Kazuo Ishiguro – “Günden Kalanlar”ın Çıkış Fikri (Çeviri)

Kazuo Ishiguro Toronto International Film Festival’da 2017’de bir söyleşi yapmış. Söyleşi temelde Günden Kalanlar’ın (1989) uyarlaması The Remains of the Day (1993) üzerinden bu romanın uyarlama süreci, sinema/edebiyat ilişkisi ve hafızanın kendi romancılığındaki merkezi rolü üzerine. Çevirdiğim kısım, konuşmanın başında (00:00 – 05:14) Ishiguro’nun romanın ana karakteri başuşak Stevens’ın temsil ettiği iki anlam üzerine açıklamasını içeriyor: duygulardan korkmak ve gerçek güçten uzak olmak. Ekonomik ve siyasi krizin kendini iyiden iyiye hissettirmeye başladığı, herkesin bunu konuştuğu fakat herhangi bir etki göstermekten aciz olduğu günlerde Ishiguro ve Günden Kalanlar güncel.

Eleanor Wachtel: Günden Kalanlar’ı yazdığınızda, söylediklerinizi hatırlıyorum, her ne kadar İngiltere’de belli bir zaman ve mekâna bakıyor olsanız da, sizi ilgilendirenin örnek niteliğinde (quintessential) bir İngiliz romanı değil de, duygulanımın iflası olduğunu, romanın duygulanımın iflasına dair bir çalışma olduğunu söylemiştiniz. Neden, o zamanlarda, temanızın böyle bir şey olduğunu düşünüyordunuz?

Kazuo Ishiguro: Duygulanımın iflası romanın sadece bir kısmıydı. Sadece bu değildi. Bu romana iki şey hakkında düşünürken başladım. Başuşak figürünün bu ikisini de hissedebileceğini düşündüm. Birisi az önce söylediğiniz şeydi. Belki duygunun iflası değil ama duygulanımdan korkmaktı ya da duyguların sahnelenmesinden korkmaktı. Arketipik bir figür olarak, İngiliz başuşağı: ben şahsen bir böyle birini tanımıyorum, İngiliz başuşaklarına dair tarihsel bir ilgim yoktu. Ama, ben dâhil, hâlâ herkes İngiliz başuşak stereotipinin ne anlama geldiğini bilir: neredeyse karikatür bir figürdür, acılara katlanan (stoic), olup biteni sakinlikle karşılayan (stiff upper-lip) bir figür. Bu figürü filmler, oyunlar ve kitaplarda gördük, on yıllar boyunca… Ve de bu, dünyanın dört bir yanında tanınan birisi, hayatında İngiltere’ye adımını atmamış birisi İngiliz başuşağının nasıl birisi olduğuna dair bir fikir sahibidir. O yüzden ben de, bu iki şeye dalmak için böylesi uluslararası bilinirlikteki bir stereotipi kullanmaya karar verdim.

Bu figürün hepimizin içinde olan, devreye girmekten, kendimizi aşık olmaya veya olunmaya dair ihtimallere açmaktan, duygusal olarak bağlanmaktan korkan ve bunun yerine profesyonel bir rolün arkasına saklanan yanımızı gayet iyi ifade edebileceğini düşündüm. Bu, başuşak figürünün bana sunduğu şeylerden biriydi.

Ama aynı zamanda başuşak figürü, romanda yapmak istediğim, benim için mutlak surette merkezi olan başka bir şeyi yapmama izin veriyordu. Şunu öneriyordum: bir anlamda, politik bir anlamda, belki politik ve ahlâki bir anlamda, çoğumuz başuşağız. Bununla şunu kastediyorum, ülkeyi yönetenlere dair bir çeşit söz hakkımızın olduğu, demokratik ülkelerde bile tuhaf bir şekilde gerçek güçten çok uzaklaşmış durumdayız. Çoğumuzun yaptığı şey, işlerimiz. İyi işler, küçük işler yapıyoruz ama çoğumuz ülkeleri yönetmiyoruz. Çoğumuz çok uluslu şirketleri yönetmiyoruz. Eğer şanslıysak, bir yerlere yerleşiyoruz. Küçük bir işi yapmayı öğreniyoruz ve yeteneğimiz ölçüsünde o işi en iyi şekilde yapmaya çalışıyoruz ve katkımızı genelde bizden daha üstte bulunan birisine sunuyoruz. Katkımızın iyi bir şekilde kullanılacağını ümit ediyoruz. Ama çoğu zaman bundan emin olamıyoruz. Katkımızı bir şirkete, işverene, bir sebebe veya bir ülkeye sunuyoruz. Bu anlamda, çoğumuzun başuşaklar gibi olduğumuzu düşünüyorum.

Bu kişiden, figürden etkilenmemin sebebi, başuşak olma konusunda çok iyi olma dair isteğiydi. Eninde sonunda her şey işverenine hizmet etmek ile ilgiliydi, katkılarının nasıl kullanılacağını sorgulamanın onu aşacağını düşünüyordu. Ama bu durum hepimizi, belli bir noktada, katkılarımızın onaylamadığımız bir şekilde kullanılmış olduğunu fark etmeye açık hâle getiriyor. Ama çoğumuz için, bu kaderimiz. Küçük dünyalarda yaşıyoruz. Genelde seçme şansımız olmuyor. Yaptığımız katkıdan ne kadar gurur duysak da, ne kadar vakar ve gururla katkımızı sunmuş olsak da, bunu yukarıda birisine sunuyoruz ve orada oldukça gizemli bir şekilde kullanılıyor. Bizim, politik ve ahlâki olarak kontrolümüzden çıkıyor.

Başuşak figürünün metaforik olarak bu iki konuya çok başarılı bir şekilde hizmet ettiğini düşündüm. Başuşak olmaktaki politik ve ahlâki durum, hepimiz bir anlamda başuşağız. Ve hepimiz birer İngiliz başuşağız, çünkü hepimiz, az ya da çok, duyguların dünyasından, duyguların âleminden korkuyoruz. Eğer ilişkilerden doğan zenginliğe yaklaşmak istiyorsak, kendimizi duygusal anlamda incinmeye açık duruma getirmek zorundayız. Ama burası korkutucu bir alan.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir