Sebald, Bilinmeyen Ülke: Kafka’nın Şato’sunda Ölüm Motifi (Çeviri)

W. G. Sebald’ın 1972’de Kafka’nın Şato romanı üzerine yazdığı bir makaleyi çevirdim. Journal of European Studies’de yayımlanmış. Vertigo’dan 18 yıl önce. Kafka’nın edebiyatına genel bir bakışın ardından temelde romandaki ölüm imgeleri ve Yahudi mesiyanizmi üzerinden ilerliyor. Verdiği referansların erişebildiğim Türkçe çevirilerini bulup onları kullandım. Birkaçını üst üste dizerek hatıra fotoğrafı çektim. Sebald’ın o zamanlarda makale formunda yazarken bile romanı katetme biçimi, belli bir merkezi imge üzerinden daireler çizişi ve kaynakçası ileride yazacaklarına dair nüveler barındırıyor. Çeviri yapmayı bilmiyorum sadece sevdiğim metinlere daha yakınlaşabilmek için çeviriyi deniyorum nadiren. O yüzden hatalarım çoktur, okuyup da dikkatini çeken olursa lütfen iletsin, düzeltmeyi çok isterim.


Bilinmeyen Ülke: Kafka’nın Şato’sunda Ölüm Motifi[1]
W. G. Sebald

Ömrünün sonuna geldiğinde ya da bu sona yaklaştığında, karanlık basarken, elinde bir sopa, bilmediği yollara düşmek için miydi bütün bunlar? Kocaman bir sopaydı; ilerlerken destek almak, bir de gerektiğinde hırsızlardan, uğursuzlardan, köpeklerden korunmak için kullanıyordu onu. Evet, gece oluyordu ama adam masumdu, fevkalade masumdu, hiçbir şeyden korkmuyordu, hayır, korkuyordu ama korkması için bir neden yoktu, ona hiçbir şey yapamazlardı ya da çok az şey yapabilirlerdi.

Beckett, Molloy[2]

 

Kafka’nın eserlerinin pürüzsüz yüzeyi, yorumcularının onun derinliklerinden eşelemeyi başardıklarına rağmen bir muamma olarak kaldı. Yükselen eleştirilerin karşısında kendi bütünlüğünü korudu. Onun ilettiği, denizci kıyafetleri giymiş, elinde parlak kara yürüyüş bastonu ve hasır şapkası, iç karartıcı egzotizmiyle Prag’da bir fotoğraf stüdyosuna sürüklenmiş beş yaşındaki bir çocuğun sonsuz kasvetli bakışıdır. Eleştirmenler tuhaf bir biçimde bu bakışla uzlaşmayı başaramadı, Kafka’nın özlemini, külliyatını kuşatan ve ısrarcılığı kadar zamansızlığıyla da saldıran melankolisini açığa vuran ölümün korkutucu imgelerini görmezden geldi. Ölüme ilerleyen hastalık, intiharla tasfiye edilmedikçe, toplum nezdinde daima şüpheleri üzerine çekti. Bu yüzden görmezden gelindi, bunun yerine Kafka’nın külliyatından olumlu anlamlar çekip alınmaya çalışıldı—gerektiği takdirde, varoluşçu bir tersine çevirme ruhuyla, özgürlüğün bizzat uğraşın absürtlüğünden ileri geldiği söylendi. Kafka’nın deneyimlemiş olabileceği her tür mutluluğu bir fiziksel bozuklukmuşçasına saklamayı kendi zorunluğu hissedişi besbelli olsa da, bu gibi yorumlar bu gerçeğe karşı koymayı denediler. K.’nın ölüm arzusuna olumlu bir yorum yapılabilse bu toplum için bir günah çıkarma anlamına gelirdi, çünkü bu amansız, köklü arzuyu en başında ona aşılayan toplumdu ve ölüm—en azından genel varsayıma göre—kurtuluşun tek anahtarıydı.

          Hikâyenin sonlarına doğru K. Herrenhof’taki hancı kadınla söyleşir. “‘Terzilik öğrenmedin mi sen hiç?’  diye sordu hancı kadın. K. ‘Hayır, hiç,’ dedi. ‘Sen nesin ki aslında?’ ‘Kadastrocu.’ ‘O nedir?’. K. açıkladı, açıklama kadının esnemesine yol açtı. ‘Hakikati söylemiyorsun. Niçin hakikati söylemiyorsun?’ ‘Sen de söylemiyorsun.’”[3] O halde bilirkişi değildir, iddiasını doğrulayacak hiçbir şeyi yoktur, yalnızca bir avaredir, en başından “ufacık bir sırt çantası” ve “boğumlu bir baston”[4] ile beliren bir figür. Psikanaliz yolculuğun ya da tırmanışın imgesini bir ölüm sembolü olarak tanımlar, Adorno da Schubert’in iki müthiş dizisinin döngüsel düzenlemesini şöyle betimler: “İki büyük Lied dizisinin de, ölüm imgeleriyle yüz yüze gelen ve onların arasında Dreimäderlhaus’taki Schubert gibi küçülerek gezinip duran insanı konu alan şiirleri temel aldığını hiç unutmayalım. Bir rüyadaymış gibi yalancı güneşlerin alacakaranlığında zamanın dışına doğru uzanan dere, değirmen ve kışın karanlık ıssızlığı, bunların hepsi Schubert’in manzarasının alametleridir, kurumuş çiçekler manzaranın matem tutan süsleridir.”[5] Bir başka Alman şairin Orta Çağ sonlarına doğru ölümle andığı kahverengi bohem dünya[6] Şato’yu da sarar. Klaus Wagenbach’ın derlediği resimlerin gösterdiği üzere, Kafka da bir rahatlama kaynağı olarak, manzarasına organik doğanın açık yeşilini dâhil etmekten imtina ederdi. Zemin don ve karla kaplıdır, cansız-yaşam, her türlü yeniden doğma umudunu olanaksızlaştıran bir natürmort; bu durum Pepi’nin kışın çok uzun sürdüğünü, öyle uzun ki belleğinde ilkbahar ve yaz ancak iki üç günlüğüne belirir, anlattığı bölümlerde pekiştirilir, “üstelik o günlerde bile, en güzel günde bile, arada kar yağdığı olur.”[7] K. sıklıkla böylesi bir manzaranın karşısında herhangi bir ilerleme kaydetmenin zorluğundan şikâyet eder. Tekdüzeliğin de üstüne binmesiyle, bunu aşmaya çalışan aylak sürekli kendi ayak izlerine geri döner. “Her noktanın merkeze eşit uzaklıkta olduğu bu manzaranın dışmerkezli yapısı, aslında hiçbir ilerleme kaydetmeden onun içinde dolanıp duran gezgine ifşa eder kendini: buradaki bütün gelişmeler gelişmenin tam aksidir, ilk adım son adım kadar yakındır ölüme ve manzaranın içinde dönüp durarak etrafa dağılmış bütün noktalarını köşe bucak arar, onu terk etmez. Çünkü Schubert’in temaları da tıpkı değirmenci ya da kış vaktinde aşığını terk eden kişi gibi gezinir durur. Bu temalarda tarih yoktur, sadece perspektif değiştirerek gezinme vardır: bu temalardaki her değişim, ışıktaki bir değişimdir”.[8] Kafka’nın arzusunun geometrik yerleşiminde ahenkliliği açıkça dışlayan ortam üzerine, Adorno’nun Schubert’in eserlerinin yapısına dair satırlarından daha uygun bir betimleme zor bulunur. K.’nın ‘gelişimini’ tartışmak kulağa çok korkunç gelir, K. kitabın ilk bölümünde dere boyunca ahşap köprüyü geçip Şato’nun sahasını ihlal ettiği sırada “huzur nedir bilmeksizin gezinen, ama tarihten yoksun ruhlara benzer”.[9] Ölü manzaranın kalabalıklığı, kızakların ve davacıların oradan oraya tekrarlayan hareketleri, ölümün sahasında bir çeşit amaç elde etmek için her girişim devasa bir beyhudeliğin izlerini taşır. Halk bilgisi de bilinmeyen ülkede önce üç adım ileri, sonra da üç adım geri atıldığını söyler.[10] Cesaret Ana’nın Berliner Ensemble yapımında kahraman dönmekte olan sahne üzerinde İmparatorluğun yıkıma uğramış topraklarına doğru yürürken durumunun değişmesine dair umutlarını tüketmişti. K. da, Şato’ya ısrarla girmeye çalıştığı ilk denemesinde dışarıdan uygulanan bir kuvvetle ilerleme iradesinin felce uğrayışını deneyimler. “Sonunda onu bırakmayan bu sokaktan kopup ayrıldı, dar bir ara sokak çekti onu, daha derin bir kara batırdı, kara dalan ayaklarını geri çıkarmak ağır bir işti, ter boşandı, birden duruverdi, daha fazla ilerleyemiyordu.”[11] Kierkegaard kendi teleolojisine karşı yönelen bu ilerleyişin gülünç bir muadilini Berlin’deki eski Friedrichstädter Tiyatrosu ve Beckmann adındaki komedyenden bahsettiği bir pasajda betimler:

Sadece yürümeyi değil, yürüyerek gelmeyi de başarıyor. Yürüyerek gelmek oldukça ayırt edici bir özelliktir ve bu deha sayesinde bütün bir sahne dekorunu da doğaçlama bir şekilde üretiyor. Sadece gezgin bir zanaatkârı betimlemekle kalmıyor, aynı zamanda öyleymiş gibi yürüyor ve bunu öyle bir biçimde yapıyor ki izleyici her şeyi deneyimliyor, tozlu anayoldan gülümseyen küçük köyü inceliyor, onun sessiz gürültüsünü duyuyor, nalbandın oradan dönerken köydeki göletten aşağıya inen patikayı görüyor—o esnada biz de sırtında bohçası, elinde sopası, tasasız ve korkusuz yürüyen Beckman’ı görüyoruz. Kimsenin görmediği haşarı çocuklar tarafından takip edilirken sahneye çıkabiliyor.[12]

Adorno bu pasajı Chaplin üzerine yazdığı bir denemede alıntılıyor. Karl Rossman’ın maceralarının ve Kafka’nın kendi fotoğraflarının bize hatırlattığı—kendi telaşıyla başı dertte olan—modern eğlencenin kahramanı olan Chaplin. Kafka’nın Janouch’a “ihmal edilmiş gençliğin büyülü feneri”[13] diye anlattığı, ihmal edilmiş gençliğin ona vakitsiz bir ölüm gibi göründüğü Chaplin.

          Ölümün imgesel manzarası olan Şato’nun kendisi hakkında çok az bilgi ediniriz. Yine de hikâyenin ilerleyişindeki imgeler onun doğasına dair belli sonuçları çıkarmamızı sağlar. İlk olarak bitkin K.’yı yasak uykusundan uyandıran Schwarzer var. İsmi[14] Şato’da baskın olan renklere; ahaliye, bir çeşit üniforma olarak siyah dar kıyafetler giyen yardımcılara dikkatimizi çeker. Yine de yardımcılar yer yer gösterdikleri yılışık canlılıklarına rağmen tam anlamıyla yaşıyor gibi görünmezler. Artur efendisine dair bir şikâyeti arz etmek için Şato’ya döndüğü sırada, geride kalan Jeremias’ta ona tiksinti veren şeyin ne olduğunun ilk kez farkına varır—“bazen tam anlamıyla canlı değilmiş izlenimi uyandıran şu et parçası”[15]. Kısa süre sonra Jeremias’ın görünüşü tekinsiz şüphesini doğrular:

O haliyle, saçları yoluk yoluk, seyrek bıyıkları yağmurdan ıslanmış gibi, gözleri yalvaran ve tarizkâr bir ifadeyle zor zahmet kocaman açılmış, esmer yanakları kızarmış ama gevşek bir ettenmişçesine sarkık, çıplak bacakları soğuktan titrer—öyle ki şalın uzun püsküllerini de titretir—vaziyette duruşuyla, hastaneden kaçmış bir hastaya benziyordu, insan ona bakınca tekrar yatağa götürmekten başka hiçbir şey düşünemezdi.[16]

