Pamuk, Sinemadan Çıkınca Bir Başkası

Kara Kitap’tan bu kısa pasaj, buraya alıntı istiflerken beni çağıran birçok temayı içinde taşıyor. Pamuk’un aralarına zamansal mesafe koyarak okumaya çalıştığım romanları her seferinde birkaç sayfada bir arşivleme dürtülerimi tetikliyor zaten, bu kez temkinli davranmaya çalışıyorum.

Çağıranlar: Taksim ve İstanbul, sinema ve kurgu, insanları gözlemleme, kişisel hüznün devredilişi, ötekini yorumlama ve tüm bu yorucu sürecin bir yere varamayışı.

Bir film izleyip sokağa çıkınca gelen ilk hislerden birisi, elbet filmle ilgili olarak çeşitlense de, kendi duygularımının ötekinin duygularıyla yer değiştirmesi oluyor. Başkasının -hem de kurgu karakterin- dertlerini dert edinmek çok korunaklı çünkü sorumluluk hissi taşıtmıyor. Kendim dahil olmak üzere, gerçek insanlardan çok sinema -yahut roman- karakterlerini kafaya takıyor, dönder aktar düşünüyor ve onlarla ilgili hisleniyor olmam belki de kaçışçı ruh halimin bir parçasıdır. Yaşayan varlıklar hakkındaki tefekkür başka gerilimler taşıyor, harekete geçmek gibi. Tabi böylesi bir bakış sinemayı -edebiyatı ve genel olarak sanatı- sağaltıcı bir işleve hapsediyor. Belki de sağaltıcılığını kabul ederek olumlu yanları üzerine düşünmek işe yarar.

Atılgan’ın dağarcığımıza soktuğu sinemadan çıkmış insan imgesini 30 yıl sonra Pamuk yeniden anıyor, diğer pek çok şeyi, mesela Vesikalı Yarim üzerinden bu kez “sinemaya girmiş insan”ı, yeniden andığı gibi. “Romanı bitirmiş insan” fiziksel bir mekandan çıkmak ve kalabalığa karışmak gibi bir eyleyişte bulunmadığından olsa gerek güçlü bir imge olamamış. Orada da bir şeyler var ama, arka kapağı çevirdikten sonra zihindeki elektrokimyasalların ebleh bir gülümseme veya -yine- hüznü tetiklediği, daha sıklıkla özel alanda gerçekleşen bir durum. Toplu taşımada kitap okuyanlardan kitabın sonuna yaklaşan birileri varsa durağı kaçırmak pahasına o bitirişi nasıl yaşadıklarını, bedenleriyle neleri ifade ettiklerini görmek için bekliyorum: bir garip zafer.


Taksim yakınlarında birdenbire kendini boşalan bir sinemanın kalabalığı içinde buldu. Dalgın dalgın önlerine bakarak, elleri ceplerinde ya da kol kola yürüyerek merdivenlerden sokağa çıkan insanların yüzleri öyle bir anlamla yüklüydü ki, Galip içinde yaşadığı kendi kâbusumsu hikâyesinin bile önemli olmadığını düşündü. Sinemadan çıkan kalabalığın yüzünde bir hikâyeye gırtlaklarına kadar gömülebildikleri için kendi mutsuzluklarını unutan insanların huzuru vardı. Hem burada, bu sefil sokaktaydılar, hem de orada, içinde olmayı hemen isteyiverdikleri o hikâyenin içinde. Çok daha önceden yenilgi ve acılarla boşaltılmış bellekleri, şimdi, bütün hüznü ve hatırayı yatıştıran derin bir hikâyeyle doldurulmuştu: “Başka biri olduklarına inanabiliyorlar!” diye düşündü Galip özlemle. Kalabalığın az önce seyrettiği o filmi görüp, o hikâyenin içinde kaybolup bir başkası olabilmek istedi bir an. Sokaklara dağılan insanların sıradan dükkân vitrinlerine baka baka bildik tanıdık eşyaların o bezdirici dünyasına geri döndüklerini görüyordu. “Kendilerini koyuveriyorlar!” diye düşündü Galip.

Oysa, bir başkası olabilmek için, insan bütün gücünü kullanmalıydı. Taksim Meydanı’nda çıktığında Galip, içinde bu amaçla bütün iradesini harekete geçirebilecek bir kararlılık hissetti. “Ben bir başkasıyım!” dedi kendi kendine. Hoş bir duyguydu bu, yalnız ayaklarının altındaki buzlu kaldırımların, Coca-Cola ve konserve ilanlarıyla çevrili bütün meydanın değil, kendi kişiliğinin de tepeden tırnağa değiştiğini hissettiriyordu. Kararlılıkla bu cümleyi tekrarlaya tekrarlaya bütün dünyanın değiştiğine de inanabilirdi insan, ama o kadar ileri gitmeye gerek de yoktu: “Ben bir başkasıyım,” dedi Galip kendi kendine. Adlandırmak istemediği bu başka kişinin anıları ve kederiyle yüklü bir müziğin, içinde yeni bir hayat gibi yükseldiğini keyifle hissetti. Bütün hayatının coğrafyasını belirleyen temel merkezlerden biri, Taksim Meydanı, iri hindiler gibi dolanan otobüsleri ve dalgın ıstakozlar gibi ağır ağır hareket eden troleybüsleri ve her zaman karanlıkta kalmaya kararlı belirsiz köşeleriyle bu müziğin içinde ağır ağır değişti ve Galip’in ilk defa adım attığı fakir düşmüş umutsuz bir ülkenin allanıp pullanmış ‘modern’ bir meydanına dönüştü. Karlarla kaplı Cumhuriyet Heykeli de, hiçbir yere çıkmayan o geniş Yunan merdivenleri ve Galip’in on yıl önce cayır cayır yanışını seyrettiği ‘Opera’ binası da, böylece, işareti olmak istedikleri hayali ülkenin gerçek parçaları haline dönüştüler. Galip, otobüs duraklarının önündeki telaşlı kalabalığın içinde, itişerek araçlara binen insanların arasında ne esrarlı bir yüz görebildi, ne de örtüler arasındaki ikinci dünyanın işareti olabilecek plastik bir torba.

” (s. 203-4)

Orhan Pamuk, Kara Kitap, Yapı Kredi Yayınları, 2018 [1990], 10. basım, s. 203-4.

Sönmez, Belleksizin Kent Yürüyüşü

Otomatik kapılar açılıp kapanıyor. Geniş bir meydana giriyorum. Kentin içinde başka bir kent mi burası? Alışveriş merkezindeki bütün koridorlar meydana bağlanıyor., insanlar burada buluşup, buradan dağılıyor. Her koridor uzadıkça bir sokağa dönüşüyor, kıvrılıp derinleşiyor. Buraya daha önce gelmişsem etrafa yine böyle şaşarak bakmışımdır. Dışarıdaki İstanbul’a benzemiyor. Serin. Sakin. Ayak seslerim mermer zeminde su gibi akıyor. Ardımda bir gölge hissetmiyorum. Burada herkes gölgesiz sanki. Kendi kendilerine yetiyorlar. Benim gibi. Bazen baş ağrısı veya uykusuzluk çekerlerse, ilaçlar imdada yetişiyor. Her köşe başında bir eczane. Gündüz yetmez, gecelere de birer eczane. Kentin dört bir yanındaki kıyafet mağazaları, ayakkabıcılar, lokantalar, kafeler, marketler, kitapçılar, çilingirler, bankalar, sinemalar ve çocuk oyun salonları buraya toplanmış. Alışveriş merkezi değil, kat kat yükselen duvarlarıyla yeni bir kale. Geniş ekranlı televizyonlar. Kahve kokusu. Acıkma hissi. Parktan çıkıp buraya neden geldiğimi anlamaya çalışıyorum. Karınca yok. Trafik yok. Polis otolarının sireni duyulmuyor. Koridorları her yandan kameralar izliyor. Çocuklar sağa sola koşturuyor. Bir ağacın yanındaki banka oturuyorum. Ağaçlar ve banklar, parkı andırıyor. Ağır adımlarla yürüyen yaşlılara bakıyorum. İçlerinde geçmişimi getirecek biri var mı diye yüzlerini süzüyorum. Kaygılanmayın, demişti doktor, geçmişiniz size eninde sonunda gelecek. Doktorum sanırım fazla televizyon dizisi izliyor, veciz sözlerle konuşmayı seviyor. Geçmişim bana beklediğim değil beklemediğim bir anda gelecekmiş. Deminden beri düşündüklerim, aklımda dolananlar, bana ait değil. Kafamın içi doktorun kelimeleriyle dolu. Zihnimin ne kadarı gerçekten benim, bilmiyorum. En iyisi yürümek. Kimseye çarpmadan yürüyebiliyorum burada. Bir vitrinin önünde durup cansız mankenlere bakıyorum. Yan taraftaki vitrine geçip geniş bir akvaryumu seyrediyorum. Balıklara benziyorum. Aynı yerde yüzüp, aynı sınırlarda dolanan. Denizden korksam da akvaryumu ve balıkları seviyorum. Yeterince uzun yaşarsam, öteki günleri de görebilirim: Gelecekte alışveriş merkezlerinin bir ucuna doğumevi, diğer ucuna mezarlık yapılır. Burada doğulur, yaşanır ve nihayet burada ölünür. Belki benim diğer hayatım da öyledir, diğer bir hayatım varsa. Güneş burada kimseyi yakmaz, kar kimseyi üşütmez. Gökyüzü dahildir bu dünyaya. Yürüyen merdivenlerden çıkarken, başımı kaldırıp yukarı bakıyorum. Camla kaplı tavandan içeri gün ışığı doluyor. Geniş kubbeli camilerin ve gotik kiliselerin görkemi. Budist bir tapınağın çın çın ezgileri dökülüyor yukarıdan. Yanımdan geçenlere bakıyorum. Yüzleri dingin. Aynı ayarda, aynı niyette aranıyorlar. Ben nereye gittiğimi bilmeden bir sağa bir sola dolanıyorum. Çocuklara ayrılan bir köşede palyaço gösterisi izliyorum. Gösteride söylenen şarkıları dinliyorum. İzleyiciler arasında Serka’yı fark ediyorum. Meraklı gözlerle etrafı süzüyor. Ya nişanlısını arıyor ya da sohbet etmek için yanaşacağı yeni birini. Ona bakarken, insanların bambaşka dertlere düşebileceğini anlıyorum. Bana tercih sunsalar, kendi derdimde kalmayı mı yoksa Serka gibi olmayı mı seçerdim, bilemiyorum. Ona görünmeden uzaklaşıyorum. Kendimi tekrar akvaryumun önünde buluyorum. Bir anlığına dünyayı bu alışveriş merkezinden ibaret sayıyorum. Dışarısı diye bir yer yok. Vitrinler nehir gibi durmaksızın akıyor ve ben akvaryumun parçası olmayı hayal ediyorum. Camın içinde cam. Suyun içinde su. Bir başıma, aynı yerde.

Burhan Sönmez, Labirent, İletişim Yayınları, 2018, s. 48-9.

Céline, Kentin Çeperlerinde Gezinti

“… Annemle birlikte hastane yakınlarındaki sokaklarda büyük bir tur attık, bir öğleden sonramızı aylak aylak yürüyerek geçirdik o civarlardaki sokak müsveddelerinde, henüz boyanmamış sokak lambalı sokaklar, su sızdıran cepheler, sarkan yüzlerce küçük kumaş parçasıyla alacalanmış pencereler, yoksulların gömlekleri, bir yandan da öğle vaktinde cızırdayan yanık yağların çıkardığı hafif sesleri dinliyorduk, o kötü yağ fırtınasını. Kenti çevreleyen o koca laçkalığın bakımsızlığında, o şatafatının sahteliğinin dökülmeye başlayıp çürümüşlük olarak sona erdiği noktada, kent, görmesini bilenlere çöp kutusuna dönmüş poposunu gösterir. Dolaşırken uzak durduğunuz fabrikalar vardır, her tür kokuyu yayarlar, hatta kimileri öylesine inanılmazdır ki, çevredeki hava bundan daha pis kokmayı reddeder. Hemen yanı başında, eşit boyda olmayan iki yüksek baca arasına sıkışmış küçük panayır yeri küflenmektedir, boyası dökülmüş o atlıkarıncalar, onlara binmek için, hem de çoğu kez haftalar boyunca can o atan o iskelete dönmüş, terkedilmişlerinin, sefalet ve müziğin hem çektiği, hem ittiği, hem de alıkoyduğu, tüm parmaklarını burunlarına sokmuş sümüklü veletlerin ödeyemeyecekleri kadar pahalıdır.

Her şey, gerçeği bu yerlerden uzak tutma çabaları içinde sürüp gidiyor; oysa o yine bir yolunu bulup tek tek herkes için ağlamak üzere geri geliyor; yani ne yaparsak yapalım, içki de içsek, hem de hâlâ mürekkep kadar koyu kırmızı şarap bile içsek, gökyüzü orada hâlâ aynı gökyüzü, kenar mahallelerin dumanlarının üstüne bir büyük bataklık gibi iyice kapanmış.

Yerde, çamur yorgunluğunuzu çekiştirir, yaşamın yan yolları da oteller ve yine fabrikalar tarafından iyice kapatılmıştır. Bu tarafın duvarları daha şimdiden tabut gibidir. Lola, çekti gitti, Musyne de, kimsem kalmamıştı. İşte bu nedenle sonunda anama mektup yazmıştım, hiç olmazsa birilerini göreyim diye. Daha yirmi yaşındayken geçmişimden başka bir şeyim kalmamıştı. Annemle birlikte Pazar gününün sokaklarında dolanıp durduk. Bana işiyle ilgili sıradan şeyler anlatıyordu, onun çevresinde, kentte, savaşla ilgili söylenenleri, savaşın üzücü olduğunu, hatta “korkunç” olduğunu, ancak çok cesur olmak kaydıyla hepimizin er geç bunun üstesinden geleceğimizi; onun gözünde öldürülenler basit birer kazaydı, at yarışında olduğu gibi, sıkı tutunsalardı, düşmeyeceklerdi. Annem açısından savaş, fazla da kurcalamak istemediği yeni bir büyük üzüntü kaynağından ibaretti; bu üzüntü onu sanki korkutuyor gibiydi; anlayamadığı ürkütücü şeylerle doluydu. Aslında o, kendisi gibi sıradan insanların her şeyden acı çekmek için yaratıldıklarına inanıyordu, yeryüzündeki işlevlerinin bu olduğunu düşünüyordu, eğer işler son zamanlarda bu kadar kötüye gidiyorsa, bu yine, büyük ölçüde, sıradan insanların işlemiş oldukları birikmiş nice günahtan kaynaklanıyordu… Budalaca şeyler yapmış olsalar gerek, farkına varmadan, elbette, ancak bu yine de onları suçlu olmaktan kurtarmazdı, aslında şükretmeliydiler, çünkü onlara bu şekilde acı çekerek utanç verici davranışlarının kefaretini ödeme fırsatı verilmişti… Annem tam bir “parya”ydı.

Bu trajik ve kaderci iyimserlik onun için bir inanç işlevi görüyor, doğasının özünü oluşturuyordu.

Yağmur altında, ikimiz birlikte parsellenmeyi bekleyen sokaklarda ilerliyorduk; o tarafların kaldırımları gömülüp ayağın altından kayarlar, kışın, kenardaki dişbudaklar, rüzgârda sallanıp, su damlacıklarını dallarında uzun süre tutarlar, narin bir hoşluk. Hastanenin yolu bir dizi yeni inşa edilmiş pansiyonun önünden geçiyordu, kimisinin adları konmuştu, kimisi içinse bu zahmete bile katlanılmamıştı. “Haftalıktı” onlar, o kadar. Savaş, damdan düşer gibi, barındırdıkları taşeronlardan ve işçilerden mahrum bırakmıştı onları. Artık ölmeye yatmaya bile dönmüyordu kiracılar. Ölmek de başlı başına bir iştir, ama artık o işi dışarıda görmeleri gerekiyordu.

Annem beni hastaneye ağlaya ağlaya götürdü, bir kaza olarak ölümümü kabullenmişti, hatta buna razı olmakla kalmayıp, benim de onun gibi kaderime boyun eğip eğmediğimi merak ediyordu. Arts et Métiers’nin* o güzelim metresine inandığı kadar kadere de inanıyordu, o metreden de bana hep saygıyla söz ederdi, çünkü tuhafiyecilik mesleğinde kullandığı metrenin, bu muhteşem resmi ölçünün tıpatıp aynısı olduğunu öğrenmişti gençliğinde.

Bu düşkün kırsal bölgenin parselleri arasında hâlâ, orda burda, birkaç tarla ve ekin vardı, hatta yeni evlerin arasına sıkışmış, bu kalıntılara sıkıca sarılmış bir iki yaşlı köylü de vardı. Akşam dönüş saatinden önce zamanımız kalmışsa, annemle birlikte gidip bu tuhaf köylülerin, bir yandan ölülerin çürümeye atıldığı ama yine de ekmek veren, adına da toprak denen şu gevşek, kesekli nesneyi bir demir parçasıyla kurcalayışlarını izliyorduk. “Bayağı sert olsa gerek şu toprak!” diyordu annem her seferinde onları tedirginlikle izlerken. Sefaletin yalnızca kendisininkine benzeyen biçimini, yani kentli olanını biliyordu, kırdakinin nasıl olabileceğini düşlemeye çabalıyordu. Bildiğim kadarıyla tek merak konusu buydu, annemin, bir Parar günü oyalanmak için de bu ona yetiyordu. Bunu alıp kente dönüyordu.

Ne Lola’dan, ne de Musyne’den hiç ama hiç haber alamıyordum. Anlaşılan işin iyi tarafında, yani biz kurbanlık koyunlara yönelik, güler yüzlü olduğu kadar acımasız bir yok etme talimatının hüküm sürdüğü tarafta kalmıştı, kaltaklar. İkidir rehinelerin tıkıştırıldığı yerlere yönlendirilmiş oluyordum, böylece. Zaman ve sabır meselesi. Kaderimiz belliydi.”

(*) Arts et Métiers: Paris’teki bilim ve ölçüm müzesi, aynı zamanda meslek okulu. 1961’e kadar Fransa’nın resmi ölçüm şablonu platin metre bu müzede saklanırdı.

Louis-Ferdinand Céline, Gecenin Sonuna Yolculuk, çev. Yiğit Bener, Yapı Kredi Yayınları, 2018 [1932], 20. basım, s. 118-20.

Demiralp, Benjamin ve Pasajlar ve Kent ve Aylak

Oğuz Demiralp’in 49’a parçaladığı denemesinin aşağıdaki çalıntı parçası Benjamin’in Pasajlar metninin tamamlanamamış alıntı-kitaplığından yazarın kent ve aylak tasavvurlarına doğru bir iz sürüyor. (Onun kendi parçaladığı yerden bir adım önce parçalayıp birleştirdim alıntıyı). Baş kahraman Baudelaire’in yanı sıra Poe ve Auster de var Demiralp’in okuduğu bağlantılar arasında, Auster’i neden bu kadar sevdiğimi bu satırları okuyana kadar bu kesinlikte fark etmemiştim. “Öncoşumcular” tüm bunlara ne der, bilmiyorum, fakat yürüyüşteki esriklik ve tam ifade edilmese de yabancılaşma hissine birçok kişi ortak olabilir. Daha yeni, Ahlat Ağacı da sinemamızda aylaklara davet sunmasa da başkalarıyla -yarı yabancılarla- yapılan yürüyüşlerde hafifleyen veya duruma göre sertleşen sohbetleri tahakkuk etti. Hayalleri olan genç imamlarla yürüyün ve dinleyin, olgun yazarları didiklemekten ise kaçının diye salık verdi. 

Dolaşan kişilerin öyküleri bunlar, kentlerin sokakların labirentinde, yeryüzünde bir limandan ötekine gezinen yalnız adamların, aylakların öyküleri. Gelgelelim, hiç ağırlık, karanlık yok bu öykülerde. Her türlü ayrıntısıyla bilinmeyeni öğrenmek isteyen, dünyayı seven, dirim duygusuyla dolu kişilerin öyküleri. Geriye doğru buruk bir özlem duygusuyla bakan, pişmanlıktan söz etmeyen, aradıklarını bulamamanın ya da yitirmenin burukluğuna karşın devinmiş olmaktan zevk almış kişiler. “Talihin pek az yüzüne güldüğü eski dostumu … böylesine dingin bir zevkle çay içerken görmekten mutluluk duydum” cümlesi özetliyor bu öykülerin havasını. Bir tümce daha koyalım bunun yanına: “insanlarımız bu geniş dünyada çok dolaştılar. Kötüyü iyiden ayırmayı öğrendiler.”

-XXXIV-

Gezmeyi seven Benjamin’in bu öyküleri gezileri sırasında kaleme almış olmasını olası görürler. Ancak, Benjamin’in öykülerdeki kişilerin çoğundan önemli bir ayrımı, bütün dünyada değil, yaşlı kıta Avrupa’da dolaşmış olmasıdır.

Paris’te Pasajlar‘ı yazdığı dönem Walter Benjamin’in kendisini bulduğu bir dönemdir. Kitabın bitmemiş olması, bitseydi uzun çok uzun bir çalışma biçimini almış olacağı izlenimini vermesi de Benjamin’e uygundur. Kentte dolaşarak, kütüphanede evde çalışarak satırlarla sokaklar arasında arayıştadır Walter Benjamin, giderek arayışın ta kendisidir.

Pasajlar Benjamin’in en çok tanınan kitabıdır. Ancak bir bitmiş bir yapıt yoktur Pasajlar başlığını taşıyan kalın ciltte. Bir kitap için yapılmış alıntılar, tutulmuş notlar, geliştirilmek üzere altı çizilmiş fikirler vardır. Nedir ki, öncoşumcuların tekniğiyle yazılmış parçalar da vardır.

Benjamin, “17. yüzyıl için Barok üzerine yazdığı kitaptaki yönteme benzeyen bir yöntemle 19. yüzyılı inceleyeceğini, ancak şimdiki zamana bu kez daha fazla ışık tutacağını” söylerek belirtir çalışmasının önemli bir yönünü. Başka bir sayfada, yazınsal kurgulama (montaj) yöntemi kullanacağını, kendisinin söyleyecek birşeyi olmadığını, göstermesinin yeteceğini belirtir. “Çalışmamın yöntembilimsel amaçlarından birinin, ilerleme fikrini kendinde ortadan kaldırmış bir tarihsel özdekçiliğin varlığını göstermek olduğu söylenebilir. Tarihsel özdekçilik burada kendini kentsoylu düşünce alışkanlıklarından ayırdetmek için her türlü nedene sahiptir. Temel kavram ilerleme değil güncelleştirme, edimli hale getirmedir.” diyerek bildiğimiz düşüncelerine Paris’te ve tarihsel özdekçilik içinde yatak kazmaya çalışmaktadır.

“Kültür tarihi eytişimi için küçük bir yöntembilimsel öneri. Her dönemde çeşitli “alanlarda”, belirli görüş açılarına göre ikilikler ortaya çıkarmak kolaydır. Öyle ki, bir yanda “verimli”, “gelecek dolu”, “canlı”, “olumlu” bölüm vardır, öbür yanda ise bu çağın yararsız, geri kalmış ve ölü bölümü. Olumlu bölümün sınırları, ancak öbürüne karşıt olduğu takdirde net biçimde ortaya çıkabilir. Ama, öbür yandan bakıldıkta, her değilleme ancak canlı olanın, olumlu olanın çizgilerine arka düzlem görevi yaptığı ölçüde değer taşır. Öyleyse önce koparılıp bir yana konulan bu olumsuz bölümün içinde de yeniden bir bölümleme yapılması belirleyici önem taşımaktadır. Yalnızca görüş açısının yeri (ölçek değiştirilmeden) oynatılarak, bu bölümden, yeniden, daha önce çıkarılmış olandan ayrımlı bir olumlu öğe çıkarılabilir. Bu böyle sürebilir, sonsuza değin, geçmişin tümü, tarihsel bir kurtuluşa yönelme biçiminde şimdiki zamana getirilinceye değin.” Walter Benjamin, geleceği şimdiki zamanda kurtaracak olumlu öğeleri geçmişten çıkarmak, şimdiki zamandaki olumlu âna erişmek, ermek, Mesih’e kapıyı açmak, Mesih krallığını kurmak istemektedir. Tarihe gizemci yaklaşımını sürdürmektedir. Başka bir açıdan bakılarak, kurtuluşu geçmişte, geçmişe sığınmakta aradığı da söylenebilir.

Benjamin, Pasajlar‘ı çalışmaya ilk kez 1927 yılında başlamıştır. Aynı yıl, şimdiki İsrail’e Musevilerin vaadedilmiş toprağına göç etmeyi de düşünmüş. Yorumculara göre, Pasajlar ve İsrail arasında seçim yapmaya itilmiş Benjamin o yıl. Pasajlar‘ı seçmiştir. Avrupa’da kalmayı. Alın yazısını Avrupa ile sınırlamıştır böylece. Bu sınırı aşamayacak, aşmayı da reddedecektir sonunda.

Pasajlar, Paris’te 19. yüzyılda gelişmiş, bu yüzyılın başına değin sürmüş, üstü kapalı alışveriş merkezleri, anamalcılığın kapalıçarşılarıdır. Gaz lambalarıyla aydınlanma dönemine denk gelir pasajların toplum tarihi içindeki parlak dönemi. “Işığını yukarıdan alan, nerdeyse bir kent, bir minyatür dünya”dır pasaj. Daha önce de birtakım yönleri üzerinde durmuştuk bu kapalı dünyanın. Daha büyük bir kapalı dünyanın içinde yer alır pasajlar: Paris’te. Paris kenti yalnızca “19. yüzyılın” değil, tarihin, kendi tarihinin başkentidir. Bütün zaman ve kültür ırmakları Paris’e akar. Benjamin, kenti, kentin geçmişini kentin şairi Baudelaire’i okuyarak, yukarıda alıntıladığımız bölümde okumaya çalışarak tarihi tarihten kurtarmak, aşmak isteyecektir. Bu istemle, hırsla geçmişe gömülecektir, arşivlere, kitaplara; sokakları arşınlayacaktır.

Paris’tir aylak adamı yaratan diyecek denli özdeşlenecektir bu kentle: “… aylak adam çift düzeyli parke taşlı yolda sanki içinden bir saat mekanizmasıyla itiliyormuş gibi yürür. İçerde, bu mekanizmanın gizlendiği yerde, eski bir oyuncaktaymış gibi bir müzik kutusundan şu işitilir: çocukluğumdan bu yana / çocukluğumdan bu yana / bir şarkı izliyor beni hep. Çevresinde onu sarmış olanı tanır, bu ezgi sayesinde, bir çocukluk konuşur onunla, kendi gençliğinin geçmişi değildir bu…..daha önce yaşamış bir çocukluktur, bu çocukluğun kendisininki ya da bir atasınınki olması önemli değildir. Yollarda amaçsız olarak uzun süre yürüyeni bir esriklik kaplar. Her adımda, yürüyüş yeni bir güç kazanır, mağazalar, bistrolar, gülümseyen kadınlar çekiciliklerini yitirmeyi sürdürürler; sokağın gelecek imgesi, sis içinde uzak bir yer ve önünde yürüyen kadının sırtı onun için gittikçe daha karşı konulmaz bir çekicilik yüklenirler. Sonra karın açlığı belli eder kendini. Ancak gezinen adam açlığını giderebileceği yüzlerce yeri bilmezlikten gelir. Bir hayvan gibi dolanır tanımadığı mahallelerde, bir gıda, bir kadın peşinde, ta ki yorgunluktan tükenmiş olarak, onu kucaklayan yabancı ve soğuk odasına çekilip çökene dek. Paris yaratmıştır bu tipi.” Aslında Walter Benjamin’in Berlin’de yaratmış olduğu aylak adam Paris’te kendini bulmuştur. Birçok başka aylak adam gibi.

19. yüzyılın başşairi saydığı Baudelaire’i yeniden yeniden okurken, Blanqui’nin ruhsal serüvenlerini araştırırken kendi “şahsi masalını” örmektedir Benjamin. Aynı anda, acıklı öykü diliyle söylersek, “kader de ağlarını örmektedir”.

Alman öncoşumcularının Coleridge’i, onun da Poe’yu, Poe’nun ise Baudelaire’i etkilediği bilinir. Yazın yapıtları arasındaki bu müthiş devr-i âlemde Benjamin, Baudelaire yoluyla ulaştığı anlaşılan Edgar Allan Poe’nun “Kalabalıkların Adamı” öyküsünü anar sık sık. Çağdaş kent insanının ruhsal haritasının çizildiği bir öykü olarak bilinen “Kalabalıkların Adamı”nda anlatıcı, sokaklarda dolaşan bir yaşlı adamı biraz merak biraz da şüpheden saatlerce izler, Paul Auster’in romanlarını öncelercesine. Sonunda kim olduğuna ayar: “bu yaşlı adam… derin suçluluk bilincinin temsilcisidir. Yalnız olmaktan kaçmaktadır. Kalabalıkların adamıdır o.” “Aylak adamdır”, Benjamin’e göre. Yukarıda alıntıladığımız satırlarda anlattığı Paris’in yarattığı aylak adam ile Poe’nun kişisi arasında kan bağı olduğu açıktır.

Herhalde Benjamin’in sözünü ettiği aylak adamı birisi gizlice izleyip gördüklerini yazsaydı “Kalabalıkların Adamı” öyküsü yinelenmiş olurdu. Benjamin, Baudelaire’de de bu kişinin yansısını görür. (Aylak adamın ruh iklimini, Baudelaire’in “spleen”ini de “sürekli felakete tekabül eden duygu” olarak tanımlar. Baudelaire’in bu durumunun anlatımı alegoriyle olmaktadır elbette, “Kalabalıkların Adamı” öyküsünün bir alegori olması gibi.)

“Aylak adam için kent -Baudelaire örneğindeki gibi doğduğu kent bile olsa- anayurt değildir artık. Seyirlik sahnedir.” der Benjamin. Bu satırların yazıldığı yıllarda temaşacı adam sürgündedir. Almanların eline düşmeye hazırlanan 19. yüzyılın başkentinde seyirci olarak kalmayacak, aylak adamı da sergileyecektir kimselere göstermeden.

Oğuz Demiralp, Tanrı Bakışlı Çocuk: Walter Benjamin Üzerine 49’a Parçalanmış Deneme, Yapı Kredi Yayınları, 1999, s. 142-6.


Uzun yıllardan sonra -çok değil, sadece uzun süren birkaç yıl- bugün bir AVM’de film izlemeye niyetlendim, Lynne Ramsay’in filmini sinemada göreyim istedim. Filmden bir saat önce girdim pasaja. İki kat aşağıya inerken, her zamanki gibi yürüyen merdivenleri bulmakta zorlandım. Tek zorlanan ben değildim, aşağı inen merdivenlerde yukarı çıkmayı umarak tökezleyen diğerlerini de gördüm. Bebek arabaları, kahvecilerdeki hoş sohbetler, henüz çıktığı mağazadan aldıklarını giymiş gibi görünen şık insanlar, pazar günü rahatlığı, dev tabaklarda İskender döner yiyenler, sıkılmış çocuklar, güler yüzlü çiftler, cüzdan, telefon ve anahtarlığın yanına bırakıldığı x-ray cihazları ve çantanın içini gören kalın elektronik kılıçlar, ziyaretçileri “hoşgeldiniz, keşke ölseniz, ölseler” diye karşılayan güvenlik görevlisi, baharı müjdeleyen tuvalet ve basmalı musluk, erken dönem uyuşturucusu rengarenk şekerler, parlak zemin, ürün satın almamasına rağmen kasadaki bitmek bilmez sırada bekleyen Benjamin. Kısa bir bakışmadan sonra gişeye yöneldim, o beni görmedi. Yeşil koltuklardan bilet alabileceğim söylendi fakat boş salonda yeşil yanan sadece 10 koltuk vardı, onlar da her sıranın en sonundakilerdi. Kişiye göre koltuk gösterilmeye başlamış diye düşündüm, üzüldüm. Görevlinin, “Film Türkçe altyazılı ve arasızdır (içinden: sevgili koltukludur).” uyarısına rağmen yeterli aksiyon sürem olmadığından kendimi bilet almış buldum. Koltuk seçeneklerinin neden böyle olduğunu sonradan anlayıverdim. Artık bir biletim vardı fakat filmin başlama saatine kadar zaman geçirmeyi başaramayacağımı fark edince bu mega kompleksten çıkıp gittim. Uzun yıllar sonra elimde gidilmemiş, taze bir bilet -fiş- var. Onunla izleyecek bir şeyler bulmalıyım.

İleri, Kent ve Alıntılama: Erkmen, Pamuk ve Matas

Dipnottaki alıntıların alıntısı.
Buradan bir sayfa sonra Aylak Adam’ın Tünel’deki yangın kulesi ile Tehlikeli Dönüşler’e, oradan Kenarda’ya bağlanıyordu. Cem İleri kendi kişisel kayıtlarını da kurguya sokan inanılmaz bir montaj operatörü, okur ve yazarmış. (Henüz) Okuduğum tek kitabıyla entelektüel süper-kahramanlarım arasına girdi.

Kente böyle bakmaya başlayınca sayısız Erkmenvari iş, durum, olasılık görmeye başlıyorum. Bazı yerleri işaretleyip bırakıyorum. Dolmabahçe Sarayı’na aydınlatma ve gaz sağlamak amacıyla 1853 yılında Sultan Abdülmecit tarafından inşa ettirilmiş olan Dolmabahçe Gazhanesi, örneğin. Erkmen burada bir şey yapsın istiyorum. Yapamayacak olsa da, bu şey orada varlığını sürdürüyor. Gazhanenin tarihiyle, aydınlatmayla, havagazı/doğalgaz geçişiyle, şeffaf endüstriyel kule biçimiyle, paralel evrende bürüneceği kültür merkezi kılığıyla, yıkıntı estetiğiyle, atıllığıyla sanat yapıtının getireceği önerileri kendiliğinden barındırıyor. Bu kendiliğindenlik, Erkmen’in işlerinin temel niteliklerinden biri. Dışarıdan bir öğe almaksızın, kendisine verilenle yetinerek, o birkaç aracı kullanarak dönüşümü gerçekleştirmek.

Erkmen’in İstanbul’la kurduğu ilişkinin zirve noktasında “Boğazın Suları Çekildiğinde” adlı olanaksız proje yer alabilirdi. Giderek büyük bütçeli işler gerçekleştirmeye başlayan Erkmen’in Kara Kitap‘taki bu bölümü okuduğunda, en azından aklının bir köşesinde bir tür fantezi olarak bunu düşlemiş olduğunu düşlemek hoşuma gidiyor: “Ellerinde ceza fişleri oradan oraya koşan belediye memurlarının bakışları arasında, eskiden ‘Boğaziçi’ denen bu boşluğun çamurunda kurulmaya başlayacak yeni mahallelerden söz ediyorum: Gecekondulardan, salaş, bar, pavyon ve eğlence yerlerinden, atlı karıncalı lunaparklardan, kumarhanelerden, camilerden, derviş tekkeleri ve Marksist fraksiyon yuvalarından… Bu kıyametimsi kargaşanın Şirketi Hayriye’den kalma yan yatmış gemi leşleriyle gazoz kapağı ve denizanası tarlaları görülecek. Suların bir anda çekildiği son günde karaya oturmuş Amerikan trans-atlantikleriyle yosunlu İon sütunları arasında açık ağızlarıyla tarih öncesinden kalma bilinmeyen tanrılara yalvaran Kelt ve Likyalı iskeletleri olacak. Midyeyle kaplı Bizans hazineleri, gümüş ve teneke çatal bıçaklar bin yıllık şarap fıçıları ve gazoz şişeleri ve sivri burunlu kadırga leşleri arasında yükselecek bu medeniyetin antik ocak ve lambalarını yakacak enerjiyi uskuru bir bataklığa saplanmış köhne bir Romen petrol tankerinden alacağını da hayal edebiliyorum.”

Enrique Vila-Matas Dublinesk adlı romanında, yakın arkadaşı Dominique Gonzales-Foerster’ı kurmaca bir karaktere dönüştürür ve sanatçının gerçek bir işinden bahseder; Erkmen’in potansiyel kıyamet sahnesinin bir versiyonu olarak okuyorum bu işi: “Dominique son zamanlarda ilginç cümlelere karşı büyük bir tutku duyuyordu ve sona, aslında dünyanın sonuna dair bir kültür, edebi alıntılamanın apokaliptik kültürünü inşa etmeye çalışıyordu. Turbine Hall için hazırladığı enstelasyonda Godard’ın alıntılarla olan dinamik ilişkisini yansıtmak ve ziyaretçileri yıllardır durmaksızın yağan yağmur sonrası 2058 Londra’sıyla karşılaştırmak istiyordu. Dominique, e-postasında, düşüncesinin büyük bir sel tarafından değiştirilmiş Londra’yı göstermek olduğunu anlatıyordu; son yıllarda durmadan yağan yağmur garip etkiler yaratmış, şehrin heykellerinde mutasyona neden olmuş, bunun tek sebebi de nemin yarattığı erozyon ve istila değilmiş, bu heykeller tropik bitkiler ve kavrulmuş topraklar misali büyüyüp heybetlenmiş. Bu tropikalleşme veya organik büyümeyi durdurmak için onların Turbine Hall’a konulmasına karar verilmiş; heykellerin etrafına da selin kurbanlarını, gezginleri veya uyuyan adamları ağırlaması için yüzlerce metal yatak yerleştirilmiş.” İthaki, 2016.

Cem İleri, E Evi, Norgunk Yayıncılık, 2018, s. 235-6.

Uyar, Sinemalar Üzerine

Tomris Uyar’ın sinema salonları ve dönüşümü üzerine yazdığı bu gayet şahsi, kimi zaman elitist bir dile bile kaydığı söylenebilecek, görüşler günümüzdeki tartışmaları ne güzel önceliyor. Birkaç satırda sinema salonlarının farklı izleyici kitlelerine hitabı, “modern” sinema salonları dediği yeni salonlardan hoşnutsuzlukları, sinemaya gelen seyirci kitlesinin dönüşümünden rahatsızlığı ve son olarak küçük ekranda (Netflix, Youtube, cep telefonları vb.) yarım-yamalak sinema keyfine tamah etmenin kaçınılmazlığı… Bir önceki alıntıda Harold Bloom’un “yeni öğrencilerin Shakespeare okuyamaması” dertlenmesini alıntılamıştım, şimdi de Uyar’ın filme pöf’leyen gençler gözlemi çıkıverdi karşıma. Ben de huysuzlanmaları çok severim, ama dünyaya pek de huysuzca bakmadığımı düşünürüm. Festivallerin zorlu filmlerinde -sanırım, en son !f’de gördüğüm 177 dakikalık A Fábrica de Nada’da- insanların utanarak sıkılarak ya da utanıp sıkılmadan pattadanak, bin gürültü içinde ve şanslarına söverek salondan çıkışları gülmemi getirir. Sadece konuşmalarından rahatsız olursam huysuzlanırım herhalde, o durumda da dönüp “yaa ama lütfen yaa” diyerek özfarkındalıklarını kazanmalarında katalizör olmaya çalışırım, çünkü bu bir kerede öğrenilen bir şeydir diye düşünürüm. Eğer güzel güzel konuşuyorlarsa ses etmem bile, ses tasarımı olarak film deneyimine dahil ederim. Bal filmini, hâlâ arkamdaki teyzenin, çocuk oyuncuya sürekli “kuzuuum”, “gözlerini severim senin, yavruuum” diye kol kanat gerişiyle hatırlarım.

Neyse, pasajın en irkiltici yanı, eskide kalan “Emek”ten, “…bir zamanki Melek (Şimdiki Emek) Sineması’nda seyrederken…” diye bahsedilmesi oldu herhalde. O da parantezlere ilk girdiğinde yeni olmuştu, şimdi de yeni gerçi, gıcır gıcırmış.

Ana soruyu sormadan önce, bu konudaki eski yazılarımı okumamış ya da unutmuş olanlar için biraz bilgi tazeleyeyim:

Çocukluğumda, gerçek bir sinema tutkunu olan de­demin peşinden sinema sinema dolaşırdım. Kurduğu­muz özel dostlukta bu ortak tutkunun payı büyüktü. Bazen ardarda üç film izlediğimiz olurdu pazar günleri. Galiba ikimiz de evden kaçıyorduk. Annem, kolaylıkla söz geçiremediği kızını bir büyüğe emanet etmekten, anneannemse çapkın kocasını küçük bir kız aracılığıyla hizaya getirmekten hoşnuttu. Oysa bizim dünyamız or­taktı; onu savunmak adına evde ne tür yalanlar uydura­bileceğimizi birlikte kararlaştırırdık, üstelik aramızda konuşmadan. Dedem, benim yaşıma uygun olmayan filmlerden hoşlandığımı açığa vurmazdı sözgelimi, ben de arasıra bize eşlik eden güzel kadınlardan ‘dedemin hastası’ diye söz ederdim. Bütün sinema sahipleriyle dost olduğundan bilet almayan, yer göstericilerin dişle­rine bedava baktığından sinemalarda en iyi yerlere ku­rulan bir doktordu ne de olsa.

Sinema seyretmenin başlı başına bir serüven anla­mına geldiği o günlerde salonlar arasında seçmelerimi yapmıştım. Melek Sineması’nı gösterişli filmleri, İpek Sineması’nı entellektüel denebilecek filmleri, Ar Sine­ması’nı melodram ağırlıklı filmleri yüzünden seviyor­dum. Saray ve Elhamra, daha çok mimari özellikleri, koltuklarının rahatlığıyla dikkatimi çekiyordu. Atlas Sineması ‘Kısmet’ filmiyle açıldığında ikimiz de biraz bo­caladık ama birbirimize belli etmedik, sonradan özel gözlüklerle izlediğimiz üçboyutlu filmlerin saçma sa­panlığında sessizce birleştik. Çünkü aramızdaki yaş uçu­rumuna karşın teknik becerilere dayalı filmlerden çok belleklerimizde iz bırakan, gecenin geç bir saatinde, her­kes odasına çekildikten sonra tartışabileceğimiz filmleri seviyorduk: Bir bakıma aynı kuşaktandık. Dostum de­dem, yıllar sonra, sırf ‘Aylaklar’ı seyredebilmek için Şehzadebaşı Sineması’na gitmeyi göze aldığımı duyabil­seydi, hiç şaşırmazdı; Yeni Melek Sineması’nın abone kartlı açılışlarında o süslü püslü müşterilerin beğenileri­ne göre seçilmiş filmleri neden onlarla birlikte izleye­mediğimi de tabii!

Tek üzüntüm, onun Konak Sineması’nda bir film seyredememesi, o kısacık, daha doğrusu kısa-süren Ko­nak Sineması keyfinden yoksun kalması. Gerçi oradaki sinema seyircileri, Sümer Sineması geleneğinden yetiş­miş değildiler; Nişantaşı-Şişli yöresinin tektip sinema severleriydiler, ama en azından bir filmin nasıl seyredileceğini biliyorlardı. Temiz, loş bir mekanda, ışıklar sön­düğünde her seyirciye karanlıkta kendi kişisel yorumu­nu yapma hakkını tanıyan bir sessizlik, suskunluk için­de. Oysa bizim Sümer Sineması, ulusları, cinsiyetleri, dinleri, dilleri birbirini tutmayanları birleştiren gürültü­lü bir ortamdı. Gösterilen filmler de birbirini tutmu­yordu zaten. Ortak nokta, Beyoğlulu olmaktı. Konak, tam o Beyoğlulu kalabalığa açıldığında kapandı.

Artık ana soruya gelebiliriz:

Bir sanat yapıtının özel estetiği, sunuluş biçiminde­ki estetikle bütünleşmiyorsa yeterince iletilebilir mi?

Diyelim ne kadar özenle yazılmış olursa olsun diz­gi yanlışlarıyla dolu, kapağı ve kağıdı kötü bir kitap, çapsız sesler ya da sazlarla yorumlanmış ölümsüz bir beste, bir galeride çiğ ışık altında sergilenen pastel renk­te ve dokuda bir tablo, çevresindeki derme çatma yapı­larla boğulmuş bir mimari yapıt kime seslenebilir ki? Belki uzmanlara. Ama hiçbir yapıtın yalnızca uzmanla­ra seslenmek üzere tasarlandığına inanmıyorum.

Sinema salonlarına dönersek… Beşiktaş’taki ya da karşı kıyıdaki bahçe sinemalarına da giderdik dedemle. Denizin tuzunu, günün sıcağını üstümüzden atmış olur­duk. Eski kopyalar sık sık kopardı; semtin külhanbeyle­ri, sözgelimi ‘Viva Zapata’nın her biri on-on beş dakika süren kopuşlarına dayanamayıp “Hadi be makinist abi! Öldür şu adamı artık!” diye bağırırlardı. Emekli öğret­menler, çocuklarıyla gelmiş ev kadınları kahkahayı ba­sarlardı. Bahçe sinemasının suskunluğa dayalı olmayan, tam tersine yaz gecesinin ay ışığına açık şamatalı, ken­dince bir albenisi vardı. İskemleler kırık dökük de ol­sa…

Sinema sevgimi bilen tanıdıklarımla bu konudaki yazılarımı okumuş olanlar, sinemaya neden gitmediği­mi soruyorlar son yıllarda. Kimi, bu kaçışımı kalabalık­lardan ürkmeme yoruyor. Orası doğru, ama yüzünü görebildiğim, eğilimlerini seçebildiğim bir kalabalık be­ni ürkütseydi, bahçe sinemalarına gider miydim bir za­man? Demek beni ürküten, açık ya da kapalı bir me­kanda, o mekanın kendine özgü havasını umursama­yanlarla birlikte olmak. Açıkhava Tiyatrosu’ndaki bir caz konserine lame giysiler ya da papyon kravatlarla git­mek, bir konser salonuna yırtık blucinle gitmekten farksız bence. Gözünüz çevrenizdekilerin giysilerine, tavırlarına; kulağınız seslerine, konuşmalarına, çıkart­tıkları gürültülere takılınca değil bilmediğiniz, çok iyi tanıdığınız bir yapıtla bile bağlantı kurmakta zorlanı­yorsunuz. Özellikle sinema salonları, her küçümen dâhinin sinema sanatı ve oynatılan film hakkında avaz avaz yorum yaptığı birer açık kürsü niteliğinde artık. “Lütfen sesinizi biraz kısar mısınız?” derseniz kişisel öz­gürlüklerine saldırmış oluyorsunuz.

Peter Greenaway’in beni çok etkileyen ‘Mimarın Göbeği’ adlı filmini bir zamanki Melek (Şimdiki Emek) Sineması’nda seyrederken arka sırada oturan iki genç kızın ‘taciz’lerine nasıl katlandım, aklım almıyor. Hiç ara vermeksizin yüksek sesle çizme fiyatlarından konu­şuyorlardı, patlamış mısır paketlerini habire hışırdatı­yorlardı, yönetmenin ünlü biri olduğunu kulaktan dolma öğrendikleri; ama filmde umduklarını bulamadıkları ortadaydı . ‘Öff!’ler ‘Pöf’ler gırla gidiyordu. Çektikleri işkenceyi öbür seyircilere de yaşatmak yarışındaydılar sanki. Oraya zorla getirilmediklerine göre çıksalardı ya! Ama hayır, o zaman filmin nasıl bittiğini yine kulaktan dolma bilgilere düşkün öbür arkadaşlarına nasıl anlata­caklardı ki? Tam, “Canım boşver, genç insanlar bun­lar…” avuntusuyla oyalanmayı kararlaştırdığımda, “Bu filmden bir şey anlayan varsa, ortaya çıksın valla!” gibi bir soru yükseldi kızların birinden. Sağ avucumun bir şamar patlatmak için nasıl kaşındığını hala unutmuyo­rum. Sinemaya, özellikle ‘şenlik’ kapsamında gösterilen filmlere gitmemeye ilişkin kararım o gün perçinlendi galiba.

İsterseniz, bu sakınganlığımı klostrofobik olmama bağlayabilirsiniz; ama ben daracık bir merdivenle tepe­lere tırmanılan ya da geniş bir merdivenle yeraltına ini­len ‘salonlar’a çok gerekmedikçe adım atmamaktan ya­nayım. Deprem, yangın gibi ciddi olaylar bir yana, seyircilerden biri şakadan (!) elindeki naylon torbayı üfle­yip patlatsa o panikte ezilmeniz işten değil.

Son yıllarda açılan ‘modern’ sinema salonları ne tür bir çağdaşlık arayışı içinde olduğumuzun en büyük gös­tergeleri. Filmlerin gösterim günleri ve saatleri pat diye değişebiliyor, seyirciye sürünün bir parçası diye bakan, sorularını yanıtlamayan kabasaba, asık suratlı bir perso­nel kadrosu da cabası. Havalandırma doğru dürüst çalış­mazsa sıcaktan bunalıyorsunuz, çalışırsa soğuktan do­nuyorsunuz. Gizliden gizliye bir nüfus planlaması mı yürütülüyor, diye soruyorsunuz kendinize. Öyle ya, bu kalabalıktan geriye, en çabuk çelme atma, en hızlı tek­me savurma, önündekini en acımasızca çiğneyip geçme becerisini gösterenler kalacak. Darwin’in kulakları çın­lasın!

Küçük ekrana sığmayan, daha doğru bir deyişle bol gelen filmler vardır, biliyorum. Ama bu tür bir keşme­keşe dalmaktansa, çok katlı sinemalarda alttan ya da üstten gelen öbür seslerle (filmlerin seslerini de katar­sak) boğuşmaktansa evinizde, kendi özel dünyanızdaki ekranı genişletmek çabası size daha hafif geliyorsa ‘şö­len’e yarım yamalak da olsa katılmışsınız demektir.

Tomris Uyar, Yüzleşmeler: Bir Uyumsuzun Notları (1995-1999), 2000, Can Yayınları, s. 23-7.

Kozanoğlu, Cilalı İmaj Devri – Alıntılar

Bıçkın ve Ağlak çıkmış, Kozanoğlu üşengeçlikten kitap yazmadığı için (kendi Medyascope’da böyle diyordu) söyleşmiş Mirgün Cabas ile, ne iyi etmiş. Cilalı İmaj Devri, Acemi Eğitimi, Pop Ateşi tarihin en çok ilgimi çeken bölümü olarak (çok) yakın tarih için kültürel oluşumların tespitlerine ve yorumlarına dair yazılmış, en değer verdiğim metinlerdendi. Pek çok okurun ortaklaşacağı üzere deneyim ve teorinin gizli tepkimesiyle güçlü sezileri, bunun üstüne de neşeli ve okur dostu bir dili kesiştirdiği için ayrıca değerlidir Kozanoğlu. Cilalı İmaj Devri, zamanında 1980’leri anlama çabalarım için de nirengi noktası olmuştu. O zaman aldığım notları tekrardan gözden geçirmek istedim Bıçkın ve Ağlak’ın gelişiyle. Neredeyse tüm kitabın altını çizmişim.

Kalın yazılıp köşeli parantez içlerine alınmış kısımlarda alıntıdan anladığımı, neden alıntılayabileceğimi, sonradan bir bakışta daha hızlıca bulabileceğim veya yüklediğim veritabanında direkt arama sorgusuyla ulaşabileceğim hâle getirme amacı gütmüştüm. Örneğin, ilk alıntıda olduğu üzere “ideology” diye bakıp, diğer tüm kaynaklarla beraber bu alıntıları da bulmak istemiştim. Böylesi bir yöntem, iyi bir tez yazılmasını sağlayamadı, sinemacıların hep dediği gibi, “ne yapmayacağımızı öğrendik” ama bundan ders çıkarmadık.

[End of ideology: ] “80’li yılların ortalarından 90 küsurlara uzanan süreçte, Türkiye gerçekten çok değişti. Cumhuriyet ideolojisinin nüfuz alanı daraldı. Ortaya çıkan boşluğu, dünyanın kuzeyinde “ideolojiler öldü” sloganıyla pazarlanan ve iyi hasılat yapan tek tip ideolojinin yerli versiyonu doldurdu.” (Koz, 2000: 7)

[Change in utopias: from freedom-equality to financial pragmatism and its fortune: ] “Özgürlük ve eşitlik projelerinin ufkundaki ütopyalar, özel operasyonlarla yıpratıldı. Onların yerini bir tür finansal pragmatizmin servet ütopyaları aldı.” (Koz, 2000: 7)

[Media have a great determining power: ] “Medyanın toplumsal belirleyiciliği ürkütücü noktalara tırmandı. İletişim kanalları, “çağdaş elitistler”in, değişimi sorgulamaktan kaçınan ve hep rüzgarın yönünde seyreden fazla uyanık, hayli asabi bir güruhun eline geçti.” (Koz, 2000: 7)

[Significant things: english, new ways of loving, business, consumption: ] “Değişim, tüm toplumsal yapıyı diklemesine yaladı süpürdü. Birbirlerine İngilizce küfreden insanlar çıktı ortaya. Arabesk kültür, ilginç bir çeşitlenme sürecinden geçti. Yaşanamayan aşkların biçimi değişti. “Business” kavramı yüceltildi. Tüketim gücü, en tepedeki statü sembolü haline geldi.” (Koz, 2000: 7)

[De facto bans on ‘questioning and radicalism’ ] “Ve işlevini tamamlayan resmi yasakların yerini fiili yasaklar almaya başladı. Değişim sürecini, yeni düzeni sorgulama yasağı, bazı uzlaşmaları reddetme yasağı, radikal düşünme yasağı…” (Koz, 2000: 8)

[Acts against these bans are condemned with being ‘dinasour’ & ‘old-fashioned’. The ones who proposed the packet of change, captured all the areas and bombardment of images started: ] “Bu yasakları delmenin cezası, “dinozor” damgasından başlıyor, ilkelliğe, kafasızlığa, muhafazakarlığa hatta teröristliğe kadar gidiyordu. Hazır değişim pakedini ustaca dayatanlar, tüm seslendirme kanallarını ele geçirmişlerdi ve bu kanallardan yoğun imaj bombardımanı yapıyorlardı. Değişimin böylesine itirazı olanlar, bu bombardımanın gürültüsünde, cezalarını temyiz bile edemediler.” (Koz, 2000: 8)

[Reality & Image were mixed up in: ] “Sonuçta, tepeden imajlar yağarken, gerçekle imajın birbirine karıştığı yıllar yaşandı.” (Koz, 2000: 8)

[Further on consumption of the images: ] “Değişim gerçek, ilan edilen sonuçlar birer imaj… Değişim sürecinin en kaba özeti, aşağı yukarı böyle bir şey işte. Aşkın, refahın, liderlerin, zaferlerin, her şeyin ama her şeyin imajı üretildi, tüketime sunuldu. Ve yasaksız ya da daha az yasaklı bir dönemin imajı pazarlanırken, yükselen değerlerin kolundaki fiili yasaklar devreye sokuldu.” (Koz, 2000: 8)

[The unchanged: people still don’t have a voice: ] “İnsanlar yine kendi seslerine sahip değil. Birileri, hayatı onların yerine seslendiriyor ve “Bakın, bu sizin sesiniz” yutturmacası iyi işliyor. Toplumun sesi bile bir imaj yalnızca.” (Koz, 2000: 8)

[Aim of the author: ] “Bu kitap da, değişenle değişmeyeni, imajla gerçeği ayıklama çabasının ürünü. Yeni düzenle, yükselen değerlere mütevazi bir itiraz, hepsi bu.” (Koz, 2000: 8)

[New stars rising with the cooperation with new tendencies: ] “ “Cilalı imaj devri” bir sürü yıldız yarattı. Bu yıldızların kimileri gerçek, kimileri birer imajdı. Ortak yönleri, kişisel niteliklerinin ötesinde, yeni toplumsal eğilimlerin omzunda yükselmeleriydi.” (Koz, 2000: 8)

[Social inclination moving with the engine of the images: ] “Kitabın bazı bölümlerinde, bölüme adını veren yıldızlar ikinci planda, hatta isimleri bile pek geçmiyor. Çünkü yıldızları işlevi yalnızca yaslandıkları toplumsal eğilimleri somutlamaktan ibaret. Bu bir portreler kitabı değil, 80’li yılların ortalarından 90 küsurlara, imajların motoruyla yol alan toplumsal eğilimlerin kitabı.” (Koz, 2000: 9)

[[[[[Bi İngilizce Bi Bilgisayar, Biraz Korku, Biraz Hayal: TURGUT ÖZAL -> Future 2001 İnsansız Bankacılık]]]]]

[Who supports Özal? Dodgers, predatories, imaginary exporters etc. –but it’s not enough. 4 Key words: english, computer, fear and dream…] “Kimler destekler Özal’ı? En kestirme cevap, “vurguncular, talancılar, hayali ihracatçılar, milyara milyar demeyenler” sınıflaması. Yanlış bir cevap sayılmaz ama onlar toplumun yüzde yarımını, bilemediniz yüzde birini oluştursunlar. Gerisi?”, “İngilizce, bilgisayar, korku ve hayal… Özal’ı uzun süre ayakta tutan, “sabit taban” oluşuncaya kadar partisini sürükleyen ve belirleyiciliklerini dar bir ölçüde de olsa hala koruyabilen dört anahtar sözcük.” (Koz, 2000: 14)

[Feathering their nest, hitting the jackpot, turning the corner, striking it rich: ][MP was not wiped away with time] Çünkü Özal, partiyi dört eğilimin değil, tek eğilimin üzerine bina etmişti. Sonuçta duvara toslansa da, 24 Ocak karaklarının uzantısındaki bankerler dönemiyle “Büyük düşün, büyük kazan” mantığına ısınmış, kolayca köşeyi dönme hayallerine kapılmış; 12 Eylül’ün yardımıyla, bireyciliğe set çeken toplumsal çerçeveden sıyırmış, televizyon ekranlarında engin hayaller yakalamış ve bu tür hayallerin pek hoş karşılanmadığı eski günlere dönme korkusuna kapılmış insanların eğilimi. “Yırtma” sözcüğünün yaygınlaşması bu günlere rastlıyor işte. (Koz, 2000: 15)

[‘Yırtma’ seems easier, affects people more than ‘köşeyi dönme’ ] “ “Yırtma” sözcüğü gerçekten önemli. Hamallıktan gelip milyarların üzerine oturan insanların öyküleri dilden dile dolaşıp, köşe dönme hayalleri geniş bir “taban” bulsa da, köşe dönmeye soyunmak her yiğidin harcı değildi çünkü. Belli bir ilişki altyapısı, belli bir “bizde her yol var” altyapısı gerektiriyordu. Oysa ‘yırtmak’, bir ara aşama olarak çoğu insan için daha gerçekçiydi. Onlar da önce bu hedefe yöneldiler.” (Koz, 2000: 15)

[Demirel vs. Özal: english on the way to ‘yırtma’: ] “İngilizce bilmenin özel ayrıcalık, başlıbaşına statü olduğu bir çevrede yetişen her insan gibi, böyle konuşması doğaldı belki. Ama doğallığı aşan bir şey vardı, Özal, Demirel’in köylü şivesiyle yaptığı oy avcılığını, İngilizce sözcükler kullanarak yapıyordu. “Törnovır”lı, “belıns şiit”li cümlelerin ardında yatan buydu. Özal, Türk halkının yabancı dil saplantısını iyi yakalamış ve yırtma umuduna giden yolun bir bölümünü İngilizce taşlarıyla döşemişti.” (Koz, 2000: 15)

[Computer: technology ] “Demirel “enerji”nin adamıydı. Barajlar, santraller yaptırıyor, tükenmek bilmeyen enerjiyle oradan oraya koşuşturuyordu. Özal ise enerjinin kanıksandığı, ikinci plana düştüğü, minimum enerjiyle maksimum iş yapma çabalarının ön plana çıktığı dönemin, yüksek teknoloji döneminin adamı.”, “Orta ve orta-alt sınıflarda çok tutulan “Bi İngilizce, bi bilgisayar, bu devirde başka türlü yırtamazsın” mantığı, politik karşılığını yaratıcısında, yani Özal’da buldu.”  (Koz, 2000: 16)

[Fear as Özal’s strategy: ] “Korkunun uzantısındaki kokmaz bulaşmazlık havası 12 Eylül yönetiminden ona miras kalmıştı. “Riskin sonu kader” gibi bir yaşam felsefesini her fırsatta övüyordu ama kaderciliğin ve riskli girişimlere yatkınlığın, bir toplumsal cesarete, “olursa olsun” havasına dönüşmesini de istemiyordu. Tehditlerini öyle stratejik bir noktaya yerleştiriyordu ki, tavşan burcunun korkmadığı tek şey Özal’ın tehditleri oluyordu.” (Koz, 2000: 17)

[Consumption, technology, getting rich and foreign goods: ] “Teknolojik gelişim, sınırsız tüketim, eşiğinde bulunulan Türk asrı, komşu ülkeleri elliye katlamak… Ve yabancı sigaranın kaçakçılardan temin edildiği, doların serbestçe alınıp satılamadığı, neskafenin en makbul hediye olduğu, ayrıca insanların birbirini öldürdüğü günlere geri dönmek… Bir yanda hayaller, bir yanda korku ve tam ortada Özal’ın tehditleri. Önceleri “vurulursunuz, öldürülürsünü” korkusunun, zamanla “zengin olamazsınız, tüketemezsiniz” korkusunun ağır bastığı tehditler.” (Koz, 2000: 17)

[MP stands on a slippery base, aims to get support from USA: ] “Burada da ilk akla gelen dayanak noktası yine ABD. Ve bu saptama herhalde yanlış değil. Ama ABD’yi Özal’a destek verme konusunda ikna edecek ve ABD’den gelen desteği ayakta durmak için yeterli kılacak bir güç daha gerekiyordu yükseliş sürecinde. O da bir tür “sınıfsal kozmopolit kültür ittifakı”ydı. Yani sınıflarüstü arabesk kültürün en zengin, en müreffeh kesimiyle, kentlere kuşaklar boyu kök salmış sermaye çevrelerinin, özellikle de finans kesimin ittifakı…” (Koz, 2000: 18)

[Financial sector is growing in the world: ] “Çünkü, dünyada finans kesiminin ağırlığı artarken, bankerler döneminin, borsa döneminin, rant döneminin temsilcisi olarak Özal sivrilmişti Türkiye’de. [commercial sector: ] Yalnızca bu kesimin değil, hem muhafazakar-dindar çevresinin, hem dış pazarlara açılma rüyasının etkisiyle, ticaret kesiminin de desteğini almıştı. Ama öncelik hep finans kesimindeydi, zaten ticaret kesimiyle finans kesimi arasında özel bir çelişki de yoktu.” (Koz, 2000: 18-9)

[Yuppies, trendsetters, capitalists, finance employees: ] “Bu nedenle, Özal’ın yakınında, omuzunda, ulusal ve uluslararası finans çevrelerinin temsilcileri vardı hep. İki kuşaktan milyarder, iyi eğitimli bankacılar, hem işleriyle hem yaşam biçimleriyle statü kazanmış yatırım uzmanları filan. Özal’ın ithal malı yuppieleri, prensleri de çoğunlukla devlet bankalarında, devletin stratejik finans noktalarında görevlendirildiler. Merkez Bankası’nda, Ziraat Bankası’nda, İMKB’de, Kamu Ortaklığı İdaresi’nde… Onlar da kültürel açıdan, özel finans kesimin köklü zenginleriyle benzer nitelikler taşıyorlardı. Her şeyleriyle “in” olmak bir yana, “in”leri yaratan insanlardı.” (Koz, 2000: 19)

[Anatolian youngsters, Özal appeals like himself: ] “[Özal] Saflıkla alakası bulunmayan bir Anadolu çocuğuydu. Üstelik, finans ağırlıklı, ticaret destekli sistem, Kapalıçarşı’da döviz alıp satacak, borsada vurgun kovalayacak, tahsilata çıkacak, dahası köşe dönme hayallerinin popülerleşmesini sağlayacak bir kesime, “olmazsa olmaz” düzeyinde ihtiyaç gösteriyordu: Özal gibi, saflıkla alakaları olmayan, şart değilse bile tercihen ülkücü kökenli, BMW’nin teybine arabesk kaset koyarak neşelerini bulan Anadolu çocukları. İttifakın diğer kanadı…” (Koz, 2000: 19)

[New right, End of Ideologies, Pragmatism: ] “Ana eğilim, yeni dünya düzeni denen şey ve yükselen sağ değerlerdi. Özal, bunların temelinde ve hala var. İdeolojilerin yarı canlı halde mezara gömüldüğü bir dönemde, tüccar zihniyetli pragmatizme tarihin en rahat at koşturma imkanını yaratan rüzgarları “uyanıkça” kucakladı.” (Koz, 2000: 20)

[Thatcherism, middle class: ] “En tipik uygulamasını Thatcher döneminin İngiltere’sinde bulan bir sistemin temsilcisi Özal. Bir avuç vurguncuyu, tefeciyi, sahtekarı değil, orta sınıfın genişçe bir dilimini müreffeh hale getiren, orta sınıfın daha geniş bir “tutunamayanlar” dilimiyle en yoksul sınıfı birleştirip hiç kaale almayan bir politikanın temsilcisi.”

İşte ANAP’ın kıkırdan tabanı da, 1983’ten bu yana refah sıçraması yapan, yoksullara karşı “orta-üst sınıfın ihaneti” tarihine yeni bir sayfa ekleyen o insan dilimi. Sistemin refaha sefer yapan araçları genellikle finans kesimi hattını kullandıkları için, “bu dilimin en büyük dilimi”, finans sektörünün merkezlerinde, büyük kentlerde yaşıyor.” (Koz, 2000: 22)

[[Unu, Yağı, Şekeri Boşver, Helvanın İmajı Yeter: MESUT YILMAZ -> Entegre çıkar organizasyonu ve medyanın korkutucu gücü]]

[Cosmopitan culture, alliance: ] “ANAP’ın kuruluşunda ve yıpranma sürecine karşın varlığını sürdürebilmesinde önemli rol oynayan “sınıfsal kozmopolit kültür ittifakı”, yani sınıflarüstü arabesk kültürün en zengin, en müreffeh ve hayli karanlık kesimiyle kentli sermaye çevreleri arasındaki ittifak, şu Özal’ın köprü-kanal-eklem bağı işlevini üstlendiği ittifak çatırdamaya başladığı anda o elbiseye adam aranmaya başlamıştı. Arayışa geçenler, kentlilerdi.” (Koz, 2000: 27-8)

[Hitting the jackpot, turning the corner –> over! ] “Öyle ya, sistem oturmuştu artık. Babaların, hayali ihracatçıların, çek-senet tahsilatçılarının gazete manşetlerindeki, köşe dönme hayallerindeki ağırlıkları iyice kaybolmuştu. Onlar elbette yok edilmeyeceklerdi ama eski konumlarına, geleneksel alanlarına çekilmeleri gerekiyordu. Finans ağırlıklı ekonomik düzen, onlar olmadan da işleyebilir hale gelmişti.” (Koz, 2000: 28)

[State & Capital consolidation: ] “Sermaye kesimi, devletin kolladığı bir kesim değil artık, düpedüz ortağı. Mevcut iktidarla arası bozulabilir, gerginlikler çıkabilir, başka iktidar adaylarına göz kırpılabilir. Normaldir, kazanç dünyasıdır bu. Aslolan, iktidarlar değişse de şirket-devlet üzerindeki etkinin, ortaklık anlaşmasının bozulmamasını sağlayacak bir mekanizma kurmak, düzenin değerlerini savunacak bir birimi devreye sokmaktır. Yani entegre tesislerin üçüncü ayağını, medyayı…” (Koz, 2000: 29)

[Media serving interests of state & capital: ] “Televizyon kanalları ve gazete-dergi piyasasına egemen kuruluşlar, medya çağında, “entegre çıkar kollama organizasyonları”nın en kritik ayağı belki de. Çünkü, toplumsal engellere göğüs germe görevi onlara düşüyor. Bu nedenledir ki, organizasyonun ilk iki ayağı, devlet ve sermaye çevreleri, özellikle de finans çevreleri medyayı kuşatma altına alıyor. Şirket-devletin beş kanallı televizyonu var. Özel televizyon yayıncılığına getirilen yasağı aşabilmiş ilk kuruluş, Özal Ailesi-İmar Bankası ortaklığı. Ancak, bu yasağın çıkar organizasyonu açısından pek bir anlamı yok. Çünkü, teknolojinin maliyeti, finans çevrelerine yaslanmayan bir kuruluşun görüntülü yayıncılığa geçmesine zaten izin vermiyor.” (Koz, 2000: 29)

[Bombardment of the ‘new values’: ] “Bu kamuflaj işi, güçlü bir altyapı gerektiriyor, var. Bir takım yeni değerlerin, derinliği olmayan kavramların yaygınlaştırılmasını, seri halde üretilip, toplumun üzerine bombardıman yoluyla yağdırılmasını gerektiriyor. Mümkün…” (Koz, 2000: 30)

[Compromise, ‘conventionalism’: ] “Şirketleşen devletin ve sermaye çevrelerinin çıkarına işleyen bir mekanizma için en büyük tehlike ne olabilir? Kuşkusuz, toplumsal muhalefet. O zaman, muhalefet, “körü körüne bir anlayış” damgasını yemeli medyadan. Muhalefetin alternatifi olarak yükseltilecek kavram, köpürtülecek değer de “uzlaşma” adı altında, “uzlaşmacılık” övgüsü olmalı.” (Koz, 2000: 30)

[West, consumption, urban values, media: ] “Ilımlılık ve uzlaşma sayesinde yaşandığı söylenen bu değişimin yönü Batı, bu bir. Medya aracılığıyla özlem haline getirilen “tüketime göre statü” temelindeki yaşam biçimi, kentlerdeki ilişki ağına daha uygun, bu iki. Kentliler, kırsal alanlarda yaşayan insanlara göre değişim söylemini daha kolay benimseyebilirler, bu üç. Ortada kentli sermaye çevrelerinin ve kent kökenli medya yöneticilerinin ağırlık koyma operasyonu var, bu dört. Demek ki kent değerlerinin yüceliği ve egemenliği de savunulmalı.” (Koz, 2000: 31)

[New managers: ] “Yeni düzenin, yükselen değerlerin şirketlerdeki yansıması nedir? Genç, iyi eğitimli, ihtiraslı, yüzü Batı’ya dönük yöneticiler. O zaman, şirketleşen devlet de bu kuşaktan bir yöneticiye verilmeli. Dünyayı medyanın ürettiği gözlüklerle izlemek zorunda kalan genç kuşakların yarattığı oy potansiyeli de göz önünde bulundururlarsa, demek ki gençlik ve dinamizmin altına da kalın çizgiler çekilmeli.” (Koz, 2000: 31)

[[Her Yola Gelen Karizmatik Amele: İBRAHİM TATLISES -> Arabeskin hayat hikayesi ve Kürtlerin toplumsal yükselişi]]

[Summary of IBO’s existence in relation to arabesk: ] “İbrahim Tatlıses bir hikaye: Hayatı, arabeskin hayat hikayesi gibi. İbrahim Tatlıses bir simge: Kürtlerin toplumsal yükselişinin simgesi. İbrahim Tatlıses bir ses: Ama ne ses… Evet İbrahim Tatlıses’in hayat hikayesi, arabeskin hayat hikayesi gibi bir şey. Ve her iki hikaye de yazıla yazıla kabak tadı vermiş durumda. Neyse ki, “Allah uzun ömürler versin” deyip dememek bir tercih meselesi, arabesk de hayatta İbrahim Tatlıses de hayatta ve hikaye dinamik bir hikaye. Yeni bölümlerle uzayıp gidiyor.” (Koz, 2000: 37)

[Regarding the squatters, until arabesk: there is a production ‘about’ them, now, there is a production ‘for’ them] (Koz, 2000: 38-9)

[Minibus music: ] “Gecekondu mahallelerinden hat alan minibüslerde dinlendiği için minibüs müziği denen yeni dalga, ezikliği, dışlanmışlığı, garibanlığı seslendiriyor. Gerçek acı ve hayat gariban mahallelerine çok fazla şey vaat etmiyor. Ama minibüs müziğindeki acı ve umutsuzluk, gerçeküstünün boyutlarını zorluyor. “Ben zaten her acının tiryakisi olmuşum/ Hiçbir zaman bitmeyen dert ile yoğrulmuşum” şarkısının dilden dile dolaştığı bir ortamda, umut menzili “Bu ısdırabım bir gün bitecek” şarkısının sınırlarını aşamıyor örneğin. Kentteki üretim ilişkilerinin ve kentteki yerleşimin kıyısına oturan, iç ilişkilerinde ise tam “iki arada bir derede” aşamasını yaşayan yoksul insanların dünyasında, tutunacak bir dal oluyor bu şarkılar.” (Koz, 2000: 40)

[Orhan Gencebay: not a great opressed, a bit career-oriented: ] “…zaten gecekondu mahalleleri henüz kendi müziklerini üretemiyorlar, onlar için üretiliyor. “Orhan Abi”nin delikanlılığı, durgun ama etkili ve garibanlıktan uzak tavrı, gecekondu mahallelerinde saygı uyandırdığı gibi, orta sınıftan kentlilerde de ilgi uyandırıyor.” (Koz, 2000: 40)

[Squatters from 60s to 70s: ] “60’lı yılların sonunda 70’li yılların sonuna kadar bir sürü şey değişecek ama kentlilerle gecekondu kültürü arasındaki farklılık yine de çatışmaya dönüşmeyecek. Dönemin koşulları, “Onlar bizden iyi kazanıyor” muhabbetini “O işçiler bir zamlar almış, vallahi zengin oldular”a çevirecek, hepsi bu.” (Koz, 2000: 40)

[Ferdi Tayfur rises in late 70s, screecher style, fits to minibus music, changes in Gencebay route: ] “Küçük kentlerde genelev çaycılığından yıldızlığa sıçrayan Tayfur’un kendisi olsun, aynı dönemde parlamaya başlayan Müslüm Gürses gibi diğer yeniler olsun, gurbetçi-gecekonducu tipine daha yakın isimler. Gencebay’a kıyasla, çok daha gariban bir geçmişe sahipler. Bu, gecekondu mahallelerinin kendi müziklerini üretme aşamasına geçmeleri demek.” (Koz, 2000: 41)

[Arabesk in Late 70s: second generation squatters, Sardonic, but not hostile attributions (kıro, keko, hanzo), arabesk is now a sector, many casettes…] (Koz, 2000: 41-2)

[12 September: intellectuals start daily life culture discussions, claiming pre-1980 as highly ‘ideologic’ and missing some values, art magazins boom, ‘arabesk debates’: ] “12 Eylül’ün dayattığı politik suskunluk, sanat dergilerinin kısa süren altın çağını başlatıyor. Ve aydınlar, bir dolaylı politik tartışma yolu olarak, gündelik yaşam kültürü üzerine yoğunlaşıyorlar. Dahası, 12 Eylül öncesinde her şeye ideolojik baktıkları düşüncesine kapılıp bazı değerleri iyice es geçtikleri kaygısına düşüyorlar. Bu değerlerin başında burjuva yaşam biçimini şekillendiren kent değerleri geliyor. Ve bir arabesk tartışmasıdır gidiyor.” (Koz, 2000: 42)

[Lahmacun-çiğ köfte-arabesk, intellectuals divide to 3 fractions: ] “ “Doğal bir olgudur” diyenler, kendilerinde izin verme yetkisi görüp “bırakalım dinlesinler” hoşgörüsüne vuranlar ve sıkı anti-arabeskçiler, ki ağırlık üçüncü kesimde.” (Koz, 2000: 42)

[Winds of nostalgia: Old stories of İstanbul, Beyoğlu, Levantenler, Şirket-i Harbiye ships: ] “Yitip giden o yaşam biçiminin katilleri için bastırılan “aranıyor” ilanlarındaki fotoğraf hazır zaten: Arabesk kültür. Ekonomik göç, kırsal yoksulluk gibi olgular, 70’li yılların dosyalarına kitlenip, arabesk kültür yaylım ateşine tutuluyor. O güzelim kent yaşamını mahveden, lahmacun kokuları ve acı dolu, karamsar müzikleriyle ortalığı katan kabasaba insanlar aşağılandıkça aşağılanıyor. Açıkça “Ben lahmacuna karşıyım arkadaş” diyenler var artık…. epeyce destekleyici buluyor” (Koz, 2000: 42-3)

[Variances in arabesk, it grows real fast: ] “Evet, 80’li yıllarla birlikte arabeskte dinamik bir değişim, kafa karıştırıcı bir çeşitlenme başlıyor. Kadercilik ufak çatlaklar veriyor önce. Kentlere iyice yerleşen, kendilerine tartışılmaz yaşama alanları edinen eskimiş gurbetçiler, ki artık gurbetçi falan değil kent halkının parçası durumundalar, Allah ne verirse o kimliğe ve o konuma razı olma kaderciliğini kırıyorlar. Kendilerine yeni kimlik, yeni değerler veriyorlar. Yalnızca para ve refah değil artık istedikleri. Bir başka hayata uzanmak da istiyorlar. Televizyon dizilerindeki, Nişantaşı’ndaki, Bağdat Caddesi’ndeki gibi. Doğal sonucu olan görece iyimserliğin kolunda, umutlu bir arayış bu. Kara sevdalar hoşlanmaya, büyük aşklar çıkmaya, kahveler kafeye dönüşüyor, gecekondu mahallesi olma özelliğini yitiren birinci kuşak “eski köylü” yerleşim bölgelerinde.” (Koz, 2000: 43-4)

[Luxury and ‘yırtma’ in squatters: ] “Yılların insan ve deneyim birikimi, 24 Ocak kararlarının düzlediği fırsatlar zeminiyle birleşince, eski gurbetçilerin içinden kültürlerini lüks mahallelere taşıyan epey insan çıkıyor. Belki daha önemlisi, hep birlikte değil, “iş bilerek” teker teker yırtma şansının doğduğu görülüyor. Birinci kuşak gecekondu mahalleleri metropollerin ortasında kaldığı için, gayrımenkule dayalı rant refahını yakalıyor bazıları. Bu refah, finans sektörünün gelişimine paralel olarak, menkul değer yatırımlarıyla katmerleniyor.” (Koz, 2000: 44)

 

[There is still migration: ] “Ancak, diğer yandan, göç sürüyor. Üçüncü, dördüncü kuşak gecekondu mahalleleri çevreliyor kentleri. Bu mahallelerin sakinleri, rant refahının uzağında, hayli ezik, hayli yoksul ve yoksun, kırsal değerlere yakın insanlar.” [so, for arabesk music, there are different target audiences; hope and despair must stay together, market grows meanwhile] (Koz, 2000: 44)

[Intellectuals still can not see that Arabesk is not only pessimistic, hopeless, ‘ezik’; it met with hope and optimism in 80s. Some intellectuals see it, some not: ] “…ama garibanlar sınıfını aşarak sınıflarüstü hale geldiği, müziği aşarak bir yaşam kültürü haline geldiği 80’lerin ortasında yaygın kabulle karşılanacak.” (Koz, 2000: 45)

[Intellectuals, bourgeois values and their encounter with arabesk: ] “Aydınlar için görüş mesafesinin en çok arttığı yer, Bodrum. Burjuva değerlerine sımsıkı sarılmış aydınlar, yitirdikleri, daha doğrusu yitirdiklerini düşündükleri kent yaşantısını sahil kasabalarında bulmaya çalışırken, en sevdikleri kaçamak mekanlarında arabeskin öncü kuvvetleriyle karşılaşacaklar. Ve anlayacaklar ki, arabesk büyümüs, baba evi olan mahalleleri terk edip hayata atılmış durumda ve yanıbaşlarında. Kızmakta haklı oldukları noktalar var elbetteki ama yapacak bir şey yok.

Çünkü daha sofistike, daha estetik, daha “hoş” bir hayal kovalarken, burjuva yaşam biçiminin güzergahına girmişler. Sınıflarüstü arabesk kültürün müreffeh kesimi de, paranın keyfini sürmek ve yeni kimlik edinmek adına aynı güzergahta ilerliyor. Sosyal tarihin kuralı bu, köklü burjuvalar kaçacak, ekonomik açıdan sınıf atlayıp kültürel açıdan sınıf atlayamayan yeni zenginler kovalayacak. Lokantadan lokantaya, mahalleden mahalleye, yazlıktan yazlığa… Hele 50’lerin, 60’ların komedi filmlerine malzeme, “Pek bir modereniz canum” diyen hacıağaların tektüklüğünden, 80’lerin arabesk kökenli taze müreffeh kalabalığına geçilmişse büyük sorunlar da çıkacak. Bu kaçınılmaz bir şey.” (Koz, 2000: 45)

[The nicknames: zonta, maganda, entel: ] “Beyoğlu’nu arabesk kültürün garibanlarına kaptırmayı hazmedemeyenler, ki Beyoğlu’ndan sıkılıp hicret edenler de kendileridir, aynı kültürün BMW’li, altın künyeli insanlarıyla Bebek’te, Ortaköy’de karşılaşmaya başlayınca ciddi sürtüşmeler çıkıyor ortaya. Eskinin ezik gurbetçilerine “kıro, hanzo” denirken, kendilerinde belli bir güç gören ’80-’90 model arabesk kültür insanlarına “zonta” ve “maganda” denmeye başlıyor. Bu yakıştırmalara, “entel” sıfatıyla cevap veriliyor. Oysa entel, özellikle genç aydınların yıllardır birbirlerine iliştirip durdukları ve hiç kimsenin üzerine alınmadığı bir sıfat.” (Koz, 2000: 46)

[Who’s entel, Who’s maganda? ] “Ve kim entel, kim maganda birbirine karışıyor. Hayatında kitap okumamış insanlara, şiveleri Anadolu’dan herhangi bir bölgeyi çağrıştırmadığı için entel dendiği oluyor. Kendi halinde gariban insanlar, lüksçe bir caddede yürüdüklerinde “Amaan, magandalar geldi” aşağılamasına çarpıyorlar. “Goduğumun entelleri” zaman zaman acımasızca dövülüyor. Köylü hizmetçi rolleriyle yükünü tutan ANAP’lı bir komedyen, Ataköy’deki barının kapısına “Maganda Giremez!” uyarısını asıyor. Fiziksel çatışmaya çok seyrek dönüşse de, soğuk savaş gerilimi içinde bir karamboldür gidiyor yani.” (Koz, 2000: 46)

[Arabesk vs. Anti-Arabesk sector, class mobility, reverse of the pre-1980: ] “Arabesk sözcüğünün sağanak halinde kullanımı ve arabesk kültürden insanların refah yoluyla metropol hayatına karışmaları, arabesk muhabbetini aydınların tekelinden çıkarıp popülerleştiriyor. Kentli orta sınıftan öylesine insanlar da ona buna arabesk diyip, çiğköfte, lahmacun esprilerine çok gülüyorlar. Ve iş bir noktada, yıllar öncesiyle 180 derece ters yönde bir sınıfsal tepkiye dönüşüyor. Kentli orta sınıflar, arabesk kültürü “milyarder ayılar”ın hayatı olarak görmeye başlıyor. Ekonomik açıdan sınıf atlamayla kültürel açıdan sınıf atlama birbirine karıştırılıp, “sosyete arabesk oldu” deniyor. Ve bu tepkinin karşısında, küçük çaplı da olsa, yine yıllar öncesinin tam tersi bir gelişme yaşanıyor. Arabeskin sektörleşmesine karşın, anti-arabesk sektör doğuyor. Hani şu “Maganda Giremez!” barları gibi, gazete ilanlarındaki “Anti-Arabesk Tatil” vaatleri gibi. (Koz, 2000: 47)

[Urban culture, urban values  are nourished by consuming and investment: ] “Ancak, arabesk kültüre, daha doğrusu bu kültürün bazı vagonlarına en büyük darbe, yanlardan değil tepeden gelecek. Değişim, çağ atlama, hızlı gelişim, globalleşme filan denirken bir “yükselen değerler” kavramı atılacak ortaya. ANAP içindeki zengin arabesk kesimle yaptığı ittifakı fesheden kentli sermaye çevreleri, onlarla kolkola gezen medya prensleri ve bazı liberal aydınlar, yükselen değerlerin kent değerleri olduğunu, köylülülüğün tamamen devreden çıkması gerektiğini söyleyecekler. Bu, liberallik adına tepeden inmeci bir tavır. Çünkü köylülükle kentliliği ayıran çizgi, tüketim ve yatırım kalıplarından geçiyor, kent değerlerinin savunucularına bakılırsa.” (Koz, 2000: 47)

[If you consume, you are urbanite. Otherwise you are villager] (Koz, 2000: 48)

[Various arabesk examples with the 80s: ] “Orhan-Ferdi döneminin ardından hızlı bir çeşitlenme başlıyor. Arabeskin, büyük kentler dışındaki asıl tırmanışı da aynı dönemde yaşanıyor yine. Gaziantep’de İMÇ benzeri bir kaset yapımcıları sitesi kurulurken, büyük kentlere “ne iş olsa yaparım”cılarla birlikte arabesk kralı adayları da akıyor.” (Koz, 2000: 48)

[Child stars of arabesk: ] “Sihirli formülün başarılı uygulayıcılarından biri, Küçük Emrah. Evet, küçük yıldızlar furyası… Peşinde aynı talih kuşunu kovalayan küçük şarkıcılar ordusuyla birlikte yapımcılara milyarlar kazandıran Emrah, iyimserlik-kötümserlik harmanında da ölçüyü tutturabilen bir yıldız. Arabeske dışarıdan bakanlar, onu yalnızca “Acıların Çocuğu” şarkılarıyla ve imajıyla değerlendiriyorlar. Oysa Emrah, Acıların Çocuğu’nun ardından şarkıyı patlatıyor: “Neşeli, neşeli, ben yine bugün neşeliyim.” Hatta beğendiği kıza teklifte bile bulunuyor, “Biricik sevgilim ol”….” (Koz, 2000: 49)

[Ahmet Kaya catches the ‘protest’ side, Kısaparmak is consistent with the regime: ] “Birinci ve ikinci kuşağın tercihi piyanist şantörlere yönelirken, dış kuşak gecekondu mahallelerinin kenti gören ama kent yaşantısını, ön önemlisi tüketimi paylaşamayan gençliği özgün müziğe yöneliyor. Özgün müzikçi ya da “devrimci arabeskçi”, ne denirse densin. Ahmet Kaya bu kitlenin “hiç olmazsa şarkılarda isyan” talebini iyi yakalıyor. Ardından isyana teşvik etmediği için düzene daha uygun görünen ikinci özgün müzik kralı Fatih Kısaparmak gelecek. Dışlanmışlığın, yok sayılmışlığın ve yoksulluğun çözümünü solda değil İslam’da görenler için İslamcı özgün müzik, ya da “İslami arabesk” de üretilecek.” (Koz, 2000: 50)

[Dynamic life of arabesk: ] “Arabeskin dinamik hayat hikayesi ve şimdilik vardığı nokta bu işte. Bir bileşim: Umut, umutsuzluk, boyun eğme, isyan, İngilizce, Türkçe, lahmacun, fried chicken, adidas, devrim, İslam, yeraltı, yerüstü, kara sevda, hoşlanma, manita, kara toprak, isyankarlık, boyun eğme… Her şey var.” (Koz, 2000: 51)

[80s, squatter warmed up to the city: ] “Kente iyice ısınan, garibanlıktan şöyle böyle yırtan yıllanmış gurbetçiler, kökenleriyle eğlenmelerine imkan verecek bir simge aramaktadır. En garibanlar ise, zirvede kendilerinden birini, dahası sıfırdan nerelere gelinebileceğini kanıtlayacak birini… İbrahim Tatlıses, tüm talepleri karşılar ve öyle bir “kıro” rolü oynar, “kıroluğu” öyle bir tüketim maddesi haline getirir gi, bu kadar olur. Bir yılbaşı gecesi, eski adıyla Spor ve Sergi Sarayı’ndaki “belediye eğlencesi”nde, Bedrettin Dalan’ın verdiği ödülü alır, plaketin üstündekileri okuyamama rolü yapar. Salon yıkılacaktır neredeyse.” (Koz, 2000: 52)

[50s to 60s, Adanalı riches; then Karadenizli comedies, 80s: East’s upheaval: ] “80’li yıllarda, yeni ekonomik düzenin Kapalıçarşı’ya verdiği rolün de etkisiyle, Doğuluların yükselme süreci başladı. Yeni parlayan işadamlarının içinde bir sürü Doğulu, ağırlıklı olarak da Kürt kökenli zengin vardı. Yeraltı dünyasında Karadenizlilerin egemenliğini kıran da yine Doğulular ve yine ağırlıklı olarak Kürt kökenli “delikanlılar”dı.” (Koz, 2000: 54)

[Many art forms are dead, comedy series and Kurdish types: ] “Tiyatronun ve gazinoların krize düştüğü, sinemanın olmakla olmamak arasında gidip geldiği, televizyonun “işi bitirdiği” bir ortamdı. Artık hemen her komedi dizisinde Doğu-Güneydoğu aksanıyla konuşan tipler vardı. Ancak, tüccar Kayserili, fabrikatör Adanalı, müteahhit Karadenizli tiplemelerin karşılığı, Kürt işadamı değildi, güldürü dünyasında. En yaygın tipleme, hafiften belalı, hayli cahil, çiğköfteye düşkün arabesk sanatçıları ya da şarkıcı adaylarıydı.” (Koz, 2000: 55)

[Conclusion: ] “Bazılarına, İbrahim Tatlıses’in sesini beğenme hakkı tanınmaz. Ya popülizmle suçlanırlar ya aydın fantezilerinin kuyruğunda saçmalamakla. İyi de adam bazı türküleri çok güzel söylüyor. Ne yapacaksınız? Eğer “kıro zannedilme” kompleksiniz yoksa ve İbrahim Tatlıses’in hiçbir şeyine katlanamama hakkınızı kullanmıyorsanız, “Türkmen Gelini” türküsünü bir dinleyin, n’olur.” (Koz, 2000: 55-6)

[Tele-Kart Alamayanların Kırmızı Kartlı Sesi: AHMET KAYA -> Kentli Yoksulların Menzilsiz İsyanı, Yoksulluktan Beter Yoksunluk]

[Kaya’s discovery of ignored people’s music: ] “Yok sayılan insanların, yok sayılan bir eğilimin müziğini keşfetti Ahmet Kaya. Yaratmadı, keşfetti. O müzik, sözleriyle, ritmiyle, temalarıyla, estetik düzeyiyle zaten vardı. Bir yorumcu bekleniyordu…” (Koz, 2000: 57)

[How to protest? ] “70’li yıllardan miras bir mağduriyet hissini içinden atamayan “eskiler”e pek seslenmedi o müzik. 70’lerin sonunu 80’lerin sonuna tercih edecek yepyeni bir kuşağı yakaladı. Yoksul mahallelerin, sofraya kıyısından köşesinden ilişebilme umudunu bile yitirmiş, Küçük Emrah’tan dinledikleri “Nasıl isyan etmem” şarkısını bir adım geçip “nasıl isyan ederim” derdine düşmüş gençlerini kaptı götürdü.” (Koz, 2000: 57)

[Literature of poverty was forbidden: ] “Yoksulluk var ama edebiyatı yasak. Çünkü birileri estetiği keşfetmiş. “Vurun gardaşlar vurun” türü marşlardan, devrimci ozanların dinlandiği gecelerden bin pişman insanlar bunlar. Muhalefete evet ama popüler söylemle muhalefete, slogancılığa hayır! Yoksulluk edebiyatı da reddedilen şeyler arasında.” (Koz, 2000: 57)

[Aesthetics of Kaya: intellectuals’ compromise with new right: ] “Marjinalliği geçici bir konum değil asli kimlik olarak benimseyen, “önce bizim değerler” diyen bu muhalif, gerçekten muhalif aydın grubunun “iktidar”la, yeni sağ değerlerle istemeden uzlaşmaya girdiği bir nokta işte “Ahmet Kaya estetiği”…” (Koz, 2000: 58)

[ANAP aims to camouflage poverty: ] “ANAP burcu iktidar zihniyetinin derdi estetik mestetik değil. Öyle olsa Fatih Kısaparmak hiç yaratılmayacak. Onların derdi, yoksulluğun ve muhalif eğilimlerin kamuflajında. Devir imajlar devri ya, varolan şeyler de yokmuş gibi gösterilecek. Bu nedenledir ki, önce Başbakan sonra Cumhurbaşkanı Turgut Özal, her fırsatta “fukaralık edebiyatı yapmayın” diye basbas bağıracak.” (Koz, 2000: 58)

[There are people who speak of poverty: ] “Yoksulluktan söz eden “etkili çevreler” yok mu? Elbette ki var. Enflasyon canavarının halkı nasıl ezdiğini, 12 Eylül sonrasında bazı insanların nasıl dönecek köşe bırakmadığını her fırsatta söyleyen, yazanlar da var. Ama onlar için, köşeyi dönenler adlarıyla sanlarıyla somut insanlar, yoksul kesim ise soyut bir kitle, bu bağlamda…” (Koz, 2000: 58)

[Intellectuals attack: ] “Hep muhalif-taze marjinal aydınlar, iktidar çevreleri ve Cumhuriyet kuşağından kültür müfettişleri, Ahmet Kaya’nın çıkışını geç fark ettiler, fark ettikleri anda da saldırıya geçtiler.” (Koz, 2000: 59)

[Kaya as a sociological case, Kürkçü: ] “Ertuğrul Kürkçü’nün yaptığı “yetki sınırlaması”na pek rağbet eden olmadı: “Müzikal kalite açısından baktığımızda Ahmet Kaya’nın müziğini beğenmeyebiliriz. Ama başka hiçbir müziğin değil de bunun duyarlık yaratması, bir sosyolojik vaka. Bu nedenle, bizim beğenmeme gibi bir yetkimiz olduğunu da sanmıyorum. O müziği dinlememeyi tercih edebiliriz ama o müziğin bir kimliğe denk düştüğünü bilmek zorundayız. Bu müzik, yalnızca başkaldırmayı değil, ezikliği, yenikliği, kırıklığı anlattığı zaman da sahici.”” (Koz, 2000: 59)

[Realistic music corresponding to an identity: ] “Bir kimliğe denk düşen, “sahici” müzik… Özgün müzik denen şeyi, ticari girişim noktasından sosyal olgu noktasına taşıyan lokomotif, gerçekten de, kitleselleşmiş bir kimliği tam olarak sarmalaması.” (Koz, 2000: 59)

[The youth who is ignored by media are affected by it, but media does not speak of them: ] “O kitle de medyanın etki alanı içinde. Ama medyanın çizdiği “şimdiki gençler” tablolarında, silik çizgilerle dahi yer bulamıyor. Fukaralık edebiyatı çağdışı, “out” bir şey ya…” (Koz, 2000: 59)

[The music of the ‘ignored’, not in a discouraged way: ] “Ahmet Kaya’nın müziği, o noktanın müziği işte. Yoksulluğu, yoksunluğu, ezikliği, kırıklığı anlatan bir müzik. Ama, ezikliği anlatırken ezik değil. Olgudan yoruma gitmek yerine, olguları hazır yorumlara uydurmayı tercih edenlerin yazıp çizdikleri gibi bezgin, umutsuz bir müzik hiç değil.” (Koz, 2000: 60)

[New aims/missings for the poors, revolutionism: ] “Devrimcilik, solculuk, yoksulluk, özgürlük, eşitlik, insanlık, “parasal kesim”, ezilmek… Altyapısı taş çatlasa yirmi kelimeyi geçmeyen ama Gülhane Parkı konserinde Ahmet Kaya’nın “Burada aslanlar gibi devrimciler dururken…” sözüyle yüzbin kişiyi ayağa kaldıran bir devrimcilik: Özgün müziğin yoksul mahallelere dağıttığı yeni kimlik işte. Ve yeni özlemler.” (Koz, 2000: 61)

[The new, long-awaited protest: ] “Anti-arabesk yaklaşım, popülizmin reddi, slogancılığın sonu, fukaralık edebiyatının terki, çağdaşlaşma, otomasyon, yeni düzen, çağ atlama filan derken, ses duyurma menzilleri mahallelerini aşamayan yoksul insanların özlemleri de bu işte. Başkaldırmaya niyetlenip de yol bulamayan, kendilerine de devrim umutlarına da güvenemeyen insanların özlemleri.” (Koz, 2000: 61)

[Only ‘özgün’ music adopted the leftists: ] “Müzikalite açısında değerli şarkılar mıydı, duygu sömürüsü ve vicdan ticareti üzerine mi kurulmuşlardı? Cevapları kesin kanıtlar üzerine oturtulamayacak sorular. Ama sapla samanın birbirine karıştığı bir Ecevit döneminde, önceleri “bizim çocuklar” muamelesi görüp ardından “oh olsun teröristlere” denizine yuvarlanan insanlar için, gazete-dergi sayfalarında, barlarda, eski arkadaşlarınca aşağılanan, özgür seksi bile keşfedemeden öldükleri için anılarına saygı gösterilme gereği duyulmayan yüzlerce yitik insan için daha düzgün şarkıları daha az detone olarak söyleyen de çıkmadı yıllarca, özgün müzikçiler hariç. O dönemde yiten insanların anılarını bu dönemin değerleriyle okkalayanlar, arkadaşlarına bir “yaşasalardı, dışarıda olsalardı” şansı bile tanımayanlar, özgün müziği bol bol aşağılama hakkı gördüler kendilerinde. Hakları yoktu. Oysa, Ahmet Kaya ve diğer özgün müzikçilere, “Bizim geçmişimizin müziği şöyle yapılmalı” deme hakları olabilirdi. Kimlik değiştirmeyip kimlik yenileselerdi…” (Koz, 2000: 62)

[‘Özgün’ music disturbed many people, who stayed out of its sphere of influence: ] “Bu noktaların pek üzerinde durulmadı ve Vitamin’in özgün müzikle kafa bulan bölümleri bazılarınca çok beğenildi, ki o bazıları da hayli kalabalık bir kitle oluşturuyordu. Çünkü özgün müzik, az görülür bir rahatsız etme gücüne sahipti. Jübile yapmış solcuları, “devrim yoluna ticaret karıştı” diyen solcuları, popülizmden çekinen marjinalleri, Cumhuriyet kültürüne karşı cephe alırken yeni bir tepeden inmecilik kültürü yaratan liberalleri, “kıro görünmeme” kompleksine kapılmış kırsal kökenli kentlileri, “eyvah terör!” tavşanlarını, “fakirler ayaklanacak” korkusundan hala sıyrılamamış müreffeh muhit sakinlerini, müziğe fazla akademik yaklaşanları… Kendi etki alanı dışında kalanların neredeyse tamamını rahatsız ediyordu özgün müzik.” (Koz, 2000: 63)

[[[[Evlere “Yaşanamayan Aşk” Servisi Yapılır: SEZEN AKSU -> Popüler Sinemanın Ölümü ve Yıldızların Yeni Dili]]]]

[Aksu filled the place of Yeşilçam: ] “Popüler sinemanın kolu kanadı kırıldı Türkiye’de, ağlatan aşk filmlerinin boşalttığı gözyaşı çukurlarında Sezen Aksu var artık. (Koz, 2000: 79)

[Change in the star-jargon: ] “ “Star dili”, starların jargonu değişti. Yeni dili en iyi kullananlardan biri, belki de en iyi kullanan Sezen Aksu’ydu yine.” (Koz, 2000: 79)

[There was Yeşilçam until late 70s: ] “Evet, Türkiye’de popüler sinema vardı 70’lerin sonuna kadar. En başta da her derde deva aşk filmleri. Şu zengin oğlan-fakir kızlı, şarkıcılı, körlü filmler… Ağlamak isteyeni ağlatır, gülmek isteyeni güldürürlerdi. Yeşilçam, kötü film yapma sanatından örnekler sunar, sinema salonları dolup taşardı.” (Koz, 2000: 79)

[Yeşilçam 60s-70s: ] “ “Nadide” gerçekten iyi filmler bir yana, Yeşilçam üretiminin büyük bölümü sanatsal açıdan hiçbir değer taşımayan ama kalıplara, ucuzluğa, yüzeyselliğe, mantıksızlığa karşın sıcak ve esprili filmlerden oluşuyordu. Sıcak filmlerdi gerçekten. “Üst balkon”dan bakınca duygu sömürüsü üzerine, perdeye yakın “sıradan” koltuk bakışıyla da “temiz duygular”, insanlara yakın gelen bir duygusallık üzerine oturtulurlardı çünkü. En karambol komedi filmlerinde bile, özellikle de finale yakın sahnelerde öylesine duygusal tiradlar çekilirdi ki, bu işin piri de Sadri Alışık’tı galiba, film süresince dönmüş onca dolaba, söylenmiş onca yalana rağmen her şey bir anda temize çıkıverir, gözleri dolu bir iletişim kuruluverirdi filmle seyirci arasında.” (Koz, 2000: 80)

[Intellectuals give special importance to cinema in 80s: ] “Sinema zevki, bazı çevrelerde, belki hiçbir zaman olmadığı kadar statü sembolü haline geldi. Kamera arkasına geçebilme hayaliyle yatıp kalkan genç aydınların sayısı yine hiçbir zaman yakalanamamış bir noktaya uzandı. Türkiye’de gerçekten iyi filmler yapılmaya başlandı. Ama arabesk film rüzgarının dinmesiyle birlikte, popüler sinema susuverdi, o film bitti. [not interested in ordinary people] “Sıradan insanlar” filmi aydınlar tarafından çok beğenildi, sıradan insanlar için film yapılmaz oldu. Bir dönemin seri üretim temposunun ardında, “el yapımı” özeniyle hazırlanmış, gerçekten nitelikli ama orta ve alt sıralara herhangi bir özdeşleşme payı bırakmayan filmler kaldı. [garbage model films] Bir de, daha çok video pazarı için çekilen, anlamsız bakışma şampiyonu mankenlerin başrollerini kaptıkları, TRT dışında hemen hiçbir özel ve tüzel kişiliğe hitap etmeyen bant yumakları.” (Koz, 2000: 80)

[Apart from comedies, no film can fulfill the theaters: ] “Birkaç komedi filmi dışında hiçbir Türk filmi salon dolduramadı yıllar boyunca. Doğru, salon doldurmak bir yana, salon bulmak da başlıbaşına bir sorundu, hatta öncelikli sorun gibi görünüyordu ama kabul etmek gerekiyor ki, salon bulabilenler de pek iş yapacak türden değildi.” (Koz, 2000: 81)

[Cinema to music/tv series: ] “Bir zamanlar salonları dolduran insanların iletişim talepleri havada kalmadı ama. Müzik ve televizyon dizileri tarafından paylaşıldı. Özdeşleşme ihtiyacını vurdulu kırdılı filmlerle karşılayanlar için, özellikle de çocuklar için çok geniş bir dünya kuruyordu televizyon. [violence on tv] Her gün her kanalda birkaç yüz kişi dayak yiyor, onlarca kişi ölüyordu.” (Koz, 2000: 81)

[From Yeşilçam stars to Brazilian series and Sezen: sad love stories, pure emotions : ] “Popüler sinemanın hüzünlü aşklar ve temiz duygular meydanı ise biraz Brezilya dizileri biraz da hüzünlü aşk şarkıcılarınca paylaşıldı. Türkanların, Hülyaların, Filizlerin, Ekremlerin, Edizlerin, Ayhanların yerini, hayatta ve ayakta kalanların nitelikli filmleri pek iş yapmazken, Nüketler, Nilüferler, Kayahanlar aldı. Şarkıcılı filmlerden kalan miras paylaşılırken, en büyük pay da Sezen Aksu’ya düştü. Gelecek programda ya da “pek yakında” Türkan’ın, Hülya’nın yeni filmini arayanlar, gazete ilanlarına çevirmişlerdi heyecanlarını. Sezen’in yeni kasedi için…” (Koz, 2000: 81)

[Love relations changed: ] “Yaşanan aşk ilişkilierinin biçimi az, özlenen aşk ilişkilerinin biçimi ise çok değişmişti. Çok değişeni seslendiren kazanacaktı, Sezen Aksu öyle yaptı.” [1-1 love affairs] “Bire bir ilişkiler, ilişki içi hesaplaşmalar ve fırtınalar ses vermeliydi. Ona buna değil, karşısındakine kanıtlamalıydı insan kendisini. “Aramızda yaşanacak, yarım kalan bir şeyler var” dönemiydi.” (Koz, 2000: 82)

[Incomplete things about love, love which is read/watched: ] “Çoğu gerçek hayatta da yarım kalan bir şeyler vardı. Sezen Aksu şarkılarındaki aşkların ikinci yarısına çıkamamaktan dolayı değil, hiç başlayamamaktan dolayı yarım kalan şeyler. Tanışmak, çıkmak, sık sık buluşmak, hatta arada bir sevişmek kesmiyordu yeni dönemin insanlarını. Okudukları, televizyondan seyrettikleri, şarkılardan dinledikleri o aşkları yaşamak istiyorlardı ve Sezen Aksu, onlar için söylüyordu.” (Koz, 2000: 82)

[Courage, sudden decisions, leaving: ] “Cesaretin ve ani kararların apayrı bir yeri vardı şarkılardaki uzak hayat parçacıklarının içinde. Gitmek, çekip gitmek…” [acting ‘as if’] “ “Yak ne varsa, her şeyi yak” şarkısı eşliğinde her şeyi yakıp gidebilmek, o, büsbütün istenen ve büsbütün imkansız depardı işte. Yaşanamayan aşkların haliyle cesaret edilemeyen kırık tatminleri Sezen Aksu’nun kasetlerinde bir “mış gibi” duygulanmasıyla ulaşıyordu insanlara.” (Koz, 2000: 83)

[Duygu Asena feminism, ‘practical girl art feminism’] “…Duygu Asena ekolü “pratik kız sanat feminizmi”nin kadınları için de anlamlıydı bu şarkılar. “Aaa, ne eksiğimiz varmış erkeklerden” itirazına, soruların kazmasıyla kaydadeğer bir hafriyat derinliği kazandıramayan ama o mütevazi temel üzerinde iyiniyetle adlarını arayan, daha özgür ilişkiler arayan, annelerinin ulaşamadığını arayan kadınlar açısından da, altyapılarındaki kadar göz yaşartıcı, hayal menzillerinin ulaşabildiği kadar eşit ve modern ilişkiler ses buluyordu Sezen Aksu söylerken.” (Koz, 2000: 83)

[The joys of Yeşilçam, stupid/funny/romantic vignettes-like songs: ] “Ya “Ada Vapuru”, “Lunapark”, “Hadi Bakalım Kolay Gelsin”?… Eee, popüler Türk sinemasının bıraktığı boşluğu doldurmak kolay değildi. Eski aşk filmlerinin olmazsa olmaz neşeli sahneleri vardı hani, ağaçlar arasında kovalama sahnesi, Ada’da eşeğe binme sahnesi, deniz kıyısında balık yeme sahnesi, lunapark sahnesi… Sezen Aksu’nun neşeli, hareketli –isteyen kusura bakabilir- en oturan sözcükle zaman zaman “yavşak” şarkıları da eski aşk filmlerindeki o klişe sahnelere denk düşüyordu herhalde.” (Koz, 2000: 85)

[Identifiable male characters in sex films, physically disadvantaged, not like ‘jeune’s: “If they do, we can do it too”] (Koz, 2000: 85)

[Also, Sezen is easy to be identified: ] “Ama kadınlar için, makul bir hayal menzilinden bakılınca özdeşleşmeye hayli uygundu…. Yine yerleşik standartlara dönülürse, pek güzel sayılamayacak ama belli ölçüde hoş, en önemlisi itici olmayan, kadınlara “onun yaşadığı aşkları ben de yaşayabilirim” dedirtecek bir tip.” (Koz, 2000: 85-6)

[Sezen used the media very well: ] “Şuursuz kahkahalar atan, anlamsız konuşmalar yapan, kendi çılgınlığını pazarlamaya çalışırken her hareketiyle sırıtan çılgınlardan olmadı Sezen Aksu. Ölçülü çılgınlığını ustaca pazarladı. Değişik bir saç biçimi, iki değişik mimik, doğal bir dille kamulaştırılan yarı çılgın dostluk-arkadaşlık ilişkileri… Sezen Aksu bunları kullandı, dahası medyayı çok iyi kullandı. Medyanın, dinleyici kitlesiyle yüzyüze gelme alanı olduğunu hakkıyla kavrayabilmişti çünkü.” (Koz, 2000: 86)

[Arabesk->what is lived, Sezen->what can not be lived: ] “Arabesk, abartma payını son milimine kadar kullanarak da olsa, “yaşanan” ilişkilerin müziğiyle zirveler yaratırken, “yaşanamayan” ilişkilerin zirvesine Sezen Aksu çıktı işte. İçinden gelenlerle piyasanın istediklerini, bir nota ondan bir nota bundan, akıllıca örerek…” (Koz, 2000: 88)

[[[[Son Model İdeal Kadın: LEYLA ALATON -> Yuppie Kuşağı ve Rekabetçi Ütopyalar]]]]

[Middle 80s and 90s-> yuppie time, not like 68s: ] “Sayısal yaklaşım, konu yuppieler olduğuna göre daha oturan sözcükle dijital yaklaşım, 80’lerin ortasından 90 küsurlara uzanan süreci yuppielere bırakmaz elbet. Ama dönem onların dönemi, çünkü en çok onların sesi duyuluyor. 68’liler gibi zar zor ele geçirdikleri megafonların arkasında gırtlak patlatmaları gerekmiyor. Birileri mikrofonu tutuyor, yuppieler konuluyor, ses düzeni de müthiş… (Koz, 2000: 89)

[Media & yuppies: ] “68’liler, dönemi kendi dönemlerine dönüştürürken sıkı bir mücadele vermişlerdi. Yuppielerin dönemi önlerine serildi, onlar kendi aralarında rekabete giriştiler yalnızca. Ve yuppielerin önünü açan en etkili araç, medya, sonuçta öyle bir gençlik portresi çizdi ki 80’ler ve 90 küsurlar için: Sanki tüm gençler yuppie ama bazıları daha yuppie. (Koz, 2000: 90)

[In Turkey, yuppies are not real ‘competetive’ yuppies, they are yuppies with the heritage from their fathers: ] “Yuppieliğin orijinal anlamını, yükselmek için verilen, hırs yüklü “her yol mübah” katkılı kavga dolduruyor büyük ölçüde ve üst yönetim koltukları, orta sınıftan gençlere de açık. Oysa, ikinci planda bu sınıftan yuppieler barındırmakla birlikte, Türk yuppielerin ön safları doğuştan yüksek uçanlara, patron çocuklarına kalıyor.” (Koz, 2000: 91)

[New right, business: ] “Yeni sağın dünya genelindeki en azgın dönemiydi. ANAP 24 Ocak kararlarının uzantısındaki dışa açılma operasyonunu genişleterek sürdürürken, dışa açılan kapıdan yeni değerler girdi içeri. Bunlardan biri, geleneksel ticaret, sanayi gibi kavramların üzerine çıkan genel bir “business” kavramıydı, bu kavramın güç kazanma ivmesiydi. Ve Türkiye’nin değişen değerleri içinde, business, hayattaki en hakiki mürşit olma yolunda hızla ilerliyordu.” (Koz, 2000: 91)

[Özal’s princes, state, yuppies: ] “ANAP iktidarı, kuşkusuz her zaman belli bir statüye sahip olmuş “paranın gücü”ne, çok daha yüksek statü tanıyacak yeni değerleri yetiştirirken, devletin kritik finans noktalarına da devlet yuppielerini yetiştirdi. “Prensler”di bunlar. ABD’den ithal edilmiş ama yerli malı, kent kökenli, hırslı adamlardı. Bir dönem adlarından çok söz ettiler. Aynı dönemde, özel sektör de kendi yuppielerini piyasaya sürüyordu yavaş yavaş. İyi eğitilmiş ve kendilerini “business”a adamış gençler aşağıdan yukarıya hızla yükselirken, patronların çocukları da, en popüler yuppieler rezervasyonunu doldurmak üzere tepeden en üstteki koltuklara iniyorlardı, babalarının yanına.” (Koz, 2000: 92)

[Time of wealth, earn more, ‘I love rich’: ] “Sistem o değerleri yaymak için işliyordu. Kuşaklar dolusu televizyon reklamı, yakışıklı, havalı, paralı, “galip” işadamı görüntüleri eşliğinde “Kazanın, daha çok kazanın, işinizi büyütün, işimizde başarı önemlidir” sloganlarıyla inletiyordu ortalığı. Türkiye’nin ipleri, açık açık “Ben zenginleri severim” diyen birinin elindeydi. Medyanın çizdiği ideal genç tipi, yatırımcılığın ve bol kazancın nimetlerini erken keşfeden, kazanmaya oynayan genç tipiydi. “Para saadet getirmez” makamından züğürt tesellileri bile tarih olmaya yüz tutmuştu, servet en büyük statüydü artık.” (Koz, 2000: 93)

[Urban values & bourgeois life praised: ] “Diğer yandan, yine medyada üs tutmuş ve içi pek doldurulamayan bir liberalizme sarılan aydınların da desteğiyle, bir “kent değerleri” söylemi çıkmıştı ortaya. Yabancı dil bilmek, bıyıklı olmamak filan gibi standartların eşliğinde, burjuva değerlerine ve burjuva yaşantısına övgüler düzülüyordu. Övülen, geleneksel burjuva inceliklerinin ötesinde, burjuvazinin satın alma ve “ulaşma” gücüydü aslında. Ve, gerçekten tüm inceliklerin uzağında kalmış yeni zenginlere duyulan tepki, bu övgüleri anlaşılır kılmaya yetmiyordu.” (Koz, 2000: 93)

[Yuppies, they got/were everything! ] “Sporcuydular, dansçıydılar, gençtiler, dinamiktiler, akıllıydılar, şıktılar, “gusto” sahibiydiler. “En şık giyinen, en zarif, en güzel, en yakışıklı” anketlerinde üst sıralar için onlar kapışıyordu. 80’lerin sonu-90’ların başı döneminde, yuppie burcunun yükselen yıldızı patron çocuklarının üzerine vurmuştu ki, müthiş parlak bir dönemdi.” (Koz, 2000: 94)

[İshak Alaton on left: ] “Hani, “dünyamızdaki hızlı değişim süreci” edebiyatının, radikalizmi öğütmek için çiğneyip durduğu “ilkel, kötü sol-çağdaş, uzlaşmacı iyi sol” kalıpları vardır ya, İshak Alaton ikinci kalıbın Türkiye baş mümessillerindendir. Patron çocuğu yuppielere babaları arasındaki rol paylaşımında kendi kuşağına düşen bilge rolünü oynar bu kalıbın üzerinde.” (Koz, 2000: 96)

[[[[Piyasa İşi Sivriliklerin Fakir Kuşu: ENGİN ARDIÇ -> “Kendi Tarihini Kendin Yap” ve Tabu Yıkma Pazarı]]]]

[People who adapted the post-1980: double sided intellectuals, emphasising the history in pairs: ] “Bir grup aydın bunlar, her şeye rağmen aydın tanımlamasını hak eden insanlar. Şöyle böyle bir on yıllık süreçte, kendi tarihlerini kendileri yaptılar. Arabeskten burjuva değerlerine, Talat Paşa’dan Evren Paşa’ya, İsmet İnönü’den Erdal İnönü’ye, Doğu Avrupa’dan Doğu Anadolu’ya, Pera’dan Topkapı Otogarı’na, bir geçmişe bir bugüne dokuna dokuna geçinirken, tarih yapma deyimini hep çifte vurguyla seslendirdiler.” (Koz, 2000: 99)

[From left to liberalism, made their own history: ] “Sol geçmiş istikametten gelip, içi tam doldurulamayan bir asabi liberalizm istikametine giden grupçuklarının kısa tarihini yaptılar, bu bir.” (Koz, 2000: 99)

[Made, changed the history according to them: ] “İkinci vurgu ise daha bir kulak tırmalayıcı, daha bir vicdan yıpratıcıydı. Tarihi, yakın tarihi ve çok yakın tarihi, tezlerine uyacak biçimde, dönemin simgelerinden günlük kur uygulaması gibi, her gün yeniden imal ettiler.” (Koz, 2000: 99)

[People are unable to talk politics, so talk about ART. Even political glances are significant. Daily life, popular culture: ] “Dışarıda kalanlar ve henüz içeri girmemiş olanlar için, evlerdeki üçer beşer kişilik tedirgin değerlendirmeler sayılmazsa, eski tartışma kanallarının tamamı tıkanmıştı. Rahat rahat tartışmak bir yana, küçük “tartışırmış gibi” tatminleri bile yeterli olacaktı. Sanat dergilerine yüklenildi. Milliye Sanat ya da Gösteri’de yayımlanan bir yazının tek cümlesindeki, üstü sekiz kat örtüyle kaplanmış bir politik ima, sessiz heyecanlarla karşılanıyordu. Mecra sanat dergileri olunca ve daha bir süre açık politik tartışmalar yapılamayacağı anlaşılınca, gündelik hayata, popüler kültüre meyledildi. En gözde konu, arabeskti. Çoğunluğun boşluk nedeniyle ve “şimdilik, mecburen” kaydıyla daldığı bu alan, şimdilik kaydını kısa sürede siliverdi. Gündelik yaşam kültürü tartışmalarının, 12 Eylül bıçağınca dayatılan bir mecburiyet değil, yıllar boyunca hep ihmal edile gelmiş bir mecburiyet olduğu kavrandı. Mevzu, sarmıştı.” (Koz, 2000: 100-1)

[Talking about the coup, pros/cons: ] “Sarmıştı ama herkesi değil. Bu minval üzre tartışmalara dalmanın, darbecilerin ekmepine yağ süreceğini söyleyenler çıktı. On yıl sonrasının bakışıyla fazlaca küt görünen ama o günün mantığıyla ve o günün ortamında azıcık haklı, hayli eksik değerlendirmelerdi. Haklılık, mecburi sessizlik ortamının, baskıların, işkecelerin direnilmez kader gibi görülmesine, bu boyun eğişin zamanla duyarsızlığa dönüşmesine duyulan tepkiyle iç içeydi. Eksiklik ise, başkalarını duyarsız bulanların da, geride duran boşluklar yüzünden, aynı etkisizliğe mahkum kalmalarından kaynaklanıyordu. Bir de, gündelik yaşam kültürü tartışmalarının sol duyarlılığa alternatif oluşturdurduğu düşüncesinden.” (Koz, 2000: 101)

[Intelectuals, (some) hate arabesk, kebap: ] “Bu eleştiriler, ağırlığını kent yaşamı ve arabest kültürün oluşturduğu tartışmaların önünü kesemedi. Yeni tartışma zemininde farklı görüşler atıldı ortaya. Arabeski ve gecekondu kültürünü, “kendiliğinden” gelişmiş bir olgu olarak değerlendirip, “tartışmacı” konumunu tercih edenler vardı. Kendilerinde özel aydın yetkileri görüp, bu kuruntulu yetkileri anlamsız bir hoşgörüyle birleştirenler, “bırakalım dinlesinler” diyenler vardı. Ve yıllar sonra birbirine düşman kesilecek iki kök arasındaki, Cumhuriyet kültürünü yaşatmaya çalışan aydınlarla, kendi tarihini kendin yap aydınlarının ilk aşaması arasındaki küfür ittifakı vardı. Arabeske, kebaba, lahmacuna, “köyden indim şehire” kuşaklarına yenilmez yutulmaz hakaretler yağdıran bir ittifak.” (Koz, 2000: 101)

[Nostalgia fashion, early 90s: ] “Anti-arabesk yaklaşım ve 90’ların başında, yeni dünya düzeni edebiyatının Türk versiyonunda ANAP’lı tavşan burcunun diline takılacak “kent değerleri”, ki solun burjuva kültürüne bakışından hayli farklı bir şeydi bu kent değerleri tantanası, küfredilene karşı “göklere çıkarılan”ın arayışını yarattı. Sonuç, nostalji modasıydı.” (Koz, 2000: 102)

[Main theme of nostalgia: old İstanbul, relationships-love-nights-grace: ] “Nostalji edebiyatının büyüsüne kapılanlar, bilmedikleri, yaşamadıkları, daha önce hayalini bile kurmadıkları dönemleri hasretle anar oldular. Eski İstanbul’da ilişkilerin, aşkların, gecelerin gizemi ve letafetiydi ana tema.” (Koz, 2000: 102)

[Nostalgia, Beyoğlu: ] “Kentlerdeki yeni yaşamın “anti”sini, eski Beyoğlu simgeliyordu ve o simge çarpıcı olsun diye öyle bir Beyoğlu anlatılıyordu ki… Bir tek serserinin, bir tek garibanın geçmediği, kravatsız erkeğin, parfümsüz kadının görülmediği, hiç küfür edilmeyen, hiç hadise çıkmayan, sütten çıkmış kaşık bir Beyoğlu… Herkesin giremediği caddelerin niçin özlendiği sorusu bir yana, aynasıyla meşhur tarihi Beyoğlu Karakolu’nun niçin varolduğu, Galata Gümrük Emaneti’nden şutlanma Kadırgalı Kör Emin’in Hırsız Panani’yi nerede bıçakladığı gibi yüzlerce soruyu cevaplayamayacak bir tabloydu çizilen. “Beyoğlu’nda kravatsız adam gördüm, az daha düşüp bayılıyordum” spotuyla pazarlanan yazı dizileri bile hazırlandı ve “müşteri” buldu. Kendi tarihini kendin yap aydınları anladılar ki, tarihle oynamak zor bir şey değildir. Çok sevinmiş olmalılar.” (Koz, 2000: 103)

[Against villagers, enemies of left: ] “Kentleri mahveden köylülüğe karşı burjuva yaşam biçimini savunalım derken burjuva ideolojisinin “2000’lere doğru” model, revize edilmiş biçimini benimseyivermişlerdi. Kentlerin geleneksel dokusunu savunma noktasından köylü düşmanlığı noktasına, “kentli olmayan solculuk” eleştirisinden “sağ-sol önemli değil, iş ki köylüler susturulsun” noktasına ve zamanla sol düşmanlığı noktasına gelmişlerdi. Bu dünyanın kuzeyini kaplayan “ideolojiler öldü” gürültülerinin bağrındaki, yeni sağ kökenli bir tek tip ideolojinin, tartışmayı sevmeyen bir garip liberalizmin merkez noktasıydı aynı zamanda.

[Monotone media, single ideology, end of ideologies which crushed the individual: ] “Gazeteler, dergiler, televizyon kanalları dolusu kalemin, sesin hep aynı şeyleri söyler olmasından hiç süphelenmediler. Bireyi ezen ideolojilerden kurtulma bayramı ilan ettiler, kalıpların kırıldığını müjdelediler. Bu nasıl kalıp kırılmasıydı ki, her zaman her yerde hep aynı laflar söylenir, hep o tek ideoloji savunulur olmuştu. Yaptıkları, “halkçılık” okunun popülizmini, yeni bir “birey söylemi” popülizmine dönüştürmekti ve bireyin büsbütün yitip gittiğini ya görmüyorlardı ya göremiyorlardı.” (Koz, 2000: 105)

[Populism & Elitism: ] “Ancak kendileri de ileri derecede elitist ve aynı derecede popülisttiler maleself. Bir ayrım noktası vardı ki, mesele o noktanın civarında gezinmemekti zaten. Böyle bir ayrımı yapıp, o temelde tavır belirledikten sonra, ha iki adım çıkılmış elitist olunmuş, ha iki adım aşağı inilip popülist olunmuş, fark etmiyordu. Popülizmle elitizmin içiçeliğini hatta farksızlığını bilmezler miydi? Herhalde bilirlerdi.” (Koz, 2000: 105)

[Single ideology: ] “Hem, kimbilir kaç kez sözü geçti, o malum tek tip ideolojiyi ve yine malum değerleri, tartışılmaz şeylermiş gibi, her konuya vakıf aydın havalarında toplumun üzerine serpmeye çalışırken, hem de burjuva değerlerini savunmaya çalışırken, popülist söylemin koltuğunda fazlasıyla elitist, fazlasıyla tepeden inmeciydiler. Gündelik yaşamla ilgili değerlendirmeler yapma işi hiçbir zaman yetmedi onlara. Kendi doğrularını, kendi tercihlerini aktarmakla da yetinemediler.” (Koz, 2000: 105)

[Conflictive: ] “Üstelik, kentli nüfus oranının artışını, değişimin kıvanç duyulacak simgesi olarak alkışlayanlarla, kentlerin yeni sakinlerine küfredenler aynı insanlardı.” (Koz, 2000: 106)

[The intelligentsia sees the 70s only with ‘violence’: ] “70’li yıllar, kendi tarihini kendin yap aydınlarının, tarih imal etme, gerçekleri saptırma operasyonlarına en ağır biçimde maruz kalan dönemdi zaten. Onlara bakılırsa, ipini koparan köylünün devrimcilik adına ortaya atıldığı, ideolojik kalıpların düşünme-öğrenme ufkunu tamamen kapattığı bir şiddet dönemiydi 70’li yıllar.” (Koz, 2000: 107)

[However, in the 80s, all the jobs that need qualified production were employed by the leftists of the 70s: ] “Onca hataya, vahameti sonradan anlaşılan onca sığlığa rağmen, 70’li yılların solundan gitmiş insanlar, gazetecisinden ressamına mimarından reklamcısına, romancısından akademisyenine, 80’lerin ve 90’ların nitelikli üretim isteyen alanlarında egemenlik kurmuşlardı.” (Koz, 2000: 108)

[Criticising the 70s with the formalism of left: ] “Bıyık kalınlığına ideolojik anlam kazandırma ve parka modası, naiv bir biçimcilik değil de çapulculukmuş gibi; sol şeride müstehzi bakışlar fırlatan yeni kuşaklar, maddi değerleriyle daha bir statükoculuk kokan Levi’s 501’leri, köşeli gözlükleri, Nike’ları parkanın, dik yakalı siyah kazakların yerine koymamış gibi.” (Koz, 2000: 108)

[Attacks to left, as if they were ‘emotionless’: ] “Gündelik ilişkilerdeki sınırlayıcılığa rağmen ve mutsuz siyasi evlilikler gerçeğinin yanında, 12 Eylül’ün hemen ardından içeri girmiş genç insanları cezaevi kapısında bekleyen karıları-kocaları, sevgilileri gökten düşmüş gibi, anne-babaları içeride yaşlanan, kendileri dışarıda büyüyen çocuklar gökten düşmüş gibi. Hiçbir solcu hiçbir insanı sevmemiş gibi.” (Koz, 2000: 108)

[Sexual life as a status/standing: ] “Cinselliğe örgütsel sınırlar çekmenin yanlışlığına eyvallah da, cinsel yaşamı bir statü sembolüne dönüştürmek sanki daha matah bir şeymiş gibi.” (Koz, 2000: 108)

[Left as schlemiel/dummy/pigeon/foolish: ] “Varolanı kabullenmek ya da iktidarın sunduğu hazır değişim paketini kucaklamak yerine, bambaşka bir dünya düşlemek, herkesin eşit ve özgür olduğu bir dünyanın gerçekleşebilirliğini, belki sabırsızca ve fazla iyimserce kanıtlamaya çalışmak enayilikmiş gibi.” (Koz, 2000: 108)

[Criticising ‘reading’: ] “Yorum zenginliği ve tartışma derinliği noktalarında önemli sorunlar yaşanmakla birlikte, onbinlerce kitap, onbinlerce dergi okunmazmış, onlarca dergi yayımlanmazmış gibi. Kitaplar ve dergiler basılırken, toplantılar düzenlenir platformlar çatılırken, devletin tüm izin verme, hak tanıma mekanizmalarını aşan bir cesaretle yürünmemiş, unutulmaz 141. ve 142. maddeler resmen değilse de fiilen delik deşik edilmemiş gibi.” (Koz, 2000: 108)

[Criticise the left, but not question the change: ] “Kalıpların içine sıkışmakla suçladıkları solun bir kesimi, “geriye doğru değişim olur mu, olmaz mı” tartışmaları yaparken, belki de özel geçmişlerinin sonucuydu, onlar “hızlı değişim süreci” dedikleri şeyin özünü sorgulamak istemediler hiç. Hangi değişim, ne yönde değişim, kimlere neler getiren kimlerden neler götüren bir değişim? Bu sorulardan ustaca kaçmanın ve çağdaş imajların verdiği cüretle, işi dümdüz bir “değişimden yana mısınız, değil misiniz” ayrımına götürdüler. İnsanlara yine bu cüretle, kolayca muhafazakar damgası vurdular.” (Koz, 2000: 109)

[Common features of these intellectuals: ] “En baştaki gibi: Sol geçmiş istikametinden gelip, içi tam doldurulamayan bir asabi liberalizm istikametine giden aydınlardı bunlar. Medyadaki konumları sayesinde, zaman zaman hayli popüler olabilen bir grup aydın. Ve isimleri de malum…” (Koz, 2000: 111)

[[[[Sabah Veriyor, Tiraj-Man Geliyor: ZAFER MUTLU -> Türkiye Cumhuriyeti’nden Yeltsin “Boş”luğu ve Yükselen Değerler]]]]

[Sabah as the newspaper of the rising values] (Koz, 2000: 113)

[Winds blowing in the world: ] “Mesele, “dünyamızda esen rüzgarlar” meselesi. Malum rüzgarlar, kimini daha az kimini daha çok, tüm medya kurumlarını etkiledi.” (Koz, 2000: 114)

[In sabah, one may find all the tendencies/values of the country: ] “Evet, gerçekten değişenleri, aslında değişmeyenleri, değişim adına pazarlanan her şeyi, tüm yeni değerleri rüzgar yönündeki tüm toplumsal eğilimleri, neredeyse eksiksiz biçimde bulabilirsiniz Sabah sayfalarında.” (Koz, 2000: 114)

[Common points of Sabah & Yeltsin, new world order: ] “Sabah’la Yeltsin’i birleştiren noktalar az değil ve Yeltsin’e duyulan hayranlık haybeye değil. Sabah da Yeltsin de, pragmatizmi bile aşan bir boşluğun temsilcileri. Lafza bakılırsa, demokratlar. Ama Sabah’ın sınır ötesi operasyonlara verdiği desteğin, Meclis’te ağızdan çıkan Kürtçe bir cümleye karşı manşetten aldığı tavrın, Yeltsin milliyetçiliğiyle birleçtiği noktada çok standartlılığın çağdaş örneklerini sunarlar. Ve Sabah da, Yeltsin’in kahramanlığı da yeni dünya düzeni denen şeye yaslanır.” (Koz, 2000: 115)

[Good, bad, real; left: ] “Farksızlaşma sürecinin bir sonucuydu bu. Ilımlı, uyumlu, uzlaşmacı ve tek tip ideoloji çerçevesinde, kendilerini ortada ya da sağda tanımlayanlardan olabildiğince farksız, haliyle zararsız solcular “iyi sol”, daha radikal, daha derinlemesine düşünenler ise “kötü sol” bakışlarına muhatap oluyorlardı artık. Bu bakışların sese dönüştüğü noktada, birkaç ayrı sıfat iliştiriyordu sol çeşitlerine. Zafer Mutlu iyi sol demedi de, uyanık bir ifadeyi, “gerçek sol” tamlamasını tercih etti.” (Koz, 2000: 116-7)

[Urban values, consumption: ] “Yeni değerlerin sözcüleri de, kentli tüketicilerden aldıkları destekle, işi önce “ne kadar tüketirseniz o kadar kentlisiniz” muhabbetine, daha sonra da “kent değerleri” söylemine vurdular. En pahalı, en gösterişli yaşayan, evine teknolojinin nimetlerinden maksimum sayıda sokabilenler “en kentli”ydi bu bakışla.”, [more economic power, greater status]  (Koz, 2000: 117)

[English, Sabah’s supplement – TV Guide, lifestyle etc: ] “Yükselen değerlere ters düşmeyen her toplumsal eğilimi başarıyla yakalamış Sabah’ın, ki bu kesinlikle kinaye değil, toplumsal İngilizce hastalığından yararlanmaması düşünülemez elbette. Manşetlerinden haberlerine kadar…” (Koz, 2000: 118)

[Image of ‘plurality’] “Olumlu-olumsuz yönleriyle popüler etkisini yitiren Cumhuriyet geleneği gerçeğinin yerini, yeni bir gerçekle değil, imajların kuşattığı bir boşlukla alan değerlerin gazetesidir Sabah. Farksızlaşma sürecinde, “çokseslilik” siyasi özünü nasıl bırakmışsa, Sabah’ın köşelerindeki çokseslilik de, benzer tellerden çalan yazarların asgari farklılıklarıyla, bir imajdan ibarettir. Sabah’ın desteklediği liberler, birer politik imajdır. Yeni dünya düzeninin “global” nimetleri, finansal-fiziksel gücü olmayan ülkeler için birer imajdır yalnızca. Milyarlar savrularak satın alınan “gusto”ların imaj olmaları gibi…” (Koz, 2000: 119)

[[[[Reklamı Çok Ama Piyasada Pek Bulunmuyor: BİREY -> Neo-Popülizmin Simgeleri ve Değişim İmajı]]]]

[Rise of the individual: ] “Değişim, çağdaşlaşma, yükselen değerler ve yeni düzen adına ağzını açan herkes, bireyden söz etti. İnsanlar sürüleri terk ediyordu artık, çobanların devri bitiyordu. Yaşanan, bireyin yükseliş süreciydi.” (Koz, 2000: 121)

[Individual as a symbol of neo-populism: ] “Keşke haklı olsalardı, keşke bireycilik değil birey yükselseydi gerçekten ve birey sözcüğü, neo-popülizmin evire çevire kullandığı bir simgeye dönüşmeseydi.” (Koz, 2000: 121)

[Erosion of union/solidarity: ] “Türkiye için, popülizmin kelime karşılığını çok çok aşan bir anlamla yüklü “halkçılık”, hayli yıprandı 80’lerin ikinci yarısından başlayarak. Bir popülist politika torbası niteliğindeki halkçılık söyleminin evriminde, imtiyazsız sınıfsız kaynaşmış kitlenin yerini alan birlik, beraberlik, el ele istikbale yürümek temaları tamamen etkisiz kalmadı ama önemli ölçüde cazibe erozyonuna uğradı. Klasik popülist söylemin, baş taraftan su almasıydı bu. Erozyonla açılan alan boş kalmadı. Neo-popülizm, yeni simgesiyle bu alanı dolduruverdi: Birey.” (Koz, 2000: 121)

[Number of the ‘individuals’ did not increase: ] “ “Ferd” olmanın pek muhabbetle karşılanmadığı dönemde, başarılı bir politik sonuçtu, ferd sayısı düşüktü. Değerler değişimiyle dil değişiminin ortak ürünü olan “çok sayıda birey piyasaya sürülmüştür” ilanlarının döneminde ise, yine başarılı bir politik sonuçtu, birey oranı aşağı yukarı aynı düzeyde kaldı.” (Koz, 2000: 122)

[Induce/persuade strategy: ] “Evet, yine başarılı bir politik sonuçtu. Çünkü, bireye verilen önemden söz etmek, gerçekten bireylerin oluşmasını arzulamak anlamına gelmiyordu ki. O bir “kafalama stratejisi”ydi yalnızca. Doğru, bireycilik yükseliyordu ama yıkılan duvarların altından birey çıkmamış, “dünyada esen rüzgarlar” Türkiye’ye “daha çok birey” ortamını taşıyamamıştı. İdeolojilerin boş tabutları önünde her gün cenaze töreni düzenleyenlerin dönemi, tek bir ideolojiyi pazarlamaya çalışanların değerleri, tam aksine, varolan bireyleri de çağdaş sürülere katabilme derdindeydi.” (Koz, 2000: 122)

[End of Ideologies: ] “Oysa, neo-popülizmin yıldızları bunun tersini iddia ediyordu. Onlara bakılırsa, ideolojiler mera, çağdışı politik liderler çoban, ideolojilere kapılanlar ise sürüydü. İnsanların düşünce ufkundan konuşma biçimlerine, körü körüne inandıkları ideolojilerin denizinde yutulup gitmişti yıllarca, geriye insan üretiminde kullanılan eski kalıplar kalmıştı.” (Koz, 2000: 122)

[They are partly right about ideologies’ smash of the people: ] “Bir ideolojiyi benimsemek, birey olabilme hakkından bütünüyle feragat etmek mi? Elbette ki hayır. Ancak, geçmiş dönemlerde, özellikle 70’li yıllarda, ideolojilerin bireyi ezdiği de, bir ölçüde gerçek. Yani, neo-popülizmin yıldızları, geçmişteki ideoloji-birey ilişkilerini değerlendirirken, tamamen denemese bile kısmen haklılar.” (Koz, 2000: 122)

[They also have neoliberal ideology: ] “Ama yeni dönemde bireyin yükselişe geçtiğini iddia ederken de, kısmen değil tamamen haksızlar. İdeolojiler kefene tıkılmaya çalışılırken, nimetleri öve öve bitirilemeyen, yumuşak bir metazoriyle hayatın içine monte edilmek istenen, monte edilen “gemisini kurtaran kaptanizm” ideolojisi mi bireye omuz veriyor? Hayli klasik ve aynı ölçüde geçerli ayrımla, o bireyciliğin yükselişi, bireyin değil.” (Koz, 2000: 122-3)

[Images camouflage the reality, image of individual: ] “Ve imajların gerçekleri kamufle ettiği, “mış gibi”nin prim yaptığı dönemde, bu büyük sessizliği yırtmak için, sessizler adına başkalarınca çıkarılan gürültüler… Neo-popülizm, bu yapay seslendirme stüdyosunda üslendi işte. Kendi sesi olmayan insanlara birey denemeyeceğini iyi biliyorlardı. Bu nedenle, “birey imajları” adına konuştular hep.” (Koz, 2000: 123)

[Rise of individual; depoliticization, insensitivity, ruthlessness, silence, better lives: ] “Depolitizasyon, duyarsızlık, hatta acımasızlık ve sessizlik gibi görünen şeyler hep bireyin yükselişini simgeliyordu, onlara bakılırsa. İnsanlar “Bir birey olduk, eski kalıpları reddediyoruz artık” diyorlardı ve daha iyi yaşamak istiyorlardı.” (Koz, 2000: 123)

[Ideology of consumption: ] “Oysa eskiden hiç olmazsa birkaç ideolojinin kalıplarıyla boğuşulurken, yeni değerler tek ideolojiyi dayattılar tepeden. İdeolojik kalıpların yerini ise tüketim kalıpları aldı. Tüketim kalıplarına göre statü kovalayan insanlar nasıl birey olabiliyorlarsa…” (Koz, 2000: 124)

[How ads create differance: ] “Gündelik ilişkilerde belirleyici bir rol kapan televizyon reklamları, ürünlerin farkı üzerinden seslenme stratejisini yedek kulübesine oturttular çoğunlukla. Ürünlerin, tüketicileri nasıl farklılaştırdıkları noktasına yüklenildi.” (Koz, 2000: 124)

[Being different: ] “ “O artık farklı, farklı olun, farkınız fark edilecek” sloganları kullanıldı. Nasıl farklı olunabiliyordu? Türk traş kremi pazarının neredeyse yarısını elinde bulunduran firmanın, yılda bilmemkaç milyon tüp tüketilen traş kremini kullanarak örneğin. Şu bankaya para yatırarak, bu arabayı gazlayarak, falanca deodorantı, filanca blucini alarak, birey kimliğini, “farklı insan” statüsünü kolayca kucaklayabilirdiniz.” (Koz, 2000: 124)

[Images & Politicians: ] “İyi bir liderin modaya uygun gömlek giymesi gerekiyordu. Mesut Yılmaz, Baykal’la blucinleri çekip pikniğe gitmedi ama çizgili tişörtlerle fotoğraflar çektirdi. Kırk yıllık Demirel, Hawai gömlekleriyle poz verdi. İnönü, spor ceketin içine kravatsız kareli gömleği çekti, öğrencilerin arasına karıştı. Demode kasketi çok eleştirilen Ecevit’e pembe eşofmanlar eşliğinde, Belgrad Ormanı’ndaki jogging parkurunun yolu gösterildi, kabul etmedi neyse ki. Sonra sıra bilgisayarların başında poz vermeye geldi. Ve bu zincir böyle devam etti.” (Koz, 2000: 126)

[What’s the alternative? ] “Çünkü seçmenlerin sekiz-dokuz yılı, özel laboratuvarlarda hassasiyetle üretilip ağızlarına sürülen iki sloganla geçti. “Ne zekiyim, ne çağdaşım, ne güzel soruyorum” dedirten ama özünde, sistemin mantığına sıkışıp kalan iki slogancık. İlki 1983’ten 1991’e kadar idare eden “alternatifleri ne” sorusu. Her türlü eleştiriye karşı “alternatifleriniz ne, alternatifleri ne” deniyor, iş bitiyordu. Sonra, 1991’de, ikinci slogan yaratıldı: “Kaynak nerede, kaynağı nereden bulacaksınız?”, “Bu papağanlığın neo-popülist yorumu, insanların sürülerden ayrılıp bireylik mertebesine yükselmeleri, her şeyi özgürce sorgulamalarıydı.” (Koz, 2000: 126-7)

Can Kozanoğlu, Cilalı İmaj Devri: 1980’lerden 90’lara Türkiye ve Starları, İletişim Yayınları, 2000.

 

Le Breton, Kent Yürüyüşü

Bir kentte yolunu bulamamak çok da önemli değildir. Ama bir kentte bir ormanda kaybolur gibi kaybolmak için eğitimli olmak gerekir. Sokak adlarının kaybolan kişiye çatırdayan kuru dalların diliyle hitap etmesi gerekir ve kent içindeki küçük sokaklar bu kişiye günün saatlerini bir dağdaki vadi kadar açık seçik biçimde yansıtmalıdır.

Walter Benjamin, Tek Yön

Kentin bedeni

Kendi kentinde, sokaklarında, mahallelerinde yürüyen insanın öyküsü buraları daha önceden tanısın ya da yürüdükçe tanısın her şeyden önce duygusal bir öyküdür ya da bedensel bir deneyimdir. Gezintisine sesli ve görsel bir fon eşlik eder, bedeni hararetin dalgalanmalarını kaydeder ve nesnelere ya da mekâne temas edince tepki verir. Zor ya da kolay örtülerini kat eder. Bu duyumsal örgü sokaklarda yürümeye, değişen koşullara göre keyifli ya da keyifsiz bir hava verir. Kentte yürüme deneyimi tüm bedenin katılımını gerektiren bir etkinliktir, duyumun ve duyuların sürekli devreye girmesidir. Kent insanın dışında değildir, içindedir onun, gözlerinin, kulaklarının ve öteki duyularının içindedir, sahiplenir kenti insan ve ona yüklediği anlamlara göre etki eder. “Yıllardır kaygısız, tasasız insanlar için yani kaybedecek zamanı olan ve Paris’i seven insanlar için bir ‘Paris Planı’ kaleme alma hayalleri içindeyim. Ve yıllardır bu yolculuğa başlama sözü veriyorum kendi kendime: kendi semtimden, Kuzey garından ve Doğu garından Chapelle’e doğru… Nedeni buradan otuz beş yılı aşkın bir süredir ayrılmamam değildir; burası özel bir fizyonumiye sahiptir ve tanınmasında yarar vardır” (Fargue, 1993, 17). Her kentlinin kendi mekânları, kendi etkinliklerinin çevresinde dönen ve sürekli kullandığı ya da canı istediğinde, hava durumuna göre, acele etme ya da aylak aylak dolaşma, yolca yapacağı alışverişlere göre değiştirdiği, özel güzergâhları vb vardır. Her sakinin çevresinde, kentteki gündelik etkinlilerine, çalıştığı semte, uğradığı resmi dairelere, kütüphanelere, dostlarının yaşadığı semtlere, çocukluğunda ya da yaşamının çeşitli dönemlerinde tanıdığı semtlere göre on binlerce yol oluşur. Bir de hayalet bölgeleri vardır: hiçbir zaman gitmez oralara çünkü bu yerlerde hiçbir etkinlik hiçbir çekicilik söz konusu değildir, sadece arabayla zaman zaman geçer buralardan ama durmayı aklından geçirmez, biçimleri ve yapıları korkutur onu.

“Bana Paris’te rastlayacağınızdan emin olabilirsiniz, akşama doğru, Matin matbaası ve Strasbourg bulvarı arasında Bonne-Nouvelle bulvarına gidip gelmeden üç günüm geçmez. Neden bilmem ayaklarım beni oraya doğru götürür, hemen her zaman belli bir amacım olmadan, hiçbir şeye karar vermeden, belirsiz birtakım şeylerin oralarda olup biteceği düşüncesiyle oraya doğru giderim” (Breton, 1964, 36). Biraz olsun tanıyanlar ya da sokaklarına aşina olanlar için her kentin, yürüyüşçünün, uzun süre uzak kalmış olsa bile, daha ilk adımlarında yöneldiği kendi çekim bölgeleri vardır: Brüksel’de Lemonnier bulvarı sahafları, Tours’da Loire, Paris’te Quartier Latin, Strasbourg’da Ill kıyıları ya da Katedral, Napoli ya da Roma’da bir kafe, Lizbon’da bir alan, bir bulvar, bir sokak, bir mağaza, bir bank, bir ev… Bu çekimler kişisel bir öyküye, çocukluk dönemlerine, bir kafenin terasında geçirdiğimiz ve daha sonra tekrar yaşamak istediğimiz bir huzur anına, bir sokağın, bir semtin ortamına, bizi çok etkilemiş olan bir ada, eskiden gördüğümüz bir yüze, bir müzeye bağlı olabilir… Kenti çok iyi tanıyan biri, kimi zaman şu ya da bu seçiminden sonra ilk şaşıran ve gülen kimsedir ya da muhatabının zevkleri üstüne uzun süre kafa yorabilir. Ama herkes nesneleri kendi gözleriyle görür. Her kent özneldir.

Bir kenti arşınlayarak kendini keşfetmenin bir başka biçimi, gerçeküstücüler gibi, sokaklarda, rasgele, başıboş dolaşmaktır. 60’lı yıllarda sitüasyonistler bu rüzgârın götürdüğü yere girme alışkanlığına tekrar sahip çıkmışlar ve bu tür yürüyüşleri “farklı ortamlardan alelacele bir geçiş tekniği” gibi tanımlamışlardır. Kentli belli bir amaçla evinden çıkıp bir güzergâhta yürüyebilir ama kimi zaman da keyfine bırakır işi ve adımlarını engellemeye çalışmaz (Augoyard, 1979; Giard, Mayol, 1980). Yürüyüşçü, kimi zaman, belki ileride daha bilinçli olarak döneceği yerleri tanımak için elinde haritayla dolaşsa da kendi kişisel yolunu yaratarak keşfetmeye çalışır kenti. Kentte yerlerin çekiciliğinden başka bir sınır tanımayan aylak böyle yürür. Alışkanlıklarını bir yana bırakır, alışık olduğu güzergâhlar ağını terk eder, onların ötesine geçer, unutur onları, aşar.

Aylak kentte, ormanda yürür gibi yürür, keşiflere açıktır. Yüzleri ve yerleri gözetleyerek, kişisel meraklarının peşinde, “asfaltta bitki toplar” (Benjamin, 1979, 57). Gözlerini ırmağa dikmiş halde yürüyen, gelip geçenlerin yitirdiği bozuk paraları arayan o hoş insan Henri Calet’in zıddıdır. Büyük bir olasılıkla Calet bu paraları bulabilen ve bu nedenle kendisini tebrik eden tek insandır çünkü hiçbir zaman hiçbir şey bulamayan taklitçileri sonunda yorulurlar ve gözlerini sokaklara çevirirler. Aylak, kendi içinden gelen ses doğrultusunda yol alır, duygusal çekimlerini anlık sezgileri, bir yerin atmosferiyle ilgili sezgileri yönlendirir; girdiği yol beklentilerini karşılamamışsa ansızın, kolayca yolu kısaltır ya da başka bir yöne sapar. Yerlerin çekiciliğiyle baş başadır, tutsağı olmuştur ve henüz bilmediği ama kendisine değişik bir yaşam sunan coğrafi eşiği atladığında daha sonraki yerin çekiciliğine kapılır. Kendisine hüzün verici gözüken vasat bir yerden hoşlanmadığı da olur. İzlenen yol yürüyüşçünün duygusal durumuna göre asla aynı mesafelerde değildir ve görülen manzaralar da hep aynıları olmaz. Yorgunluk derecesi, acele etmek zorunda olmak ya da olmamak, yürüyüş için kendini hazır hissetmek ya da hissetmemek yürünen güzergâhı elverişli ya da elverişsiz hale getirebilir. Bu bağlamda nesnellik her zaman yaşanan anın atmosferinden süzülür, bedenin bu işi sahiplenmesi ya da sahiplenmemesiyle ilgilidir, asla katıksız bir fizyoloji değildir, bir psikoloji, daha doğrusu duygusal bir coğrafyadır. Kentte yürüyüş hiç kuşkusuz, aynı zamanda da bedensel bir alışkanlıktır, bugün Kalküte ya da Bombay sokaklarında, yakıcı bir güneş altında, hiç durmadan yürüyorum, tişörtüm terden sırılsıklam, eskiden de Rio de Janeiro, Lizbon ya da Roma sokaklarında yürürdüm böyle, tek yorgunluk bedenin yorgunluğundan çok doymak bilmez merakın verdiği yorgunluk. Ben kendi payıma, sadece bedenin, rasgele sokaklara ve o andaki ruhsal durumuma göre yakaladığı bir kentte başkasını tanımıyorum.

Aylaklık etmek kentte yürümek sanatı demektir. “Sokak, dört duvar arasındaki kentli gibi, binaların cepheleri arasında kendini evindeymiş gibi hisseden aylak için bir apartman dairesidir. Dernek adlarının yazılı olduğu parlak plakalara, kentlinin, salonundaki yağlı boya bir tabloya verdiği değeri verir. Duvarlar, üstüne not defterini dayadığı sıradır, gazete bayileri kütüphaneler gibidir, kafelerin teraslarını ise, çalıştıktan sonra kendi içini seyrettiği bow-window’lar gibi görür.” (Benjamin, 1979, 58). Gelip geçenlerin yüzlerinden oluşan orman anlamaya, onların bahtlarından yararlanmaya çalışan aylağın bilgeliğine sunulmuştur (Le Breton, 1992) ve aylak en iyinin ve en kötünün, görünüşlerinin gizlediği tüm sapmalarla birlikte orada sürekli yan yana olduklarını bilir. W. Benjamin polisiye türünün kentte doğduğunu hatırlatıyor. “Gözlemci, kimliğini gizleyerek oynayan bir prenstir” diyor Baudelaire (Baudelaire, 1968, 552). Aylak, amatör bir sosyologdur ama aynı zamanda da güçlü bir romancı, bir gazeteci, bir siyaset adamı, bir anekdot toplayıcıdır. Her zaman uyanık, gevşek ve uyuşuktur, hoş ve ince gözlemleri, mola verdiği bir kafede, notlar almadıkça ve gözlemlerini profesyonelleştirmedikçe ya da suç ortaklığı yapan bir kulak yorumlarını dinlemedikçe çoğu zaman anında unutulur, kaybolur gider.

Kent ancak sakinlerinin adımlarıyla ya da onu yürüyüşleriyle, buluşmalarıyla, dükkânlarına, ibadet yerlerine, resmi dairelerine, istasyonlarına, kafelerine, eğlence yerlerine vb girip çıkmalarıyla canlandırarak yaratan gezginleriyle var olabilir. Gelip geçenler kentin canlılığının ya da uyumasının, verdiği zevkin ya da sıkıntının işaretidir. Zamanın akışı etkinliklerinin özel anlarını belirtir. Şafak vakti, az ya da çok seyrek, henüz uykuda olan uyku zamanına çok fazla hoşgörülü davranmayı istemiş olduklarından hızlı yürüyen insanların sokaklarına düşer. Gecikmeyi telafi etmek için acele etmek gereki ve bu acelecilik içinde bakışın aylaklığına pek fazla zaman kalmaz. Sokaklar boştur, belki bir gece kuşu ya da sabahın köründe yollara düşmüş biri görülebilir. Daha sonra, orta lise, üniversite öğrencileri sabahın daha makul saatlerinde işlerine gidenlerin saflarına katılırlar. Bu saatlerde sokaklar canlanır, mağazalar kapılarını açarlar, otomobiller yoğunlaşır, daha sonra vakitleri bol olan ya da alışverişe giden yayalar çıkar ortaya. Yaya akışı öğleye doğru yoğunlaşır ve daha sonra zayıflar. Yazın, kafelerin terasları tabaklarına ve bardaklarına olduğu kadar gelip geçenlere de dikkat eden müşterilerle dolup taşar. Akşama doğru, sokaklar yavaş yavaş boşalır, sadece eğlence düşkünleri, gece kuşları ya da arkadaş ziyaretlerinden veya restoranlardan dönenler ve evlerine dönmek için acele edenler ya da bir süre daha vakit geçirmek isteyenler kalır dışarıda. Gece sınırları siler, nesnelerin bildik anlamını genişletir ve maceranın çekiciliğini ya da bilinmeyenin getirdiği sıkıntıyı kuşatır. Etraf tehlike ya da tehdit doludur sanki. Sokaklarda hüküm süren görece sessizlik, araçların seyrekleşmesi öteki tuhaflıklar olarak görülebilir.

Bibliyografya
Jean-François Augoard, Pas à pas. Essai sur le cheminement quotidien, Paris, Seuil, 1979.
Charles Baudelaire, “Le peintre de la vie moderne”, in Œuvres complètes, Paris, Seuil, 1968.
Walter Benjamin, Charles Baudelaire, Paris, Payot, 1979.
André Breton, Nadja, Paris, Poche, 1964.
Léon-Paul Fargue, Le piéton de Paris, Paris, Gallimard, 1993.
Luce Giard, Pierre Mayol, L’Invention du quotidien T2: Habiter, cuisiner, Paris, 10-18.
David Le Breton, Pasions du risque, Paris, Métailié, 1992 (4 éd 2000).

David Le Breton, Yürümeye Övgü, çev. İsmail Yerguz, Sel Yayıncılık, 2008 [2000], 2. basım, s. 99-104.

Uyar, İstanbul’la Aram Bozuk Bu Aralar

“Kadın, kente kapalıdır uyandığında – dünyanın neresinde olur­sa olsun. “Ev”i yaşama başlatma görevi yüzyıllardır ona veril­miştir çünkü. Belki perdeleri aralayıp havanın nasıl olduğuna bir göz atar: Ev halkının o havaya göre giyinmesini sağlayacak, eksikleri giderecektir çünkü. O arada gözüne ilişen görkemli bir ağacın ya da kenti saran pus tabakasının dikkatini dağıtmasına izin vermez, radyodan yükselen içli bir şarkıyla anılara sürük­lenmez.

Sabah saatleri, onun o anda yapmak, sıraya koymak zorun­da olduğu işlerle yüklüdür. Ev halkının nedense hep son ana ertelediği, son anda hesabını kendisinden sorduğu sorunla da uğraşır. Üniformanın bir düğmesi düşmüştür, pergel nerededir, görmüş müdür acaba? Pardösü, temizleyiciden gelmiş midir?.. Kendi ördüğü, dünyaya karşı savunduğu bu kozanın içinde, demli çay, kızarmış ekmek kokusuyla sarmalanmış, kraliçeliğin ve köleliğin çelişkili, buruk tadını çıkarmaya çalışır.

Herkes gittikten ev boşaldıktan sonra, bir yorgunluk çayı ya da kahvesi içerken kendine birkaç dakika ayırabilir ancak. Yü­zünü inceler, kaşlarını alır, saçına bir biçim verir, o gün ne giyeceğini kararlaştırır; belki de aynaya bakıp dilini çıkarır, kimbilir… Ev kadını konumundaysa ola ki “Özel Bir Gün” filmin­deki Sophia Loren gibi çok çocuk doğurup rejime hizmet etti­ği için ideal anne ödülünü kazanan, Mussolini hayranı İtalyan anası gibi şöyle mırıldanır kendi kendine: “Şu yatakları toplaya­cak bir başka anne gerek, bir anne de bulaşıkları yıkamalı, bir de yorulacak bir anne gerek.” Yine de yanaklarına hafif bir allık sürmekten geri durmaz. Kentle buluşacaktır ya…

Kadınların süslenmesini; toplumca kabul edilme isteğine, bir çevreye yaranma, erkeklere ya da belli bir erkeğe güzel görünme çabasına yoranların gözden kaçırdıkları en önem­li nokta, kadının artık nerdeyse içgüdüleşmiş bir alışkanlık­la tıpkı evini güzelleştirişi gibi dünyayı da güzelleştirme is­teğidir. (Son yıllarda erkekler de bu gereksinimi duyuyorlar iyi ki.)

O yüzden de, sözgelimi Çayırbaşı kesiminde yaşıyorsa ken­tin, allı-morlu, iri güllü pantolon-şalvarının üstüne yeşil bir hır­ka geçirerek, başına kenarları iğne oyalı beyaz bir yemeni, onun üstüne çağdaş bir eşarp bağlayarak, bilmeden de olsa karşı çıkar evrensel renk uyumuna, yalnızca yaşadığı kent parçasına, alaca­lı kıyıya uyarlanır, cesur renklerle savunur varlığını (Oysa koca­sı, poturlu ve kasketliyken de kentli erkeğin uygun bulduğu gri renkten şaşmaz).

Fatih yöresinde, kadınların başlarını bağlamadan geçe­medikleri sokaklardan birinde yaşıyorsa (evet, bugün!) solgun başörtüsünün altında kalan, görünmeyen saçlarını beliklerle güzelleştirdiğini varsayabilirsiniz.

Kent, her gün içli-dışlı olduğu kadının, yaşama kültürünü,beğenisini, hatta kilosunu, hatta yüz çizgilerini belirleyen bir aynadır. O kadarına ki, iyi bir gözlemciyseniz bir kadının han­gi kentte büyüdüğünü, hangi kentle beslendiğini çabucak anla­yabilirsiniz. Kentin hangi kesiminden geldiğini bile. Kültür dü­zeyini kestirebilmek için bir zamanlar tek ipucu, konuştuğu dil­di ama bugün Türkçe artık kesin bir gösterge değil bu konuda: Televizyon Türkçesi en az ortaklaşayı belirledi bile.

“Bir kentin tarihini kavramanın en kestirme yolu,” diyor bir dostum, “o kentte doğup büyümüş bir kadının yıllar yılı es­nafla ilişkilerinde kullandığı dili incelemektir. “Bu dildeki değişmeleri… Beşiktaş pazarındaki bir tezgahtan don-sütyen alan bir İstanbullu ile Bağdat caddesindeki bir mağazadan alışveriş edenin seçtikleri sözcükler ne gibi farklılıklar gösterir acaba? Bu fark kentle beslenen kadını, hemen her dilde kadın olarak ta­nımlanan kenti nasıl açıklar?

Beşiktaş pazarcılarına, kadına sır saklar akrabalar gibi yak­laşmalarını palabıyıklı da olsalar hafif kadınsı davranmalarını; öte yandan Rumeli Caddesi esnafına kadın müşterinin gözleri­nin içine “erkekçe” bakmalarını öğreten gizli iletişim, yalnızca toplumsal sınıf ayrımından kaynaklanmasa gerek. Bir sokakta”Yenge” ya da “Bacı” olan kadın, iki sokak ötede “Hanımefendi” katına yükselebilir.

Şimdilerde bakıyorum da, doğduğum, yaşadığım, ilikleri­me kadar bağlı olduğum İstanbul’la bir besleme ve kalkındırma ilişkisi kalmamış aramızda. Bir nostalji canavarının eline düş­müş, yalnızca asimetrik iskeletiyle ayakta durabilen, gururu kı­rılmış bir kent artık İstanbul. Resmi tarihlere elbette bel bağlan­maz ama bu izlenimci tarihlere bel bağlanır anlamına gelmez ki. Nostalji canavarı, çok özel, çok kişisel ve özellikle yarım yama­lak levanten bilgilerden bir tarih derlemeye çalışıyor bu aralar yaşamadığı, ya da en azından bir bölüğünü yaşadığı bir geçmişi bütünüyle yakıştırmaya çalışıyor bu kente: İnsansız bir geçmiş.

Hadi Ahmet Mithat Efendi’nin “günahkar Beyoğlu”su ile “saf Fatih”ini önemsemiyorsunuz, Hüseyin Rahmi Gürpınar, Ahmet Rasim, Ahmet Hamdi Tanpınar, hele Sait Faik, hepten unutuldu mu? Beyoğlu’na dizilen müsamere lambaları, kafanı­za düştü düşecek “mobil”ler, düzeltilmiş kaldırım taşları, eski tangolarla, valslerle kalkındırılmış eski “lokal”ler, korunmaya alınmış yapılar, kentin “dekoratif tarihi”ne (ne demekse!) kılıkılına bağlı sokaklar, şadırvan çevresindeki tıpatıp çiçek türle­riyle özel alanlar neye yarayacak sonuçta? Oralara saydığım bu yazarların ve başka yazarların hiçbiri artık adım atamayacağı­na göre, aslına bakılırsa, yaşasalardı da adım atmayacaklarına göre, kent tarihinin en önemli bölümü, yaşanmış bölümü es ge­çilmiyor mu? İnsanları yani… Beyoğlu kalkındığında caddede salınacak Frenk giysili cicibeyler, Müslüman semtlerde dolana­cak süzgün dilberlerle bıçkın kabadayılar nereden getirilecek? Televizyon dizilerinden ödünç mü alınacak yoksa?

İstanbul’la aram bozuk bu aralar. Ben onun istediği giysile­ri giyemiyorum, o bana yapay bir ağırlama sunuyor barlarında­ kafelerinde-çarşılarında. Kalkıp Balık Pazarı’na uzanmak var, Kabataş’taki kahvede bir çay içmek, Boğaz yolunda yürüyüp bir sigara tellendirmek… Genç yaşta bile kalçaları sarkan yine de o ge­niş kalçalara sıkı kot pantolonlar giymekten, enine çizgili tişörtle­rini pantolonların üstüne çıkarmaktan, kulaklarına taktıkları ina­nılmaz ağırlıktaki küpelerle havalandıracakları kenti yerçekimine uğratmaktan gocunmayan genç kadınların -belki de haklı olarak yarattıkları- çağdaş metropol imgesini görmezden gelerek… (Kıyı ­köşede bir şeyler kalmıştır, birileri kalmıştır avuntusuyla oyalan­mak daha kolay, neden yalan söylemeli bu kargaşada?)

Metropollerin ekonomik baskılar sonucu taşra kültürüne boyun eğmek zorunda olduklarını biliyorum ama İstanbul’un baştan bu kültürle başedecek bir apayrı kültürü yok muydu? Ka­famı kurcalayan o.

Bir kadının bir kentle nasıl bütünleştiğini, nasıl onunla bir­likte soluduğunu anlatan romanı Mrs. Dalloway’de sabahın er­ken saatlerini şöyle anlatıyor Virginia Woolf:

“Bond Sokağı büyülerdi; o mevsim, sabahın erken saatlerin­de; uçuşan bayraklarıyla; dükkanlarıyla; ne bir su sesi; ne bir ya­kamoz; babasının elli yıldır takım elbise satın aldığı dükkanda bir top tüvit; bir-iki inci, buz kabı üstünde alabalıklar.

‘Hepsi bu kadar,’ dedi balıkçıya bakarak. ‘Hepsi bu kadar,’ diye yineledi eldivencinin vitrininde duralayarak. Savaş’tan önce kusursuz denilebilecek eldivenler vardı bu dükkanda. İh­tiyar William amca, bir hanımefendi, pabuçlarıyla eldivenlerin­den belli olur, derdi. Savaşın ortasında bir sabah, yatağında doğ­rulmuş, öbür yana dönmüş. ‘Artık dayanamayacağım,’ demişti. Eldivenler ve pabuçlar; kendisi eldivene pek düşkündü gerçek­ten, ama öz kızı, Elizabeth’i, hiç aldırmazdı böyle şeylere.”

Ev kadınlarının ördükleri kozayı küçümserken bir yandan hep aynı barlara, aynı güvenceli dost birleşmelerine gitmeyi öz­gürlük ve yiğitlik sayan, kentin getirebileceği belalardan kork­mayı ilke edinip caddelerini boş bırakan, bir balıkçının sıcak ba­kışları karşısında bile kendilerini “meta yerine konmuş” sayan kadınlardan olmadığıma göre belki de artık tam anlamıyla bir kent sayılamayacak kadınsız İstanbul’la, tam anlamıyla bir kadın sayılamayacak kentsiz ben, ortak bir yazgıyı paylaşıyoruzdur.”

Çağdaş Şehir, Sayı 4, Haziran 1987

Tomris Uyar, Kitapla Direniş: Yazılar, Söyleşiler, Soruşturmalar, haz. Handan İnci, Yapı Kredi Yayınları, 2011, s. 246-9.

Bloch, Oyun Tarzları, Maalesef [günde ve kentte oluş]

“1.
Gün, fazla bir şey vaat etmiyor gibiydi bugün.

Para yoksa Paris bile küçülür. Eski işçi meyhânesine gittim ki daha kötü olup da daha ucuz olmayanları da var.

Fakat orada kendinden geçen birini gördüm; hem de adamakıllı, öylesine masûm bir haz duyarak, tam da olması gerektiği gibi. Karşımda duran adam, çalışmaktan yıpranmış yumruklarında bir ıstakoz tutuyordu, ısırdı ve öyle bir kırmızı kabuk tükürdü ki, sanki yerden kabuk fışkırıyordu. Şu da var ki, ona bir kez sahip olduğunda da, kabuğun içindeki yumuşak varlığa sessizce ve anlayışla, neşeyle hitap ediyordu. Burada bir mal, nihâyet, keyif süren burjuvalar tarafından aşağılanmıyordu; yoksulların teri, yani sermaye rantının utancı bu adamın aldığı tada karışmamıştı. Bu, henüz hiçbir burjuvanın burjuva olmaktan utanmadığı ve kendini sadece rahatlıkla değil, gururla da bir rantiye olarak adlandırdığı Paris’te tuhaf mı tuhaftı. Istakozlu işçi hikâyesi, çok eskide kalan, o zamanki büyük soygunla ilgili başka şeyleri de hatırlatacaktı. Böylelikle de, paranın artık mallar etrâfında havlamadığı veya içlerinde kuyruk sallamadığı belirli bir süre-sonrası ışır gibi oldu; hani sâf zihniyet/hissiyat ile sâf ısırık arasındaki tümüyle aptalca seçime hiç de gerek kalmayan zamanlar…

2.
O akşam hiç de her zamanki gibi yürümüyordu insanlar. Soldan yukarı, sağdan aşağı vınlayan arabaların hızla insanın üstüne üstüne geldiği cadde-ortasından kaçılmıyordu.

Aksine, bu orta şerit nihâyet canlanmıştı, hattâ üzerinde bir şeyler boy veriyordu. Caddenin hâkimi olan trafiğin bombardımanı kesilmiş, daha öteye, çevre yollara çekilmişti ve hârikulâde asfaltta âdetâ oturuluyordu. Caddenin üzerine çaprazlama asılan kâğıttan fenerler, içerisinde dans edilen alçak bir mekân yaratıyordu. Evler bu mekânın duvarlarını oluştururken, etrâftaki aydınlatılmış pencereler, tıpkı kendi kendine parıldayan ve içinde insanların iki misli yansıdığı aynalar gibi, yeni lambalar olarak parlıyorlardı. Ve en güzeli de, dans mekânının sadece iki yandan kapalı oluşu, bunun dışında tek başına, hem de yan sokaklarıyla birlikte uzun caddeye sahip olmasıydı. İleriki köşeden yine müzik sesi yükseliyor ve çiftler ışıldayan mahallede dilediklerince dolanıyorlardı.

İşte bu, 14 Temmuz’da, o büyük gündeki Paris Caddesi’dir. Bastille ele geçirildiğinde de halk dans etmişti, kalenin yerle bir edildiği yerin üzerinde. O yer kutsal ruhların çimenliğini temsil ediyordu ve bu değişmedi; tabiî o zamanlar dansın doğası farklıydı. Fakat devrimciler sâkinleşip, gençlik çılgınlıklarına son vermiş olsalar da, “millî bayram”ın içinden o uzak hâtıra yine de beliriyor ara sıra. Ama, öyle millete toptan bir bağlılıkla falan değil, aksine, yeniyetme bourgeois gentil’homme(*) ile barış yapmaya yanaşmadan. Zirâ, 14 Temmuz 1928’de hasır şapkalı bir bey tarafından sürülen bir araba, sözü edilen o dans caddelerinden birine girmeye kalkıştığında, o ânda dans edilmediği hâlde, öncesinde de bir dizi sıradan taksinin buradan geçmiş olmasına rağmen, halk ona yol açmamıştı. Herhâlde, aslında pek de bir özelliği olmayan, ama burada tuhaf bir şekilde -belki de renginin açıklığından ve genelde araçlar hasır şapkalarla sürülmediğinden- egemen sınıfın simgesi hâline gelen hasır şapkaydı milleti kızıştıran. Kışkırtıcı hasır şapka geri çekilmedi, aksine tam gaz kalabalığın içine daldıydı. Fakat yirmi bilek-pençe arabayı arkadan tutmuştu bile; onu öfkeli egzozuna inat, tekrar gönüllü yarış pisti olan caddeden aşağı sessiz bir ritimle bir o yana bir bu yana çekiyordu. Propriétaire/Mal sahibi (sürücü) bile, tepki vermekten gelen tehditkâr bir spor hazzıyla sâkin bir şekilde çabalıyordu. Sadece bir keresinde nerdeyse geçip gitmeyi başaracaktı ki, ikinci sevinçli olay yaşandı: Genç bir kız âniden arabanın önüne atladı ve önce elinde tuttuğu, sonra ağzına götürdüğü bir çiçekle gülümseyerek korkusuzca dans edip, aracını frenleyen beyefendinin hareketlerini yönlendirmeye başladı; araba durduğunda ise büyük ve çalımlı bir istihzâyla, reveransla eğildi. Artık bu aşamada sürücünün gerçekten de kendisinin geri çekilmesine izin verilmesine imkân tanıması gerekirdi, ne ki egemen sınıfların teslim oluşları bile çarpık, soyut ve anti-diyalektiktir; kısacası, durumu kavrayacağı ve kendini bu durumdan kurtaracağı yerde, provokatör, milletin içine tam gaz dalmanın gücünü ondan daha az iddiâlı olmayan bir ricata çevirip, geri döndü, o ağır ve yanlış manevrasıyla bu kez gerçekten kalabalığın içine daldı. Birkaç kadın duvara sıkışmış, erkeklerin ise geriye dönen aracın arkasında yapacak yerleri kalmamıştı. Böylelikle hava birdenbire gerginleşti, küfürler savrulmaya başladı ve araba tam mânâsıyla linç edilircesine yanlardan kaldırılırken, son ânda sürücünün ön direksiyonu doğru konuma getirmesiyle araba devrilmekten kurtulup, şimşek gibi fırlayıp kaçtı. Kaçmasına kaçtıydı ama, o hasır şapka en azından hangi kılıkta olursa olsun, nelerin beyaz zambağın uhdesinde olduğunu öğrenmişti. Genç bir delikanlı şapkayı burjuvanın başından çekip kapmıştı, onu havaya fırlatıyor, sonra başkaları kapıyor, müzik de yeniden çalıyor ve çiftler dans etmeye başlıyordu; üstelik sadece ayak ve bedenleriyle değil, elleri de boş durmadan: Havaya fırlatılarak bir çiftten diğerine geçen hasır şapkayı aramakla meşgûldü eller, tâ ki şapka, âdetâ Bastille’in pek nâçizâne, pek temsilî biçimde ayaklar altında çiğnenmiş temsilcisiymiş gibi, üstünden silindir geçmişçesine nihâyet yere serilene dek. Artık kestirme caddeye girmek için yaklaşan akıllı uslu taksi şoförleri derhâl geri basıyorlardı; iktisat partisi iç savaşa katılmaz. Ve Âsiler Caddesi de kısa bir süre sonra Paris’te biraz 14 Temmuz dansı yapan tek cadde oolduğunu unutacaktı. Böylece hasır şapka tarihe geçmek bir yana, bir polis raporuna bile girmeyecek, sadece bu küçük, bekleyen öyküde yer bulacaktı.

3.
Yine Paris’te, çok sâkin bir adam iki yıl önce şunlara yol açmıştı.

Yeşil bir şnapsın önünde oturuyor, arada bir okuyordu. Kafe bu saatte çok işlek, sohbetler canlıydı, havaya ise politik bir huzûrsuzluk hâkimdi. Müşterinin yanında, onu ekmek zammı ve Frank’ın değer kaybı meselelerinden epey uzaklaştıran bir kitap vardı, ama belki de o kadar da uzağa götürmeyeni, zirâ üzerinden geçeli sadece otuz yıl olmuştu. Hani o vakitlerin deyimiyle fin du siècle’in [yüzyılın veya çağın sonu] üzerinden, ki o süslü insanlar, kışlalara “yollanan” birliklere rağmen, bunu unutmuş gibiydi. “Mamafih, daha yaşlıca okurlar”, böyle yazıyordu kitapta, “daha yaşlıca okurlar, gazetelerin bir vakitler Paris’teki, göründüğü kadarıyla üyelerini polisin sadece kısmen ele geçirebildiği, dallı budaklı bir çetenin yol açmış olduğu anarşist bombalı suikast olaylarını kısa aralıklarla tekrar tekrar haber edip durdukları o günleri ve dünyayı saran o büyük heyecanı belki hâlâ hatırlarlar. Bombalar, anlaşıldığı kadarıyla rasgele atılıyordu; evlere olduğu gibi St. Lazare tren istasyonundaki sık bir kafeye de, kâh millet meclisine kâh küçük bir lokantaya, hattâ içinde tek bir Allah’ın kulunun bulunmadığı Madeleine Kilisesi’ne bile. Bir kışla havaya uçmuş, Sırp elçi sokakta kurşunlanmış, Cumhurbaşkanı Sadi Carnot ise tiyatroya giderken bıçaklanarak öldürülmüştü. Devir, Revachol, Vailant, Henry, Caserio ve diğer tehlikeli eylem propagandacılarının devriydi, dinamitin ve burjuva toplum ve ahlâkına dönük o en sinsi tehdidin devri.” Böylece kitap söylentilerin tâ göbeğine, hattâ daha da geriye, çocukluk günlerinin korku dolu gecelerine götürüyordu: Ortaya çıkarılan anarşist birlikler bile, şakası olmayan kolportajdan (**) çıkmışçasına, dehşet uyandıran isimler taşıyorlardı. Meselâ “Bilancourt’un Belâ Delikanlıları”, “Batignolles’lu Panterler”, “Cettes’li Meşe Yürekliler”, “Doğanın Çocukları”, “Lille’li Kürek Mahkûmları”, “Sedan’ın Prangası” ve “Terre Noire’lı Yatağan” vardı. Sonunda komplocu gazetelerin kendileri bile, masûm ilânların tam ortasında “Sivil Olmayan Malların Yapımı İçin Tâlimatlar” başlığı taşıyan sürekli bir sütuna yer ayırır olmuşlardı.

Burada müşteri, genç bir çiftin masasına oturup konuşmaya başlaması üzerine, okumaya ara vermek zorunda kalmıştı. İkili öylesine zarîfti ki, sanki “hanımefendi” de “beyefendi” de kendisini âdetâ cennette giyinip kuşanmış gibi görüyor olmalıydı. Bu sırada sâkin müşteri ayağa kalktı, olacaklardan tümüyle bîhaber, sadece kendine sigara almak niyetindeydi, artık Batignolles’lu Panterler’i falan hiç mi hiç düşünmüyordu, aksine Nana ona daha yakındı: – Âniden, masadan daha bir adım bile uzaklaşamadan, öyle feci bir patlama oldu ki çift korkudan havaya sıçradı, masalar devrildi ve pasajda hayat durdu. Okurun bizzat dizleri titriyordu ama, aslında kendisi gibi ayrıca o çift de hiç yara almadan kurtulmuşlardı, ki bu ne de olsa iyi bir tesâdüftü; çünkü müşterinin sigara almak isterken yere devirdiği soda şisesinin cam kıymıkları ne kolay da yaralanmaya yol açabilirdi! Müdür gelip zararın telâfi edilmesini talep etti, okur gereken ödemeyi yaptı ve bu vartayı o denli ucuz atlattığına nerdeyse utana sıkıla sevindi. Kafeye hâkim olan fırtınalı hava da yatışırken, derin bir içgüdüyle adamın sırf para cezasıyla kurtulmasından pek tatmin olmamış kibâr çift kendine taze bir aperitif söyledi. Zaten adam da çok geçmeden olay mahallini terk etti, koltuğunun altında o çok tarihî dinamit kitabıyla nihâyet bar tezgâhından, sanki barış çubuklarıymış gibi, sigaralarını aldı ve müdâvimi olduğu lokantasına gitmek üzere yola koyuldu. Orada ise, bir suikastçının, şansı yâver gitmediğinden, bir soda şişesinden mahşerî mahkeme huzûruna çıktığı kahramanca hikâyeyi anlattı. O cin hızla şişeye geri çekilmişti, fakat adamın derin utancı ve çiftin onun cezası karşısında duyduğu öfke havada hâlâ hissediliyordu. Edîbin etkilenmişliği, burjuvazinin irsî hâfızası: Her ikisi de bu beceriksiz olayın üzerinde cereyân etmişti: [Biri] geçmemiş bir geçmişin son sözünü/epilogunu, [diğeri] Parisli burjuvaların bile kendilerini ondan kurtulmuş görmedikleri bir geleceğin önsözünü/prologunu söylemişti. 14 Temmuz gibi bir bayrama dönüşen şey geçmişte kalmıştı, fakat bir zamanlar bünyesinde yer alan korku tazeliğini hâlâ korumaktadır. Tüm işçiler ıstakoz yeselerdi, soda şişesinin cam kıymıkları da hiçbir duyguyu çizmezdi.”

(*) “Le Bourgeois gentilhomme” (asîlzâde burjuva), Molière’in Türkiye’de “Kibârlık Budalası” olarak bilinen, ilk kez 1670’te sahnelenen beş perdelik bir bale-komedisi. Câhil fakat sâf, varlıklı bir adam olan Mösyö Jourdain’in bir asîlzâde olmak, soyluların yer aldığı sosyal statüye geçebilmek için elinden gelen her şeyi yapmasını konu alan bu esere atıfla Bloch’ça kastedilen, “sonradan olma” burjuva ile “doğuştan” asâleti önvarsayan soylu arasındaki oxymoron bağlantı, dolayısıyla yeniyetme burjuvanın asîlzâde olmak için gösterdiği dar kafalıca ve beyhude sınıf atlama arzusu olmalı – yayına hazırlayanın notu.
(**) Kolportaj, kökleri her ne kadar 15. yüzyılın dini eğitim risâlelerine, sonraları halkın takvim vb. gibi basit, günlük ihtiyaçlarına hitaben panayır/pazarlarda satılan ve 18. yüzyıldan sonra, aydınlanmayla beraber basit romanlara uzanan, sanayileşmeden sonra “sırtta taşınan” [Fransızca porter à col, yakada/boyunda taşımak], kapı kapı dolaşıp satılan, 20. yüzyılın başında özellikle ucuz bulvar/akşam gazetesi türü edebiyata atfen yerleşmiş kısmen hicvi tanım -yay. haz. n.

Ernst Bloch, İzler (Spuren), İletişim Yayınları, çev. Suzan Geridönmez, 2010 [1969], s. 25-30.