkışları Erlend Loe’nin Doppler’iyle uzak akrabalıkları da çağrıştırdı: ormanlarda gezinen terk-i diyar eylemiş adamların o tatlı böğürtlenlerle beslenişleri… Doppler’in geyiği -ki aslında geyik yani deer değil, moose‘muş sevgili hayvan- Türkiye coğrafyasında daima köpeklerle ikame edilir. Yine Uzun Yürüyüş’e gidebiliriz buradan doğru.

Ön kapaktaki başlık “Yaşamak – Bir Çaba”. Arka kapakta “Yaşamak, adım adım”. Sonra da “Yürümek, bir amaç… Yaşamak, bir çaba…” deniliyor. Çok net, sesi keskin kelimeleri var novellanın: yaşamak, yürümek, çaba, amaç. Önceden, bir modernist olduğunu altını çize çize vurgulayan Kıran’ın doğada yol alan, bu sırada temel ihtiyaçları olarak beslenme ve barınmanın peşinde koşan karakterin gözünden anlattığı hikâye, kendini yerleştirdiği noktayla tutarlı. Yabana doğru giderken temelde aradığımız şeyler nelerdir, hep tartışırlar, sosyolojide de başlı başına bir ders odağıdır ya “beden”, ben pek bilmem beden üzerine konuşmak ne üzerine konuşmaktır diye, çeşitli yönlerden konu başlığını tanıdım bu hikâye akışı boyunca. Kafatası parçalamak, hareketli ve hareketsiz besinleri takip etmek, su ve et arayışı, koyaklarda yol almak, orada burada uyumak, uyanmak, doğayla haklı veya haksız mücadeleler, dayanamamak, becerememek, eninde sonunda bir eve sığınmak…


Yeryüzünde hiçbir şeyin yeri yok. Oradan oraya yürümelerim, gezinmeler, bir yerde ayakta dikilerek sonsuza kadar durma kalma, kendini sabitleme ve artık oraya ait olma, oranın olma, oranın ayrılmaz parçası olma denemelerimin hepsi boşa çıktı.

Yürümek sanıldığı gibi bir hedefe ulaşmaya yaramıyor. Nitekim bunun için bir hedefinin olması, senin kendine bir hedef oluşturman ve artık orayı varılacak bir hedef haline getirmen değil, bu hedefin, hedef olarak adlandırılan yerin seni çağırması, istemesi, kendine çekmesi ve eğer ulaşılabilirse artık bir hedef olmaktan çıkması ve seni kendi parçası kılarak yerleşeceğin yer olması, yerin olması, senin yerinin olması gerekiyor.

Fakat bütün yürümelerimin sonucu olarak ortaya çıktı ki, yürümeye başladığım nokta ya da yer bir anlam içeriyor değil. Değil mi ki bir adım geriden de başlanabilirdi ve orası bambaşka bir başlama noktası olurdu, bir adım ileriden de başlanabilirdi ve orası bambaşka bir başlama noktası olurdu. Ve yürürken her adımla geçilen yerler seninle kesinlikle ilgilenmiyor; sen de orasıyla, o yerle, her an değişen ve farklılaşan bu alanlarla, zeminle, toprakla, çamurla, taşlık ya da otlak olan, ilgilenmezsin çünkü bu yerde bulunma amacın orayı geçmektir, seni oraya dahil eden tek şey bu geçici geçme eylemidir, geçerek sürekli bir eylem içindesindir, bu eylem süreklilik içerir ama geçilen her bir yer için tamamen geçicisindir, geçerek gerçekten geçersin ve bu kadar; geçme eyleminin sürekli geçiciliği, seni geçtiğin herhangi bir yerle ilişkilenme konusunda tamamen engelleyen bir niteliğe sahiptir.

Yürümenin her anında içinde bulunduğun yer yenileniyor, bir anlama gelmiyor çünkü sen orayı, o yeri, o küçük bulunma yerini, koyağı konaklamak için seçsen bile bu yeterli sonuca yol açmıyor, yani koyağı kolayca terk edebiliyorsun, kolaylıkla terk edilemez olmalı değil, kolaylıkla ya da zorlukla asla terk edilebilir olmamalı çünkü bu karar sana ait olmamalı, artık koyak seni kendine ait kılmalı, başka herhangi bir yerde bulunmak mümkün olmamalı ve bunu hissederdim, kendimi tam ve ait bilirdim, orası olduğunu eksikliğini hissettiğim yerin ve o yerin benim eksikliğimi hissettiğini elbette, koyak bensiz yeterince koyak olamamış olurdu, benim şu an eksik ve yetersiz ve boşuna ve ne yapacağını bilmezlik içinde oluşum gibi olurdu koyak, böyle olmasa ve ben tam o koyağın eksikliğini hissettiği varlık olsam ve onun serinletici varlığına katılsam koyak esneyerek beni bedenine alır, kendini açar ve bedenine yerleştirirdi, bensizliği mümkün bulmazdı, böylece tam bir tamamlanış gerçekleşirdi ve bu konu hakkında konuşulamazdı; tam şeyler hakkında konuşmak esasen mümkün değildir, konuşma bir tamamlama çabasıdır, çabanın kendisidir, yürümek çabasının kendine yer bulmak çabası olması gibi böyledir, yeryüzünde her şey tam ve yerinde olsa tek bir adım bile atılmasına ihtiyaç kalmazdı, düşünülmez olurdu fakat düşünülüyor çünkü yeryüzünde hiçbir şey tam ve tamam değil, yerinde değil olanları yürümekte bulunmalarından, bu hallerinden anlayabiliriz, tam da bu yüzden zaten sürüyor; yürümek.

Hüseyin Kıran, Yaşamak – Bir Çaba, Yapı Kredi Yayınları, 2018, s. 7-8.

Pamuk, Sinemadan Çıkınca Bir Başkası

Kara Kitap’tan bu kısa pasaj, buraya alıntı istiflerken beni çağıran birçok temayı içinde taşıyor. Pamuk’un aralarına zamansal mesafe koyarak okumaya çalıştığım romanları her seferinde birkaç sayfada bir arşivleme dürtülerimi tetikliyor zaten, bu kez temkinli davranmaya çalışıyorum.

Çağıranlar: Taksim ve İstanbul, sinema ve kurgu, insanları gözlemleme, kişisel hüznün devredilişi, ötekini yorumlama ve tüm bu yorucu sürecin bir yere varamayışı.

Bir film izleyip sokağa çıkınca gelen ilk hislerden birisi, elbet filmle ilgili olarak çeşitlense de, kendi duygularımının ötekinin duygularıyla yer değiştirmesi oluyor. Başkasının -hem de kurgu karakterin- dertlerini dert edinmek çok korunaklı çünkü sorumluluk hissi taşıtmıyor. Kendim dahil olmak üzere, gerçek insanlardan çok sinema -yahut roman- karakterlerini kafaya takıyor, dönder aktar düşünüyor ve onlarla ilgili hisleniyor olmam belki de kaçışçı ruh halimin bir parçasıdır. Yaşayan varlıklar hakkındaki tefekkür başka gerilimler taşıyor, harekete geçmek gibi. Tabi böylesi bir bakış sinemayı -edebiyatı ve genel olarak sanatı- sağaltıcı bir işleve hapsediyor. Belki de sağaltıcılığını kabul ederek olumlu yanları üzerine düşünmek işe yarar.

Atılgan’ın dağarcığımıza soktuğu sinemadan çıkmış insan imgesini 30 yıl sonra Pamuk yeniden anıyor, diğer pek çok şeyi, mesela Vesikalı Yarim üzerinden bu kez “sinemaya girmiş insan”ı, yeniden andığı gibi. “Romanı bitirmiş insan” fiziksel bir mekandan çıkmak ve kalabalığa karışmak gibi bir eyleyişte bulunmadığından olsa gerek güçlü bir imge olamamış. Orada da bir şeyler var ama, arka kapağı çevirdikten sonra zihindeki elektrokimyasalların ebleh bir gülümseme veya -yine- hüznü tetiklediği, daha sıklıkla özel alanda gerçekleşen bir durum. Toplu taşımada kitap okuyanlardan kitabın sonuna yaklaşan birileri varsa durağı kaçırmak pahasına o bitirişi nasıl yaşadıklarını, bedenleriyle neleri ifade ettiklerini görmek için bekliyorum: bir garip zafer.


Taksim yakınlarında birdenbire kendini boşalan bir sinemanın kalabalığı içinde buldu. Dalgın dalgın önlerine bakarak, elleri ceplerinde ya da kol kola yürüyerek merdivenlerden sokağa çıkan insanların yüzleri öyle bir anlamla yüklüydü ki, Galip içinde yaşadığı kendi kâbusumsu hikâyesinin bile önemli olmadığını düşündü. Sinemadan çıkan kalabalığın yüzünde bir hikâyeye gırtlaklarına kadar gömülebildikleri için kendi mutsuzluklarını unutan insanların huzuru vardı. Hem burada, bu sefil sokaktaydılar, hem de orada, içinde olmayı hemen isteyiverdikleri o hikâyenin içinde. Çok daha önceden yenilgi ve acılarla boşaltılmış bellekleri, şimdi, bütün hüznü ve hatırayı yatıştıran derin bir hikâyeyle doldurulmuştu: “Başka biri olduklarına inanabiliyorlar!” diye düşündü Galip özlemle. Kalabalığın az önce seyrettiği o filmi görüp, o hikâyenin içinde kaybolup bir başkası olabilmek istedi bir an. Sokaklara dağılan insanların sıradan dükkân vitrinlerine baka baka bildik tanıdık eşyaların o bezdirici dünyasına geri döndüklerini görüyordu. “Kendilerini koyuveriyorlar!” diye düşündü Galip.

Oysa, bir başkası olabilmek için, insan bütün gücünü kullanmalıydı. Taksim Meydanı’nda çıktığında Galip, içinde bu amaçla bütün iradesini harekete geçirebilecek bir kararlılık hissetti. “Ben bir başkasıyım!” dedi kendi kendine. Hoş bir duyguydu bu, yalnız ayaklarının altındaki buzlu kaldırımların, Coca-Cola ve konserve ilanlarıyla çevrili bütün meydanın değil, kendi kişiliğinin de tepeden tırnağa değiştiğini hissettiriyordu. Kararlılıkla bu cümleyi tekrarlaya tekrarlaya bütün dünyanın değiştiğine de inanabilirdi insan, ama o kadar ileri gitmeye gerek de yoktu: “Ben bir başkasıyım,” dedi Galip kendi kendine. Adlandırmak istemediği bu başka kişinin anıları ve kederiyle yüklü bir müziğin, içinde yeni bir hayat gibi yükseldiğini keyifle hissetti. Bütün hayatının coğrafyasını belirleyen temel merkezlerden biri, Taksim Meydanı, iri hindiler gibi dolanan otobüsleri ve dalgın ıstakozlar gibi ağır ağır hareket eden troleybüsleri ve her zaman karanlıkta kalmaya kararlı belirsiz köşeleriyle bu müziğin içinde ağır ağır değişti ve Galip’in ilk defa adım attığı fakir düşmüş umutsuz bir ülkenin allanıp pullanmış ‘modern’ bir meydanına dönüştü. Karlarla kaplı Cumhuriyet Heykeli de, hiçbir yere çıkmayan o geniş Yunan merdivenleri ve Galip’in on yıl önce cayır cayır yanışını seyrettiği ‘Opera’ binası da, böylece, işareti olmak istedikleri hayali ülkenin gerçek parçaları haline dönüştüler. Galip, otobüs duraklarının önündeki telaşlı kalabalığın içinde, itişerek araçlara binen insanların arasında ne esrarlı bir yüz görebildi, ne de örtüler arasındaki ikinci dünyanın işareti olabilecek plastik bir torba.

” (s. 203-4)

Orhan Pamuk, Kara Kitap, Yapı Kredi Yayınları, 2018 [1990], 10. basım, s. 203-4.

Sönmez, Belleksizin Kent Yürüyüşü

Otomatik kapılar açılıp kapanıyor. Geniş bir meydana giriyorum. Kentin içinde başka bir kent mi burası? Alışveriş merkezindeki bütün koridorlar meydana bağlanıyor., insanlar burada buluşup, buradan dağılıyor. Her koridor uzadıkça bir sokağa dönüşüyor, kıvrılıp derinleşiyor. Buraya daha önce gelmişsem etrafa yine böyle şaşarak bakmışımdır. Dışarıdaki İstanbul’a benzemiyor. Serin. Sakin. Ayak seslerim mermer zeminde su gibi akıyor. Ardımda bir gölge hissetmiyorum. Burada herkes gölgesiz sanki. Kendi kendilerine yetiyorlar. Benim gibi. Bazen baş ağrısı veya uykusuzluk çekerlerse, ilaçlar imdada yetişiyor. Her köşe başında bir eczane. Gündüz yetmez, gecelere de birer eczane. Kentin dört bir yanındaki kıyafet mağazaları, ayakkabıcılar, lokantalar, kafeler, marketler, kitapçılar, çilingirler, bankalar, sinemalar ve çocuk oyun salonları buraya toplanmış. Alışveriş merkezi değil, kat kat yükselen duvarlarıyla yeni bir kale. Geniş ekranlı televizyonlar. Kahve kokusu. Acıkma hissi. Parktan çıkıp buraya neden geldiğimi anlamaya çalışıyorum. Karınca yok. Trafik yok. Polis otolarının sireni duyulmuyor. Koridorları her yandan kameralar izliyor. Çocuklar sağa sola koşturuyor. Bir ağacın yanındaki banka oturuyorum. Ağaçlar ve banklar, parkı andırıyor. Ağır adımlarla yürüyen yaşlılara bakıyorum. İçlerinde geçmişimi getirecek biri var mı diye yüzlerini süzüyorum. Kaygılanmayın, demişti doktor, geçmişiniz size eninde sonunda gelecek. Doktorum sanırım fazla televizyon dizisi izliyor, veciz sözlerle konuşmayı seviyor. Geçmişim bana beklediğim değil beklemediğim bir anda gelecekmiş. Deminden beri düşündüklerim, aklımda dolananlar, bana ait değil. Kafamın içi doktorun kelimeleriyle dolu. Zihnimin ne kadarı gerçekten benim, bilmiyorum. En iyisi yürümek. Kimseye çarpmadan yürüyebiliyorum burada. Bir vitrinin önünde durup cansız mankenlere bakıyorum. Yan taraftaki vitrine geçip geniş bir akvaryumu seyrediyorum. Balıklara benziyorum. Aynı yerde yüzüp, aynı sınırlarda dolanan. Denizden korksam da akvaryumu ve balıkları seviyorum. Yeterince uzun yaşarsam, öteki günleri de görebilirim: Gelecekte alışveriş merkezlerinin bir ucuna doğumevi, diğer ucuna mezarlık yapılır. Burada doğulur, yaşanır ve nihayet burada ölünür. Belki benim diğer hayatım da öyledir, diğer bir hayatım varsa. Güneş burada kimseyi yakmaz, kar kimseyi üşütmez. Gökyüzü dahildir bu dünyaya. Yürüyen merdivenlerden çıkarken, başımı kaldırıp yukarı bakıyorum. Camla kaplı tavandan içeri gün ışığı doluyor. Geniş kubbeli camilerin ve gotik kiliselerin görkemi. Budist bir tapınağın çın çın ezgileri dökülüyor yukarıdan. Yanımdan geçenlere bakıyorum. Yüzleri dingin. Aynı ayarda, aynı niyette aranıyorlar. Ben nereye gittiğimi bilmeden bir sağa bir sola dolanıyorum. Çocuklara ayrılan bir köşede palyaço gösterisi izliyorum. Gösteride söylenen şarkıları dinliyorum. İzleyiciler arasında Serka’yı fark ediyorum. Meraklı gözlerle etrafı süzüyor. Ya nişanlısını arıyor ya da sohbet etmek için yanaşacağı yeni birini. Ona bakarken, insanların bambaşka dertlere düşebileceğini anlıyorum. Bana tercih sunsalar, kendi derdimde kalmayı mı yoksa Serka gibi olmayı mı seçerdim, bilemiyorum. Ona görünmeden uzaklaşıyorum. Kendimi tekrar akvaryumun önünde buluyorum. Bir anlığına dünyayı bu alışveriş merkezinden ibaret sayıyorum. Dışarısı diye bir yer yok. Vitrinler nehir gibi durmaksızın akıyor ve ben akvaryumun parçası olmayı hayal ediyorum. Camın içinde cam. Suyun içinde su. Bir başıma, aynı yerde.

Burhan Sönmez, Labirent, İletişim Yayınları, 2018, s. 48-9.

Labirent – Burhan Sönmez (Okuma Notları)

“Gece yarısında kent uyuduğunda (kent uyur mu?) yılanlar avizelerden çıkıp tavana yayılır, ölümsüz sıvılarıyla duvarlarda dolaşır, perdelerin ardına süzülüp tıslaşır, zehirlerini birbirlerine akıtarak sarıla dolana sevişir, sonra güneşin ilk ışığında kanları sakinlemiş ve derileri parlamış halde yuvalarına geri dönerler”. (s. 13-4).

Burhan Sönmez’in, dördüncü romanı, Eylül 2018. İntihar sonrası hayatta kalmış fakat hafızasını kaybetmiş bir caz müzisyeninin İstanbul sokaklarında ve yaşlı bir Rum kadının eşyalarıyla dolu evinde hatıralarına tutunma ve onlardan kaçma ikilemindeki çırpınışları.

Burhan Hoca’nın bu romanı beni şaşırttı. Çıkışına heyecanlandım, birkaç gün kitapçıları süzdükten sonra bir hafta sonu camekânın ardında gördüm, bir oturuşta okudum. Sırrına vâkıf olamadım diye hüzünleniyorum. Burhan Hoca sıklıkla, Marquez’den alıntılayarak, “gerçeğin evine arka kapıdan girmek gerekir” derdi. Bu romanda o arka kapıyı bir labirentin ardına saklamış olsa gerek, ben vasat okur olarak bulmayı başaramadım. Borges’de de böyle olmuştu zaten. Belki bu başarısızlığı ifade etmeye çalışırken romana yeni pencereler açabilirim diye koyuldum.

İlk his: sanki son değil, bir ilk roman. Olgunluk değil, gençlik romanı. Nedir böyle düşündüren? Masumlar’da İngiltere’de karşılaşan ve yoğun duyguların ve olgunluğun sahibi entelektüel sürgünlerle Haymana’daki hayat ve aile tarihinin ikiliği üzerinden giden paralel kurgu; ardına İstanbul İstanbul’da tükenmek bilmez kent hikâyelerinin zindanlardan doğru dillenişi… Şimdiyse bir konu olarak “yakışıklı, karizmatik, caz müzisyeni” Boratin ve belleksizlik -demek ki öyküsüzlük- çok hafif kalıyor diye düşündüm okurken. Şimdi tekrar düşününce bunun sığ bir ilk his olduğunu hissediyorum. O yüzden diyorum, labirentten arka kapıya ya da arka kapıdan labirente girmeyi başaramadım diye.

Orhan Koçak, kesin başka birçok metinde anmıştır fakat, Tehlikeli Dönüşler’de Ayhan Geçgin’i bir gelenekle ilişkilendirirken Türkçe edebiyat içinde önemsediği hikâye anlatma gururunu, keyfini, estetiğini, sevgisini vd. anıyordu. Tahkiyecilik. Aynı sayfada Pamuk, Tekin ve Anar’ın ardına Sönmez ile nokta konuluyordu, hem de roman içi bir alıntısıyla -ben bu listeye öznel olarak tepeden Gürbüz’ü eklerdim elbet:

“… bir hikâyecilik memnuniyeti, bir tahkiye neşesi. Düzgün, kurallı cümle de hikâyeyi eksiksizce ve zevkle iletme çabasının türevidir. Nitekim son dönemin iyi yazarlarından Burhan Sönmez de Masumlar romanında (2011) şöyle diyecektir, romanın kahramanı Brani Tawo’nun ağzından: “Hikâye anlatma arzusu sevgimin işaretiydi. Hikâye anlatmak kolaydı, ben hangi kelimelerle anlatacağımı dert ederdim”. (s. 117)

Labirentler’de ara sıra uç veren fakat tam da bu hikâyeciliği seven bir okur olarak hevesimi kursağımda bırakan sapaklar vardı. Ben sıradan insanların sıradışı, absürt, trajik, rastlantılara bağlanan ve daima yüzeysel görünmesine, talepkâr olmamasına rağmen insanın içinde bir düşünce, acı, korku, rahatsızlık, anksiyete uyandıran hikâyeleri seviyorum herhalde. Vuruculuk iddiası taşıyan, gizemli, güzel, ince ince oyulmuş, üzerine kafa yorulması gerektiğini derinden hissettiren, düşüne düşüne içinde bilgelik kırıntıları bulunacak ağır hikâyeleri değil… Buradakiler aşina ve ilgili olmadığım tarafa daha yakındı.

Sahaftaki gizemli kitap (s. 25), bilge saatçinin icat, felsefe ve Firavun tartışmaları (s. 53), Haydarpaşa karşılaşması (s. 117), ormanda kayboluş, aynadaki yansıma vd… Tekrarlayan geçmiş, bellek, bugün, hatırlama, unutma sorguları, bunlar beni aştı.

Boratin, Bek, Hayala, Efendi, Boratin’in ablası, ikizler, gizemli kadın, ölen çocukluk arkadaşı Zafir, eski kız arkadaş Suzan, anarşist gençler, kitapçı, saatçi, Rum ev sahibi, evdeki İsa ve Meryem, Bessie Smith, intihar eden müzisyenler, kırılan kuş yumurtaları… Bunlar neler yapıyorlar, bütün bu ilişkileri nasıl okumalıyım?

Yer yer de roman içindeki rasyonel anlam simyasını artık terk etmem gerektiğini, bunun arkaik bir niyet olabileceğini de düşünüyorum. Bütünü bir anlam nehrine akıtamamış olsam da çeşitli pasajlar beni etkiledi. Başta kent yürüyüşleri, İstanbul gözlemleri, bazı ev içi kendini sorgulayışlar, Boratin’in dostlarının sürdürülebilir tükenmişlikleri ve fakat hayallerindeki tanıdıklıklar gibi.

Serbest stil bir aşırı-yorum spekülasyonu ile bitirmek istiyorum:

İletişim’in arka kapakları he ne kadar birörnek görünselerde bana kitap anlamlandırmada hep çok yardımcı olur –derlemiştim de. Bu roman için tanıtımdaki son cümle: “yüzeyde hüzünle akan, derinde keskin akıntılara kapılan bir yeni çağ romanı” (vurgu benim). Bu romanın yeni çağa ait olmasının katmanlarını düşünüyorum. (i) “Yeni çağ”ın romanı”: İstanbul’un bar ortamlarında, Haydarpaşa’nın bir sembol olarak kapandığı, kentsel dönüşümün ivmelendiği, yaşamın günden güne umutsuz ve yüzeysel bir hal aldığı, belleğin hiç olmadığı kadar silip süpürülmeye çalışıldığı günümüz: yeni çağımız. Elbet tüm bunlar geçmişte de vardı ve fakat günden güne şiddetlenmekte, sizler de Boratin’e benzer hayatlar sürmüyor musunuz sevgili okurlar?  (ii) “Yeni çağ romancılığı”: yaşamın yüzeyselleştiği, edebiyatın da bu yüzeyselliği böylesi bir karakter durumu ve ilişkiler ekseninden anlatabileceğine dair bir günümüz roman kurgusu ve üslubu. Özellikle yüzeysel, karakterleri derinlemesine işlemeyen, kurguyu yaşamın bir yansıması olarak tasarlayan, küçük dokunuşlarda çağrışımsal anlam arayan ve üreten bir yöntem. Warhol gibi: böyle hayata böyle roman. Bilemiyorum sevgili roman.


Buraya da okuma notlarımı yazdıktan sonra okuduğum eleştiri yazılarını toplayayım ki utancımı kamusal olarak yaşayabileyim:

1 – “Labirent”, Ölmeyen Zamanın İzinde | Elçin Yıldızbayrak
http://kalemkahveklavye.com/2018/09/labirent-olmeyen-zamanin-izinde-elcin-yildizbayrak.html

2 – Labirent: Hafıza, anlar ve vicdan anlatısı (Burhan Sönmez ile röportaj) https://www.gazeteduvar.com.tr/kitap/2018/09/27/labirent-hafiza-anlar-ve-vicdan-anlatisi/
(Bu röportaj benim için kıymetli oldu. Utanca dayanamadığım bir noktada silebilirim bu yazıyı. Ama vesika olarak olabildiğince tutmaya çalışacağım.)

3 – İnsanın özgürlüğü geçmişle bağlantılıdır (Burhan Sönmez ile röportaj)
http://t24.com.tr/k24/yazi/burhan-sonmez,1969
(Bu röportajda Sönmez’in tekrarlarla vurguladığı okura soru sorma niyeti çok hoşuma gitti. Ben pek düşünmemiştim üçüncü icadı.)

4 – Girilemeyen Labirent | Elif Türker
http://t24.com.tr/k24/yazi/girilemeyen-labirent,1996
(Elif Türker giremediği labirenti alıntılarla ve sorularla tartışmış. Ben parça parça böylesi sorunlar tespit edememiştim ama ifade edemesem de içimde beliren tatsız hislere kısmen tercüman oldu bu yazı. Umarım başka birisinden de bu yazıya polemik metni gelir, henüz keşfedilemeyen şeyler, varsa, ortaya çıkar.)

5- Burhan Sönmez: “Geleceğin belirsizleştiği yerde geçmişe özlem artar.” (Burhan Sönmez ile röportaj)

Burhan Sönmez: “Geleceğin belirsizleştiği yerde geçmişe özlem artar.”


(Bu röportajda yazarın “geçmiş”e dair perspektifinin altı biraz daha çiziliyor, güzel oluyor.)

Bernhard, Dar Zamanlar’da Kitaplar ve Müzik

Bernhard’ın sevdiğim birçok şeyden yaptığı karma metin, yine tek satır başlı. Kitabı sayfa aşırı çiziyordum, birçok noktası üzerine konuşabilmek, zaman geçtikten sonra hatırlayabiliyor olmak, Bernhard-vari bir hayata bakışla fiziksel sağlığımı yitirmeden yaşamı sürdürebilmek isterim. Fakat ben bu hıncı canlı tuttuğumda cilt hastalıklarım azıyor ne yazık ki. Kaşınmayan bir Bernhard olabilseydim keşke.

Bu pasajda da pesimizm, kitaplar, sembolik düzende aranan kurtuluş fikri, yitirme sonrası ruh hâli, bir düşünürü -Schopenhauer- kendine yontarak hayatta kalma fikri, bir anda nedensizce çukurdan çıkma anısı var. Bernhard roman boyu müziğin, edebiyatın, felsefenin, resmin vb. uğraşların büyük ustalarını sürekli sert eleştirilere mahkûm ediyor. Bana göre, bu mahkûm edişin güzelliği nesnellikten ziyade pür öznellikte hayat buluyor oluşunda. Felsefeyle, mantık dizgeleriyle, nedenselleştirilmiş argümanlarla ya da bilimsel formülasyonlarla değil retorikle, yorumcu okuyuşla, müzikal bir dille saldırıyor Bernhard tüm kalıplara, ustalara, değerlere. Felsefe dersinde değil de, en yakınını kaybettiğinde hangi düşünürleri anarsın diye soruyor.

En sevdiğin kitaplar neler Thomas? Esintili bir yaz gününde şu, cenazede beklerken bu.

Kendimi nasıl öldüreceğim konusunda kesin bir görüşüm yoktu ve sonunda kendimi öldürme düşüncesini, hiç değilse kısa bir süre için, kafamdan uzaklaştırabildim, dedi Reger bana. Kentte günlerce ve belki haftalarca oradan oraya gitme ya da haftalarca kapanma arasında seçim yapabilirdim, dedi Reger bana, haftalarca kapanma kararını verdim. Karısının cenazesinden sonra bir tek insan bile görmek ve başlangıçta hiçbir şey yemek istememiş, ama günlerce berrak su içmeye üç dört gün dışında hiçbir insan dayanamaz ve o da gerçekten çok çabuk zayıflamış, sabahları birden ayağa kalkacak gücü bulamadım, bu bir işaretti, dedi Reger bana ve ben gene yemek yemeye başladım, Schopenhauer’le uğraşmaya, özellikle Schopenhauer’le karım ve ben çok ilgilenmiştik, arkamda düşüp kalça kemiği denilen kemiğini kırdığı sıralarda, dedi Reger düşünceli olarak. Bu altı haftalık kapanma sırasında servetimin vârisi ile birkaç telefon konuşması yaptım ve Schopenhauer okudum, herhalde beni bu kurtardı, dedi Reger, kendimi kurtarmış olmamın doğru olup olmadığından emin olmasam da, belki de, dedi Reger, kendimi kurtarmış olmasaydım ve öldürseydim daha iyi olurdu. Ama cenaze ile ilgili olarak yaptığım onca koşuşturma da zaten bana kendimi öldürme zamanı bırakmadı. Kendimizi hemen öldürmezsek, bir daha hiç öldürmeyiz, korkunç olan bu, dedi. Tıpkı en sevdiğimiz insan gibi ölü olmak isteğini duyarız, ama kendimizi gene de öldürmeyiz, bunu düşünürüz, ama gene de yapmayız, dedi Reger. Garip bir biçimde bu altı hafta boyunca hiçbir müziğe tahammül edemedim, bir kez bile olsun piyanonun başına oturmadım, bir kez düşüncemde Wohltemperierten Klavier’den bir parçanın deneyini yaptım, ama bu deneyden hemen vazgeçtim, beni bu altı hafta içinde kurtaran müzik değildi, Schopenhauer’di, hiç durmadan birkaç satır Schopenhauer, dedi Reger. Nietzsche de değildi, yalnızca Schopenhauer’di. Yatakta dik oturdum ve birkaç satır Schopenhauer cümlesi okudum ve düşündüm okuduklarımı ve gene birkaç Schopenhauer cümlesi okudum ve bunları düşündüm, dedi Reger. Dört gün su içip Schopenhauer okuduktan sonra ilk kez bir parça ekmek yedim, öyle sertti ki onu bir et bıçağı ile ekmekten koparmak zorunda kaldım. Singer Sokağı tarafı pencere pufuna oturdum, şu iğrenç Loos-koltuğuna ve aşağıya, Singer Sokağı’na baktım. Düşünün, Mayıs sonu ve kar serpiştiriyor, dedi. İnsanlardan çekiniyordum. Onlara evden baktım, Singer Sokağı’nda bir aşağı bir yukarı koşuşmalarını gördüm, yığınla giysi ve yiyecekle dolu olarak ve onlardan iğrendim. Bu insanların yanına artık geri dönmek istemiyorum, diye düşündüm, bu insanların yanına değil, başkaları da yok ki, dedi Reger. Aşağıya, Singer Sokağı’na bakarken, şu aşağıda, Singer Sokağı’nda oradan oraya koşuşan insanlar dışında başkalarının olmadığını anladım. Aşağıya, Singer Sokağı’na baktım ve insanlardan nefret ettim ve ben artık bu insanların yanına geri dönmek istemiyorum diye düşündüm, dedi Reger. Bu hainliğe ve bu zavallılığa artık geri dönmek istemiyorum, dedim kendi kendime, dedi Reger. Komodinlerin birçok çekmecesini açtım ve içlerine baktım ve hiç durmadan karımın bazı fotoğraflarını ve yazılarını ve mektuplarını çıkardım ve hepsini teker teker masanın üzerine dizdim ve art arda hepsine baktım sevgili Atzbacher, dürüst olduğum için şunu söylemeliyim ki, bu arada ağladım. Ağlamayı birden iyice salıverdim, onyıllarca ağlamamıştım ve birden ağlamamı salıverdim, dedi Reger. Orada oturup ağlamamı salıverdim ve ağladım ve ağladım ve ağladım ve ağladım, dedi Reger. Onyıllarca ağlamamıştım, çocukluğumdan beri ve birden ağlamamı salıverdim, dedi Reger bana Ambassador’da. Saklayacak bir şeyim yok ki ve üstünü örtecek bir şeyim de yok, dedi, seksen iki yaşımda en ufak saklayacak ve üstünü örtecek bir şeyim yok, dedi Reger, böylece birdenbire katıla katıla ağladığımın ve durmadan ağladığımın, günlerce ağladığımın üstünü örtecek değilim, dedi Reger. Orada oturup karımın zaman içinde bana yazdığı mektuplara ve zaman içinde aldığı notlara baktım ve katıla katıla ağladım. Onyıllar içinde aldığı notlara baktım ve katıla katıla ağladım. Onyıllar içinde doğal olarak bir insana alışıyoruz ve onu onyıllar boyunca seviyoruz ve sonunda onu her şeyden çok seviyoruz ve ona sarılıyoruz ve onu kaybettiğimizde gerçekten de sanki her şeyi kaybetmiş gibi oluyoruz. Ben hep müziğin benim için her şey anlamına geldiğini sandım, bazen felsefe de öyleydi, özellikle de yüksek ve daha yüksek ve en yüksek yazarlığın doğrudan sanat olduğunu sandım, ama her şey, tüm sanat ve de her neyse, bu bir tek sevilen insan yanında hiçbir anlam taşımaz. Bu tek sevdiğimiz insana neler yapmadık ki, dedi Reger, binlerce ve yüzbinlerce acının için soktuk bu hiç kimseyi sevmediğimiz gibi sevdiğimiz insanı, nasıl da üzdük bu insanı ve gene de onu başkasını sevmediğimiz gibi sevdik, dedi Reger. Bizim dünyada hiç kimseyi sevmediğimiz kadar sevdiğimiz insan öldüğünde, bizi korkunç kötü bir vicdan azabıyla bırakır geride, dedi Reger, onun ölümünden sonra birlikte varlığımızı sürdürmek zorunda kalacağımız ve günün birinde onun tarafından boğulacağımız dehşet verici bir vicdan azabıyla, dedi Reger. Yaşamım boyunca topladığım ve tüm bu rafları doldurmak için Singer Sokağı evine getirdiğim bütün bu kitaplar ve yazılar sonuçta bir işe yaramadı, karım tarafından yalnız bırakılmıştım ve bütün bu kitaplar ve yazılar gülünçtüler. Biz o zaman Shakespeare ya da Kant’a yaslanırız sanıyoruz, ama bir aldatmaca bu, Shakespeare ve Kant ve tüm diğerleri, yaşamımız boyunca bizim tarafımızdan en büyükler olarak değerlendirilenlerin hepsi, tam da onlara iyice gereksinmemiz olacakken bize ihanet eder, dedi Reger, bizim için ne çözüm ne de avuntudurlar, ancak birden bize iğrenç ve yabancı görünürler, hepsi, bu büyük ve önemli denilenlerin düşünüp üstelik de sonradan yazdıklarını umursamayız, dedi Reger. Biz hep bu önemli ve büyük denilenlere tam gerektiği anda, hem de yaşamsal hem de yaşamsal önemi olan anda güvenebileceğimizi sanırız, ama bir yanılgıdır bu, biz her zaman bu önemli ve büyük denilenler tarafından, tam olarak yaşamsal önemi olan anda tüm bu önemliler ve büyükler ve deyim yerindeyse ölümsüzler tarafından yalnız bırakılırız, böylesi bir yaşamsal önemi olan anda bize, onların arasında bile yalnız olduğumuz, tamamen korkunç anlamda kendimizle baş başa kaldığımız gerçeği dışında bir şey vermezler. Bir tek Schopenhauer bana yardımcı oldu, onu yaşamda kalabilme amacım uğruna kötüye kullandığım için, dedi Reger bana Ambassador’da. Herkesten önce Goethe, Shakespeare, Kant örneğin daralttı, iğrendirdi, böylece ben doğrudan doğruya Schopenhauer’e saldırdım o umutsuzluğum içinde ve Schopenhauer’le Singer Sokağı tarafı pufuna oturdum yaşamda kalabilmek için, çünkü birden yaşamda kalmak istiyordum, ölmek istemiyordum, karımın ardından ölmek istemiyordum, burada kalmak istiyordum, bu dünyada kalmak, duyuyor musunuz Atzbacher, dedi Reger Ambassador’da. Ama doğal olarak benim Schopenhauer’le de onu kendi amaçlarım uğruna kötüye kullandığım için yaşamda kalma şansım oldu ve gerçekten de onu en haince çarpıttığım için, dedi Reger, onu doğrudan doğruya yaşamda kalma aracı durumuna soktuğum için, oysa gerçekte hiç de öyle değil, tıpkı daha önce andıklarımın da olmadıkları gibi. Ömür boyu kendimizi büyük beyinler ve eski ustalar diye anılanların eline bırakırız, dedi Reger ve sonradan ölesiye düş kırıklığına uğrarız onlardan, gerektiği anda amaçlarını yerine getiremedikleri için. Büyük beyinleri ve eski ustaları istifleriz ve gerekli olan, yaşamda kalma anında onları kendi amacımız için kullanabileceğimizi sanırız, diğer bir anlatımla, onları kendi amacımız için kötüye kullanırız, oysa ölümcül bir yanılma olarak ortaya çıkar bu. Biz beyin kasamızı bu büyük kafalarla ve eski ustalarla doldururuz ve yaşamsal önemi olan anda onlara başvururuz; ama bu beyin kasasını açtığımızda içi boştur, gerçek bu, biz bu boş kasanın önünde durur ve yalnız ve gerçekten de tamamen çaresiz olduğumuzu görürüz, dedi Reger. İnsan, her alanda ömür boyu istifler ve sonunda eli boş kalakalır, dedi Reger, düşünsel meleke için de geçerlidir bu. Ben ne büyük bir düşünce melekesi istifledim, dedi Reger Ambassador’da ve sonuçta işte tamamen eli boş duruyorum burada. Yalnızca hain bir numarayla Schopenhauer’i kendi amacım için kullanmayı başardım, dedi Reger. Birden ne demek olduğunu anlıyorsunuz boşluğun, sizi yalnız bırakan binlerce ve binlerce kitabın ve yazının arasında durduğunuzda, birden sizin için bir hiç, işte bu korkunç boşluktan başka bir şey olmayan kitapların arasında, dedi Reger. Siz en yakınınızı kaybettinizse, size her şey boş gelir, istediğiniz yöne bakın, her şey boştur ve siz bakar ve bakarsınız ve her şeyin gerçekten boş olduğunu ve her zaman öyle olacağını, ama o bir tek, ikinci bir kişiyi sevmediğiniz gibi sevdiğiniz insan olduğunu kavrarsınız. Ve bu kavrama içinde ve bu kavramayla birlikte siz yalnızsınızdır ve size hiçbir şey ve kimse yardım edemez, dedi Reger. Kendinizi evinize kapatır ve umutsuzluğa kapılırsınız, dedi Reger, ve siz gün geçtikçe daha derin umutsuzluğa kapılırsınız ve haftalar geçtikçe daha umutsuz bir umutsuzluğa dalarsınız, dedi Reger, ama birden bu umutsuzluktan çıkarsınız. Ayağa kalkarsınız ve bu ölümcül umutsuzluktan çıkarsınız, hâlâ bu en derin umutsuzluktan dışarıya çıkma gücünüz vardır, dedi Reger, ben birden bu Singer Sokağı tarafı pufundan kalktım ve aşağıya, Singer Sokağı’na indim, dedi Reger ve birkaç yüz metre sonra kent merkezine gittim; ben Singer Sokağı yanı pufundan kalktım ve evden dışarıya çıkıp kent merkezine gittim bir kez daha yaşamda kalma deneyi yapma düşüncesiyle, dedi Reger. Singer Sokağı evinden dışarıya çıktım ve tek bir yaşamda kalma deneyi daha yapayım dedim ve bu düşünceyle kent merkezine gittim, dedi Reger. Ve bu yaşamda kalma deneyi başarılı oldu, herhalde gerekli bir dakikada ve herhalde en son dakikada Singer Sokağı tarafı pufumdan kalktım ve aşağıya, Singer Sokağı’na indim ve kent merkezine gittim, dedi Reger.

Thomas Bernhard, Eski Ustalar, çev. Sezer Duru, Yapı Kredi Yayınları, 2018 [1985], 5. basım, s. 137-42.