Darmadağınık saçlar, ıslak sakallar, güçlükle açık tutulan gözler, gevşek et—sanki Jeremias bir çürüme evresindedir, mezardan kaçmış bir ceset. Sonuçta, ‘yatak’ ve ‘uyku’ genelde ölüm durumunu ikame eder, burada da başka edebi metinlerde de. Frieda K.’nın casus deliğinden Klamm’ın odasını dikizlemesine izin verdiğinde Klamm tamamen sabit, masada oturuyordur. Tek canlılık belirtisi hareketsiz elinde tüten purosu ve—insanın en yaşamsal parçası olan—gözlerini kapatan parıltılı kelebek gözlüğüdür. Hemen ardından K. Klamm’ın yardımcıların kabalıklarından rahatsız olup olmadığını merak eder. “‘Hayır,’ dedi Frieda. ‘Uyuyor.’—K. ‘Nasıl?’ diye haykırdı. ‘Uyuyor mu? Odada onu gördüğümde uyanıktı, masa başında oturuyordu.’ ‘Hâlâ öyle oturuyor,’ dedi Frieda, ‘siz onu gördüğünüzde de uyuyordu. Yoksa içeri bakmanıza izin verir miydim? Onun uyurkenki duruşu böyledir, beyler çok uyurlar. . .’”[17] Uyku ölümün kardeşidir, Şato’nun sakinlerince ısrarla işlenip geliştirilir. Bir duruşmaya katılmak için büroyu terk ettiklerinde akşam uyumayı tercih ederler ve kendilerini yatağa tıpkı Bürgel gibi yerleştirirler, bu K.’nın tutkulu bir şekilde, hasretle dönmek istediği regresif varoluş imgesidir. Bürgel vaktinin çoğunu yatakta geçirir, yazışmalarıyla yatakta ilgilenir, davacıların soruşturmalarını yatakta yapar. Diğer memurların aksine Bürgel insomnia rahatsızlığından mustariptir. K. da uykusuz bir ruhtur. Bürgel’in ona bir çıkış yolu göstermeye hevesli olmasının ve hatta gösterebilmesinin sebebi bu olabilir. Fakat K., dayanılmaz bitkinliğine yenik düşerek aydınlanma fırsatı için hakkını kaybeder, tıpkı Yidiş hikâyesinde mahşer günü uyuyakalan karakter gibi. K.’nın Olga’nın hikâyesi dolayısıyla karşılaştığı Sortini de bir ölüm habercisidir. Klamm gibi yaşlandıkça şişmiş ya da Bürgel gibi bebek yüzlü olan memurlardan değil: onun özellikleri daha farklı. Olga onu kısa boylu, zayıf, dalgın birisi olarak betimler ve devam eder “onu fark edebilmiş olan herkesin dikkatini çeken şey, alnının kırışma tarzıydı, zira bütün kırışıklıklar—ki yaşı kesinlikle kırktan fazla olmamasına rağmen çok fazla kırışığı vardı—dosdoğru alnından burun köküne kadar yelpaze gibi yayılıyorlardı, böyle bir şeyi hiç görmedim.”[18] Olga’nın burada betimlediği fizyonomi kolaylıkla büzülme sürecinde bozulan bir mumyayı hatırlatır. Yine de yabani Sortini’yi bir ölüm elçisi yapan tek şey bu değil, gelin gibi süslenmiş Amalia’ya yaklaşmak için, masa başı işi yüzünden tutulmuş bacaklarıyla itfaiye pompasının üzerinden atladığı sahne de var. Politzer, Sortini’nin Amalia’yla tanıştığı itfaiye partisini bahar ayini [sacre du printemps] olarak anar fakat bu ayinle ölüm arasındaki arketipik yakınlığa dikkat çekmeyi ihmal eder, hizmetçi kızların kurban verme şölenini saran ölüm sembolizminin bir yazınsal topos olduğu söylenebilir. Örneğin Adrian Leverkühn kız kardeşinin düğününde “bekâretin beyaz kefeni, ölülerin saten terlikleri”nin[19] kullanılmasıyla bir baskılanma yaşamıştır. Amalia da itfaiyecilerin eğlencesine tıpkı bu şekilde hazırlanır. “Özellikle Amalia’nın elbisesi güzeldi”, diye anlatır Olga, “beyaz bluzu sıra sıra dantelalarla iyice kabarmıştı, anne dantelaları bunun için ödünç almıştı”[20]. Olga sonrasında Bohemya lal taşından kolyeyi anlatır ve babasının “Bugün Amalia’ya bir kısmet çıkar, bu dediğimi hatırlayın”[21] sözünü aktarır. Fakat Amalia Sortini’nin yaklaşma çabalarını reddeder, bahar ayininin zoraki hali ve içine doğan daha müphem duygularla birlikte, arzularını yatıştırabilecek herhangi bir şeyle karşılaşamamak onu telaşlandırır. Özgürce bir sevişmeyi anıştıran bereketli manzaraya dair hiçbir işaret yoktur, bahar mevsimini gösteren bir ifade olarak ancak kuru bir tarih gözümüze ilişir, 3 Temmuz, bir de eğlencenin ortasında duran yangın söndürücü şeklindeki mekanik yaratık. Bu sebeple, Amalia ertesi gün Sortini’den gelen mektuptaki daveti reddeder, Olga’ya göre, bakır levhaya el yazısıyla yazılmış pornografik bir dokümandır bu. Ve bu olay ailesine musallat olacak laneti çağırır. O andan itibaren babası her gün şatonun ya da mezarlığın girişine doğru ağır adımlarla yürür, niyeti yoldan kızaklarıyla geçen ahalinin dikkatini üzerine ve ailesinin üzücü yazgısına çekmektir.

En iyi kıyafetiyle—ki tek kıyafeti olacaktır çok geçmeden—, her sabah hayır dualarımızla evden çıkar. Aslında usulsüzce alıkoyduğu küçük itfaiye rozetini yanına alır, köyün dışında takar onu yakasına … Şatonun girişine çok uzak olmayan bir bostan vardır, Bertuch diye birine aittir, şatoya sebze tedarik eder. Baba işte orada, bostanın parmaklıklarının altındaki taş duvarın üzerine yerleşti.[22]

Çok geçmeden tek kıyafeti olacak en iyi kıyafet, ailesinin duaları, küçük rozet, bostan, sahibinin adı ve dar taş duvar, tüm bunlar—eğer bu gerçeküstü düşsel imgeleri rasyonel kavramlara dönüştürürsek—cenazeleri ve mezarlıkları hatırlatır. Hemen sonrasında eşinin de bu gezintilerde babayı takip etmeye başlaması bu manzaraya yaşlı çiftin ölümünü ekler. Olga “Sık sık yanlarına gidiyor, yemek götürüyor ya da sadece ziyaret ediyor veya eve dönmeye ikna etmeye çalışıyorduk”[23] diye aktardığında bahsettiği mezarlık ve mezar başı ziyaretinin deneysel eşdeğeridir; başıboş dolaşan ruhlara yemek bırakmak, takdis olunmuş suyun serpilmesiyle hala sürdürülmekte olan bir gelenektir. Aslında merhumu eve dönmeye ikna etme çabası, bir Polonya seyahatinde Varşova’daki Yahudi mezarlığını Kefaret Günü akşamında ziyaret eden Döblin[24] üzerinde büyük bir etki uyandıran, arkaik bir tortudur. Evde, aynı zamanda, anne ve babası katı ve aciz bedenlerini bırakmışlardır, Amalia onları giydirir ve soyar, yatağa yatırır ve besler, tıpkı Oyun Sonu’ndaki Nag ve Nell gibi.

          K. şatoya ulaşmaya çalıştığında, köyde kaldığı günlerin başında iki defa denemiştir, zihninde istemsizce ev imajları belirir. İlk denemesinde, ki bu deneme Lasemann’ın evinde yeniden hazırlanma sahnesiyle sonlanır, şatoyla kendi büyüdüğü küçük kasabanın arasındaki benzerliğe şaşırır, şatoya doğru gitmek yerine eve dönmek daha iyi olmaz mıydı diye düşünür. Barnabas’la kol kola yürürken şatoya yaklaştığına inandığı ikinci seferinde yine bir ev hatırası aklına gelir.

Yürüyorlardı fakat K. nereye doğru yürüdüklerini bilmiyordu; hiçbir şeyi ayırt edemiyordu. Kiliseyi geçtiler mi, onu bile bilmiyordu, sadece yürümeye hasrettiği gayretten ötürü, düşüncelerine hâkim olamıyordu. Hedefe yöneleceklerine, yollarını şaşırdılar. Habire memleketi beliriyordu gözünün önünde, oraya dair hatıralar zihnini dolduruyordu. Orada da ana meydanda bir kilise vardı, etrafı kısmen eski bir mezarlık tarafından çevriliydi, mezarın etrafında da yüksek bir duvar dikilirdi. Bu duvara tırmanabilen çok az sayıda oğlan vardı, K. da henüz başaramamıştı bunu. Onları buna iten, merak değildi, mezarlık onlar için artık bir sır taşımıyordu. Küçük parmaklıklı kapısından kaç defa içeri girmişlerdi, yalnızca şu düz, yüksek duvarı alt etmek istiyordu. Bir öğleden önce—sessiz boş meydan ışık seli altındaydı, K. orayı evvelinde veya sonrasında bir daha ne zaman böyle görmüştü ki?—şaşırtıcı bir kolaylıkla başardı bunu; dişlerinin arasında ufak bir bayrakla, daha önce defalarca geri çevrildiği bir yerinden duvara ilk seferde tırmanıverdi. Ufak taşlar hâlâ pıtır pıtır dökülürken, o yukarı varmıştı bile. Bayrağı tutturdu, bez rüzgârda açılarak gerildi, aşağıyı ve çevreyi gözden geçirdi, toprağa gömülmüş haçlara da baktı omzunun üzerinden; şimdi, burada, ondan büyüğü yoktu.[25]

Tıpkı ölümün daima insanlığın ikinci evi olarak görülmesi gibi, şatoya giden yolda K.’nın hayalinde ilk yuvasına dair imajlar uçuşur. Buna ek olarak, Adorno’da bize hatırlattığı üzere Schubert de “merkezinde ‘bütün düşlerimi ardımda bıraktım’ cümlesinin bulunduğu dizide, karanlık bir önseziyle, ‘otel’ sözünü sadece mezarlık için geçerli bir kavram haline getirir”.[26] Böylesi bir kavramın önemi K.’nın duvara tırmanma anısından anlaşılabilir. Kaba bir psikolojik yorumun, bayrak dikme ve gerili kumaş görüntüsünden—yaşamın gücüyle ölümün ele geçirilişini ileten bir sembol—, hemen net bir orgazmik sembol olarak yorumlayacağı an K.’nın zihninde net olmaktan başka her şeydir. Aksine, omzunun üzerinden toprağa gömülmüş haçlara bakan çocuğun bu kısa zafer anı kişisel mutluluğa kısa süren bir teslim oluşun ifadesi olarak ele alınabilir. Hemen ardında mezarlık vardır, sonrasında öğretmen, gerçekçiliğin bir temsilcisi, gelir ve tek bir bakışı derme çatma evi alaşağı eder. Bu bölümü ve içinde geçtiği bağlamı anlamamıza yardımcı olması açısından daha uygun bir araç Freud’un, geç döneminde geliştirdiği, yaşam ve ölüm dürtüsünün benzerliklerine dair teorisi olabilir. Freud iki dürtüyü de ruhsal ve fiziksel bireyleşmeden kaçışla ilgili ve doğum travmasının ötesindeki bir acısızlık durumuna ulaşma niyeti açısından koruyucu dürtüler olarak görüyordu. Kafka bir seferinde, K. ve Frieda birbirilerinin içinde kendilerini kaybetmeye çalıştıkları pasajlarda bu birleşimi teselli edici fakat umutsuzca bir çaba olarak görür. Köye geldikten hemen sonra K.’nın Frieda’nın kollarında sonsuz bir kendine yabancılaşmayı deneyimlediği önemli ama kısacık anı gözden kaçırmamalıyız; fakat bu kurtuluşun aynası ikisinin çok geçmeden tekrar bir unitas unitatis yaratmak için nafile çabalarının betimlenmesiyle paramparça olur.

Orada yatıp kaldılar ama geceki gibi kendilerini koyvermiş değildiler. Kız da, o da bir şeyler arıyordu, öfke saçarak, yüzlerini buruşturarak, kafalarını birbirlerinin göğsüne toslayarak aranıp durdular, kucaklaşmaları ve ahenklerini bulan bedenleri kendilerini unutturmuyordu da onlara, arama görevini hatırlatıyordu; köpeklerin ümitsizce yerde eşinmeleri gibi birbirlerinin bedenlerinde eşiniyorlardı; çaresiz, hayal kırıklığı içinde, belki son bir ümit kırıntısını almak üzere ara ara dilleri birbirlerinin yüzünü yalıyordu genişçe. Ancak yorulunca sakinleştiler ve birbirlerine şükran duydular. Hizmetçi kızlar da o esnada yukarı geldiler. “Bak, nasıl da uzanmışlar,” dedi birisi, acıyarak üzerlerine bir örtü serdi.[27]

Kafka’da sıklıkla betimlemenin sonundaki tekil ve ayrıksı jest bütün anlamı özetliyor gibi görünür. Ölen âşıkların burkulmuş cesetlerinin üzerine bir çarşaf serilir. İyi bilindiği üzere, Kafka’nın romanlarındaki kadın karakterlerin tamamı insan yaşamının doğuşundan önceki bir evrimsel aşamaya bağlanmıştır. Örneğin Amerika’da şişmiş Brunelda, Bayan Burstner, ya da sağ elinin orta ve yüzük parmaklarının arasındaki perdeli dokunun kökenlerini tarihöncesi bir bataklığa işaret ettiği Leni; güneşten sakınan solmuş bir canlı olarak betimlenen Frieda da bu gruba girer, Brückenhof’un yeraltı dünyasının derinliklerinden yükselen Pepi de, Gardena da, karnivor bir bitki gibi yatağında beslenen. Walter Benjamin çok daha önceden bu canlıların “Bachofen’den alıntı yaparsak dizginsiz şehvet [hetaeric]”[28] dönemine ait olduğunu görmüştü. Kendini unutan bir yaşamın, dolayısıyla, aynı zamanda da ölümün tecellisi. Tıpkı fahişenin kucağındayken ölümün zehrine maruz kalan Adrian Leverkühn’ün mektuplarında tekrarlayan ‘hetaera esmeralda’nın kompozisyonlarına musallat olması gibi, Kafka’nın romanlarına da anaerkil figürlerin karanlık güçlerle erkek eşlerini hadımlaştırdığı bir dünyanın kasveti nüfuz eder. Fakat bu anaerkil figürler Cehennem’in geçitlerinde dururlar, Berthold von Regensburg’un bize Cehennem’in dünyanın buğulu bataklıklarının kalbinde yattığını[29] söylediği gibi. Kafka’nın eserlerinde yaşamın gücünü felce uğratan da böylesi korkunç bir müphemliktir. İlk başarısız seferini yaptıktan sonra Gerstäcker onu kızağıyla Brückenhof’a götürürken K.’nın bir çan sesi duyduğunu sandığında aldığı mesaj aşkın ölüm dürtüsüne benzer. “K.’nın bugün varmayı umduğu, şimdiden tuhaf bir karanlığa bürünmüş olan Şato, tekrar uzaklaşıyordu yukarılarda. Fakat sanki yine de ona geçici bir veda işareti verilmesi lâzımmışçasına bir çan sesi işitildi oradan; neşeyle hareketlendiren çan en azından bir anlığına kalbini titretti, adeta belli belirsiz özlemini duyduğu bir şeyin gerçekleşmesinin tehdidini hissediyordu.”[30] Vaat bir ölüm tehdidine dönüştükçe, çan sesi susmaya başlar, daha az belirsiz bir ses onun yerini alır: “onun yerini yeknesak, zayıf bir çan sesi aldı . . . bu çınlamalar tabii gidişlerinin yavaşlığıyla ve sefil ama yılmak bilmez arabacıyla daha uyumluydu.”[31]

          Bu tartışma bağlamında, Kafka’nın alter ego’su K.’ya bahşettiği, çağdaşlarına göre daha gösterişsiz fakat aynı zamanda tamamından daha ciddi mesiyanik nitelikleri incelemek uygun görünüyor. K.’nın mesiyanik tasavvurunun en uçlarında, Kafka’nın insanlığın ikilemlerinin aşılabilmesi ihtimali olarak gördüğü müthiş bir şüphecilik vardır. Kuşkusuz, K. köyün sekreteri Momus’a kimlik bilgilerinin detaylarını vermeyi reddettiği, dolayısıyla ölüler diyarına kabul edilmek için olağan kabul usulünü savuşturduğu için, onun amacının şatoya yaşayan birisi olarak girerek orayı işgal etmek ve ölümün yaşam üstündeki lanetini feshetmek olduğu söylenebilir. Fakat bunun dışında üstüne yüklenen bütün mesiyanik umutlar kendi hak taleplerinden ayrı olarak, ona başkaları tarafından yüklenmiştir, bu sebeple bu yansıtmalar insanlık dininin[32] kökenine bağlıdır. K. en başta Barnabas’ın ailesi için bu tür bir umudu temsil eder, Olga’nın bile kendi hikâyesinin sonlarına doğru belki sadece bir “yanılgı”[33] olmasından korksa da ailesi için daima o günün geleceğine dair bir umut: “bu ziyaretçi silsilesi içinden sonunda birisi çıkıp ‘dur’ diyecek ve her şeyi geriye döndürecek”[34]. Fakat süreci sona erdirmek, kendini sonsuza dek tekrar etmesini sağlayan söylencesel gücün yönünü değiştirmeye zorlayarak yok etmek—tıpkı Kafka’nın Galeride öyküsündeki genç gözlemcideki gibi K.’da da artık böylesi bir güç kalmamıştır. Tıpkı onun gibi K. da yüzeydeki olaylardan gözü kamaşmış ve kafası karışmış bir haldedir, gösteriye çekilir ve böylelikle suç ortağı haline gelir. “Sonra,” der Olga, “seni kaybettik, sen ki, şimdi itiraf ediyorum bunu, Barnabas’ın şimdiye kadarki şato hizmetinden daha fazla şey ifade ediyorsun benim için.”[35] Pepi, rutubetli kilerde yaşayan hizmetçi, için de K. daha iyi bir hayatın aydınlandığı anı temsil eder. “O sıralar,” diye okuruz, “K.’yı, daha önce başka kimseyi sevmemiş olduğu gibi seviyordu; aylarca aşağıda ufacık, karanlık hücresinde oturmuş, yıllarını ve şartlar elverişsiz gelişirse tüm hayatını kimsenin dikkatini çekmeden orada geçirmeye hazırlamıştı kendini, derken bir anda K. ortaya çıkmış—bir kahraman, kızların kurtarıcısı—, onu yukarıya çıkartan yolu açmıştı.”[36] Tüm bu umutların sonu tanıdıktır. Barın arkasındaki kısa bir moladan sonra Pepi geldiği dünyaya geri dönmek zorundadır, Frieda’yı ve hademelik işini kaybettiğine göre K. da onunla gidecek gibidir. Kurtarıcı ona atfedilen büyük beklentilere cevap veremez ve onun gelişiyle umutlananların seviyesine iner. Bu geçişte Hans Brunswick’in olduğu bölüm tuhaf bir müphemlik barındırır. K. ona evindeyken “şifalı etkisinden dolayı çoban doktor [bitter herb]”[37] dendiğini söyler. Çoban doktor narin bir hipokratik iyileşme ya da ölüm sembolü yerine geçebilir. Doktor, hastalıkları acı çeken bedenden defeden sekülerleşmiş bir mesih olduğu kadar ölümün de suç ortağıdır. Kafka’nın erken dönem eserlerinde mevcut olan bu muğlaklık bir çocuğun yabancı birine karşı tutumunda görülebilir. Çocuğun iyimser enerjisi—çünkü “hiç kimse bir şeyleri değiştirmek için bir çocuk kadar istekli değildir”[38]—K.’nın kararsızlığının üstesinden gelmeye çalışır ve buradan doğan tezatlıktan dolayı K.’nın içinde oluşan inanç:

gerçi şimdi aşağı ve korkutucu bir durumda olduğu fakat öngörülebilir bir gelecekte herkesten üstün bir konuma çıkacağı idi. İşte bu adeta delice uzaklık ve oraya eriştirmesi umulan gurur verici gelişme cezbediyordu Hans’ı; bu ödül uğruna, K.’nın şimdiki haline bile katlanacaktı. Bu arzudaki çocuksu çokbilmişliğin belirtisi Hans’ın K.’ya küçüğü gibi bakmasıydı, geleceği kendisininkinden yani ufak bir oğlanınkinden daha ötelere uzanan bir küçüğü gibi.[39]

Hans’ın koşullara bağlı arzuları K.’ya herhangi bir mesiyanik hareket için esin kaynağı olmamış, aksine “pek olası olmadığını teslim ettiği, tamamen temelsiz fakat yine de aklından çıkaramadığı yeni umutlar vermişti ona”[40]. Kafka’nın Leh çevirmeni Bruno Schulz’un gösterdiği üzere, bütün umutları dairesel kalır ve sonunda bir ‘yanlış anlaşılma’dan öte bir şey haline gelemez[41]. Yine de mesiyanik ideal K.’nın üzerine bir kez daha isnat eder. Romanın sonlarına doğru bir soruşturmaya giderken kazara kendini Bürgel’in odasında bulur ve sekreter ona çıkmazdan kurtulabilmesi için yaşamsal olan bilgiler verirken ağır bir uykuya dalar. Bir çeşit zorlanmayla da olsa Bürgel uyuyan K.’ya tam da o anda sistemin bütünselliğine karşı nasıl bir tehdit oluşturduğunu açıklar. “Çok geçmeden bir ricayı geri çevirmenin imkânsız hale geleceği bir durumdur bu. Aslına bakarsanız çaresizlik içindesinizdir; daha da aslına bakarsanız, çok mutlusunuzdur. Çaresizsinizdir çünkü burada oturup davalının ricasını beklemenin ve rica bir kez dillendirildiğinde, resmî örgütsel düzeni—onu görebildiğimiz kadarıyla—paramparça edecek olsa bile onu yerine getirmek gerektiğini bilmenin savunmasızlığı, pratikte insanın başına gelebilecek en feci şeydir”.[42] Bu vahiysel yok oluşun vaadidir, fakat olası mesih bitkinlikten uykuya dalmıştır—başka bir ifadeyle, uykunun kardeşine yenik düşmüştür—ve kendisine yöneltilen çağrıları duymaz. Tam da hem kendi hem de dünyanın geri kalanı için kurtuluşa en yakınlaştığı anda aynı zamanda ondan en uzaktadır, sebebiyse Kafka’nın dünyasının ayrıksı yapısıdır. Tam ruhu çağrıldığı anda K. uykudadır. K.’nın sadece uzaktan bir mırıldanma şeklinde duyduğu Bürgel’in sözleri onu yeni bir yaşama uyandırmayı başaramaz, aksine asla uyanamayacağı uykunun içinde iyice mayıştırır. “‘Tıkırda, değirmen, tıkırda,’ diye düşündü, ‘uyut artık beni’.”[43] Uykunun cazibesine kapılarak ve Pascal’ın metafiziksel “Daha fazla uyumayacaksın” buyruğuna aykırı davranarak, K. şato için kendisinin temsil ettiği gibi bir tehlikeyi de bertaraf etmiş olur. Kaçınılmaz olsa da, birinin kendi varoluşunun sınırlandırmalarından kaçmak için harcayacağı bütün insani gayrete dair çılgınca bir ironi taşır. “Bedensel güçlerimiz ancak belirli bir hadde kadar yeter;” diye açıklar bir Mefistotelesçi olan Bürgel, “o had başka bakımlardan da böyle önem kazanabiliyor işte, kim ne yapabilir? Kimse bir şey yapamaz. Dünya kendi gidişini böyle düzeltir, dengesini böyle korur zaten. Bu mükemmel, her seferinde tasavvur edilemeyecek kadar mükemmel işleyen bir düzendir, başka bakımlardan ümitsiz olsa bile.”[44] Öte yandan, ölülerin diyarını yaşayan bir kurtarıcı olarak işgal etmeye dönük mesiyanik görev başka türlü de yorumlanabilir, eğer ölüler diyarı ataların toplandığı bir yerle eşleştirilirse. Önemsiz gibi görünen jestlerden birisinde temsil edilen, atalara ait örtülü geleneğin peşine düşüş, Kafka’nın gizemine dair bir anahtar sunuyor gibidir.

… kolu artık başına dayanak olmaya yetmiyordu, K. gayrı iradî olarak sağ eliyle yorganı ittirip yeni bir dayanak buldu, o sırada Bürgel’in istemsizce yorganın altını yoklayan ayağını yakalayıverdi.[45]

Bu gerçeküstücü detay Ortodoks Yahudiliğinden bir hatıradır, merhumun ardından onunla son bir kez kalıcı temas kurabilmek için cesedin ayağına dokunulur. Kafka başka bir noktada şunları yazarken yine aklında bu jest vardır:

Uzun ak sakalıyla hayli dindar ve okumuş bir adam olarak annemin belleğinde kalan anne tarafından dedesi gibi, benim de adım İbranice Amschel’dir. Dedesi öldüğünde altı yaşındaymış annem; ölmüş dedesinin ayak parmaklarına sımsıkı sarılarak dedesine karşı işlemiş olabileceği kabahatlerden ötürü kendisinden af dilemek zorunda bırakıldığını anımsıyor.[46]

Dahası, Klaus Wagenbach da Kafka’nın şatosu ile babasının ailesinin geldiği Wossek köyünün topoğrafik benzerliklerini göstermişti. K.’nın şatonun biçimsiz kanatlarına gizlice girme teşebbüsü o halde atalarının manevi geleneklerine yeniden katılmak olarak yorumlanabilir. Kafka sık sık ona ne kadar uzak göründüklerinden, asimilasyon süreciyle birlikte onlara yabancılaştığından dolayı hayıflanır. “Ama bana öyle geliyor ki, ben içlerinde en Batılısıyım; biraz şişirerek söylersem, bu şu demektir: Hiçbir şeyime göz yumulmaz, rahat edeyim diye bir dakika bile verilmemiştir bana; zaten hiçbir şey verilmez bana, her şeyi kendim çabalayarak elde etmek zorundayımdır, yaşadığım günlerle geleceği değil, geçmişimi bile kendim yaratmak zorundayım, doğal olarak herkesin bir geçmişi vardır belki, ben onu bile kendim elde etmek zorundayım; bence bu en zor iş.”[47] Eğer romanın sonunda (günümüze ulaşan parçanın son bulduğu yerden çok daha ileride olmayacaktı) K. bitkinlikten ölseydi, Max Brod’a göre bu şaşırtıcı olmazdı, atalarıyla yakınlık kurabilmenin bedelini hayatıyla ödeseydi bu da şaşırtıcı olmazdı.

          Kafka’nın şatosunu saran manzarada başka ölüm imgeleri de var. Halkbilimi bize hanın ölüler diyarının sembolü olduğunu söyler. Ölüler cehenneme inmeden önce orada toplanırlar, efsaneye göre şeytanın hanı ölülerin yolculuğunun son aşamasıdır. Brückenhof gibi o da öte dünyanın sınırında bekler.[48] Herrenhof’un mimarisinin bile yeraltı atmosferiyle bir ilgisi var gibidir, hizmetkâr K.’yı avluya

ve oradan büyük kapıdan geçirip biraz yokuş aşağı meyleden düşük tavanlı bir koridora … Hizmetkâr fenerini söndürdü çünkü burada parlak bir elektrikli aydınlatma vardı. Her şey küçük ama zarif yapılmıştı. Mekân olabildiğince iyi değerlendirilmişti. Koridorun yüksekliği anca dik yürüyebilecek kadardı. Kenarlarda kapılar adeta dip dibeydi. Yan duvarlar tavana kadar uzanmıyordu, muhtemelen havalandırma mülahazalarıyla böyleydi, zira bu bodrumvari derin koridordaki odacıkların penceresi yoktu herhalde.[49]

Sonrasında da gürültü betimlenir, gürültünün kargaşası, dikte edenler ve bir şeyler okuyanlar, çam şangırtıları ve çekiç sesleri—gürültüye olan hassaslığıyla meşhur olan Kafka için en uygun Cehennem imgesi olabilecek bir kakofoni. Yolculuk için kızakların kullanılması da ölüm manzarasına benzer şekilde uyar, tıpkı telefon gibi, Proust ve Benjamin’in oldukça dokunaklı övgülerini alan, dini sırları açığa vuran aygıt.[50] Çoğumuzun telgraf tellerinin kenarında yaptığımız çocukluk yürüyüşlerinden hatırlayacağı ve özel bir melankolik etki bulacağı gibi, Kafka da telefonda eleusisçi bir uğultu hisseder. Ama şatonun yönetsel aygıtının sonsuz bir ölüler kataloğuyla dolu olduğuna dair en net kanıt bütün bu karmaşaya ve çelişkilere rağmen kimsenin yasanın elinden kurtulamamasıdır.[51] Bu ölüm küresinin bizi en çok etkileyen avutulamaz yanı, hayatta da olduğu gibi, güçlü ve zayıfların ayrılmışlığıdır, tıpkı geçmiş hayatlarında olduğu gibi beyefendiler şatoda ikamet ederken (yine halkbilimine uyan bir şekilde) köylüler yerin altında tek bir odada birlikte otururlar.[52] Son olarak, K.’nın köye girmesiyle ölüme yaklaşmasına dair oldukça yerinde bir iddia Ronald Gray’in Şato üzerine olan kitabında sunulmuştur. Romanın son bölümünü yorumlarken Gray aslında yukarıdaki modeldeki gibi ölüm sembollerini toplamaz, onun görüşüne göre K. ölümle adeta kazara karşılaşır: başından beri beklenen bir olay değil de anlatısal uzlaşımın bir yansıması gibi görünür ölüm. Herrenhof’taki hancı kadın bu pasajda kendi garip eski moda ve karman çorman dolabından, K.’nın eskimişliği ve bayağılığından dolayı onaylamadığını ortaya koyduğu pompes funèbres’den [cenaze merasimi] kalma kıyafetlerinden bahseder. “Eğer kıyafetler”, diye yazar Gray, “hancının insanlara ölümleri anında açıklamayı yaparken kılık değiştirmek için giydiği kıyafetlerse birçok şey yerli yerine oturur.”[53] Dünya’nın Sahibesi olarak ev sahibesi, şeytana ait olan hancı, Walther von der Vogelweide’ın bir şiirinde geçer, Rilke’de seyyah akrobatlara adadığı şu ağıtında Kafka ile aynı alegorik karaktere saygısını gösterir: “kadın şapkacısı Madame Lamort’un / sarıp bağladığı yer tedirgin yollarını yeryüzünün / o sonsuz şeritleri, bunlardan hep yeni fiyongalar / süsler, çiçekler, düğmeler, meyveler yaptığı / hepsi yalancıktan renkli / yazgının kelepir kış şapkalarını süslemek için”.[54] O halde, Gray’in son sahneye dair yorumlarında haklı olduğunu kabul edebiliriz, bunca şeyi söyledikten sonra, Kafka fragmanına bundan daha doğru bir son zor bulunurdu, romanın parçalı karakterinin romanın ötesine geçişi. Bu sonu Gray gayet uygun bir şekilde şöyle yorumlar:

Kharon-vari figür Gerstäcker K.’yı düz, oturaksız kızağıyla uzaklara götürmek için çoktan ceketinin yeninden tutmuştur. Bir önceki sayfada hancı kadın K.’nın varış yeriyle ilgili talimatlar veriyor gibidir. Şimdi de muhtemelen muğlak bir ifadeyle noktayı koyar: “Yarın yeni bir kıyafet gelecek bana, belki sana aldırtırım”.[55]

          K.’nın doğal akışında ulaştığı son ancak başına daha büyük bir tehlike gelmesi alternatifiyle karşılaştırıldığında bir huzur ve kurtuluş olarak görülebilir: dünyada sonsuz bir ‘yabancı ve hacı’ olarak kalabilirdi, tıpkı Gezgin Yahudi Ahasuerus efsanesinde olduğu gibi. Bu kaderi savuşturmak için K. kendi rızasıyla ölümün diyarını arayıp bulur, bu yüzden Frieda İspanya’ya ya da Güney Fransa’ya göçme hayallerini reddeder, “Bu çorak memlekette beni çeken ne olabilirdi ki burada kalma arzusundan başka?”[56] K.’nın dünyasında sadece ölümün sağlayabileceği bir huzur hasreti, ölmeyi başaramamaktan duyulan korku (Kafka’nın Avcı Gracchus’u gibi), sahipsiz topraklarda insan ve eşya arasında edebi ikametin korkusu—K.’nın adını asla öğrenemeyeceğimiz köye yolculuğunun asli saikleri bu hasret ve bu korkudur. Gerçi bu köy bir zamanlar Jean-Paul’ün soluklanmak için oraya varan ruhlara “Sonsuzluğun avlusundayız, son bir ölüm daha, sonra Tanrı’yı görebiliriz.”[57] dediği köydür.

Referanslar

[1] Bu makale, “The Undiscover’d Country: The Death Motif in Kafka’s Castle”, Journal of European Studies, 2, 1972, s. 22-34 yayınlanmıştır. Başlıktaki “The Undiscover’d Country” ifadesi Hamlet’in ünlü “var olmak ya da olmamak” tiradında geçiyor. Buradaki bağlama en uygun olduğunu düşündüğüm, Bülent Bozkurt’un “Bilinmeyen Ülke” çevirisini kullandım.

[2] S. Beckett, Molloy, çev. U. Ün, Kırmızı Kedi Yayınevi, İstanbul: 2017, s. 19.

[3] F. Kafka, Şato, çev. T. Bora, İletişim Yayınları, 2018, s. 360. Şato’dan yapılan tüm çevirilerde bu basım kullanılmıştır.

[4] A.g.e., s. 49.

[5] T.W. Adorno, Müzik Yazıları, çev. Ş. Öztürk, Yapı Kredi Yayınları, 2019, s. 38.

[6] J. von Tepla (von Saaz), Der Ackermann aus Böhmen.

[7] Şato, a.g.e., s. 358

[8] Adorno, a.g.e., s. 38-9.

[9] W. Benjamin. (7). Pasajlar, çev. A. Cemal, Yapı Kredi Yayınları, 2011,  s. 235.

[10] Handwörterbuch des deutschen Aberglaubens, H. Bächtold-Stäubli, ed. Vol. IV, Col. 198, Berlin, 1938-41.

[11] Şato, a.g.e., s. 56.

[12] Adorno tarafından: Zweimal Chaplin, p. 89; Ohne Leitbild. Parva Aesthetica içinde, Frankfurt am Main, 1969 alıntılanmıştır. Alıntı, Kierkegaard’nun mahlasla yazdığı Tekerrür başlıklı erken dönem eserinden. Türkçesi: S. Kierkegaard, Tekerrür: Deneysel Psikolojiye Tehlikeli Bir Teşebbüs, çev. Z. Talay, Pinhan Yayınları, 2018, s. 51.

[13] G. Janouch, Gespräche mit Kafka, Frankfurt am Main, 1969, s. 217.

[14] Schwarz: Alm. siyah.

[15] Şato, a.g.e., 282. Bu bağlamda, hizmetçi Pepi’nin Şato sekreterleri hakkında şöyle bir yorumda bulunur: “Doğruya doğru, hepsi yüce beylerdir fakat arkalarından ortalığı toplayabilmek için insanın tiksintisinin üstesinden gelmesi gerekir.” s. 338.

[16] A.g.e., s. 301-2.

[17] A.g.e., s. 85.

[18] A.g.e., s. 236-7.

[19] T. Mann, Doktor Faustus, Stockholmer Ausgabe, Frankfurt am Main, 1967, s. 248.

[20] Şato, a.g.e., s.237.

[21] A.g.e., s. 237.

[22] A.g.e., s. 264.

[23] A.g.e., s. 265.

[24] Son derece canlı betimlemelerinin sonlarına doğru Döblin tanık olduğu şeyi sınıflandırmayı dener: “Bu korkunç bir şey. Bu ilkel, atalarla ilgili bir şey. Bunun Yahudilikle bir alakası var mı? Bunlar kadim fikirlerin tortuları. Ölülerden korkmanın, huzur bulmadan dolaşan ruhlardan korkunun tortuları. Dinleriyle birlikte bu insanlara bir his miras bırakılmış. Bu his başka bir dinden, animizmden, bir ölüm kültünden kalma.” (A. Döblin, Reise in Polen, Olten und Freiburg i. Br., 1968, s. 92).

[25] Şato, a.g.e., s. 74.

[26] T.W. Adorno, Minima Moralia, çev. O. Koçak & A. Doğukan, Metis Yayınları, 2009, s. 122.

[27] Şato, a.g.e., s. 92-3.

[28] W. Benjamin, Kafka Üzerine, çev. D. Kurt,  Altıkırkbeş Yayın, 2015, s. 49. Orijinal metindeki ‘hetaeric’, Türkçe çeviride ‘dizginsiz şehvet’ ile karşılanmış. Hetaera aslen Antik Yunan’daki belli bir elit fahişe sınıfının adı. Aynı dönemde fazla müşteri kabul etmeyen, müşterileriyle uzun süreli ve entelektüel bir iletişim de kuran bir grup.

[29] Handwörterbuch des deutschen Aberglaubens, Vol. IV, Col. 196. B. v. Regensburg’un özgün metni şöyle: “die hell ist enmitten dâ daz ertrîche aller sumpfigest ist”.

[30] Şato, a.g.e., s. 61.

[31] A.g.e., s. 61.

[32] Burada ‘human religion’ olarak geçen ifadenin Auguste Comte’un ortaya koyduğu ‘Religion of Humanity’ olduğunu sanıyorum. Sebald burada çevresindekilerin K.’dan beklediklerini dünyevi beklentiler olarak ifade ediyor olabilir.

[33] A.g.e., s. 275.

[34] A.g.e., s. 251.

[35] A.g.e., s. 235.

[36] A.g.e., s. 336-7.

[37] A.g.e., s. 195.

[38] F. Kafka, Hochzeitstvorbereitungen auf dem Lande [Taşrada Düğün Hazırlıkları], Frankfurt am Main, 1950, s. 228.

[39] Şato, a.g.e., s. 200.

[40] A.g.e., s. 201.

[41] Die Zimtläden, München, 1968, p. 78.

[42] Şato, a.g.e., s. 315.

[43] A.g.e., s. 313.

[44] A.g.e., s. 317..

[45] A.g.e., s. 316-7.

[46] F. Kafka, Günlükler, çev. K. Şipal,  Cem Yayınevi, 2013, s. 206.

[47] F. Kafka, Sevgili Milena: Milena’ya Mektuplar, çev. A. Cimcoz, Say Yayınları, 2019.

[48] Handwörterbuch des deutschen Aberglaubens, Vol. IX, Col. 987.

[49] Şato, a.g.e., s. 290.

[50] M. Proust, Kayıp Zamanın İzinde: Guermantes Tarafı, çev. R. Hakmen, 2019, Yapı Kredi Yayınları, s. 127. Telefonun icadıyla ortaya çıkan mucizevi olasılıkları uzunca anlattıktan sonra Proust devam eder: “Mucizenin gerçekleşmesi için tek yapacağımız şey, sihirli levhacığa dudaklarımızı yaklaştırmak ve seslenmektir … kabul ediyorum her gün seslerini işitip yüzlerini hiç görmediğimiz, kapılarını kıskançlıkla kolladıkları baş döndürücü karanlıklardaki koruyucu meleklerimiz olan Esirgeyici Madonna’lara; yanımızda olmayanların, görülmelerine izin verilmeden hemen yakınımızda belirmelerini sağlayan Kadiri Mutlaklara; hiç durmadan ses küplerini dolduran, boşaltan, birbirine aktaran, görünmez âlemin Danaos kızlarına; kimsenin bizi işitmediğini umarak bir arkadaşımıza bir sırrımızı fısıldadığımız anda, merhametsizce, “Dinliyorum!” diye bağıran alaycı Furia’lara; Esrar’ın daima öfkeli hizmetkârları, Görünmeyen’in şüpheci rahibeleri Telefon Kızları’na!” Son derece benzer bir pasajsa W. Benjamin’in Bin Dokuz Yüzlerin Başında Berlin’de Çocukluk, çev. T. Turan, Yapı Kredi Yayınları, 2018, s. 22-3.

[51] Şato, a.g.e., s. 312: “E tabii, bizim koşullarımıza aşina değilsiniz”, der Bürgel K.’ya söyleşileri sırasında, “ama resmî örgütlenmenin hiç boşluk bırakmadığına siz de dikkat etmiş olmalısınız. Hiçbir boşluk olmayınca, herhangi bir davası olan veya başka sebeplerden ötürü bir konuda ifadesine başvurulması gereken herkesin, derhal, sürüncemeye kalmadan, hatta bazen kendisi meselesine vakıf değilken, daha kendi bilmezken olayı, mahkeme celbi eline geçmiş olur.”

[52] Handwörterbuch des deutschen Aberglaubens, Vol. IV, Col. 194.

[53] R. Gray, Kafka’s Castle, Cambridge, 1956, s. 131.

[54] R.M. Rilke, Seçilmiş Şiirler & Duino Ağıtları, çev. A.T. Oflazoğlu, İz Yayıncılık, 2010, s. 179.

[55] Gray, a.g.e., s. 132.

[56] Şato, a.g.e., s. 187.

[57] Jean-Paul, Ueber das Leben nach dem Tode, oder der Geburtstag; Ausgewählte Werke içinde, Berlin, 1848, Bd. XV, p. 251.

Sebald, Walser’in Uçuculuğu

Robert Walser’in hayat hikâyesinde bıraktığı izler öyle silikti ki rüzgâr onları az kalsın alıp götürecekti. En azından 1913 baharında İsviçre’ye döndüğünden beri, gerçekteyse elbette başından itibaren, dünyaya pamuk ipliğiyle bağlıydı. Hiçbir yere yerleşemedi, en ufak malı mülkü dahi hiç olmadı. Ne evi vardı ne uzun süreli bir dairesi, tek bir mobilyası olmadığı gibi kıyafet namına da olsa olsa bir günlük bir de yabanlık elbiseye sahipti. Yazarların zanaatlarını icra etmek için gerek gördüğü şeylerden bir tanesine bile benimdir, demedi. Kitaplara gelince, sanıyorum kendi yazdıklarına bile sahip değildi. Okudukları çoğunlukla ödünç alınmıştı. Kullandığı yazma kâğıdı bile ikinci eldi. Nasıl ömrü boyunca hiç mal mülk sahibi olmadıysa, insanlardan da aynı şekilde uzak kaldı. Başta en yakınları olan kardeşleri ressam Karl ile güzel okul hocası Lisa’dan bile gitgide uzaklaştı, ta ki, hakkında Martin Walser’in dediği gibi, bütün kimsesiz yazarların en kimsesizi olana dek. Kadınlarla birliktelik belli ki onun için imkânsızdan öteydi. Çatı katındaki meskeninin duvarına açtığı delikten baktığı Zum Blauen Kreuz Oteli hizmetçileri, Bern’deki salon kızları, Ren Bölgesi’nden, uzun zaman yazıştığı Fräulein Resy Breitbach; bütün bu kimseler, tıpkı edebî fantezilerinde özlemle etraflarında pervane olduğu kadınlar gibi, başka gezegenden gelen varlıklardı. Çok çocuklu ailelerin henüz çoğunlukta olduğu bir zamanda -babası Adolf Walser on beş nüfuslu bir aileden geliyordu- sonraki kuşakta ve sekiz kardeşten hiçbiri, gariptir ki dünyaya çocuk getirmedi ve beraberce soyları tükenen Walser’ler arasında belki de hiçbiri ailenin devamı için gereken şartları, bunu rahatlıkla söyleyebiliriz, daima bakir kalan Robert kadar az karşılamadı. Hiçbir şeye ve kimseye bağlı olmayan bu insanın ölümü, hele de şahsının uzun yıllar akıl hastanesinde kalmasıyla anonimleşmesinden sonra, ömrü boyunca hemen her zaman olduğu gibi fark edilmeden gerçekleşebilirdi. Robert Walser’in bugün kayıp yazarlardan olmamasını en başta Carl Seelig’in onunla ilgilenmesine borçluyuz. Walser’le yaptığı gezintiler hakkında anlattıkları, biyografik önçalışmaları ve yayımladığı seçkiler olmasa, Seelig, Walser’in milyonlarca okunaksız harften ibaret mirasını zor zahmet emniyete almış olmasaydı Walser’in rehabilitasyonu vuku bulmaz, hatırası belki de yok olup giderdi. Bununla birlikte Walser’in, öldükten sonra yaşadığı kurtuluşla büyüyen şöhreti mesela Benjamin ve Kafka’nınkiyle kıyas kabul etmez. Walser eskisi gibi şimdi de yalnız ve açıklanamamış biridir. Walser kendisini okurlarından bizzat esirgemiştir. Elias Canetti’nin görüşüne göre Walser’in özelliği, yazarken gönlünün derinliklerindeki endişeyi daima inkâr etmesinde, kendinin bir parçasını sürekli dışlamasında yatar. O tuhaf ve tekinsiz yönü, diyordu Canetti, bu yokluk halindendir.”

W. G. Sebald, Kır Evinde İkamet, çev. Sami Türk, Can Yayınları, 2016 [1998], s. 125-7.

 

İleri, Eleştirel Kurmaca & Kurmaca Eleştiri

Cem İleri’nin Okurun Belleği kitabı Sebald’ın yapıtına (bu terimi de ondan öğrendim) yakın okuma yapıyor. Temel referansı Benjamin, okuduğum ilk 150 sayfada en sık anılan öteki yazar Proust -bazen de Barthes. Ben bilmiyorum Proust’u henüz. (Kitap bittiğinde bu evrenin çok daha katmanlı ve zengin olduğunu öğrenmiştim.)

Eleştirel Kurmaca ve Kurmaca Eleştiri diye adlandırdığı yöntemler ise sevdiğim yazma türlerine dair sabitleyiciler oldu. Kendisi mi isimleri koydu, önceden kategorize edilmiş mi bu alt türler, bu kısımda bir dipnot vermediği için bilemiyorum. Enrique Vila-Matas’ı okumaya İleri’nin E Evi’ndeki bir dipnot sayesinde başlamıştım. Minnet eylerim.

En başta Kundera’nın entelektüelleri ve anlatıcılarıyla tanışmış olmalıyım bu edebi evrenle. Pamuk’un Kara Kitap’taki gazetecilerini de bu denklemde bir yerlerde görüyorum. Adlandırma ihtiyacını en çok John M. Coetzee’nin Romancının Romanı’nda hissetmiştim. Makale yazmak ile makale yazan roman karakteri yazmak arasındaki geriye çekilerek bakan yazarı seviyorum. Coetzee bu alanda çok top çeviriyor, Kötü Bir Yılın Güncesi’nde de sayfaların peyzajına dağıtmıştı çeşitli sesleri ama çok başarılı bir deneme olmadı bu herhalde.

Şimdilik sadece bu kısmı alıntılamak sonra ise kitap üzerine daha genel olarak yazarak düşünmek istiyorum, becerebilirsem. Hem kitaptaki bakışlarla Sebald ve çevresinde örülen ağlar üzerine hem de özelde böylesi bir kitap yapa(-bile)n denemeci yazar üzerine… Bu alıntı kitabın birinci bölümü olan “Şüpheli, güvenilmez bir meşguliyet…”i bitiriyor. Birkaç ifadeyi sonradan dönebilmek için eğikleştirdim. Pasaj, sonralarda tekrardan anılsa da, kitaba adını veren “okurun belleği” fikrini ve İleri’nin kitaptaki niyetini de içeriyor. Daha sonra 523. sayfada bu niyetin “Sebald’ı daha iyi anlamaktan ibaret” olduğunu da alçak gönüllülükle söylüyor. Biz vasat okurlara da yazık ama.

Sebald, 20. yüzyılda ortaya çıkan birtakım türlerarası metinsel çalışmaların etkisiyle, onları bir adım öteye götüren, bu metinlerin biçimsel yaklaşımlarını çok daha geniş, ağır bir içerikle birleştiren yeni bir bireşime ulaşır. Burada “eleştirel kurmaca” ile “kurmaca eleştiri” arasındaki farkın altını çizmek gerekir. İlki, Kundera’nın, tarihini son derece ayrıntılı bir biçimde dile getirdiği, kökü çok eskilere uzanan bir alt-tür, içinde eleştiri-deneme öğelerini barındıran, anlatıyı bir düşüncenin evrilişinin anlatısı da kılan Niteliksiz Adam gibi kurmaca metinlerin başlattığı gelenektir. Kurmaca metin, konudışına sapmalarla, karakterlerine verdiği uzun monolog fırsatlarıyla, tema çeşitlendirmeleriyle, anlatının ritmini bölen deneme üslubuyla, düşünce yazısını kendisine mal etmesi olarak görülebilir bu çaba.

Diğer yanda da ağırlıklı olarak Fransız edebiyatının söz sahibi olduğu, çarpıcı örneklerini verdiği eğilim yer alır: Kurmaca eleştiri, ilkinin çizdiği güzergâhı tam tersinden kat ederek belki yine aynı noktaya varır. Eleştirel metnin, düşünce yazısının, denemenin arasına yaşamöyküsel, anekdotik malzemelerin, anıların, gündelik yaşamdan fragmanların yerleştirilmesi, hatta en iyi örneklerinde, anlatı jestlerinin eleştiri yazısında yeniden denenmesi, sınanmasıyla kendini var eden, ilkinden çok daha melez bir tür ortaya çıkar. Eleştirel kurmaca yerini bu örneklerde eleştiriye bırakır, Borges, Blanchot, Barthes, yenilerde Vila-Matas, Pierre Bayard…

Sebald’ın yapıtı, bu iki yaklaşımdan beslenmesine rağmen, onlardan çok farklı bir noktaya taşır türlerarası ilişkinin boyutunu. Bu iki alt-kategoriye de tam olarak yerleştirilemeyecek bir iş yapmaktadır: anlatıyı birtakım düşüncelerin taşıyıcısı, çerçevesi, değişkesi olarak sürdürmek ya da eleştirel metnin mesafeli, soğuk yapısını kurmak için dilin olanaklarını zorlamak gibi bir çaba söz konusu değildir. Sebald kariyerinin başından beri zaten eleştirel anlamda yazmış olduğu, üzerine düşünmüş, tartışmış olduğu her şeyi, bu kez pek de kurguya, anlatıya benzemeyen bir yöntemle yeniden dener, yeniden üretir.

Yoğun referanslama, anıştırma, gönderme sistemiyle, bir yandan Batı edebiyatı kanonunu kendisine tarihsel bir referans kılar, bir yandan da, aradan zarifçe çekilerek asıl görülmesi gerekene işaret eder. Burada hem ulaşılması zor bir sürekliliği hem de bu tarihin sert bir eleştirisini aynı anda okumak mümkün. Sebald’ın bu takıntısının nedeni, kendisinden önce gelenlere, geçmişe bir yanıt hazırlamanın ancak bir tür bellek çalışması aracılığıyla mümkün olabileceğini düşünmesidir. Yapıtın, adeta, kendi belleğinin derinliklerinde gizlenen öncüllerine ulaşmayı arzuladığı söylenebilir. Oysa bir yandan da kendisini, tüm zamandizinsel sınırlamaları elinin tersiyle iterek, belleğinde yer eden yapıtların arasına yerleştirmeye çalışmaktadır.

“Eski ile yeninin birleştirilmesinde, yeni icat edilmiş öğenin, biçimin, fikrin, eski yapının üzerine ince bir tabaka gibi kaplanması. Yeni öğe, eskinin biçimsel niteliklerinin birebir taklidi ya da çağdaş biçemin bir örneği değil, fakat, var olan yapının karakteristiklerinin yeniden yorumlanmasının sonucu olmalıdır.”

Eski yapının, yapıtların doğasının yeniden yorumlanması, bir tür görme sorunudur. Edebiyat kadar eski, eskinin içindeki yeniyi, yeninin içindeki eskiyi görme uğraşı. Sebald bu halitayla, eskiden ve yeniden yapılmış duvarla, bütün ilişkilerin çatıldığı cepheyle, yüzeyle uğraşır. Kendisini her zaman çoğul kimliklerle, konumlarla tanımlayan yapıt, bir tür zamandizini bozma eylemi gerçekleştirir.

Sebald’ın “kurmaca” anlayışını, yapıta yerleştirdiği mekanizmayı çözmek için, bağlantıları tek tek bulgulamak, birbirleriyle ilişkilerini çözmek için, kullandığı teknikleri inceden inceye betimlemek yerine, Sebald hakkındaki pek de tükenecek gibi durmayan okumaların çıkış noktasına geri dönmek, yapıtı tam da bu bitiştirme, iliştirme çalışmasının başladığı, kararın verildiği anda kavramak, onun temel motiflerinden birini mercek altına almak, aynı işi burada yeniden gerçekleştirmek gerekir. Bu yaklaşım, durumun Sebald’a özgü olmadığını, herhangi bir nesneye gereğinden fazla yaklaşmayı seçen herkesin sonunda gelip dayanacağı uçurumlardan biriyle karşı karşıya olduğumuzu göstermesi açısından anlamlıdır.

Sebald’ın okur için oluşturduğu zihinsel oyun alanı, bağlantıların herkes tarafından kendi çapında bulgulanabilmesini öngörüyor. Okuma ediminin önünü açıyor, işi yazarlıkla yan yana konumlandırıyor, okuru bir adım ileri sürüyor. Tüm kavramsal altyapıyı, okumanın özgürleştirilmesi deneyimine zemin olarak hazırlıyor. Yazının olduğu kadar okumanın da bir tür araya girme, kesintiye uğratma, parçaların yerlerini değiştirerek yeni bir düzen oluşturma işi olduğunu gösteriyor. Okumayı açma, okumayı öngörme, okumayı kurgulama önerisi, tepesinde okuma etiğinin keskin kılıcının parıldadığı bir sahnelemeyle bellek mekanizmalarına bağlanıyor. Kendi okumanızı tamamladığınızda, “okuma”yı okumuş oluyorsunuz, Sebald adlı okurun belleğiyle karşılaşıyorsunuz.

Cem İleri, Okurun Belleği, Everest Yayınları, 2016, s. 30-3.

Sebald, İstanbul’dan Geçiş

Sevdiğim yazar memlekete gelmiş. Aslında ne burası benim için memleket, ne onun hikâyesini anlattığı kişilerin sabitleyebileceği bir memleketi var. Yine de bir yerlerle geçici, yüzeysel, yürekten, anlık veya temsili bağlar kuruyor, bağlardan da anlamlar devşiriyoruz, telakkisi zor olsa da.

Gece alınan bu notları İstanbul’a varış günündeki daha ayrıntılı bir bölüm izliyordu. Ambros 15 Eylülde, dün öğleden evvel Pire’den ayrıldık, diye yazıyor. Kara yolculuğu biraz yorucuydu. Deniz sakin. Güvertedeki tentenin altında dinleniyoruz. Hiç bu kadar mavi bir su görmedim. Gerçek lacivert. Bu sabah Çanakkale Boğazı’nı geçtik. Sürüyle karabatak. Öğleden sonranın erken saatinde Doğu’nun başkenti, önce bir serap gibi, sonra yeşil ağaçları ve rengârenk evleriyle gittikçe belirginleşerek karşımıza çıkıyor. Evlerin önünde ve arasında, içiçe girmiş, en hafif esintide kıpırdayan gemi direkleri ve gene sallanıyormuş izlenimi veren minareler. Trieste’li kaptanın ücretini ödedikten sonra Pera Palas‘a gittik. Salona girdiğimizde ikindi çayı vreiliyor. Cosmo misafir defterine birşeyler yazıyor: Freres Solomon, New York, en route pour la Chine. (Solomon kardeşler, New York, Çin’e gidiyorlar). “Pera,” diyor resepsiyon şefi soruma yanıt olarak, “pera öbür taraf demektir.” İstanbul’un öbür tarafı. Yumuşak bir orkestra müziği salonu kaplıyor. Balo salonunun çekilmiş olan tül perdelerine dans eden çiflerin gölgeleri vuruyor. Sesi ürkütücü titreklikte bir kadın, Quand l’amour meurt, diye şarkı söylüyor. (Aşk ölünce). Merdiven ve odalar muhteşem. Banyolarda büyük küvetler. Balkondan Haliç manzarası. Akşam oluyor. Alçak çatılara inen, şehrin derinliklerinden yükselip camilerin kurşuni kubbelerini kuşatan ve hava kararmadan önce ışıkları özellikle parlak gözüken minare tepelerini de içine alıp yutan karanlığı izliyoruz. – Ambros, bundan sonraki notlarına tarih atmamış. Kimse, diyor, böyle bir şehri gözünün önüne getiremez. O kadar bina, yeşilin onca tonu. Göğe doğru uzanan çam fıstığı ağaçları. Akasyalar, mantar meşeleri, firavun incirleri, ökaliptüs, ardıç, defne, hepsi gerçek ağaç cennetleri, ve sonra derinleşen gölgeler ve fışıldayan dereler, bir de çeşmeler ve korular. Her gezinti, sürprizler, hatta ürkünç olaylarla dolu. Görüntü bir oyundaki sahneler gibi sürekli olarak değişiyor. Saray benzeri yapıların bulunduğu bir sokak bir uçurumla son buluyor. Bir tiyatroya giriyorsunuz ve fuayeden küçük bir ormana çıkıyorsunuz; sonra karanlık ve giderek daralan bir ara sokağa giriyorsunuz, yolunuzu bulamamaktan korkarak son bir umutla bir köşeyi döndüğünüzde birden bütün şehrin ayaklarınızın altına serildiği mimber gibi bir yerde durduğunuzu farkediyorsunuz. Çorak bir tepeyi biteviye tırmandıktan sonra gölgelik bir vadiye ulaşıyorsunuz, bir bahçe kapısında girdiniz ama gene sokaktasınız, çarşıda bir işiniz çıkmış, ama aniden mezar taşlarının ortasındasınız. Ölümün kendisi gibi İstanbul’un mezarlıkları da yaşamla içiçe. Bu şehirde her ölen için bir selvi dikildiği söylenir. Ağaçların içiçe dallarında güvercinler yuva yapmıştır. Gece olunca yakınır gibi kuğurmayı bırakır, ölülerin suskunluğunu paylaşırlar. Sessizliğin çökmesiyle yarasalar ortaya çıkar ve hızlı hızlı bildik yollarına giderler. Cosmo onların her çığlığını duyduğunu söylüyor. – Şehrin büyük bölümünde yapılar sırf ahşap. Alçak sivri çatıları ve ön balkonlarıyla kahverengi ve gri renkli, direkleri ve tahtaları eskimiş evler. Yahudi mahallesi de aynı tarzda yapılmış. Bugün oradan geçerken bir sokağın köşesinden, mavi dağ sıraları ve karlı zirvesiyle uzakta yükselen Uludağ gözümüze ilişti. Bir an kalbim yerinden fırlayacak gibi oldu, sanki burası İsviçre ya da kendi ülkemdi…

Eyüp’te bir ev bulduk. Üç sokağın kesiştiği bir meydanın üst tarafında, eski bir köy camisinin yanında. Burada kaldırım taşı döşeli ve budanmış çınarlarla çevrili bir alanın ortasında mermerden, yuvarlak bir çeşme var. İç taraflardan gelen ahali şehre gitmeden burada mola veriyor. Sebze sepetleriyle çiftçiler, çingeneler, ip cambazları ve ayı oynatıcıları. Burada ne araba ne de başka bir taşıt olmaması beni şaşırtıyor. Herkes yaya, olsa olsa yük hayvanları kullanılıyor. Sanki tekerlek henüz keşfedilmemiş. Yoksa zamanın dışında mıyız? 24 Eylül — Evin arkasında bir bahçe, daha doğrusu birer incir ve nar ağacının bulunduğu bir tür avlu var. Bir de ot kümeleri – biberiye, adaçayı, mersin, melisa. Afyon. Arka taraftaki mavi boyalı kapıdan içeri giriliyor. Girişteki geniş bölüm taş levhalarla kaplı ve beyaz badanalı. Duvarlar kar gibi. Mobilyası yok denecek kadar az odalar, evin boş ve terkedilmiş olduğu izlenimini veriyor. Cosmo perili bir ev tuttuğumuzu söylüyor. Ahşap bir merdiven, çatı katındaki asmanın çardak işlevi gördüğü terasa çıkıyor. Yanımızdaki minarenin şerefesinde cüce gibi bir müezzin. Bize o kadar yakın ki neredeyse yüz hatlarını seçmek mümkün. Ezan okunmaya başlamadan bize selam veriyor. – Çatıdaki asmanın altında buradaki ilk akşam yemeğini yiyoruz. Aşağıda Haliç’te, binlerce mavna birbirlerinin yanından geçiyor ve daha ileride, sağda, ufuk çizgisine kadar İstanbul şehri devam ediyor. Batan güneşin altında karşıdaki bulut kümeleri ateş rengi, bakır ve erguvani. Sabaha karşı kulağımıza, o zamana dek hiç duymadığımız tedirgin edici bir ses geliyor. Sanki uzaktan, bir meydanda ya da dağda toplanmış bir kalabalığın uğultusu bize kadar geliyor. Çatıya çıktığımızda göz alabildiğine uzanan, siyah-beyaz desenli, dalgalanan bir sayvanla karşılaşıyoruz. Güneye gitmekte olan sayısız leylek. Sabah Haliç kıyısında bir kahvede otururken hâlâ bundan konuşuyoruz. Yerden biraz yüksekteki üstü açık terasta iki ermiş gibiyiz. Büyük yelkenliler çok yakınımızdan geçiyor. Onları çevreleyen havayı hissediyoruz. Fırtına olduğunda, diyor lokanta sahibi, insan pencereyi kirişleriyle beraber yere indireceklerini ya da bir çiçek saksısını pervazdan düşüreceklerini sanıyor. — 17 Ekim: Yazdıklarımın azalmasının nedeni çok meşgul olmamız değil, bilakis, avârelik. Dün bir Türk sandalıyla Haliç’ten yukarı doğru gittik ve Boğaz’ın Anadolu yakasını sağımıza alarak yola devam ettik. Varoşlar geride kaldı. Ağaçlıklı kayalıklar, her mevsim yeşil kalan çalılarla kaplı tepecikler. Arada tek tük villalar ve beyaz boyalı yazlık evler. Bir kez çok sayıda yunus çevremizi sardı. Belki yüz, belki bin taneydiler. Büyük bir domuz sürüsü gibi burunlarıyla suyu tarıyor, çevremizde tekrar tekrar dönüyor, sonunda başlarını suya daldırıp kayboluyorlardı. Derin koylardaki dallar, dönenen akıntılı sulara kadar uzanıyordu. Onların altlarından geçtik ve birkaç kürek darbesiyle sessiz bir limana vardık. Rıhtımda iki adam bir zar oyunu oynuyordu. Etrafta başka kimse yoktu. Küçük bir caminin kapısına yaklaştık. İçerinin yarı karanlığında genç bir adam bir köşede oturmuş, Kuran okuyordu. Gözleri kapalıydı ve alçak sesle birşeyler mırıldanıyor, vücudunun üst kısmını öne arkaya sallıyordu. Odanın ortasında bir köylü ikindi namazını kılıyor, tekrar tekrar alnını yere yaslıyordu. Sonra, bana sonsuzluk kadar uzun gelen bir süre boyunca aynı pozisyonda kalıyordu. Ayak tabanları kapıdan vuran ışıkta parlıyordu. En sonunda ayağa kalktı, fakat ondan önce omuzlarının üstünden, ürkek ürkek sağa sola baktı — arkasındaki koruyucu meleklerini selamlıyor, dedi Cosmo. Gitmeye hazırlandık ve caminin yarı karanlığından limanın kum beyazı aydınlığına çıktık. Çöl gezginleri gibi elimizi güneşten kamaşan gözlerimize siper etmiş yürürken, karşımıza semirmiş bir horoz büyüklüğünde, gri ve şaşkın bir güvercin çıktı. Bunun peşinden dar bir sokağa girdik ve oniki yaşlarında bir dervişle karşılaştık.

Yere kadar uzanan, çok geniş bir elbise ve üstüne tam oturan, elbisesi gibi en iyi ketenden bir ceket giyiyordu. Bu olağanüstü güzellikteki oğlanın başında deve tüyünden, yüksek ve kenarsız bir şapka vardı. Ona Türkçe birşeyler söyledim ama hiç konuşmadan bize bakmaya devam etti. Eve dönerken kayığımız, koyu yeşil yapraklı ağaçlarla örtülü kayalıkların yanından kayar gibi geçti. Güneş batmıştı, deniz sanki gölgeli bir düzlüktü, fakat tepelerde tek tük ışıklar hâlâ yanıp sönmekteydi.

Kürek çekmekte olan Cosmo, buraya bir fotoğrafçıyla tekrar gelip derviş çocuğun fotoğrafını çekmek istediğini söyledi…

26 Ekimde Ambros şöyle yazıyordu: Bugün stüdyodan beyazlı çocuğun fotoğraflarını aldık. Sonra Chemins de Fer Orientaux ve Banque Ottomane‘dan yolculuğumuzla ilgili bilgi edindik. Ayrıca Cosmo’ya ve kendime birer Türk kıyafeti aldım. Akşam saatlerini tarifelere, haritalara ve Karl Baedecker’in yolculuk kitaplarına bakarak geçirdik.

İkisinin İstanbul’dan sonra izledikleri yol, ajandadaki notlardan anlaşılıyor, her ne kadar notlar giderek seyrekleşse ve bazı olaylara hiç yer verilmese de. Türkiye’yi boydan boya geçip Adana’ya oradan halep ve Beyrut’a gittiklerini sanıyorum. Yaklaşık ondört gün Lübnan’da kalmış olmalılar, çünkü ancak 21 kasımda Passage to Jaffa diye bir not var (Yafa’ya geçiş).

s. 121-9

W. G. Sebald, Göçmenler, çev. Natali Medina, İletişim Yayınları, 1999 [1993].

Vila-Matas, Montano Hastalığı’nda Sebald Referansları

Montano Hastalığı, odağında Sebald metinleri olan bir roman değil. Odağında -ki referans verdiği metinler söz konusu olduğunda bir referans odağı yok aslında- pek çok edebi metin var. Sebald ilk on aday listesini ancak zorlar fakat seçici geçirgenlik ve baader-meinhof fenomeni uyarınca ben onu seçip taşıdım. Referansları buraya çekilse telif sorunu yaşatacak kadar sık vurgulanan yazarlar da vardı, birisini hiç okumadım henüz, listeme dâhil ettim: Robert Walser. Gezinti’ye bakacağım ilkin. Diğerlerini hatırladığım kadarıyla yazarsam: günlükleri ve özel anlarıyla Kafka, alter-ego’suyla Valery (aslen Monsieur Teste), metni başından son sayfasına kadar kat eden Musil ve başka onlarcası… Rahatsız edici bir rastlantı olarak hatrımda kalan: bu romandan sonra Niteliksiz Adam’ı okuma planımdı, bu romanın Niteliksiz Adam’a dair tonlarca cümleyle bitişi ve ürkerek bu şiirsel adaleti geçersiz kılma niyetiyle Musil’i erteleyişim oldu. Onun yerine, daha naif karşılaşmaları yeğlerim. Tek bir alıntıyla anılan sevgili Handke bile boy gösteriyordu bir sayfada.

Hep roman alıntılayan, alıntılarınsa aralarına anlamlı bir şeyler yazmaktan aciz birisi olarak Vila-Matas’ın alıntılardan iyi bir roman yapabiliyor oluşu sinirlerimi bozdu.

Edebiyatı seven birisi ne zaman okuyacak çok fazla kitap ve az zaman olduğundan dert yansa ona bu romanı önereceğim. Her hastalık kötü müdür, bir bedensel/ruhsal durumu ve semptom dizisini hastalık kılan şey nedir diye düşünüyorum okuduğumdan beri. “Organizmanın yapı ve işleyişinde ortaya çıkan bozukluk” demek bozulmamışlığa dair bir tahayyülle geliyor. Bozukluğu tartışırım.

Sebald ne kadar sakince ve zihni bütün bir şekilde toparlıyorsa bütün bu geçmişi, belleği, yürünmekle bitmez yolları, parıldayan anıları; Vila-Matas’ın kahramanı da o denli heyecanlı, ip cambazı, netleşmez, tedirgin, kitapsız seyahat edemeyen, bağımlı bir okur-yazar.

Aklım ve fikrim yeterse hoşnutsuz bir eleştiriyi de buraya taşıyacağım, belki gözyaşlarıyla.

“Yeniden edebiyat eleştirmenliğine dönmeye karar verdim, hakkında bir yazı kaleme almam için bana ilk gönderdikleri kitap W.G. Sebald’ın Satürn’ün Halkaları oldu. Sanki gazetenin editörleri bu kitabı, insanın kanını donduran bir güzelliğe sahip biçemi beni büsbütün yere sersin diye seçmişti. Bunu biliyordum, bana söylemişlerdi fakat kitabı okurken ayrıca doğrulamış oldum: Anlatıcı, sanki hepimiz dünyaya çift kat camın ardından bakıyormuşuzcasına dünyayı tuhaf ve yapay bir sessizlik içinde tasvir ediyordu. Bu anlatıcı yer yer, “hâlâ yaşayanların diyarında mıydı yoksa çoktan başka bir âleme geçmiş miydi” emin olamıyordu. Tanrım, ne keder ama! Anlatıcı, “uzun süren önemli bir çalışmanın bitmesinin ardından içini kaplayan boşluk duygusundan kurtulmak amacıyla” İngiltere’nin doğusundaki Suffolk Kontluğu’nu yürüyerek dolaşıyordu. Tek tük evlerle, ıssız manzaralar ve harabelerle dolu küçük yerleşim bölgelerinde yaptığı gezintiler esnasında tüm dünyayı kapsayan bir geçmişin izleriyle karşılaşıyordu. Sahilde yaptığı bu kutsal yolculuk içinde neşe, ışık ve canlılık barındırmıyordu. Ölü bir adam için, diyordu sanki anlatıcı, tüm dünya büyük bir cenazeden ibaret.” (s. 39-40)


“Yaşamım! Okuru düşünerek, beni daha yakından tanıma hakkına sahip olduğunu düşünerek kaleme alacağım kısa bir sözlüğe indirgenmesi iyi olacaktır eminim. Kurmacayla otobiyografiyi iç içe geçirdikten, böylece kurmaca metinler yarattıktan sonra şimdi okurların yaşamım ve benim hakkımda daha fazla bilgi sahibi olmasını istiyorum yalnızca; kendi yarattığım metinlerin arkasına saklanmak istemiyorum artık. Kurmaca metin yazarının kartlarını açık oynaması, yani kendisi hakkında bilgi vermesi, kendi imgesine yansıtması gerektiğini söyleyen W.G. Sebald’a katılıyorum.” (s. 105-6)


“Eprimiş kumaş belki de başka bir dünyanın ışığının düştüğü bir gün, sözel kumaşın hayata anlam veren mantık dokusunun öldüğü bir cennettedir. Güzel günlerdi. Yine de o cennetteki biri dilin yaratıcısını delirtti, kumaş epridikçe epridi ve eski düzeninden, eski anlamından yoksun kalan hayatlarımız saçma sapan bir hal aldı. Bugün tanınmaz hale gelen bu kumaş, eprimiş de olsa, Sebald’ın varlığını sezinlediği kumaş olabilir pekâlâ; ancak bir anlık ama büyüleyici parıltısını algılayabildiğimiz halde vardır ve bu kumaş -tabii algılarsak- ve bu parıltılar, belki de aslında neler olabileceğini de, yanlış anlaşılmanın ne olduğunu da bilmediğimizi de, yanlış anlaşılmanın ne olduğunu da bilmediğimizi ama cennette silah sesleri duyulduğunu ya da en azından -kendisine hayatlarımızdaki tuhaf bir tesadüfü, dolayısıyla da eprimiş kumaştaki başka bir parıltıyı gözler önüne seren belgeleri gösterdiğimde Sergio Pitol’un bana dediği gibi- “muhakkak bir şey olmuş olması gerektiğini, bu kadarının kesin olduğunu” doğruluyordur.” (s. 195-6)

“Kırk beş yıl önce bugün, 1956 yılında, W.G. Sebald’ın karda dolaşmaya çıkan dedesi öldü; gezintiye çıkan başka biriyle, benzer bir gezintide yine karların üstüne devriliveren Robert Walser’le neredeyse aynı saatte karların üstüne yığıldı kaldı.

Tek bir Noel günü için iki ölü.

On bir gün önce, 14 Aralık Cuma günü yazar W.G. Sebald arabasının direksiyonu başında öldü. Hep sanki başka bir çağdan fırlamış gibi bir hali vardı: ıssız bölgelerden ta geçmişe değin uzanan, dünyanın bütünlüğünü işaret eden, yok oluşun ve yıkımın tarihteki izini süren hafif antika bir adam.” (s. 294-5)


“Ağladım, gözyaşlarıma engel olamadım. Geçmişin bu beklenmedik dönüşüne ağladım. Sebald’ın Vertigo‘sunda çok benzer bir şey olur: “All’estero” bölümünün anlatıcısı kitaptaki öykülerden birinde arkadaşı Olga’yla seyahat eder ve Olga çocukken gittiği okula girmekten kendini alamaz: “Ellili yılların başlarında sıralarında oturduğu sınıfta, aradan neredeyse otuz sene geçmişken, aynı öğretmen aynı ses tonuyla ders anlatıyor ve tıpkı o zamanlardaki gibi fısıldaşmayı bırakıp dikkatlerini derste toplamaları için uyarıyordu çocukları. Büyük holde, etrafı bir zamanlar ona devasa görünen kapalı kapılarla çevirili, tek başınayken bir ağlama krizine tutulmuştu Olga. Daha sonra anlatmıştı bunu bana (…). Olga, ne bütün yol boyunca ne de gecenin devamında, geçmişin beklenmedik bir şekilde tekrar ortaya çıkışının getirdiği huzursuzluktan kurtarabilmişti yakasını.”

Burada Sebald sanki geçmiş, tüm geçmiş, hâlâ yaşanmaya, olmaya ve yüzeye çıkmaya, kendince var olmaya devam eder, der. Ziyaretçi kartı göstermeden, bizim kendisini çağırmamızı bile beklemeden geçmiş, geçmişimiz devam eder şimdiki zamanda vuku bulmaya. Nefes kesicidir bu, korkutucudur. “Beni burada, aşağıda bırakma bir başıma, Tanrım” diye yakaran Emily Dickinson’ı anımsatıyor bu bana. Sanırım Dickinson ilelebet içine tıkıldığımız karanlık bir bodrum katından ibaret bu dünyada yapayalnız ve kimsesiz olduğumuzu biliyordu.” (s. 297-8)

p.s. Her ne kadar kitabı iki sefer taramış olsam da “Sebald” isimlerini bulmak için, birçok alıntıyı kaçırdığıma eminim.

Enrique Vila-Matas, Montano Hastalığı, çev. Seda Ersavcı, Jaguar Yayınları, 2017 [2002].

 

Sebald, Sınırlar İçi Gezintiler

1980 Ekim’iydi, neredeyse yirmi beş senedir, göğü genellikle gri bulutlarla kaplı bir kontlukta yaşamayı sürdürdüğüm İngiltere’den, özellikle kötü giden bir dönemi geride bırakmak için tebdilimekânda ferahlık vardır umuduyla Viyana’ya gitmiştim. Fakat Viyana’ya gelişimin hemen ardından ortaya çıktı ki, yazı ve bahçe işlerinin artık dolduramadığı günler fazlasıyla uzuyordu ve ben gerçekten de ne yapacağımı bilemiyordum. Her sabah, erken saatlerde sokağa atıyordum kendimi; Leopoldstadt, iç şehir ve Josefstadt’ta sonsuz ve amaçsız gezintiler yapıyordum. Daha sonra şehir planına göz attığımda hayretler içinde tespit ettim ki, bu gezintilerden hiçbiri, bir ucu Praterstern’in arkasındaki Venediger Au’da, diğer ucu Alsergrund’daki hastaneler bölgesinde, hilal ile yarımay arasında bir formu olan, sınırları itinayla çizilmiş bir bölgenin dışına taşmamıştı. O günlerde arşınladığım yollar şehir planı üzerinde işaretlenmiş olsaydı, sanki birisi, önceden belirlenmiş bir alan üzerinde tekrar tekrar, bıkıp usanmadan akıl, tahayyül ve iradesinin limitlerine ulaşmak ve bunlardan geriye dönmeye zorlanmak üzere yeni yollar ve bağlantılar deniyor izlenimi uyanırdı. Pek çok kez saatler boyunca süren bu amaçsız yürüyüşlerin çok sarih sınırları vardı, her ne kadar ben o anki tavrımın asıl anlaşılamaz tarafını hiçbir zaman çözememiş olsam da; Hiç durmaksızın yürümek miydi anlaşılamaz olan, yoksa görünmez ve tamamen iradi -böyle olduğunu bugün de kabul ediyorum- sınır çizgilerini aşamamak mı? Toplu taşıma araçlarından birine binmenin, örneğin eskiden de sıkça yaptığım gibi bütün gün boyunca Pötzleinsdorfer Park’ta, Dorotheerwald’de veya Fasangarten’de gezinmek için 41 numaralı otobüsle Pötzleinsdorf veya 58 numarayla Schönbrunn’a gitmenin bile gözüme imkânsız göründüğünü hatırlıyorum. Buna karşın kafelere ve birahanelere girip çıkmak hiç sorun oluşturmuyordu. Evet, hatta bu ziyaretler, biraz bir şeyler yiyip dinlenince, geçici bir normalleşme hissetmeme yardımcı oluyorlardı. Tekrar güçlenip geleceğe dair umut esintileri taşımamı sağlayan bu vaziyette, günlerdir sürdürdüğüm suskunluğuma bir telefon görüşmesiyle kolayca son verebileceğime inanıyordum zaman zaman. Konuşmak isteyeceğim üç, bilemedin dört kişiden, hiçbirinin evde olmadığı ve uzun uzun çaldırmakla da telefonun bulunduğu mekâna gelmesinin sağlanamadığı günler vakiydi. Yabancı bir şehirde nafile telefon numaraları çevirmek çok özel bir boşluk hissi yaratır insanın içinde. Telefonu kimsenin açmaması çok geniş boyutlu bir hayal kırıklığına sebebiyet verir, sayılarla oynanan bu oyun sanki bir hayat memat meselesi halini alır. Bu şartlar altında, telefonun şıngırtılarla iade ettiği bozuk parayı tekrar cebime koyup gecenin içine doğru rasgele gezintime devam etmekten başka bir alternatif kalmıyordu bana. Böyle akşamlarda, muhtemelen aşırı yorgun olmam yüzünden, tanıdığım birinin önüm sıra yürüdüğünü zannettiğim oluyordu sıkça. Bu sanrılarda, evet sanrılar, bunları başka türlü adlandırmak mümkün değildi, sadece senelerdir aklıma bile getirmediğim insanları, deyim yerindeyse benim için ölmüşleri görüyordum. Ama Mathild Seelos veya tek kollu köy kâtibi Fürgut gibi artık gerçek anlamıyla hayatta olmayanları da gördüm. Bir defasında, Gonzaga Sokağı’nda, geriye döndüğü takdirde yakılacağı tehdidiyle şehrinden sürülmüş şair Dante’yi gördüğümü dahi düşündüm. Uzun bir süre kafasında bildik şapkası, biraz önümde yürüdü, gelip geçen diğer insanların hepsinden ciddi bir şekilde uzundu ama kimsenin dikkatini çekmemiş gibiydi. Onu yakalamak için adımlarımı hızlandırdığımda Heinrich Sokağı’na saptı, ben köşeye ulaştığımdaysa ortadan kaybolmuştu. Böyle ruhsal gelgitlerden sonra, kendisini bir mide bulantısı hissi ve baş dönmesiyle dışa vuran muğlak bir endişe kabarıyordu içimde. Zihnimde sabitlemeye çalıştığım resimlerin konturları dağılıyor, daha ben onları tam anlamıyla toparlayamadan fikirler parçalarına ayrışıyordu. Zaman zaman bir duvara tutunmak, hatta bazen bir evin antresine sığınmak zorunda kalıyor ve felç geçireceğimden ya da bir beyin hastalığının başlamasından korkuyordum; ama buna karşı tedbir olarak gecenin ilerleyen saatlerine kadar yürüyerek bitap düşmek dışında bir şey yapamıyordum. Viyana’da geçirdiğim aşağı yukarı on gün boyunca şehrin görülmeye değer yerlerinden hiçbirini ziyaret etmedim, kafeler ve birahaneler dışında hiçbir mekâna girmedim, kadın-erkek servis personeli dışında hiç kimseyle bir kelime olsun konuşmadım. Sadece, belediye başkanlığının önündeki yeşil alandaki alakargalarla ve üzümlerimi çalmak için onlarla rekabet eden ve kendimce sena kuşu (1) diye adlandırdığım karatavukla iki kelime sohbet ettim, canım çektiğinde. Parklardaki banklarda uzun uzun oturmak, şehrin bir ucundan diğerine amaçsız gezintiler, giderek güçlenen lokanta ve birahanelere de girmeme temayülü ve bunun neticesinde bir büfede, ayaküstü yemek ya da bir dükkândan alınan ufak tefekleri atıştırmak. Bütün bunlar beni, daha kendimle hesaplaşmama fırsat kalmadan, değiştirmeye başlamıştı bile. Toz toprak içinde bir hırpaniliğin emarelerini göstermeye başladığım halde hâlâ bir otelde kalıyor olmam giderek daha fazla belirginleşen bir çelişki oluşturuyordu. Bir sürü lüzumsuz eşyayı, İngiltere’den getirdiğim bir plastik torbanın içinde, yanımda taşımaya başlamıştım; bu malzeme, kendime bile itiraf edemesem de her geçen günle giderek daha vazgeçilmez oluyordu benim için. Gezintilerimden gecenin geç saatlerinde geriye döndüğümde, otelin lobisinde, çaprazladığım kollarımla torbamı göğsüme bastırıp asansör beklerken, gece kapıcısının sorgulayan bakışlarla arkamdan uzun uzun baktığını hissediyordum. Odamdaki televizyonu açmaya cesaret edemiyordum artık ve eğer bu gecelerden birinde yatağımın kenarında oturup yavaş yavaş kıyafetlerimi çıkartırken, içi çoktan paramparça olmuş ayakkabılarımın manzarası beni dehşete düşürmese, bu çöküşten yakamı kurtarabilir miydim, bilmiyorum. Boğazıma bir şeyler takıldı, gözlerim yaşardı. Aynı gün, beni Leopoldstadt’tan Ferdinand Caddesi ve Schweden Köprüsü üzerinden Birinci Bölge’ye getiren yolları arşınladıktan sonra Ruprecht Meydanı’na vardığımda bir kere daha olmuştu bu. Sinagog ve bir koşer restoranın da bulunduğu binanın birinci katındaki Yahudi cemaati yönetim ve toplantı merkezinin pencereleri ardına kadar açıktı -çünkü sıra dışı güzellikte, yazdan kalma bir sonbahar günüydü- ve içerideki görünmeyen çocuklar İngilizce şarkı söylüyorlardı, hem de tuhaf bir şekilde “Jingle Bells” ve “Silent Night Holy Night”ı. Şarkı söyleyen çocuklar ve şimdi paramparça olmuş, bana sahipsiz kalmış gibi görünen ayakkabılar. Yığınlarla kar ve ayakkabı, aklımda bu kelimelerle yattım o gün. Ertesi sabah, Ring’deki (2)  araba selinin yükselip odama taşan çağıldamasının bile rahatsız edemediği derin ve rüyasız bir uykudan uyandığımda, sanki gecenin varlığıma ara verdiğim saatlerinde koca bir denizi aşmış gibi hissettim kendimi. Daha gözlerimi açmamıştım kendimi büyük bir yolcu vapurunun iskele merdivenlerinden aşağı inerken gördüğümde ve sağlam toprağı ayaklarımın altında ancak hissedebilmiştim ki akşam treniyle Venedik’e gitmeye karar verdim, ama yola çıkıncaya kadar olan zamanımı Klosterneuburg’da, Ernst Herbeck’le geçirecektim.

(1) Bir Kärnten masalında geçer. (Ç.N.)
(2) Viyana’da şehir merkezinin etrafında birbirine paralel çemberler oluşturan yollar. (Ç.N.)

W. G. Sebald, Vertigo, çev. Hulki Demirel, Can Yayınları, 2015 [1990], s. 39-43.

Sebald, Casement ve Sömürü ile Mücadele

“Kongo’nun ticarete açılması çerçevesinde yerli halka uygulanan zorbalıkların tarzı ve boyutlarıyla ilgili haberler kamuoyuna ilk kez 1903 yılında, o sıralarda Boma’daki İngiliz Konsolosluğu’na atanan Roger Casement tarafından duyuruldu. Dışişleri Bakanlığı Sekreteri Lord Landsdowne’a sunduğu raporda Casement, -Korzeniovski Londralı bir tanıdığına, kendisinin uzun zamandır unutmaya çalıştığı şeyleri Casement’ın anlatabileceğini söylemişti- siyahların acımasızca sömürülmesi hakkında kesin bilgiler veriyordu. Sömürgedeki çeşitli inşaatlarda hiçbir ücret almadan, sırf boğaz tokluğuna çalışmaya zorlanıyorlardı; çoğunlukla birbirlerine zincirlenmiş oluyor ve aynı tempoyla sabahtan akşama kadar, kelimenin tam anlamıyla ölene dek çalıştırılıyorlardı. Gözünü para hırsı bürümemiş biri Kongo’nun yukarı havzasından geçerse, diye yazıyordu Casement, bütün bir halkın, İsa’nın çektiği çileleri bile gölgede bırakan eziyetler yüzünden nasıl yürek parçalayıcı bir biçimde can çekiştiğini görecektir. Her yıl çalışmaya zorlanan yüz binlerce kölenin, kendilerine gözcülük yapan beyazlar tarafından ölüme sürüklendiğine ve Kongo’da disiplini sağlamak adına her gün insanların sakat bırakıldığına, elleri ve ayaklarının baltayla kesildiğine ve vurulduklarına dair hiçbir kuşkuya yer bırakmıyordu Casement. Kral Léopold, Casement’ın ortaya çıkan durumu yumuşatmaya ve Casement’ın kışkırtmaları yüzünden Belçika’nın Kongo’yu sömürgeleştirme girişiminin karşı karşıya kaldığı tehlikeleri değerlendirmeye faydası olabilir düşüncesiyle, özel bir görüşme yapmak üzere onu Brüksel’e çağırdı. Ben, diyordu Léopold, siyahların yaptığı işi, tamamen yasal bir vergi ödeme yolu olarak görüyorum, siyahların gözetiminden sorumlu beyazlar zaman zaman kaygı uyandırıcı müdahalelerde bulunuyor -gerçi bundan bile söz etmek istemiyordu; bu üzücü fakat değiştirilmesi mümkün olmayan gerçeğin nedenleri, Kongo ikliminin bazı beyazlarda bir tür bunaklığa yol açmasında aranmalıdır ki, maalesef zamanında önleyemediğimiz durumlar da olabiliyor. Casement öne sürülen bu nedenlerle ikna olmayınca, Léopold Londra’daki ayrıcalıklarını kullandı ve oynanan diplomatik oyunlar sonucunda, Casement’ın raporu bir yandan örnek gösterilip övüldü, raporun yazarına da Saint Michael and Saint George Tarikatı’nın Commander unvanı verildi; ama diğer yandan Belçika’nın çıkarlarına zarar verilebilecek hiçbir girişimde bulunulmadı. Birkaç yıl sonra Casement -herhalde sürekli huzursuzluk yaratan bu insanı bir süreliğine uzaklaştırmak gibi gizli bir niyetle- Güney Amerika’ya gönderildi ve Peru, Kolombiya ve Brezilya’nın ormanlık bölgelerinde de koşulların pek çok açıdan Kongo’ya benzediğini keşfetti. Tek fark, burada Belçikalı ticari şirketlerin değil, merkezi Londra’da olan Amazon Company’nin (Amazon Şirketi) faaliyette olmasıydı. Aynı dönemde Güney Amerika’daki kabilelerin de kökü kurutulmuş ve bütün bölge yakılıp kül edilmişti. Casement’ın raporu ve onun her türlü haktan mahrum olan bu insanları koşulsuzca savunması Dışişleri Bakanlığı’nda saygı uyandırmasına uyandırdı, ama bir yandan da bu hevesli Don Kişot’un yaptıklarının onun aslında gelecek vaat eden kariyeri açısından hiç de iyi olmayacağını düşünen üst düzey yetkililer de kaygıyla başlarını salladılar. Sonra Casement’a, dünyadaki köleleştirilmiş halklar için yaptığı yararlı çalışmalar karşılığında asiller sınıfına girebileceği söylenerek bu sorun çözülmek istendi. Ama Casement iktidarın tarafına geçmeye niyetli değildi; aksine doğa ve bu iktidarın kaynağı ve de bu iktidardan kaynaklanan emperyalist anlayış onu gittikçe daha da çok ilgilendirir olmuştu. Tüm bunların sonucunda İrlandalılığı, dolayısıyla kendisini sorunsallaştırması da son derece doğaldır. Casement, County Antrim’de Protestan bir baba ile Katolik bir annenin oğlu olarak dünyaya geldi ve bütün eğitim dönemi boyunca, İrlanda üzerindeki İngiliz hâkimiyetini korumayı yaşamının en önemli ödevi olarak görenler arasında yer aldı. Ama Birinci Dünya Savaşı öncesinde İrlanda sorunu patlak verdiğinde, Casement “İrlanda’nın beyaz Kızılderilileri” meselesiyle ilgilenmeye başladı. Yüzyıllardır İrlandalılara yapılan haksızlık, vicdanını giderek her şeyden daha çok rahatsız eder hale gelmişti. İrlanda halkının neredeyse yarısının Cromwell’in askerleri tarafından öldürülmüş olması, binlerce kadın ve erkeğin beyaz köleler olarak Batı Hint Adaları’na gönderilmesi, yakın zamanda bir milyondan fazla İrlandalının açlıktan ölmesi ve yeni nesil gençlerin büyük çoğunluğunun kendi vatanlarından göç etmeye zorlanması, tüm bunlar aklından bir türlü çıkmıyordu. 1914 yılında, liberal yönetimin İrlanda sorununa çözüm olarak önerdiği Home Rule sistemi, çeşitli İngiliz çıkar gruplarının açıkça ya da gizliden gizliye desteklediği fanatik Kuzey İrlandalı Protestanların karşı çıkışıyla başarısızlığa uğrayınca, Casement için nihai karşı çıkışıyla başarısızlığa uğrayınca, Casement için nihai karar ânı gelmiş oldu. İngiliz Milletler Topluluğu şiddetle şiddetle sarsılsa bile, İrlanda için Home Rule uğruna, Ulster’ın direnişinden ödün vermeyeceğiz, diye ilan etti Protestan azınlığın önde gelen temsilcilerinden olan Frederick Smith; Protestan azınlık, hükümetin askerî birlikliklerine karşı gerekirse silah yoluyla mücadele ederek ayrıcalıklarını korumaya hazırdı. Yüz bin insan gücündeki Ulster Gönüllüleri kuruldu ve güneyde de bir gönüllüler ordusu oluşturuldu. Casement asker toplama ve silahlandırma çalışmalarında da rol oynadı. Nişanlarını Londra’ya geri gönderdi. Kendisine teklif edilen emekli maaşını reddetti. 1915’in başında gizli bir görev için Berlin’e gitti. Amacı, Alman İmparatorluğu’nun İrlanda’nın bağımsızlık ordusuna silah temin etmesini sağlamak ve Almanya’daki İrlandalı savaş tutsaklarını bir tugay oluşturmaya ikna etmekti. Ancak iki girişim de sonuçsuz kaldı ve Casement bir Alman denizaltısıyla İrlanda’ya geri götürüldü. Casement, ölesiye yorgun ve buz gibi su yüzünden neredeyse donmuş bir halde, Tralee Koyu’nda, Banna sahilinde karaya çıktı. Artık elli bir yaşındaydı. Kısa bir süre içinde tutuklanacaktı. Yine de bir rahibe, “Almanlar yardıma hazır değil” mesajını göndermeyi başararak, 1916 Paskalya Yortusu’nda başlatılması tasarlanan ayaklanmayı engelledi; çünkü tüm İrlanda için düşünülen ayaklanmanın bu durumda başarısız olacağı zaten belliydi. Buna karşın idealistlerin, yazarlar, sendikacılar ve Dublin’deki sorumlu öğretmenlerin kendilerini ve kendilerine kulak verenleri yedi günlük bir sokak kavgasına kurban etmeleri ise ayrı bir konudur. Ayaklanma bastırıldığı sırada Casement hâlâ Londra Kulesi’ndeki hücredeydi. Avukatı yoktu. O sıralarda başsavcılığa yükselen Frederick Smith savcı olarak atanınca, davanın seyri de aşağı yukarı belli oldu. Etkili makamlardan gelebilecek her türlü af dilekçesini engellemek amacıyla, Casement’ın evinde yapılan aramada bulunan ve suçluların eşcinsel kaydını içeren “Kara Günlük”, İngiltere kralına, Birleşmiş Milletler başkanına ve Papa’ya gönderildi. Yakın zamana kadar Londra’nın güneybatısındaki Kew’da, İngiliz Devlet Arşivi’nde kilit altında tutulan Casement’ın “Kara Günlük”ünün gerçek olup olmadığından uzun süre kuşku duyuldu. Bunun en önemli nedenlerinden biri, sözde İrlandalı teröristlere karşı yürütülen davada, kanıtların toplanması ve iddianamenin hazırlanmasıyla ilgilenen yürütme ve yargı organlarının yakın zamana kadar tahmin ve suçlamalarında defalarca ihmalkâr davranmış, dahası gerçekleri kasten de değiştirerek suç işlemiş olmasıydı. İrlanda özgürlük hareketinin eski muharipleri için, şehitlerinden birinin İngiltere tarafından ahlaksızlık suçlamasıyla tutuklanmış olduğunu düşünmek bile imkânsızdı. Buna karşılık 1994 baharında günlüklerin üzerindeki yasağın kalkmasıyla birlikte, bunların bizzat Casement’ın elinden çıktığına da hiç kuşku kalmadı. Buradan çıkarılabilecek tek sonuç şuydu: Casement’ın iktidar odaklarına en uzak olan insanlara uygulanan ve toplumsal sınıflar ve ırkların sınırlarını aşan baskı, sömürü, köleleştirme hareketinin farkına varmasını sağlayan, tam da onun eşcinselliğiydi belki de. Tahmin edilebileceği üzere, Casement, Old Bailey’de görülen davalar sonucunda vatana ihanetten suçlu bulundu. Mahkemeye başkanlık eden Yargıç Lord Reading, eski adıyla Rufus Isaacs, mahkemenin kararını açıkladı. Önce hapishaneye, sonra da idam edileceğiniz yere gideceksiniz, dedi, ve orada da asılarak idam edileceksiniz. Roger Casement’ın Pentonville Hapishanesi’nin avlusundaki kireç kuyusuna atılan cesedi artık kimliği belirlenmeyecek hale gelmişti ve İngiltere yönetimi cesedin oradan çıkarılmasına ancak 1965’de izin verdi.”

W. G. Sebald, Satürn’ün Halkaları: İngiltere’de bir Hac Yolculuğu, çev. Yeşim Tükel Kılıç, Can Yayınları, 2006 [1992], s. 122-8.