Berlin V

Hayatımda ilk defa Noel’i kutlandığı bir yerde geçirdim. Sokaklarda sık sık evine çam ağacı taşıyan insanlarla karşılaştım. Evler, daha doğrusu görebildiğim kadarıyla pencereler, renk renk ışıklarla süslendi. Bir şekilde etkileşime geçtiğim insanlar ısrarla benim de Noel’imi kutladılar, bunun verili kabul edilmesine biraz şaşırdım, biraz da hoşuma gitti kutlanmak, sebebi önemli değil. Hiç Noel hediyesi veremedim ama sinema bileti hediyesi aldım, yasaklar kalkınca Yorck Sinemaları’na hac yolculuğu yapacağım. Bir akşam Potsdamer Straße’yi takip eden Hauptstraße’de yürürken karşılaştığım, eski usül görünümü hoşuma giden Odeon Sineması da bu grubunmuş.

Bir de yılbaşı geçirmiş oldum burada. Havai fişeklerden ilk karşılaştığımda korktum. “Her yıl kazalardan dolayı acillerin dolup taşmasına sebep olan havai fişekler pandemiye rağmen bu yıl da yasaklanmadı” haberleri de bunu tetikledi. Kurumlar değil kişiler havai fişek tüketiyormuş yılbaşında. Birisi ya yanlışlıkla üzerime sıkarsa diye çekindim sokaklarda dolaşırken, sesleri de her patlamada sıçrattı, tepkimi gören birkaç çocuk güldü. Bir kere de Metrobüs’te kolum demire asılı dururken bir çocuk ceketimi çekip para istemişti. Birden irkilip sıçrayınca, çocuk da benim korkuma karşı gülmeye başlayıp arkadaşlarıyla birlikte dalga geçmişti. Sabah karanlığında birlikte karşılıklı baya gülmüştük.

Şansıma evin altında da havai fişek satan bir dükkan var, önünde günlerce sıra oldu, müşteriler havai fişek, torpil, maytap ve bilmediğim başka bir şeyler aldılar. Yılbaşından önceki haftada üç kez dükkanı soymaya çalışmışlar, apartmanın kapısını da kırmışlar. Ben hiç duymadım. Bir gün evden çıkarken apartman çok ağır sigara kokuyordu, zemin kata inince eşyalarını sermiş yerlere uzanmış sigara içip dinlenen bir grupla karşılaşmıştım, arka kapıyı kesiyorlardı, sözsüz selamlaşmıştık. Onlar bir şeyler topladı mı bilmiyorum. Yılbaşı ertesindeyse sokaklar içi boş eğlencelik patlayıcılarla doldu, uzun süre kimse temizlemiyormuş bu hatırayı sokaklardan. Hala basmaya korkuyorum ya patlamamış bir şeyler kaldıysa içinde diye.

Yasa dışı film ve dizi indirmekten 1200 Euro’luk tazminat talep eden bir dava mektubu aldım. İlk günlerimde kartımı basmayı unuttuğum için 60 Euro ceza yemiştim. Cezaların trendi korkutmaya başladı. Ev sahibinden her mesaj geldiğinde kalbim sıkışıyor.

Daha çok yürümeye ve biraz da koşmayı denemeye başladım. Bir yandan da sesli kitap dinlemeyi tekrar alışkanlık haline getirmeye çalışıyorum. İlk olarak eskiden dinlediğim kitaplardan Solnit’in Wanderlust’ını tekrar dinledim. Acaba tekrar başlasam iyi olur mu diye tartmak için. İyi mi kötü mü bilmiyorum ama bu kitap yürüyüş sırasında dinleyince bana sanki o an yüce bir eylem içinde olduğum ilüzyonunu yaratıyor. Yeni kitaplar dinlemeye karar verdim bunun ardına. Sonunda Gun, Germs, and Steel’ı dinledim. Sonrasında adı uzun Prisoners of Geography: Ten Maps That Tell You Everything You Need to Know About Global Politics kitabıyla devam ettim. Aslında böyle kitaplara hiç ilgim yok ama bir yerde görüp merak etmiştim. Yazarın dünya coğrafyasını sanki evinin bahçesini anlatıyormuşçasına detaylıca anlattığı kısımlar politik analizlerinden daha çok ilgimi çekti. İki kitabın da hoşuma giden yanı neredeyse yaşam boyu bir mesleği yaptıktan sonra biriktirilenlerden yola çıkarak yazılmış olmaları oldu. Tarihe girmişken biraz devam edeyim diye daha temel bir okumaya geçtim. Bu iki kitaptan sonra zihnimde tarih boyu faillik ekinler, dağlar, ovalar, evcilleşen hayvanlar, kitle kıyıma yol açan virüsler, kendiliğinden oluşan politik/ekonomik organizasyonlara doğru kaymıştı. Bu var olan koşullar altında tarihi insanların nasıl yaptığına dair de bir şeyler duymak için başladığım Hobsbawm’ın 19. yüzyıl tarihi kitaplarının ikincisindeyim şimdi. İlk cildin bir kısmını Ku’Damm’da zengin mağazalarını seyrederek tükettim. Yürürken dinlediğim kitapların 40%’ını anlayabiliyorum, çok küçük bir kısmını sonradan hatırlıyorum, dinlerken bazen dalıp kaçırıyorum, nadiren geri sarıyorum. Ama biri sorsa utanmadan okumuştum derim. Çifte devrim diyordu, İngilizler ve Fransızlar. 21. yüzyılın yeni coğrafi/sömürü keşfiyse Arktika olacakmış.

Sürekli dizi izledim ve sonunda paydos ettim. En başta planladığım kitapları okuyamadım, filmleri seyredemedim. Kafamda şu an bir şekilde Almanya veya Berlin üçlemesi gibi bir yer edinen Babylon Berlin, Deutschland 83/86/89 ve Berlin Alexanderplatz’ın 2020 uyarlamasını izledim. Dizileri sırasıyla çok iyi, eh ve başarısız buldum. Üçünde de 1920’ler, 1980’ler ve 2010’larda Berlin’e gelen kişiler söz konusu: polis, ajan ve mülteci. Hepsinin hayatı -benimkine göre- çok enteresan olaylarla dolu. Weimar döneminin çalkantıları, Soğuk Savaş’ın son yıllarının gerilimi ve mültecilerin ıstırabıyla bir 100 yıl katetmiş oldum. Sırasıyla; ülke halkı yaşam mücadelesi veriyor, Doğu Berlin’de yaşayanlar yaşam mücadelesi veriyor, ülkeye sığınan mülteciler yaşam mücadelesi veriyor. Babylon Berlin’in dönemin politik arkaplanının yanı sıra yükselen kültürel, sanatsal ve bilimsel dönüşümlerini anlatış biçimini çok sevdim. Charlotte Ritter’i unutmayacağım ama kara film detektifi Gereon Rath’ı unutabilirim. Deutschland 8x serisi biraz yüzeysel geldi ama daha çok dönemin arka planına dair bir iştahla izledim. Berlin Alexanderplatz 2020 neredeyse B-Movie gibiydi, az daha ileri gitse istismar sineması olacakmış. Hapisten çıkan Franz Biberkopf’u sığınmacıya aktarma fikri bütün insani hakları gaspa uğramış birinin hikayesi açısından iyi bir fikir ama dizi radikal olmaya çalışırken çuvallamış diye düşündüm.

Neredeyse hiç kitap okumadım. Neredeyse bir sene olacak, İstanbul’dayken işten ayrıldığımdan beri kitap okumak hiç içimden gelmiyordu, nadiren bitirebiliyordum bir kitabı, o zamanlar işsizliğin getirdiği güvencesizlik duygusuyla ilgili diye düşünüoyrum ama hala sürüyor. Dinleyerek öteliyorum şimdilik. Bir iki romana başlayıp sonra okumak üzere erteledim. Barney White-Spunner’in Berlin: The Story of a City kitabına başladım ama bitirmesi çok uzun sürecek böyle devam ederse.

Peter Stamm’ın sanırım Türkçeye çevrilmeyen ama en meşhur romanı gibi görünen Agnes’in film uyarlaması varmış, onu izledim. Karşılaşma, aşk ve yazı üzerine birlikte düşünen klasik bir yazar teması: kütüphanede tanışma, bir araya geliş ve kendine dönen üstkurmaca. Bir diğer uçucu aşk filmi, belki birkaç sahnesi, Petzold’un hikayeden bağımsız olarak etkileyici sineması ve iki iyi oyuncusuyla aklımda kalacak film, Undine. Garip bir şekilde, aklıma On Body and Soul‘u getirdi, belki Ahu Öztürk’ün yazısını yeni okudum diyedir. Rüyadaki geyiklerle kurulan bağ ile suyla kurulan bağ bir şekilde doğayla ilişkilenme açısından birleşti. Tenet’ten iyiydi. Wenders’in yol filmleri üçlemesine de Alice in den Städten ile giriş yaptım. Bugünden bakınca artık böyle bir yabancı yetişkin ve çocuğun yol macerası miadını doldurmuş mudur, bilmiyorum. Garip bir geçmişte kalmışlık hissi uyandırdı. Film ve kitapları tamamen araçsal olarak görmeyi bırakıp Almanya ve Almancayla ilgili olmayan bir şey izleyeyim diyince de karşıma Never Rarely Sometimes Always çıktı, birden sarstı. Twitter’da görmüştüm fakat şimdi bulamadım, “işte böyle bir genç kadın dayanışması, birbirine sessizce destek olmak” gibi bir yorum, bu fikir sürekli kendini dayattı filmi izlerken. Hatırlarken çarpıtmış olabilirim.

 

Berlin IV

İzlediğim filmler arasında Berlin’e dair hatıramda en çok yer eden film en eskisiymiş, Berlin: Symphony of a Great City, 1929. İnternette çeşitli müzikli versiyonları mevcut. Bu etki sadece filmin kendisiyle ilgili değil, her etki bırakan şey gibi etrafını çevreleyenlerden ileri geliyor. Yüksek lisansta aldığım dersler arasında en ilgimi çeken tartışmaların gerçekleştiği derslerden biri olan Cinema and The City dersinin ilk haftalarında izlemiştik. Bir yandan modernite ve kentler üzerine metinler okuyor bir yandan da daha önce haberimiz olmayan acayip filmler izliyorduk. Sinemayı seven ve farklı hatlardan bir şeyler bilen ama çoğu şeyi hiç bilmeyen interdisipliner sınıfımız için çok ufuk açıcı bir ders olmuştu. Dersten aklımda kalan diğer iki iyi film, sonradan takip edememiş olsam da city-essay’in bir örneği Patrick Keiller’in London’ı (1994) ve kült/anaakım olsa da o zamanlar kabuslarıma girdiğini ancak şimdi hatırladığım iki karakteri içeren Midnight Cowboy olmuştu.

Geçmişe dönüşün başladığı yerde aklıma hep yeni bir şey yaşayıp yaşamadığıma dair bir soru geliyor. Bu filmi anmaya çalışırken fark ettim. Yepyeni bir yere gelmişken neden geçmişte iz bırakan şeylere doğru yol alıyorum? İlk düşüncem Berlin: Symphony of a Great City’nin bir trenle Berlin’e girerek bahsi demiryollarından doğru açmasıydı. Man with a Movie Camera ise film gösterimiyle açılıyordu. Bunların yanına o günlerde not aldığım Manhatta‘nın tamamını ise yıllardır hala izlememişim. Ulaşım ve gösteriyle başlayan iki film çokça fabrikalar ve sokaklar üzerinden kent yaşamına dair enstantanelerle ilerliyordu. Burada birkaç kere dolaştığım Park am Gleisdreieck’ın içine yayılmış tren rayları ve parkın içinden ve üstünden geçen demiryolları bana Ruttmann’ın filminin açılışını hatırlattı. Berlin endüstriyelleşme ve bugünkü anlamıyla modern kentlerin oluşumunu, yıkımını ve yeniden yapılmasını pek çok tartışma ve mücadeleyle yaşamış bir kent olsa gerek.

Enine doğru görece geniş ve aktif bir cadde ve üstünden geçen metro hatları, boyuna doğruysa bizzat içinden geçen birçok demiryoluyla bölünen Park am Gleisdreieck oldukça yeni bir park. İlk bölümü 2011’de, tamamı ise 2014’de açılmış. Parça parça, her yerine girip dolaşamadığım, haritadaki görünüşünden daha küçük bir boyutu ve aslında bambaşka bir organizasyonu olan bir yer, haritanın o boyalı yeşillik temsilinden çok uzak. Parkın girişlerinden birinde yer alan bilgilendirici tabletleri okudum ama 19. yy’da demiryolları ve kentin tasarlanışına dair plancılar, halk ve demiryolu işletmeleri arasındaki çatışan çıkarlarla örülü tarihinin hikayesini henüz tamamen anlayamadım. Şu anki hali, endüstriyel alanla yeşil rekreasyon alanının garip bir birleşimi. Yakınındaki Anhalter tren istasyonunun II. Dünya Savaşı’nın hasarlarıyla kullanılamaz duruma gelmesiyle uzun süre atıl konumda kaldıktan sonra bölge sakinleri ve bir yeşil Berlin inisiyatifiyle çeşitli kurumlardan destek alınarak yapılmış. Burada sanırım kamu ve sivil toplum işbirliğiyle kamusal alanlara dair kararlar alınması gibi bir pratik işliyor. Havaalanından çevrilme Tempelhof sahası da buna örnek olabilir. İlk karşılaştığımda daha naifçe bu “ev kira, semt bizim” pratiğinden çok etkilenmiştim ama buradan bir arkadaşımla konuşunca asıl karar alıcıların atıl durumdaki bölgenin çevresine evler diken ve oralarda yaşamaya başlayan orta/üst sınıflar olabileceklerine dair bir uyarıyla olup bitene eleştirel yaklaşabileceğimi öğrendim. Parkın tarihini anlamaya çalışırken anlayamadığım yerlere takıldıkça doğru dürüst teorik ve tarihsel okuma yapmadan öylece dolaşarak ve çevreyi seyrederek bir şeyleri anlamanın en azından benim için pek mümkün olmadığını fark ettim.

İnsanların parklarda veya sokaklarda sürekli sağlık merkezli aktiviteler peşinde olması kafamı kurcalıyor. Önce bunu kültürel bir fark olarak görüyordum yani Avrupalılar sağlıklarına çok dikkat ediyor diye düşünüyordum fakat zamanla bunun sınıfsal yanlarını da fark ettim. Belki bazıları daha keskin gözlemliyordur fakat bana yeni bir yere gidince henüz o kültürün kırılımlarından bihaber olduğum için gözlemlediğim tüm farklar kültürel geliyor.

Şimdiye kadar sadece bu parkta tanık olduğum sportif aktivitelerin dizini: koşanlar, paten ve kaykay kayanlar, bisikletliler, basketbolcular, boks ve tekvando yapanlar, frizbiciler, her türden fitness çalışması, uçurtma uçuranlar, açık alan masa tenisçileri –çok özeniyorum, metal telli bir örnek masa tenisi masalarında oyun oynayan bu insanlara–, hafif curling’e benzeyen Fransız menşeili pétanque (?)  oynayanlar, tahta raketlerle paddle ball (?), yere takılı yaylanan ağın üzerinde voleybol benzeri spikeball oynayanlar… Parkta bira içip muhabbet etmek dışında bu kadar çeşitli şeylerin yapılıyor olması dar hayal dünyamı genişletti. Gerçi Maçka Parkı’nda slackline kurup çok eğlenmiştik bir kere, çocuklar da gelmişti hoplayıp zıplamıştık. Sonuç olarak parkı bir ay boyunca gözlemledikten sonra yeterince heveslendim, hareketsiz ya da sadece yürüyüşle geçen ayların ardından ilk kez koşmaya çıktım. Sırtımı incittim.

Yine de

Gleisdreieck Parkı’nda geceleri yürüyüşe çıktığımda karanlığın içinde yer yer metro ya da trenlerin geçtiği anlarda bir anlığına parkın da aydınlanıp sönüvermesiyle oluşan görüntüden etkilendim. Havanın soğukluğundan dolayı gidip çimenlerde uzun uzun oturmadım henüz ama yürürken bile o anlık aydınlanma ve sönme garip bir his uyandırıyor. Dün gece ilk defa her yürüdüğümde basit ama anıtsal ahşap tasarımlarına hayran olduğum salıncaklardan birinde sallandım. Özlemişim bu duyguyu, daha doğrusu geçenlerde bir arkadaşımın bebeğini sallarken özlediğimi hatırlamıştım. Salıncağın yanında tek başına bir ağaç, onun ardında da üstten geçen tren rayları. Işıklar belli aralıklarla çimenleri yakıyor. Böylece park geceleri başka bir atmosfere bürünüyor. Tek tük insan geçiyor. Burada yaşayan bir fare, tavşan ya da sincap olmak ne kadar farklı bir programlanma anlamına geliyor diye düşünüyorum. Metro saatlerine bağlı bir kaçışma… Karanlıkta seçemiyorum, gözüm de tam görmüyor. Gece yarısında hala squat çalışanlar ve günlük egzersizlerini tamamlayamaya çalışan insanlar var. Çoğu kişi geceleri koşuya çıkıyorlarsa kendi üzerilerine veya evcil hayvanlarını dolaştırıyorlarsa onların boyunlarına kırmızı ve mavi ışık saçan lambalar takıyorlar. Böylece kimse kimseyle çarpışmıyor.

Berlin I

29 Ekim 2020, Perşembe. Bir öğleden sonra Berlin’e vardım. Birkaç gün sonrası için kısmi karantina edildi. Almanca bilmediğim ve yıllardır yurt dışına çıkmadığım için kendimi 32 yaşında bir bebek gibi hissediyorum. 24 saat kadar vakit geçirdim henüz. Herkesi evden çalışmaya davet ediyorlar. 3 aylığına tuttuğum evde gün boyu oturulabilecek bir çalışma sandalyesi yok. İkinci el bir şeyler bulsam ya da şirketten alabilsem iyi olur.

Ev Schöneberg’in Kreuzberg sınırında. Yirmi metre yakınımdan geçen tren yolu ayırıyor ilçeleri. Ataköy ve Şirinevler’in komşuluğu aklıma geldi. Bazen beş dakika bazen yarım saatlik aralıklarla trenler geçiyor. Memleketteki kadar gürültülü değil buranın trenleri, Üç Maymun’daki ev gibi değil yani, sallanmıyor hiç. Burası da Türkiye’den gelenlerin yoğun yaşadığı bir yermiş. İlk saatlerimi temel gıda ihtiyaçlarımı edinmeye ve bunları nerelerden almam gerektiğini saptamaya harcadım. Birlik Marketler’deki çalışanlar ilk sorularıma cevap oldu. Erikli su, Gazi kaşar ve yoğurt, Ekonomik marka yeşil mercimek, Baktat yeşil zeytin ve temel sebzelerden birer ikişer aldım. Alışverişin kelimesi: grün/e. Zeytin ve mercimeği niteliyor. Çarşamba ve Cumartesi günleri pazar kuruluyormuş, asıl alacaklarını orada almalıymış insan, marketlerden acil şeyleri almak gerekirmiş. Crellemarkt, potansiyel Beşiktaş Pazarı.

Sonrasında da yıllar öncesinden hatırladığım Lidl ve Aldi’ye rastladım. Etiketlerdeki yazıları anlayamadığım için bir sürü çeşit Saskia mineralli sudan ve biralardan birer örnek edindim; zeytinyağı, yumurta, şampuan, diş macunu gibi şeyler aldım, ürünleri tek tek, itinayla deneyeceğim. Fişleri de bir dokümana geçirdim. Neyin ederinin ne olduğunu anlamaya çalışmak bana biraz garip geliyor. Bir şeyin ne kadar olduğunu hissedebilmek gerekmez mi aslında? Metalar her yerde farklı bir büyü taşıyor. İlk alışverişlerimde en fazla para ödediğim ürün 5.61 ile H&S şampuan oldu, 500 ml zeytinyağından ucuz olmasına şaşırdım. O esnada, Tekel’imi/Tabak’ımı bulmuş olabilirim. Henüz pek konuşamamış olsak da sanki muhabbet açılacak gibi buradaki abiyle. Gece yarısı alışverişi.

İlk kahvaltım: 2 haşlanmış yumurta, 1 domates, 1 salatalık. Yaptığım ilk yemek: soğanlı, havuçlu yeşil mercimek ve yoğurt. Baharatsız, salçasız ve sarmısaksız tadını bir şeye benzetemedim. İlk içtiğim bira: 33’lük Pilsner Urquell. Tatlı bir gece alışverişi kazası.

Yorckstraße üzerinde iki farklı yöne yürüdüm: Wilmersdorf ve Kreuzberg. İkisine de varamadım. İlk günün korkusu beni evden fazla uzaklaşmaktan alıkoydu. Ancak çeper çeper aşarak, adım adım uzaklaşabilirim gibi geldi. Örneğin Wilmersdorf yönüne yürürken karşıma çıkan dev blok binayı görünce acaba altından geçebilir miyim yoksa geçemez miyim diye düşünürken geri dönmeye karar verdim. Sokaklarda acaba yanlışlıkla bisiklet yolunda yürüyor muyum gibi tedirginlikler hissediyorum. Bisikletler çok hızlı. Sokakta yürürken sigara içmenin nasıl karşılandığını henüz anlayabilmiş değilim. Gördüğüm dükkanların bazılarının ne iş yaptığını anlayamıyorum. O büyük blok binaya yaklaştığımda taşlarda Ultraslan yazılarına rastladım. Sanırım aşağısında bir geçiş var.

Evden çıkmadan haritadan baktığımda gördüğüm Heinrich-von-Kleist Parkı’nın da önünden geçmişim, yürürken gördüğümde bir park olup olmadığını ya da girişe izin verilip verilmediğini anlayamamıştım. Bir daha o tarafa yürüdüğümde henüz yazdıklarını hiç okumadığım bu yazarın adını taşıyan parkı gezeceğim.

Bisiklet sürmeyi öğrenmeliyim. Buradakiler gibi süremem yakın gelecekte. Evde sigara içmemek zormuş. Apartmanın arkası saklı bahçe, önü cadde. Caddeleri bahçelerden daha çok seviyorum. Okumayı, çocukluğumdaki gibi, vitrinlerden öğreneceğim. Gündüzleri her şey daha temiz ama gece tüm sözlü kurallara rağmen kirlenme başlıyor. Burada pandemiyle mücadele halka sorumluluk verilerek yürütülüyormuş. Çöpleri geri dönüşüme göre doğru şekilde ayıramazsam, yanlış çöpü yanlış kutuya atarsam kentten sürüleceğim. Bir bira kutusunun depozitosu 0.25 Euro. İlk defa yüksek tavanlı bir evde kalıyorum, aydınlatması kolay değil. Yine tren geçti, sesi yaklaşık 8 saniye sürüyor, yankısı ve tortusuyla 12. Korsan yasalarını çiğnemeden filmlerle Almanca pratiği yapmak için Malina’yı (1991) izleyeyim dedim ama Fransızca konuşuyorlar ve sürekli sigara içiyorlar. (Huppert satranç da oynuyor.)

ps. kiraladığım eşyalı evdeki kitaplar:

inci gibi dişler
genç werther
notre-dame de paris
berlin rehberi