Vila-Matas, Montano Hastalığı’nda Sebald Referansları

Montano Hastalığı, odağında Sebald metinleri olan bir roman değil. Odağında -ki referans verdiği metinler söz konusu olduğunda bir referans odağı yok aslında- pek çok edebi metin var. Sebald ilk on aday listesini ancak zorlar fakat seçici geçirgenlik ve baader-meinhof fenomeni uyarınca ben onu seçip taşıdım. Referansları buraya çekilse telif sorunu yaşatacak kadar sık vurgulanan yazarlar da vardı, birisini hiç okumadım henüz, listeme dâhil ettim: Robert Walser. Gezinti’ye bakacağım ilkin. Diğerlerini hatırladığım kadarıyla yazarsam: günlükleri ve özel anlarıyla Kafka, alter-ego’suyla Valery (aslen Monsieur Teste), metni başından son sayfasına kadar kat eden Musil ve başka onlarcası… Rahatsız edici bir rastlantı olarak hatrımda kalan: bu romandan sonra Niteliksiz Adam’ı okuma planımdı, bu romanın Niteliksiz Adam’a dair tonlarca cümleyle bitişi ve ürkerek bu şiirsel adaleti geçersiz kılma niyetiyle Musil’i erteleyişim oldu. Onun yerine, daha naif karşılaşmaları yeğlerim. Tek bir alıntıyla anılan sevgili Handke bile boy gösteriyordu bir sayfada.

Hep roman alıntılayan, alıntılarınsa aralarına anlamlı bir şeyler yazmaktan aciz birisi olarak Vila-Matas’ın alıntılardan iyi bir roman yapabiliyor oluşu sinirlerimi bozdu.

Edebiyatı seven birisi ne zaman okuyacak çok fazla kitap ve az zaman olduğundan dert yansa ona bu romanı önereceğim. Her hastalık kötü müdür, bir bedensel/ruhsal durumu ve semptom dizisini hastalık kılan şey nedir diye düşünüyorum okuduğumdan beri. “Organizmanın yapı ve işleyişinde ortaya çıkan bozukluk” demek bozulmamışlığa dair bir tahayyülle geliyor. Bozukluğu tartışırım.

Sebald ne kadar sakince ve zihni bütün bir şekilde toparlıyorsa bütün bu geçmişi, belleği, yürünmekle bitmez yolları, parıldayan anıları; Vila-Matas’ın kahramanı da o denli heyecanlı, ip cambazı, netleşmez, tedirgin, kitapsız seyahat edemeyen, bağımlı bir okur-yazar.

Aklım ve fikrim yeterse hoşnutsuz bir eleştiriyi de buraya taşıyacağım, belki gözyaşlarıyla.

“Yeniden edebiyat eleştirmenliğine dönmeye karar verdim, hakkında bir yazı kaleme almam için bana ilk gönderdikleri kitap W.G. Sebald’ın Satürn’ün Halkaları oldu. Sanki gazetenin editörleri bu kitabı, insanın kanını donduran bir güzelliğe sahip biçemi beni büsbütün yere sersin diye seçmişti. Bunu biliyordum, bana söylemişlerdi fakat kitabı okurken ayrıca doğrulamış oldum: Anlatıcı, sanki hepimiz dünyaya çift kat camın ardından bakıyormuşuzcasına dünyayı tuhaf ve yapay bir sessizlik içinde tasvir ediyordu. Bu anlatıcı yer yer, “hâlâ yaşayanların diyarında mıydı yoksa çoktan başka bir âleme geçmiş miydi” emin olamıyordu. Tanrım, ne keder ama! Anlatıcı, “uzun süren önemli bir çalışmanın bitmesinin ardından içini kaplayan boşluk duygusundan kurtulmak amacıyla” İngiltere’nin doğusundaki Suffolk Kontluğu’nu yürüyerek dolaşıyordu. Tek tük evlerle, ıssız manzaralar ve harabelerle dolu küçük yerleşim bölgelerinde yaptığı gezintiler esnasında tüm dünyayı kapsayan bir geçmişin izleriyle karşılaşıyordu. Sahilde yaptığı bu kutsal yolculuk içinde neşe, ışık ve canlılık barındırmıyordu. Ölü bir adam için, diyordu sanki anlatıcı, tüm dünya büyük bir cenazeden ibaret.” (s. 39-40)


“Yaşamım! Okuru düşünerek, beni daha yakından tanıma hakkına sahip olduğunu düşünerek kaleme alacağım kısa bir sözlüğe indirgenmesi iyi olacaktır eminim. Kurmacayla otobiyografiyi iç içe geçirdikten, böylece kurmaca metinler yarattıktan sonra şimdi okurların yaşamım ve benim hakkımda daha fazla bilgi sahibi olmasını istiyorum yalnızca; kendi yarattığım metinlerin arkasına saklanmak istemiyorum artık. Kurmaca metin yazarının kartlarını açık oynaması, yani kendisi hakkında bilgi vermesi, kendi imgesine yansıtması gerektiğini söyleyen W.G. Sebald’a katılıyorum.” (s. 105-6)


“Eprimiş kumaş belki de başka bir dünyanın ışığının düştüğü bir gün, sözel kumaşın hayata anlam veren mantık dokusunun öldüğü bir cennettedir. Güzel günlerdi. Yine de o cennetteki biri dilin yaratıcısını delirtti, kumaş epridikçe epridi ve eski düzeninden, eski anlamından yoksun kalan hayatlarımız saçma sapan bir hal aldı. Bugün tanınmaz hale gelen bu kumaş, eprimiş de olsa, Sebald’ın varlığını sezinlediği kumaş olabilir pekâlâ; ancak bir anlık ama büyüleyici parıltısını algılayabildiğimiz halde vardır ve bu kumaş -tabii algılarsak- ve bu parıltılar, belki de aslında neler olabileceğini de, yanlış anlaşılmanın ne olduğunu da bilmediğimizi de, yanlış anlaşılmanın ne olduğunu da bilmediğimizi ama cennette silah sesleri duyulduğunu ya da en azından -kendisine hayatlarımızdaki tuhaf bir tesadüfü, dolayısıyla da eprimiş kumaştaki başka bir parıltıyı gözler önüne seren belgeleri gösterdiğimde Sergio Pitol’un bana dediği gibi- “muhakkak bir şey olmuş olması gerektiğini, bu kadarının kesin olduğunu” doğruluyordur.” (s. 195-6)

“Kırk beş yıl önce bugün, 1956 yılında, W.G. Sebald’ın karda dolaşmaya çıkan dedesi öldü; gezintiye çıkan başka biriyle, benzer bir gezintide yine karların üstüne devriliveren Robert Walser’le neredeyse aynı saatte karların üstüne yığıldı kaldı.

Tek bir Noel günü için iki ölü.

On bir gün önce, 14 Aralık Cuma günü yazar W.G. Sebald arabasının direksiyonu başında öldü. Hep sanki başka bir çağdan fırlamış gibi bir hali vardı: ıssız bölgelerden ta geçmişe değin uzanan, dünyanın bütünlüğünü işaret eden, yok oluşun ve yıkımın tarihteki izini süren hafif antika bir adam.” (s. 294-5)


“Ağladım, gözyaşlarıma engel olamadım. Geçmişin bu beklenmedik dönüşüne ağladım. Sebald’ın Vertigo‘sunda çok benzer bir şey olur: “All’estero” bölümünün anlatıcısı kitaptaki öykülerden birinde arkadaşı Olga’yla seyahat eder ve Olga çocukken gittiği okula girmekten kendini alamaz: “Ellili yılların başlarında sıralarında oturduğu sınıfta, aradan neredeyse otuz sene geçmişken, aynı öğretmen aynı ses tonuyla ders anlatıyor ve tıpkı o zamanlardaki gibi fısıldaşmayı bırakıp dikkatlerini derste toplamaları için uyarıyordu çocukları. Büyük holde, etrafı bir zamanlar ona devasa görünen kapalı kapılarla çevirili, tek başınayken bir ağlama krizine tutulmuştu Olga. Daha sonra anlatmıştı bunu bana (…). Olga, ne bütün yol boyunca ne de gecenin devamında, geçmişin beklenmedik bir şekilde tekrar ortaya çıkışının getirdiği huzursuzluktan kurtarabilmişti yakasını.”

Burada Sebald sanki geçmiş, tüm geçmiş, hâlâ yaşanmaya, olmaya ve yüzeye çıkmaya, kendince var olmaya devam eder, der. Ziyaretçi kartı göstermeden, bizim kendisini çağırmamızı bile beklemeden geçmiş, geçmişimiz devam eder şimdiki zamanda vuku bulmaya. Nefes kesicidir bu, korkutucudur. “Beni burada, aşağıda bırakma bir başıma, Tanrım” diye yakaran Emily Dickinson’ı anımsatıyor bu bana. Sanırım Dickinson ilelebet içine tıkıldığımız karanlık bir bodrum katından ibaret bu dünyada yapayalnız ve kimsesiz olduğumuzu biliyordu.” (s. 297-8)

p.s. Her ne kadar kitabı iki sefer taramış olsam da “Sebald” isimlerini bulmak için, birçok alıntıyı kaçırdığıma eminim.

Enrique Vila-Matas, Montano Hastalığı, çev. Seda Ersavcı, Jaguar Yayınları, 2017 [2002].

 

Sebald, Sınırlar İçi Gezintiler

1980 Ekim’iydi, neredeyse yirmi beş senedir, göğü genellikle gri bulutlarla kaplı bir kontlukta yaşamayı sürdürdüğüm İngiltere’den, özellikle kötü giden bir dönemi geride bırakmak için tebdilimekânda ferahlık vardır umuduyla Viyana’ya gitmiştim. Fakat Viyana’ya gelişimin hemen ardından ortaya çıktı ki, yazı ve bahçe işlerinin artık dolduramadığı günler fazlasıyla uzuyordu ve ben gerçekten de ne yapacağımı bilemiyordum. Her sabah, erken saatlerde sokağa atıyordum kendimi; Leopoldstadt, iç şehir ve Josefstadt’ta sonsuz ve amaçsız gezintiler yapıyordum. Daha sonra şehir planına göz attığımda hayretler içinde tespit ettim ki, bu gezintilerden hiçbiri, bir ucu Praterstern’in arkasındaki Venediger Au’da, diğer ucu Alsergrund’daki hastaneler bölgesinde, hilal ile yarımay arasında bir formu olan, sınırları itinayla çizilmiş bir bölgenin dışına taşmamıştı. O günlerde arşınladığım yollar şehir planı üzerinde işaretlenmiş olsaydı, sanki birisi, önceden belirlenmiş bir alan üzerinde tekrar tekrar, bıkıp usanmadan akıl, tahayyül ve iradesinin limitlerine ulaşmak ve bunlardan geriye dönmeye zorlanmak üzere yeni yollar ve bağlantılar deniyor izlenimi uyanırdı. Pek çok kez saatler boyunca süren bu amaçsız yürüyüşlerin çok sarih sınırları vardı, her ne kadar ben o anki tavrımın asıl anlaşılamaz tarafını hiçbir zaman çözememiş olsam da; Hiç durmaksızın yürümek miydi anlaşılamaz olan, yoksa görünmez ve tamamen iradi -böyle olduğunu bugün de kabul ediyorum- sınır çizgilerini aşamamak mı? Toplu taşıma araçlarından birine binmenin, örneğin eskiden de sıkça yaptığım gibi bütün gün boyunca Pötzleinsdorfer Park’ta, Dorotheerwald’de veya Fasangarten’de gezinmek için 41 numaralı otobüsle Pötzleinsdorf veya 58 numarayla Schönbrunn’a gitmenin bile gözüme imkânsız göründüğünü hatırlıyorum. Buna karşın kafelere ve birahanelere girip çıkmak hiç sorun oluşturmuyordu. Evet, hatta bu ziyaretler, biraz bir şeyler yiyip dinlenince, geçici bir normalleşme hissetmeme yardımcı oluyorlardı. Tekrar güçlenip geleceğe dair umut esintileri taşımamı sağlayan bu vaziyette, günlerdir sürdürdüğüm suskunluğuma bir telefon görüşmesiyle kolayca son verebileceğime inanıyordum zaman zaman. Konuşmak isteyeceğim üç, bilemedin dört kişiden, hiçbirinin evde olmadığı ve uzun uzun çaldırmakla da telefonun bulunduğu mekâna gelmesinin sağlanamadığı günler vakiydi. Yabancı bir şehirde nafile telefon numaraları çevirmek çok özel bir boşluk hissi yaratır insanın içinde. Telefonu kimsenin açmaması çok geniş boyutlu bir hayal kırıklığına sebebiyet verir, sayılarla oynanan bu oyun sanki bir hayat memat meselesi halini alır. Bu şartlar altında, telefonun şıngırtılarla iade ettiği bozuk parayı tekrar cebime koyup gecenin içine doğru rasgele gezintime devam etmekten başka bir alternatif kalmıyordu bana. Böyle akşamlarda, muhtemelen aşırı yorgun olmam yüzünden, tanıdığım birinin önüm sıra yürüdüğünü zannettiğim oluyordu sıkça. Bu sanrılarda, evet sanrılar, bunları başka türlü adlandırmak mümkün değildi, sadece senelerdir aklıma bile getirmediğim insanları, deyim yerindeyse benim için ölmüşleri görüyordum. Ama Mathild Seelos veya tek kollu köy kâtibi Fürgut gibi artık gerçek anlamıyla hayatta olmayanları da gördüm. Bir defasında, Gonzaga Sokağı’nda, geriye döndüğü takdirde yakılacağı tehdidiyle şehrinden sürülmüş şair Dante’yi gördüğümü dahi düşündüm. Uzun bir süre kafasında bildik şapkası, biraz önümde yürüdü, gelip geçen diğer insanların hepsinden ciddi bir şekilde uzundu ama kimsenin dikkatini çekmemiş gibiydi. Onu yakalamak için adımlarımı hızlandırdığımda Heinrich Sokağı’na saptı, ben köşeye ulaştığımdaysa ortadan kaybolmuştu. Böyle ruhsal gelgitlerden sonra, kendisini bir mide bulantısı hissi ve baş dönmesiyle dışa vuran muğlak bir endişe kabarıyordu içimde. Zihnimde sabitlemeye çalıştığım resimlerin konturları dağılıyor, daha ben onları tam anlamıyla toparlayamadan fikirler parçalarına ayrışıyordu. Zaman zaman bir duvara tutunmak, hatta bazen bir evin antresine sığınmak zorunda kalıyor ve felç geçireceğimden ya da bir beyin hastalığının başlamasından korkuyordum; ama buna karşı tedbir olarak gecenin ilerleyen saatlerine kadar yürüyerek bitap düşmek dışında bir şey yapamıyordum. Viyana’da geçirdiğim aşağı yukarı on gün boyunca şehrin görülmeye değer yerlerinden hiçbirini ziyaret etmedim, kafeler ve birahaneler dışında hiçbir mekâna girmedim, kadın-erkek servis personeli dışında hiç kimseyle bir kelime olsun konuşmadım. Sadece, belediye başkanlığının önündeki yeşil alandaki alakargalarla ve üzümlerimi çalmak için onlarla rekabet eden ve kendimce sena kuşu (1) diye adlandırdığım karatavukla iki kelime sohbet ettim, canım çektiğinde. Parklardaki banklarda uzun uzun oturmak, şehrin bir ucundan diğerine amaçsız gezintiler, giderek güçlenen lokanta ve birahanelere de girmeme temayülü ve bunun neticesinde bir büfede, ayaküstü yemek ya da bir dükkândan alınan ufak tefekleri atıştırmak. Bütün bunlar beni, daha kendimle hesaplaşmama fırsat kalmadan, değiştirmeye başlamıştı bile. Toz toprak içinde bir hırpaniliğin emarelerini göstermeye başladığım halde hâlâ bir otelde kalıyor olmam giderek daha fazla belirginleşen bir çelişki oluşturuyordu. Bir sürü lüzumsuz eşyayı, İngiltere’den getirdiğim bir plastik torbanın içinde, yanımda taşımaya başlamıştım; bu malzeme, kendime bile itiraf edemesem de her geçen günle giderek daha vazgeçilmez oluyordu benim için. Gezintilerimden gecenin geç saatlerinde geriye döndüğümde, otelin lobisinde, çaprazladığım kollarımla torbamı göğsüme bastırıp asansör beklerken, gece kapıcısının sorgulayan bakışlarla arkamdan uzun uzun baktığını hissediyordum. Odamdaki televizyonu açmaya cesaret edemiyordum artık ve eğer bu gecelerden birinde yatağımın kenarında oturup yavaş yavaş kıyafetlerimi çıkartırken, içi çoktan paramparça olmuş ayakkabılarımın manzarası beni dehşete düşürmese, bu çöküşten yakamı kurtarabilir miydim, bilmiyorum. Boğazıma bir şeyler takıldı, gözlerim yaşardı. Aynı gün, beni Leopoldstadt’tan Ferdinand Caddesi ve Schweden Köprüsü üzerinden Birinci Bölge’ye getiren yolları arşınladıktan sonra Ruprecht Meydanı’na vardığımda bir kere daha olmuştu bu. Sinagog ve bir koşer restoranın da bulunduğu binanın birinci katındaki Yahudi cemaati yönetim ve toplantı merkezinin pencereleri ardına kadar açıktı -çünkü sıra dışı güzellikte, yazdan kalma bir sonbahar günüydü- ve içerideki görünmeyen çocuklar İngilizce şarkı söylüyorlardı, hem de tuhaf bir şekilde “Jingle Bells” ve “Silent Night Holy Night”ı. Şarkı söyleyen çocuklar ve şimdi paramparça olmuş, bana sahipsiz kalmış gibi görünen ayakkabılar. Yığınlarla kar ve ayakkabı, aklımda bu kelimelerle yattım o gün. Ertesi sabah, Ring’deki (2)  araba selinin yükselip odama taşan çağıldamasının bile rahatsız edemediği derin ve rüyasız bir uykudan uyandığımda, sanki gecenin varlığıma ara verdiğim saatlerinde koca bir denizi aşmış gibi hissettim kendimi. Daha gözlerimi açmamıştım kendimi büyük bir yolcu vapurunun iskele merdivenlerinden aşağı inerken gördüğümde ve sağlam toprağı ayaklarımın altında ancak hissedebilmiştim ki akşam treniyle Venedik’e gitmeye karar verdim, ama yola çıkıncaya kadar olan zamanımı Klosterneuburg’da, Ernst Herbeck’le geçirecektim.

(1) Bir Kärnten masalında geçer. (Ç.N.)
(2) Viyana’da şehir merkezinin etrafında birbirine paralel çemberler oluşturan yollar. (Ç.N.)

W. G. Sebald, Vertigo, çev. Hulki Demirel, Can Yayınları, 2015 [1990], s. 39-43.

Sebald, Casement ve Sömürü ile Mücadele

“Kongo’nun ticarete açılması çerçevesinde yerli halka uygulanan zorbalıkların tarzı ve boyutlarıyla ilgili haberler kamuoyuna ilk kez 1903 yılında, o sıralarda Boma’daki İngiliz Konsolosluğu’na atanan Roger Casement tarafından duyuruldu. Dışişleri Bakanlığı Sekreteri Lord Landsdowne’a sunduğu raporda Casement, -Korzeniovski Londralı bir tanıdığına, kendisinin uzun zamandır unutmaya çalıştığı şeyleri Casement’ın anlatabileceğini söylemişti- siyahların acımasızca sömürülmesi hakkında kesin bilgiler veriyordu. Sömürgedeki çeşitli inşaatlarda hiçbir ücret almadan, sırf boğaz tokluğuna çalışmaya zorlanıyorlardı; çoğunlukla birbirlerine zincirlenmiş oluyor ve aynı tempoyla sabahtan akşama kadar, kelimenin tam anlamıyla ölene dek çalıştırılıyorlardı. Gözünü para hırsı bürümemiş biri Kongo’nun yukarı havzasından geçerse, diye yazıyordu Casement, bütün bir halkın, İsa’nın çektiği çileleri bile gölgede bırakan eziyetler yüzünden nasıl yürek parçalayıcı bir biçimde can çekiştiğini görecektir. Her yıl çalışmaya zorlanan yüz binlerce kölenin, kendilerine gözcülük yapan beyazlar tarafından ölüme sürüklendiğine ve Kongo’da disiplini sağlamak adına her gün insanların sakat bırakıldığına, elleri ve ayaklarının baltayla kesildiğine ve vurulduklarına dair hiçbir kuşkuya yer bırakmıyordu Casement. Kral Léopold, Casement’ın ortaya çıkan durumu yumuşatmaya ve Casement’ın kışkırtmaları yüzünden Belçika’nın Kongo’yu sömürgeleştirme girişiminin karşı karşıya kaldığı tehlikeleri değerlendirmeye faydası olabilir düşüncesiyle, özel bir görüşme yapmak üzere onu Brüksel’e çağırdı. Ben, diyordu Léopold, siyahların yaptığı işi, tamamen yasal bir vergi ödeme yolu olarak görüyorum, siyahların gözetiminden sorumlu beyazlar zaman zaman kaygı uyandırıcı müdahalelerde bulunuyor -gerçi bundan bile söz etmek istemiyordu; bu üzücü fakat değiştirilmesi mümkün olmayan gerçeğin nedenleri, Kongo ikliminin bazı beyazlarda bir tür bunaklığa yol açmasında aranmalıdır ki, maalesef zamanında önleyemediğimiz durumlar da olabiliyor. Casement öne sürülen bu nedenlerle ikna olmayınca, Léopold Londra’daki ayrıcalıklarını kullandı ve oynanan diplomatik oyunlar sonucunda, Casement’ın raporu bir yandan örnek gösterilip övüldü, raporun yazarına da Saint Michael and Saint George Tarikatı’nın Commander unvanı verildi; ama diğer yandan Belçika’nın çıkarlarına zarar verilebilecek hiçbir girişimde bulunulmadı. Birkaç yıl sonra Casement -herhalde sürekli huzursuzluk yaratan bu insanı bir süreliğine uzaklaştırmak gibi gizli bir niyetle- Güney Amerika’ya gönderildi ve Peru, Kolombiya ve Brezilya’nın ormanlık bölgelerinde de koşulların pek çok açıdan Kongo’ya benzediğini keşfetti. Tek fark, burada Belçikalı ticari şirketlerin değil, merkezi Londra’da olan Amazon Company’nin (Amazon Şirketi) faaliyette olmasıydı. Aynı dönemde Güney Amerika’daki kabilelerin de kökü kurutulmuş ve bütün bölge yakılıp kül edilmişti. Casement’ın raporu ve onun her türlü haktan mahrum olan bu insanları koşulsuzca savunması Dışişleri Bakanlığı’nda saygı uyandırmasına uyandırdı, ama bir yandan da bu hevesli Don Kişot’un yaptıklarının onun aslında gelecek vaat eden kariyeri açısından hiç de iyi olmayacağını düşünen üst düzey yetkililer de kaygıyla başlarını salladılar. Sonra Casement’a, dünyadaki köleleştirilmiş halklar için yaptığı yararlı çalışmalar karşılığında asiller sınıfına girebileceği söylenerek bu sorun çözülmek istendi. Ama Casement iktidarın tarafına geçmeye niyetli değildi; aksine doğa ve bu iktidarın kaynağı ve de bu iktidardan kaynaklanan emperyalist anlayış onu gittikçe daha da çok ilgilendirir olmuştu. Tüm bunların sonucunda İrlandalılığı, dolayısıyla kendisini sorunsallaştırması da son derece doğaldır. Casement, County Antrim’de Protestan bir baba ile Katolik bir annenin oğlu olarak dünyaya geldi ve bütün eğitim dönemi boyunca, İrlanda üzerindeki İngiliz hâkimiyetini korumayı yaşamının en önemli ödevi olarak görenler arasında yer aldı. Ama Birinci Dünya Savaşı öncesinde İrlanda sorunu patlak verdiğinde, Casement “İrlanda’nın beyaz Kızılderilileri” meselesiyle ilgilenmeye başladı. Yüzyıllardır İrlandalılara yapılan haksızlık, vicdanını giderek her şeyden daha çok rahatsız eder hale gelmişti. İrlanda halkının neredeyse yarısının Cromwell’in askerleri tarafından öldürülmüş olması, binlerce kadın ve erkeğin beyaz köleler olarak Batı Hint Adaları’na gönderilmesi, yakın zamanda bir milyondan fazla İrlandalının açlıktan ölmesi ve yeni nesil gençlerin büyük çoğunluğunun kendi vatanlarından göç etmeye zorlanması, tüm bunlar aklından bir türlü çıkmıyordu. 1914 yılında, liberal yönetimin İrlanda sorununa çözüm olarak önerdiği Home Rule sistemi, çeşitli İngiliz çıkar gruplarının açıkça ya da gizliden gizliye desteklediği fanatik Kuzey İrlandalı Protestanların karşı çıkışıyla başarısızlığa uğrayınca, Casement için nihai karşı çıkışıyla başarısızlığa uğrayınca, Casement için nihai karar ânı gelmiş oldu. İngiliz Milletler Topluluğu şiddetle şiddetle sarsılsa bile, İrlanda için Home Rule uğruna, Ulster’ın direnişinden ödün vermeyeceğiz, diye ilan etti Protestan azınlığın önde gelen temsilcilerinden olan Frederick Smith; Protestan azınlık, hükümetin askerî birlikliklerine karşı gerekirse silah yoluyla mücadele ederek ayrıcalıklarını korumaya hazırdı. Yüz bin insan gücündeki Ulster Gönüllüleri kuruldu ve güneyde de bir gönüllüler ordusu oluşturuldu. Casement asker toplama ve silahlandırma çalışmalarında da rol oynadı. Nişanlarını Londra’ya geri gönderdi. Kendisine teklif edilen emekli maaşını reddetti. 1915’in başında gizli bir görev için Berlin’e gitti. Amacı, Alman İmparatorluğu’nun İrlanda’nın bağımsızlık ordusuna silah temin etmesini sağlamak ve Almanya’daki İrlandalı savaş tutsaklarını bir tugay oluşturmaya ikna etmekti. Ancak iki girişim de sonuçsuz kaldı ve Casement bir Alman denizaltısıyla İrlanda’ya geri götürüldü. Casement, ölesiye yorgun ve buz gibi su yüzünden neredeyse donmuş bir halde, Tralee Koyu’nda, Banna sahilinde karaya çıktı. Artık elli bir yaşındaydı. Kısa bir süre içinde tutuklanacaktı. Yine de bir rahibe, “Almanlar yardıma hazır değil” mesajını göndermeyi başararak, 1916 Paskalya Yortusu’nda başlatılması tasarlanan ayaklanmayı engelledi; çünkü tüm İrlanda için düşünülen ayaklanmanın bu durumda başarısız olacağı zaten belliydi. Buna karşın idealistlerin, yazarlar, sendikacılar ve Dublin’deki sorumlu öğretmenlerin kendilerini ve kendilerine kulak verenleri yedi günlük bir sokak kavgasına kurban etmeleri ise ayrı bir konudur. Ayaklanma bastırıldığı sırada Casement hâlâ Londra Kulesi’ndeki hücredeydi. Avukatı yoktu. O sıralarda başsavcılığa yükselen Frederick Smith savcı olarak atanınca, davanın seyri de aşağı yukarı belli oldu. Etkili makamlardan gelebilecek her türlü af dilekçesini engellemek amacıyla, Casement’ın evinde yapılan aramada bulunan ve suçluların eşcinsel kaydını içeren “Kara Günlük”, İngiltere kralına, Birleşmiş Milletler başkanına ve Papa’ya gönderildi. Yakın zamana kadar Londra’nın güneybatısındaki Kew’da, İngiliz Devlet Arşivi’nde kilit altında tutulan Casement’ın “Kara Günlük”ünün gerçek olup olmadığından uzun süre kuşku duyuldu. Bunun en önemli nedenlerinden biri, sözde İrlandalı teröristlere karşı yürütülen davada, kanıtların toplanması ve iddianamenin hazırlanmasıyla ilgilenen yürütme ve yargı organlarının yakın zamana kadar tahmin ve suçlamalarında defalarca ihmalkâr davranmış, dahası gerçekleri kasten de değiştirerek suç işlemiş olmasıydı. İrlanda özgürlük hareketinin eski muharipleri için, şehitlerinden birinin İngiltere tarafından ahlaksızlık suçlamasıyla tutuklanmış olduğunu düşünmek bile imkânsızdı. Buna karşılık 1994 baharında günlüklerin üzerindeki yasağın kalkmasıyla birlikte, bunların bizzat Casement’ın elinden çıktığına da hiç kuşku kalmadı. Buradan çıkarılabilecek tek sonuç şuydu: Casement’ın iktidar odaklarına en uzak olan insanlara uygulanan ve toplumsal sınıflar ve ırkların sınırlarını aşan baskı, sömürü, köleleştirme hareketinin farkına varmasını sağlayan, tam da onun eşcinselliğiydi belki de. Tahmin edilebileceği üzere, Casement, Old Bailey’de görülen davalar sonucunda vatana ihanetten suçlu bulundu. Mahkemeye başkanlık eden Yargıç Lord Reading, eski adıyla Rufus Isaacs, mahkemenin kararını açıkladı. Önce hapishaneye, sonra da idam edileceğiniz yere gideceksiniz, dedi, ve orada da asılarak idam edileceksiniz. Roger Casement’ın Pentonville Hapishanesi’nin avlusundaki kireç kuyusuna atılan cesedi artık kimliği belirlenmeyecek hale gelmişti ve İngiltere yönetimi cesedin oradan çıkarılmasına ancak 1965’de izin verdi.”

W. G. Sebald, Satürn’ün Halkaları: İngiltere’de bir Hac Yolculuğu, çev. Yeşim Tükel Kılıç, Can Yayınları, 2006 [1992], s. 122-8.