May, Moral ve Toplumsal Cesaret

Yaratma Cesareti’nde, Soljenitsin üzerinden kişinin etrafındaki acılara duyarlılığı ve eyleme geçebilirliği ile başlayıp, sonraki adımında, birden kişisel bağları kurma yetisine sıçrayan Rollo May, birkaç gün önce okuduğum Bilge Karasu’yu anımsattı. Ele aldıkları iki kişilik özelliği benzer, bu benzerliğin ötesinde, ikisi de aynı seyirde ikinciye geçiyorlar. Karasu bir edebiyatçı olarak negatiflikler üzerinden bir betimleme yaparken Rollo May bir psikolog olarak olumlu kurucu örnek üzerinden örnekliyor. May ’75, Karasu ’85 yılında aynı kıyılarda dolaşıyor.

Gece kitabı direkt bu mesele üzerine değildi ama buraya taşıdığım alıntıda Karasu bir tipolojiyi, direkt temasta olmadığı acılara duyarsız biri olarak kurmaya başlıyor, yakınlaşabilecekleriyle de hakiki bağlar kuramaması üzerinden geliştiriyordu. Bu bileşime verdiği kendine has isimse yaşam bilisizliği idi.

Rollo May, Yaratma Cesareti’nde yaratıcı eylemin doğasını inceliyor. Yaratıcı edimin nasıl koşullarda gerçekleştiğini ve bu noktaya değin biriken yatırımı, geçmişten çeşitli sanatçı, edebiyatçı ve bilim insanlarının anılarıyla da destekleyerek sunuyor. Başlığa çektiği temel olgu ise cesaret. Alıntıladığım pasaj kitabın başlarından. Burada öncelikle cesaret kavramını nasıl aldığını açıyor. Verdiği iki örnek olan moral ve toplumsal cesaret ise Karasu’nun iki paragrafına öylesine yakın ki!

Birkaç gün arayla okuduğumda yaşadığım şaşkınlığın bir Baader Meinhof fenomeni olduğunu düşündüm. Çok da tali ya da işlenmemiş konular değil çünkü bunlar. Elbette başka kitaplarda ya da bir arkadaşla gündelik konuşmada da benzer temalardan söz edilebilir, böylesi edebi ya da teknik ifadelerle olmasa da gündelik hayattan örneklerle ve öznel duygularla kıyısından köşesinden geçilebilir. Yine de, bir tesadüfü kayda geçirmezsem, unuturum, diye düşündüm.

Alıntının ilk başlığındaki “Moral Cesaret”, İngilizce’de “Moral Courage” olarak geçiyor. Bu sözcük Türkçe’de genelde moral olarak karşılanıyor mu, emin değilim. Sözlükler başta bu çeviriyi almamış. Çevirmenin özellikle ahlaki ya da manevi gibi çeviriler seçmediğini düşündüm. Moral sözcüğünün çevirisinde genel eğilim nasıl, bilmiyorum.

3. Moral Cesaret

Cesaretin bir ikinci çeşidi de moral cesaret. Moral cesarete sahip olan tanıdığım ya da bildiğim kişiler genellikle şiddetten tiksinmişlerdir. Örneğin Rus esir kamplarındaki erkek ve kadınlara yönelen insanlıkdışı ve zalim muamele üzerine Sovyet bürokrasisinin gücüne karşı protestosunda yalnız başına sesini yükselten Alexander Soljenitsin’i alalım. Modern Rus romanının en iyilerinden olan birçok kitabı, kişinin fiziksel, psikolojik ya da tinsel ezilmesine karşı haykırmakta. Moral cesareti, bir liberal değil, bir Rus milliyetçisi olduğu için daha açık bir şekilde göz önünde. Karmakarışık bir dünyada gözden silinmiş bir değerin sembolü oldu —insan varlığının yaratılmışlığından gelen değerine, politik görüşü hesaba katmaksızın salt insanlığından ötürü saygı duyulmalıdır. Stanley Kunitz’in onu anlattığı haliyle, eski Rusya’dan fırlamış bir Dostoyevski karakteri olan Soljenitsin “Doğrunun amacına hizmet edecekse yaşamımı seve seve verebilirim,” demişti.

Sovyet polisi tarafından tutuklandığında hapse atıldı. Anlatılan hikâyeye göre soyulup bir idam mangasının önüne çıkarıldı. Polisin amacı onu psikolojik olarak susturamazlarsa ölümle korkutmaktı; mermileri kurusıkıydı. Şimdi İsviçre’de sürgünde yaşayan Soljenitsin orada da hiç yılmadan ısrarcı tavrını sürdürüp benzeri eleştiriyi diğer ülkelere yöneltiyor —mesela, demokrasinin radikal bir revizyona tabi tutulmasının apaçık gerektiği noktalarda Birleşik Devletler’i eleştiriyor. Soljenitsin’in moral cesaretinde kişiler var oldukça “robot insan”ın zaferinin henüz hâkim olmadığından emin olabiliriz.

Soljenitsin’in cesareti benzeri moral mertlikteki kişiler gibi, salt direnme gücünden değil, kendi mahkûmiyeti sırasında Sovyet esir kamplarında, çevresinde gördüğü insan acılarına duyduğu sevecenlikten de kaynaklanıyor. Moral cesaretin kaynağını, kişinin kendi duyarlığını yoldaşı diğer insanların acısıyla özdeşleştirmesinde bulması, büyük anlam taşımanın yanı sıra, bir kuraldır da. Bunu “algılama cesareti” olarak adlandırma eğilimindeyim, çünkü kişinin algılama yetisine, kendi benliğini diğer insanların acısını görmeye yöneltebilmesine dayanıyor. Kendimizi kötünün (evil) yaşantısına sokabilseydik, kötü için bir şeyler yapmaya zorlanacaktık. Karışmak istemediğimizde, doğru olmayan bir muameleye tabi birine yardım edip etmemenin bahsiyle bile karşılaşmak istemediğimizde, algımızı engellediğimiz, kendimizi başkasının acısına kapattığımız, yardıma gereksinen kişiyle duygudaşlık bağımızı kopardığımız hepimizce bilinebilir bir gerçektir. Böylece korkaklığın gönümüzdeki en hâkim şekli “karışmak istemedim” deyişinde gizlenir.

4. Toplumsal Cesaret

Cesaretin üçüncü çeşidi de yukarıda açıkladığım duygusuzluğun karşıtıdır; bunu toplumsal cesaret olarak adlandırıyorum. Toplumsal cesaret diğer insani varlıklarla ilişkiye girme cesaretidir —kişinin anlamlı bir yakınlık kurma umuduyla tehlikeye atılabilme yetisi. Kişinin kendini, artan bir açıklığı talep eden bir ilişkiye, belli bir zaman süresi içinde yatırabilme cesaretidir.

Yakınlık cesaret gerektirir, çünkü risk kaçınılmazdır. İlişkinin bize nasıl etki edeceğini daha baştan bilemeyiz. Kimyasal bir etkileşim gibi birimiz değişirse, ikimiz de değişeceğiz. Kendimizi gerçekleştirirken gelişecek mi, yoksa yıkılacak mıyız? Emin olabildiğimiz tek şey, eğer kendimizi ilişkiye, iyisine kötüsüne, tüm varlığımızla bırakırsak bundan etkilenmeksizin çıkamayacağımızdır.

Otantik yakınlık için gereken cesaretin kamçılanmasına engel olmak için günümüzün yaygın bir pratiği sorunu gövdeye kaydırmak, onu basit bir fiziksel cesaret haline getirmektir. Toplumumuzda fiziksel soyunma, ruhsal ya da tinsel soyunmadan daha kolay —gövdemizi paylaşmak, daha kişisel olduğu hissedilen ve paylaşılmasının bizi daha zedelenebilir kıldığını denediğimiz fantezilerimizi, umutlarımızı, korkularımızı ve arzularımızı paylaşmaktan daha kolay. Tuhaf nedenlerle en çok önem taşıyan şeyleri paylaşmakta utangacız. Böylece insanlar, bir ilişkinin daha “tehlikeli” olan yapısından kurtulmak için hemen yatağa atlayarak kısa-devre yapıyorlar. Ne de olsa gövde bir nesnedir ve ona mekanik davranılabilir.

Oysaki fiziksel düzeyde başlayan ve kalan yakınlık otantikliğini yitirmeye eğilimlidir ve az sonra kendimizi boşluktan kaçar buluruz. Otantik toplumsal cesaret, kişiliğin birçok düzeyinde aynı anda yakınlık gerektirir. Kişi ancak bunu yaparak kişisel yabancılaşmayı yenebilir. Hiç şüphesiz yeni insanların karşılaşması beklentinin coşkusuyla birlikte bir kaygı çarpıntısını da getirir; ve ilişkinin derinliğine indikçe her yeni derinlik yeni coşkular ve kaygıları da beraberinde getirecektir. Her karşılaşma, bizi bekleyen bilinmeyen bir kaderin habercisi olabileceği gibi, diğer kişiyi otantik biçimde tanımanın heyecan verici tadına doğru uyarıcı da olabilir.

Toplumsal cesaret iki değişik tür korkunun yüz yüze gelmesini gerektirir. Bunlar ilk psikanalistlerden Otto Rank tarafından çok güzel anlatılmışlardır. Rank bu korkulardan ilkini “yaşam korkusu” olarak adlandırır. Bu, özerk-olarak-yaşama-korkusudur, kendini terk edilmiş bulmak korkusu, bir başkasına dayanma gereksinimi. Bu korku, kişinin kendini, ilişkiye girilebilecek bir benliği kalmayana dek bir ilişkiye fırlatma gereksiniminde kendini gösterir. Kişi gerçekte sevdiğinin bir yansısı haline gelir —elinde sonunda eşini sıkmaya başlar. Bu, Rank’ın anlattığı gibi kendini-gerçekleştirme korkusudur. Kadın özgürlüğünden kırk yıl önce yaşadığından Rank, bu çeşit korkunun en tipik olarak kadınlarda bulunduğunu söylemişti. Rank bu korkunun tersini “ölüm korkusu” olarak adlandırdı. Bu, diğeri tarafından tümden emilme korkusudur, kendi benliğini ve kendi özerkliğini yitirme korkusu, bağımsızlığının alıp götürülmesi korkusu. Rank, bu korkunun, çoğunlukla ilişkinin çok yakınlaşması halinde hızlı bir ricatla sıvışıp kaçmak için arka kapıyı aralık tutmayı kollayan erkeklerde yerleşmiş olduğunu söyler.

Gerçekteyse, eğer Rank günümüze kadar yaşamış olsaydı, iki çeşit korkuyla da, şüphesiz ki değişik oranlarda, hem kadınların hem erkeklerin yüz yüze gelmeleri gerektiğini kabul ederdi. Tüm yaşantımızda bu iki korku arasında salınır dururuz. Aslında bunlar, başkasına ilgi gösteren birini bekleyen kaygı şekilleridir. Eğer kendimizi-gerçekleştirmeye doğru ilerleyeceksek, zorunlu olan bu iki korkuyla yüzleşmek ve kişinin sadece kendisi olmasıyla değil, diğer benliklere katılımıyla da gelişeceğinin farkında olmaktır.

Rollo May, Yaratma Cesareti, çev. Alper Oysal, Metis Yayınları, 2013 [1975], s. 44-7.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir