Sebald, İstanbul’dan Geçiş

Sevdiğim yazar memlekete gelmiş. Aslında ne burası benim için memleket, ne onun hikâyesini anlattığı kişilerin sabitleyebileceği bir memleketi var. Yine de bir yerlerle geçici, yüzeysel, yürekten, anlık veya temsili bağlar kuruyor, bağlardan da anlamlar devşiriyoruz, telakkisi zor olsa da.

Gece alınan bu notları İstanbul’a varış günündeki daha ayrıntılı bir bölüm izliyordu. Ambros 15 Eylülde, dün öğleden evvel Pire’den ayrıldık, diye yazıyor. Kara yolculuğu biraz yorucuydu. Deniz sakin. Güvertedeki tentenin altında dinleniyoruz. Hiç bu kadar mavi bir su görmedim. Gerçek lacivert. Bu sabah Çanakkale Boğazı’nı geçtik. Sürüyle karabatak. Öğleden sonranın erken saatinde Doğu’nun başkenti, önce bir serap gibi, sonra yeşil ağaçları ve rengârenk evleriyle gittikçe belirginleşerek karşımıza çıkıyor. Evlerin önünde ve arasında, içiçe girmiş, en hafif esintide kıpırdayan gemi direkleri ve gene sallanıyormuş izlenimi veren minareler. Trieste’li kaptanın ücretini ödedikten sonra Pera Palas‘a gittik. Salona girdiğimizde ikindi çayı vreiliyor. Cosmo misafir defterine birşeyler yazıyor: Freres Solomon, New York, en route pour la Chine. (Solomon kardeşler, New York, Çin’e gidiyorlar). “Pera,” diyor resepsiyon şefi soruma yanıt olarak, “pera öbür taraf demektir.” İstanbul’un öbür tarafı. Yumuşak bir orkestra müziği salonu kaplıyor. Balo salonunun çekilmiş olan tül perdelerine dans eden çiflerin gölgeleri vuruyor. Sesi ürkütücü titreklikte bir kadın, Quand l’amour meurt, diye şarkı söylüyor. (Aşk ölünce). Merdiven ve odalar muhteşem. Banyolarda büyük küvetler. Balkondan Haliç manzarası. Akşam oluyor. Alçak çatılara inen, şehrin derinliklerinden yükselip camilerin kurşuni kubbelerini kuşatan ve hava kararmadan önce ışıkları özellikle parlak gözüken minare tepelerini de içine alıp yutan karanlığı izliyoruz. – Ambros, bundan sonraki notlarına tarih atmamış. Kimse, diyor, böyle bir şehri gözünün önüne getiremez. O kadar bina, yeşilin onca tonu. Göğe doğru uzanan çam fıstığı ağaçları. Akasyalar, mantar meşeleri, firavun incirleri, ökaliptüs, ardıç, defne, hepsi gerçek ağaç cennetleri, ve sonra derinleşen gölgeler ve fışıldayan dereler, bir de çeşmeler ve korular. Her gezinti, sürprizler, hatta ürkünç olaylarla dolu. Görüntü bir oyundaki sahneler gibi sürekli olarak değişiyor. Saray benzeri yapıların bulunduğu bir sokak bir uçurumla son buluyor. Bir tiyatroya giriyorsunuz ve fuayeden küçük bir ormana çıkıyorsunuz; sonra karanlık ve giderek daralan bir ara sokağa giriyorsunuz, yolunuzu bulamamaktan korkarak son bir umutla bir köşeyi döndüğünüzde birden bütün şehrin ayaklarınızın altına serildiği mimber gibi bir yerde durduğunuzu farkediyorsunuz. Çorak bir tepeyi biteviye tırmandıktan sonra gölgelik bir vadiye ulaşıyorsunuz, bir bahçe kapısında girdiniz ama gene sokaktasınız, çarşıda bir işiniz çıkmış, ama aniden mezar taşlarının ortasındasınız. Ölümün kendisi gibi İstanbul’un mezarlıkları da yaşamla içiçe. Bu şehirde her ölen için bir selvi dikildiği söylenir. Ağaçların içiçe dallarında güvercinler yuva yapmıştır. Gece olunca yakınır gibi kuğurmayı bırakır, ölülerin suskunluğunu paylaşırlar. Sessizliğin çökmesiyle yarasalar ortaya çıkar ve hızlı hızlı bildik yollarına giderler. Cosmo onların her çığlığını duyduğunu söylüyor. – Şehrin büyük bölümünde yapılar sırf ahşap. Alçak sivri çatıları ve ön balkonlarıyla kahverengi ve gri renkli, direkleri ve tahtaları eskimiş evler. Yahudi mahallesi de aynı tarzda yapılmış. Bugün oradan geçerken bir sokağın köşesinden, mavi dağ sıraları ve karlı zirvesiyle uzakta yükselen Uludağ gözümüze ilişti. Bir an kalbim yerinden fırlayacak gibi oldu, sanki burası İsviçre ya da kendi ülkemdi…

Eyüp’te bir ev bulduk. Üç sokağın kesiştiği bir meydanın üst tarafında, eski bir köy camisinin yanında. Burada kaldırım taşı döşeli ve budanmış çınarlarla çevrili bir alanın ortasında mermerden, yuvarlak bir çeşme var. İç taraflardan gelen ahali şehre gitmeden burada mola veriyor. Sebze sepetleriyle çiftçiler, çingeneler, ip cambazları ve ayı oynatıcıları. Burada ne araba ne de başka bir taşıt olmaması beni şaşırtıyor. Herkes yaya, olsa olsa yük hayvanları kullanılıyor. Sanki tekerlek henüz keşfedilmemiş. Yoksa zamanın dışında mıyız? 24 Eylül — Evin arkasında bir bahçe, daha doğrusu birer incir ve nar ağacının bulunduğu bir tür avlu var. Bir de ot kümeleri – biberiye, adaçayı, mersin, melisa. Afyon. Arka taraftaki mavi boyalı kapıdan içeri giriliyor. Girişteki geniş bölüm taş levhalarla kaplı ve beyaz badanalı. Duvarlar kar gibi. Mobilyası yok denecek kadar az odalar, evin boş ve terkedilmiş olduğu izlenimini veriyor. Cosmo perili bir ev tuttuğumuzu söylüyor. Ahşap bir merdiven, çatı katındaki asmanın çardak işlevi gördüğü terasa çıkıyor. Yanımızdaki minarenin şerefesinde cüce gibi bir müezzin. Bize o kadar yakın ki neredeyse yüz hatlarını seçmek mümkün. Ezan okunmaya başlamadan bize selam veriyor. – Çatıdaki asmanın altında buradaki ilk akşam yemeğini yiyoruz. Aşağıda Haliç’te, binlerce mavna birbirlerinin yanından geçiyor ve daha ileride, sağda, ufuk çizgisine kadar İstanbul şehri devam ediyor. Batan güneşin altında karşıdaki bulut kümeleri ateş rengi, bakır ve erguvani. Sabaha karşı kulağımıza, o zamana dek hiç duymadığımız tedirgin edici bir ses geliyor. Sanki uzaktan, bir meydanda ya da dağda toplanmış bir kalabalığın uğultusu bize kadar geliyor. Çatıya çıktığımızda göz alabildiğine uzanan, siyah-beyaz desenli, dalgalanan bir sayvanla karşılaşıyoruz. Güneye gitmekte olan sayısız leylek. Sabah Haliç kıyısında bir kahvede otururken hâlâ bundan konuşuyoruz. Yerden biraz yüksekteki üstü açık terasta iki ermiş gibiyiz. Büyük yelkenliler çok yakınımızdan geçiyor. Onları çevreleyen havayı hissediyoruz. Fırtına olduğunda, diyor lokanta sahibi, insan pencereyi kirişleriyle beraber yere indireceklerini ya da bir çiçek saksısını pervazdan düşüreceklerini sanıyor. — 17 Ekim: Yazdıklarımın azalmasının nedeni çok meşgul olmamız değil, bilakis, avârelik. Dün bir Türk sandalıyla Haliç’ten yukarı doğru gittik ve Boğaz’ın Anadolu yakasını sağımıza alarak yola devam ettik. Varoşlar geride kaldı. Ağaçlıklı kayalıklar, her mevsim yeşil kalan çalılarla kaplı tepecikler. Arada tek tük villalar ve beyaz boyalı yazlık evler. Bir kez çok sayıda yunus çevremizi sardı. Belki yüz, belki bin taneydiler. Büyük bir domuz sürüsü gibi burunlarıyla suyu tarıyor, çevremizde tekrar tekrar dönüyor, sonunda başlarını suya daldırıp kayboluyorlardı. Derin koylardaki dallar, dönenen akıntılı sulara kadar uzanıyordu. Onların altlarından geçtik ve birkaç kürek darbesiyle sessiz bir limana vardık. Rıhtımda iki adam bir zar oyunu oynuyordu. Etrafta başka kimse yoktu. Küçük bir caminin kapısına yaklaştık. İçerinin yarı karanlığında genç bir adam bir köşede oturmuş, Kuran okuyordu. Gözleri kapalıydı ve alçak sesle birşeyler mırıldanıyor, vücudunun üst kısmını öne arkaya sallıyordu. Odanın ortasında bir köylü ikindi namazını kılıyor, tekrar tekrar alnını yere yaslıyordu. Sonra, bana sonsuzluk kadar uzun gelen bir süre boyunca aynı pozisyonda kalıyordu. Ayak tabanları kapıdan vuran ışıkta parlıyordu. En sonunda ayağa kalktı, fakat ondan önce omuzlarının üstünden, ürkek ürkek sağa sola baktı — arkasındaki koruyucu meleklerini selamlıyor, dedi Cosmo. Gitmeye hazırlandık ve caminin yarı karanlığından limanın kum beyazı aydınlığına çıktık. Çöl gezginleri gibi elimizi güneşten kamaşan gözlerimize siper etmiş yürürken, karşımıza semirmiş bir horoz büyüklüğünde, gri ve şaşkın bir güvercin çıktı. Bunun peşinden dar bir sokağa girdik ve oniki yaşlarında bir dervişle karşılaştık.

Yere kadar uzanan, çok geniş bir elbise ve üstüne tam oturan, elbisesi gibi en iyi ketenden bir ceket giyiyordu. Bu olağanüstü güzellikteki oğlanın başında deve tüyünden, yüksek ve kenarsız bir şapka vardı. Ona Türkçe birşeyler söyledim ama hiç konuşmadan bize bakmaya devam etti. Eve dönerken kayığımız, koyu yeşil yapraklı ağaçlarla örtülü kayalıkların yanından kayar gibi geçti. Güneş batmıştı, deniz sanki gölgeli bir düzlüktü, fakat tepelerde tek tük ışıklar hâlâ yanıp sönmekteydi.

Kürek çekmekte olan Cosmo, buraya bir fotoğrafçıyla tekrar gelip derviş çocuğun fotoğrafını çekmek istediğini söyledi…

26 Ekimde Ambros şöyle yazıyordu: Bugün stüdyodan beyazlı çocuğun fotoğraflarını aldık. Sonra Chemins de Fer Orientaux ve Banque Ottomane‘dan yolculuğumuzla ilgili bilgi edindik. Ayrıca Cosmo’ya ve kendime birer Türk kıyafeti aldım. Akşam saatlerini tarifelere, haritalara ve Karl Baedecker’in yolculuk kitaplarına bakarak geçirdik.

İkisinin İstanbul’dan sonra izledikleri yol, ajandadaki notlardan anlaşılıyor, her ne kadar notlar giderek seyrekleşse ve bazı olaylara hiç yer verilmese de. Türkiye’yi boydan boya geçip Adana’ya oradan halep ve Beyrut’a gittiklerini sanıyorum. Yaklaşık ondört gün Lübnan’da kalmış olmalılar, çünkü ancak 21 kasımda Passage to Jaffa diye bir not var (Yafa’ya geçiş).

s. 121-9

W. G. Sebald, Göçmenler, çev. Natali Medina, İletişim Yayınları, 1999 [1993].

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir