Céline, Kentin Çeperlerinde Gezinti

“… Annemle birlikte hastane yakınlarındaki sokaklarda büyük bir tur attık, bir öğleden sonramızı aylak aylak yürüyerek geçirdik o civarlardaki sokak müsveddelerinde, henüz boyanmamış sokak lambalı sokaklar, su sızdıran cepheler, sarkan yüzlerce küçük kumaş parçasıyla alacalanmış pencereler, yoksulların gömlekleri, bir yandan da öğle vaktinde cızırdayan yanık yağların çıkardığı hafif sesleri dinliyorduk, o kötü yağ fırtınasını. Kenti çevreleyen o koca laçkalığın bakımsızlığında, o şatafatının sahteliğinin dökülmeye başlayıp çürümüşlük olarak sona erdiği noktada, kent, görmesini bilenlere çöp kutusuna dönmüş poposunu gösterir. Dolaşırken uzak durduğunuz fabrikalar vardır, her tür kokuyu yayarlar, hatta kimileri öylesine inanılmazdır ki, çevredeki hava bundan daha pis kokmayı reddeder. Hemen yanı başında, eşit boyda olmayan iki yüksek baca arasına sıkışmış küçük panayır yeri küflenmektedir, boyası dökülmüş o atlıkarıncalar, onlara binmek için, hem de çoğu kez haftalar boyunca can o atan o iskelete dönmüş, terkedilmişlerinin, sefalet ve müziğin hem çektiği, hem ittiği, hem de alıkoyduğu, tüm parmaklarını burunlarına sokmuş sümüklü veletlerin ödeyemeyecekleri kadar pahalıdır.

Her şey, gerçeği bu yerlerden uzak tutma çabaları içinde sürüp gidiyor; oysa o yine bir yolunu bulup tek tek herkes için ağlamak üzere geri geliyor; yani ne yaparsak yapalım, içki de içsek, hem de hâlâ mürekkep kadar koyu kırmızı şarap bile içsek, gökyüzü orada hâlâ aynı gökyüzü, kenar mahallelerin dumanlarının üstüne bir büyük bataklık gibi iyice kapanmış.

Yerde, çamur yorgunluğunuzu çekiştirir, yaşamın yan yolları da oteller ve yine fabrikalar tarafından iyice kapatılmıştır. Bu tarafın duvarları daha şimdiden tabut gibidir. Lola, çekti gitti, Musyne de, kimsem kalmamıştı. İşte bu nedenle sonunda anama mektup yazmıştım, hiç olmazsa birilerini göreyim diye. Daha yirmi yaşındayken geçmişimden başka bir şeyim kalmamıştı. Annemle birlikte Pazar gününün sokaklarında dolanıp durduk. Bana işiyle ilgili sıradan şeyler anlatıyordu, onun çevresinde, kentte, savaşla ilgili söylenenleri, savaşın üzücü olduğunu, hatta “korkunç” olduğunu, ancak çok cesur olmak kaydıyla hepimizin er geç bunun üstesinden geleceğimizi; onun gözünde öldürülenler basit birer kazaydı, at yarışında olduğu gibi, sıkı tutunsalardı, düşmeyeceklerdi. Annem açısından savaş, fazla da kurcalamak istemediği yeni bir büyük üzüntü kaynağından ibaretti; bu üzüntü onu sanki korkutuyor gibiydi; anlayamadığı ürkütücü şeylerle doluydu. Aslında o, kendisi gibi sıradan insanların her şeyden acı çekmek için yaratıldıklarına inanıyordu, yeryüzündeki işlevlerinin bu olduğunu düşünüyordu, eğer işler son zamanlarda bu kadar kötüye gidiyorsa, bu yine, büyük ölçüde, sıradan insanların işlemiş oldukları birikmiş nice günahtan kaynaklanıyordu… Budalaca şeyler yapmış olsalar gerek, farkına varmadan, elbette, ancak bu yine de onları suçlu olmaktan kurtarmazdı, aslında şükretmeliydiler, çünkü onlara bu şekilde acı çekerek utanç verici davranışlarının kefaretini ödeme fırsatı verilmişti… Annem tam bir “parya”ydı.

Bu trajik ve kaderci iyimserlik onun için bir inanç işlevi görüyor, doğasının özünü oluşturuyordu.

Yağmur altında, ikimiz birlikte parsellenmeyi bekleyen sokaklarda ilerliyorduk; o tarafların kaldırımları gömülüp ayağın altından kayarlar, kışın, kenardaki dişbudaklar, rüzgârda sallanıp, su damlacıklarını dallarında uzun süre tutarlar, narin bir hoşluk. Hastanenin yolu bir dizi yeni inşa edilmiş pansiyonun önünden geçiyordu, kimisinin adları konmuştu, kimisi içinse bu zahmete bile katlanılmamıştı. “Haftalıktı” onlar, o kadar. Savaş, damdan düşer gibi, barındırdıkları taşeronlardan ve işçilerden mahrum bırakmıştı onları. Artık ölmeye yatmaya bile dönmüyordu kiracılar. Ölmek de başlı başına bir iştir, ama artık o işi dışarıda görmeleri gerekiyordu.

Annem beni hastaneye ağlaya ağlaya götürdü, bir kaza olarak ölümümü kabullenmişti, hatta buna razı olmakla kalmayıp, benim de onun gibi kaderime boyun eğip eğmediğimi merak ediyordu. Arts et Métiers’nin* o güzelim metresine inandığı kadar kadere de inanıyordu, o metreden de bana hep saygıyla söz ederdi, çünkü tuhafiyecilik mesleğinde kullandığı metrenin, bu muhteşem resmi ölçünün tıpatıp aynısı olduğunu öğrenmişti gençliğinde.

Bu düşkün kırsal bölgenin parselleri arasında hâlâ, orda burda, birkaç tarla ve ekin vardı, hatta yeni evlerin arasına sıkışmış, bu kalıntılara sıkıca sarılmış bir iki yaşlı köylü de vardı. Akşam dönüş saatinden önce zamanımız kalmışsa, annemle birlikte gidip bu tuhaf köylülerin, bir yandan ölülerin çürümeye atıldığı ama yine de ekmek veren, adına da toprak denen şu gevşek, kesekli nesneyi bir demir parçasıyla kurcalayışlarını izliyorduk. “Bayağı sert olsa gerek şu toprak!” diyordu annem her seferinde onları tedirginlikle izlerken. Sefaletin yalnızca kendisininkine benzeyen biçimini, yani kentli olanını biliyordu, kırdakinin nasıl olabileceğini düşlemeye çabalıyordu. Bildiğim kadarıyla tek merak konusu buydu, annemin, bir Parar günü oyalanmak için de bu ona yetiyordu. Bunu alıp kente dönüyordu.

Ne Lola’dan, ne de Musyne’den hiç ama hiç haber alamıyordum. Anlaşılan işin iyi tarafında, yani biz kurbanlık koyunlara yönelik, güler yüzlü olduğu kadar acımasız bir yok etme talimatının hüküm sürdüğü tarafta kalmıştı, kaltaklar. İkidir rehinelerin tıkıştırıldığı yerlere yönlendirilmiş oluyordum, böylece. Zaman ve sabır meselesi. Kaderimiz belliydi.”

(*) Arts et Métiers: Paris’teki bilim ve ölçüm müzesi, aynı zamanda meslek okulu. 1961’e kadar Fransa’nın resmi ölçüm şablonu platin metre bu müzede saklanırdı.

Louis-Ferdinand Céline, Gecenin Sonuna Yolculuk, çev. Yiğit Bener, Yapı Kredi Yayınları, 2018 [1932], 20. basım, s. 118-20.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir