Kozanoğlu, Cilalı İmaj Devri – Alıntılar

Bıçkın ve Ağlak çıkmış, Kozanoğlu üşengeçlikten kitap yazmadığı için (kendi Medyascope’da böyle diyordu) söyleşmiş Mirgün Cabas ile, ne iyi etmiş. Cilalı İmaj Devri, Acemi Eğitimi, Pop Ateşi tarihin en çok ilgimi çeken bölümü olarak (çok) yakın tarih için kültürel oluşumların tespitlerine ve yorumlarına dair yazılmış, en değer verdiğim metinlerdendi. Pek çok okurun ortaklaşacağı üzere deneyim ve teorinin gizli tepkimesiyle güçlü sezileri, bunun üstüne de neşeli ve okur dostu bir dili kesiştirdiği için ayrıca değerlidir Kozanoğlu. Cilalı İmaj Devri, zamanında 1980’leri anlama çabalarım için de nirengi noktası olmuştu. O zaman aldığım notları tekrardan gözden geçirmek istedim Bıçkın ve Ağlak’ın gelişiyle. Neredeyse tüm kitabın altını çizmişim.

Kalın yazılıp köşeli parantez içlerine alınmış kısımlarda alıntıdan anladığımı, neden alıntılayabileceğimi, sonradan bir bakışta daha hızlıca bulabileceğim veya yüklediğim veritabanında direkt arama sorgusuyla ulaşabileceğim hâle getirme amacı gütmüştüm. Örneğin, ilk alıntıda olduğu üzere “ideology” diye bakıp, diğer tüm kaynaklarla beraber bu alıntıları da bulmak istemiştim. Böylesi bir yöntem, iyi bir tez yazılmasını sağlayamadı, sinemacıların hep dediği gibi, “ne yapmayacağımızı öğrendik” ama bundan ders çıkarmadık.

[End of ideology: ] “80’li yılların ortalarından 90 küsurlara uzanan süreçte, Türkiye gerçekten çok değişti. Cumhuriyet ideolojisinin nüfuz alanı daraldı. Ortaya çıkan boşluğu, dünyanın kuzeyinde “ideolojiler öldü” sloganıyla pazarlanan ve iyi hasılat yapan tek tip ideolojinin yerli versiyonu doldurdu.” (Koz, 2000: 7)

[Change in utopias: from freedom-equality to financial pragmatism and its fortune: ] “Özgürlük ve eşitlik projelerinin ufkundaki ütopyalar, özel operasyonlarla yıpratıldı. Onların yerini bir tür finansal pragmatizmin servet ütopyaları aldı.” (Koz, 2000: 7)

[Media have a great determining power: ] “Medyanın toplumsal belirleyiciliği ürkütücü noktalara tırmandı. İletişim kanalları, “çağdaş elitistler”in, değişimi sorgulamaktan kaçınan ve hep rüzgarın yönünde seyreden fazla uyanık, hayli asabi bir güruhun eline geçti.” (Koz, 2000: 7)

[Significant things: english, new ways of loving, business, consumption: ] “Değişim, tüm toplumsal yapıyı diklemesine yaladı süpürdü. Birbirlerine İngilizce küfreden insanlar çıktı ortaya. Arabesk kültür, ilginç bir çeşitlenme sürecinden geçti. Yaşanamayan aşkların biçimi değişti. “Business” kavramı yüceltildi. Tüketim gücü, en tepedeki statü sembolü haline geldi.” (Koz, 2000: 7)

[De facto bans on ‘questioning and radicalism’ ] “Ve işlevini tamamlayan resmi yasakların yerini fiili yasaklar almaya başladı. Değişim sürecini, yeni düzeni sorgulama yasağı, bazı uzlaşmaları reddetme yasağı, radikal düşünme yasağı…” (Koz, 2000: 8)

[Acts against these bans are condemned with being ‘dinasour’ & ‘old-fashioned’. The ones who proposed the packet of change, captured all the areas and bombardment of images started: ] “Bu yasakları delmenin cezası, “dinozor” damgasından başlıyor, ilkelliğe, kafasızlığa, muhafazakarlığa hatta teröristliğe kadar gidiyordu. Hazır değişim pakedini ustaca dayatanlar, tüm seslendirme kanallarını ele geçirmişlerdi ve bu kanallardan yoğun imaj bombardımanı yapıyorlardı. Değişimin böylesine itirazı olanlar, bu bombardımanın gürültüsünde, cezalarını temyiz bile edemediler.” (Koz, 2000: 8)

[Reality & Image were mixed up in: ] “Sonuçta, tepeden imajlar yağarken, gerçekle imajın birbirine karıştığı yıllar yaşandı.” (Koz, 2000: 8)

[Further on consumption of the images: ] “Değişim gerçek, ilan edilen sonuçlar birer imaj… Değişim sürecinin en kaba özeti, aşağı yukarı böyle bir şey işte. Aşkın, refahın, liderlerin, zaferlerin, her şeyin ama her şeyin imajı üretildi, tüketime sunuldu. Ve yasaksız ya da daha az yasaklı bir dönemin imajı pazarlanırken, yükselen değerlerin kolundaki fiili yasaklar devreye sokuldu.” (Koz, 2000: 8)

[The unchanged: people still don’t have a voice: ] “İnsanlar yine kendi seslerine sahip değil. Birileri, hayatı onların yerine seslendiriyor ve “Bakın, bu sizin sesiniz” yutturmacası iyi işliyor. Toplumun sesi bile bir imaj yalnızca.” (Koz, 2000: 8)

[Aim of the author: ] “Bu kitap da, değişenle değişmeyeni, imajla gerçeği ayıklama çabasının ürünü. Yeni düzenle, yükselen değerlere mütevazi bir itiraz, hepsi bu.” (Koz, 2000: 8)

[New stars rising with the cooperation with new tendencies: ] “ “Cilalı imaj devri” bir sürü yıldız yarattı. Bu yıldızların kimileri gerçek, kimileri birer imajdı. Ortak yönleri, kişisel niteliklerinin ötesinde, yeni toplumsal eğilimlerin omzunda yükselmeleriydi.” (Koz, 2000: 8)

[Social inclination moving with the engine of the images: ] “Kitabın bazı bölümlerinde, bölüme adını veren yıldızlar ikinci planda, hatta isimleri bile pek geçmiyor. Çünkü yıldızları işlevi yalnızca yaslandıkları toplumsal eğilimleri somutlamaktan ibaret. Bu bir portreler kitabı değil, 80’li yılların ortalarından 90 küsurlara, imajların motoruyla yol alan toplumsal eğilimlerin kitabı.” (Koz, 2000: 9)

[[[[[Bi İngilizce Bi Bilgisayar, Biraz Korku, Biraz Hayal: TURGUT ÖZAL -> Future 2001 İnsansız Bankacılık]]]]]

[Who supports Özal? Dodgers, predatories, imaginary exporters etc. –but it’s not enough. 4 Key words: english, computer, fear and dream…] “Kimler destekler Özal’ı? En kestirme cevap, “vurguncular, talancılar, hayali ihracatçılar, milyara milyar demeyenler” sınıflaması. Yanlış bir cevap sayılmaz ama onlar toplumun yüzde yarımını, bilemediniz yüzde birini oluştursunlar. Gerisi?”, “İngilizce, bilgisayar, korku ve hayal… Özal’ı uzun süre ayakta tutan, “sabit taban” oluşuncaya kadar partisini sürükleyen ve belirleyiciliklerini dar bir ölçüde de olsa hala koruyabilen dört anahtar sözcük.” (Koz, 2000: 14)

[Feathering their nest, hitting the jackpot, turning the corner, striking it rich: ][MP was not wiped away with time] Çünkü Özal, partiyi dört eğilimin değil, tek eğilimin üzerine bina etmişti. Sonuçta duvara toslansa da, 24 Ocak karaklarının uzantısındaki bankerler dönemiyle “Büyük düşün, büyük kazan” mantığına ısınmış, kolayca köşeyi dönme hayallerine kapılmış; 12 Eylül’ün yardımıyla, bireyciliğe set çeken toplumsal çerçeveden sıyırmış, televizyon ekranlarında engin hayaller yakalamış ve bu tür hayallerin pek hoş karşılanmadığı eski günlere dönme korkusuna kapılmış insanların eğilimi. “Yırtma” sözcüğünün yaygınlaşması bu günlere rastlıyor işte. (Koz, 2000: 15)

[‘Yırtma’ seems easier, affects people more than ‘köşeyi dönme’ ] “ “Yırtma” sözcüğü gerçekten önemli. Hamallıktan gelip milyarların üzerine oturan insanların öyküleri dilden dile dolaşıp, köşe dönme hayalleri geniş bir “taban” bulsa da, köşe dönmeye soyunmak her yiğidin harcı değildi çünkü. Belli bir ilişki altyapısı, belli bir “bizde her yol var” altyapısı gerektiriyordu. Oysa ‘yırtmak’, bir ara aşama olarak çoğu insan için daha gerçekçiydi. Onlar da önce bu hedefe yöneldiler.” (Koz, 2000: 15)

[Demirel vs. Özal: english on the way to ‘yırtma’: ] “İngilizce bilmenin özel ayrıcalık, başlıbaşına statü olduğu bir çevrede yetişen her insan gibi, böyle konuşması doğaldı belki. Ama doğallığı aşan bir şey vardı, Özal, Demirel’in köylü şivesiyle yaptığı oy avcılığını, İngilizce sözcükler kullanarak yapıyordu. “Törnovır”lı, “belıns şiit”li cümlelerin ardında yatan buydu. Özal, Türk halkının yabancı dil saplantısını iyi yakalamış ve yırtma umuduna giden yolun bir bölümünü İngilizce taşlarıyla döşemişti.” (Koz, 2000: 15)

[Computer: technology ] “Demirel “enerji”nin adamıydı. Barajlar, santraller yaptırıyor, tükenmek bilmeyen enerjiyle oradan oraya koşuşturuyordu. Özal ise enerjinin kanıksandığı, ikinci plana düştüğü, minimum enerjiyle maksimum iş yapma çabalarının ön plana çıktığı dönemin, yüksek teknoloji döneminin adamı.”, “Orta ve orta-alt sınıflarda çok tutulan “Bi İngilizce, bi bilgisayar, bu devirde başka türlü yırtamazsın” mantığı, politik karşılığını yaratıcısında, yani Özal’da buldu.”  (Koz, 2000: 16)

[Fear as Özal’s strategy: ] “Korkunun uzantısındaki kokmaz bulaşmazlık havası 12 Eylül yönetiminden ona miras kalmıştı. “Riskin sonu kader” gibi bir yaşam felsefesini her fırsatta övüyordu ama kaderciliğin ve riskli girişimlere yatkınlığın, bir toplumsal cesarete, “olursa olsun” havasına dönüşmesini de istemiyordu. Tehditlerini öyle stratejik bir noktaya yerleştiriyordu ki, tavşan burcunun korkmadığı tek şey Özal’ın tehditleri oluyordu.” (Koz, 2000: 17)

[Consumption, technology, getting rich and foreign goods: ] “Teknolojik gelişim, sınırsız tüketim, eşiğinde bulunulan Türk asrı, komşu ülkeleri elliye katlamak… Ve yabancı sigaranın kaçakçılardan temin edildiği, doların serbestçe alınıp satılamadığı, neskafenin en makbul hediye olduğu, ayrıca insanların birbirini öldürdüğü günlere geri dönmek… Bir yanda hayaller, bir yanda korku ve tam ortada Özal’ın tehditleri. Önceleri “vurulursunuz, öldürülürsünü” korkusunun, zamanla “zengin olamazsınız, tüketemezsiniz” korkusunun ağır bastığı tehditler.” (Koz, 2000: 17)

[MP stands on a slippery base, aims to get support from USA: ] “Burada da ilk akla gelen dayanak noktası yine ABD. Ve bu saptama herhalde yanlış değil. Ama ABD’yi Özal’a destek verme konusunda ikna edecek ve ABD’den gelen desteği ayakta durmak için yeterli kılacak bir güç daha gerekiyordu yükseliş sürecinde. O da bir tür “sınıfsal kozmopolit kültür ittifakı”ydı. Yani sınıflarüstü arabesk kültürün en zengin, en müreffeh kesimiyle, kentlere kuşaklar boyu kök salmış sermaye çevrelerinin, özellikle de finans kesimin ittifakı…” (Koz, 2000: 18)

[Financial sector is growing in the world: ] “Çünkü, dünyada finans kesiminin ağırlığı artarken, bankerler döneminin, borsa döneminin, rant döneminin temsilcisi olarak Özal sivrilmişti Türkiye’de. [commercial sector: ] Yalnızca bu kesimin değil, hem muhafazakar-dindar çevresinin, hem dış pazarlara açılma rüyasının etkisiyle, ticaret kesiminin de desteğini almıştı. Ama öncelik hep finans kesimindeydi, zaten ticaret kesimiyle finans kesimi arasında özel bir çelişki de yoktu.” (Koz, 2000: 18-9)

[Yuppies, trendsetters, capitalists, finance employees: ] “Bu nedenle, Özal’ın yakınında, omuzunda, ulusal ve uluslararası finans çevrelerinin temsilcileri vardı hep. İki kuşaktan milyarder, iyi eğitimli bankacılar, hem işleriyle hem yaşam biçimleriyle statü kazanmış yatırım uzmanları filan. Özal’ın ithal malı yuppieleri, prensleri de çoğunlukla devlet bankalarında, devletin stratejik finans noktalarında görevlendirildiler. Merkez Bankası’nda, Ziraat Bankası’nda, İMKB’de, Kamu Ortaklığı İdaresi’nde… Onlar da kültürel açıdan, özel finans kesimin köklü zenginleriyle benzer nitelikler taşıyorlardı. Her şeyleriyle “in” olmak bir yana, “in”leri yaratan insanlardı.” (Koz, 2000: 19)

[Anatolian youngsters, Özal appeals like himself: ] “[Özal] Saflıkla alakası bulunmayan bir Anadolu çocuğuydu. Üstelik, finans ağırlıklı, ticaret destekli sistem, Kapalıçarşı’da döviz alıp satacak, borsada vurgun kovalayacak, tahsilata çıkacak, dahası köşe dönme hayallerinin popülerleşmesini sağlayacak bir kesime, “olmazsa olmaz” düzeyinde ihtiyaç gösteriyordu: Özal gibi, saflıkla alakaları olmayan, şart değilse bile tercihen ülkücü kökenli, BMW’nin teybine arabesk kaset koyarak neşelerini bulan Anadolu çocukları. İttifakın diğer kanadı…” (Koz, 2000: 19)

[New right, End of Ideologies, Pragmatism: ] “Ana eğilim, yeni dünya düzeni denen şey ve yükselen sağ değerlerdi. Özal, bunların temelinde ve hala var. İdeolojilerin yarı canlı halde mezara gömüldüğü bir dönemde, tüccar zihniyetli pragmatizme tarihin en rahat at koşturma imkanını yaratan rüzgarları “uyanıkça” kucakladı.” (Koz, 2000: 20)

[Thatcherism, middle class: ] “En tipik uygulamasını Thatcher döneminin İngiltere’sinde bulan bir sistemin temsilcisi Özal. Bir avuç vurguncuyu, tefeciyi, sahtekarı değil, orta sınıfın genişçe bir dilimini müreffeh hale getiren, orta sınıfın daha geniş bir “tutunamayanlar” dilimiyle en yoksul sınıfı birleştirip hiç kaale almayan bir politikanın temsilcisi.”

İşte ANAP’ın kıkırdan tabanı da, 1983’ten bu yana refah sıçraması yapan, yoksullara karşı “orta-üst sınıfın ihaneti” tarihine yeni bir sayfa ekleyen o insan dilimi. Sistemin refaha sefer yapan araçları genellikle finans kesimi hattını kullandıkları için, “bu dilimin en büyük dilimi”, finans sektörünün merkezlerinde, büyük kentlerde yaşıyor.” (Koz, 2000: 22)

[[Unu, Yağı, Şekeri Boşver, Helvanın İmajı Yeter: MESUT YILMAZ -> Entegre çıkar organizasyonu ve medyanın korkutucu gücü]]

[Cosmopitan culture, alliance: ] “ANAP’ın kuruluşunda ve yıpranma sürecine karşın varlığını sürdürebilmesinde önemli rol oynayan “sınıfsal kozmopolit kültür ittifakı”, yani sınıflarüstü arabesk kültürün en zengin, en müreffeh ve hayli karanlık kesimiyle kentli sermaye çevreleri arasındaki ittifak, şu Özal’ın köprü-kanal-eklem bağı işlevini üstlendiği ittifak çatırdamaya başladığı anda o elbiseye adam aranmaya başlamıştı. Arayışa geçenler, kentlilerdi.” (Koz, 2000: 27-8)

[Hitting the jackpot, turning the corner –> over! ] “Öyle ya, sistem oturmuştu artık. Babaların, hayali ihracatçıların, çek-senet tahsilatçılarının gazete manşetlerindeki, köşe dönme hayallerindeki ağırlıkları iyice kaybolmuştu. Onlar elbette yok edilmeyeceklerdi ama eski konumlarına, geleneksel alanlarına çekilmeleri gerekiyordu. Finans ağırlıklı ekonomik düzen, onlar olmadan da işleyebilir hale gelmişti.” (Koz, 2000: 28)

[State & Capital consolidation: ] “Sermaye kesimi, devletin kolladığı bir kesim değil artık, düpedüz ortağı. Mevcut iktidarla arası bozulabilir, gerginlikler çıkabilir, başka iktidar adaylarına göz kırpılabilir. Normaldir, kazanç dünyasıdır bu. Aslolan, iktidarlar değişse de şirket-devlet üzerindeki etkinin, ortaklık anlaşmasının bozulmamasını sağlayacak bir mekanizma kurmak, düzenin değerlerini savunacak bir birimi devreye sokmaktır. Yani entegre tesislerin üçüncü ayağını, medyayı…” (Koz, 2000: 29)

[Media serving interests of state & capital: ] “Televizyon kanalları ve gazete-dergi piyasasına egemen kuruluşlar, medya çağında, “entegre çıkar kollama organizasyonları”nın en kritik ayağı belki de. Çünkü, toplumsal engellere göğüs germe görevi onlara düşüyor. Bu nedenledir ki, organizasyonun ilk iki ayağı, devlet ve sermaye çevreleri, özellikle de finans çevreleri medyayı kuşatma altına alıyor. Şirket-devletin beş kanallı televizyonu var. Özel televizyon yayıncılığına getirilen yasağı aşabilmiş ilk kuruluş, Özal Ailesi-İmar Bankası ortaklığı. Ancak, bu yasağın çıkar organizasyonu açısından pek bir anlamı yok. Çünkü, teknolojinin maliyeti, finans çevrelerine yaslanmayan bir kuruluşun görüntülü yayıncılığa geçmesine zaten izin vermiyor.” (Koz, 2000: 29)

[Bombardment of the ‘new values’: ] “Bu kamuflaj işi, güçlü bir altyapı gerektiriyor, var. Bir takım yeni değerlerin, derinliği olmayan kavramların yaygınlaştırılmasını, seri halde üretilip, toplumun üzerine bombardıman yoluyla yağdırılmasını gerektiriyor. Mümkün…” (Koz, 2000: 30)

[Compromise, ‘conventionalism’: ] “Şirketleşen devletin ve sermaye çevrelerinin çıkarına işleyen bir mekanizma için en büyük tehlike ne olabilir? Kuşkusuz, toplumsal muhalefet. O zaman, muhalefet, “körü körüne bir anlayış” damgasını yemeli medyadan. Muhalefetin alternatifi olarak yükseltilecek kavram, köpürtülecek değer de “uzlaşma” adı altında, “uzlaşmacılık” övgüsü olmalı.” (Koz, 2000: 30)

[West, consumption, urban values, media: ] “Ilımlılık ve uzlaşma sayesinde yaşandığı söylenen bu değişimin yönü Batı, bu bir. Medya aracılığıyla özlem haline getirilen “tüketime göre statü” temelindeki yaşam biçimi, kentlerdeki ilişki ağına daha uygun, bu iki. Kentliler, kırsal alanlarda yaşayan insanlara göre değişim söylemini daha kolay benimseyebilirler, bu üç. Ortada kentli sermaye çevrelerinin ve kent kökenli medya yöneticilerinin ağırlık koyma operasyonu var, bu dört. Demek ki kent değerlerinin yüceliği ve egemenliği de savunulmalı.” (Koz, 2000: 31)

[New managers: ] “Yeni düzenin, yükselen değerlerin şirketlerdeki yansıması nedir? Genç, iyi eğitimli, ihtiraslı, yüzü Batı’ya dönük yöneticiler. O zaman, şirketleşen devlet de bu kuşaktan bir yöneticiye verilmeli. Dünyayı medyanın ürettiği gözlüklerle izlemek zorunda kalan genç kuşakların yarattığı oy potansiyeli de göz önünde bulundururlarsa, demek ki gençlik ve dinamizmin altına da kalın çizgiler çekilmeli.” (Koz, 2000: 31)

[[Her Yola Gelen Karizmatik Amele: İBRAHİM TATLISES -> Arabeskin hayat hikayesi ve Kürtlerin toplumsal yükselişi]]

[Summary of IBO’s existence in relation to arabesk: ] “İbrahim Tatlıses bir hikaye: Hayatı, arabeskin hayat hikayesi gibi. İbrahim Tatlıses bir simge: Kürtlerin toplumsal yükselişinin simgesi. İbrahim Tatlıses bir ses: Ama ne ses… Evet İbrahim Tatlıses’in hayat hikayesi, arabeskin hayat hikayesi gibi bir şey. Ve her iki hikaye de yazıla yazıla kabak tadı vermiş durumda. Neyse ki, “Allah uzun ömürler versin” deyip dememek bir tercih meselesi, arabesk de hayatta İbrahim Tatlıses de hayatta ve hikaye dinamik bir hikaye. Yeni bölümlerle uzayıp gidiyor.” (Koz, 2000: 37)

[Regarding the squatters, until arabesk: there is a production ‘about’ them, now, there is a production ‘for’ them] (Koz, 2000: 38-9)

[Minibus music: ] “Gecekondu mahallelerinden hat alan minibüslerde dinlendiği için minibüs müziği denen yeni dalga, ezikliği, dışlanmışlığı, garibanlığı seslendiriyor. Gerçek acı ve hayat gariban mahallelerine çok fazla şey vaat etmiyor. Ama minibüs müziğindeki acı ve umutsuzluk, gerçeküstünün boyutlarını zorluyor. “Ben zaten her acının tiryakisi olmuşum/ Hiçbir zaman bitmeyen dert ile yoğrulmuşum” şarkısının dilden dile dolaştığı bir ortamda, umut menzili “Bu ısdırabım bir gün bitecek” şarkısının sınırlarını aşamıyor örneğin. Kentteki üretim ilişkilerinin ve kentteki yerleşimin kıyısına oturan, iç ilişkilerinde ise tam “iki arada bir derede” aşamasını yaşayan yoksul insanların dünyasında, tutunacak bir dal oluyor bu şarkılar.” (Koz, 2000: 40)

[Orhan Gencebay: not a great opressed, a bit career-oriented: ] “…zaten gecekondu mahalleleri henüz kendi müziklerini üretemiyorlar, onlar için üretiliyor. “Orhan Abi”nin delikanlılığı, durgun ama etkili ve garibanlıktan uzak tavrı, gecekondu mahallelerinde saygı uyandırdığı gibi, orta sınıftan kentlilerde de ilgi uyandırıyor.” (Koz, 2000: 40)

[Squatters from 60s to 70s: ] “60’lı yılların sonunda 70’li yılların sonuna kadar bir sürü şey değişecek ama kentlilerle gecekondu kültürü arasındaki farklılık yine de çatışmaya dönüşmeyecek. Dönemin koşulları, “Onlar bizden iyi kazanıyor” muhabbetini “O işçiler bir zamlar almış, vallahi zengin oldular”a çevirecek, hepsi bu.” (Koz, 2000: 40)

[Ferdi Tayfur rises in late 70s, screecher style, fits to minibus music, changes in Gencebay route: ] “Küçük kentlerde genelev çaycılığından yıldızlığa sıçrayan Tayfur’un kendisi olsun, aynı dönemde parlamaya başlayan Müslüm Gürses gibi diğer yeniler olsun, gurbetçi-gecekonducu tipine daha yakın isimler. Gencebay’a kıyasla, çok daha gariban bir geçmişe sahipler. Bu, gecekondu mahallelerinin kendi müziklerini üretme aşamasına geçmeleri demek.” (Koz, 2000: 41)

[Arabesk in Late 70s: second generation squatters, Sardonic, but not hostile attributions (kıro, keko, hanzo), arabesk is now a sector, many casettes…] (Koz, 2000: 41-2)

[12 September: intellectuals start daily life culture discussions, claiming pre-1980 as highly ‘ideologic’ and missing some values, art magazins boom, ‘arabesk debates’: ] “12 Eylül’ün dayattığı politik suskunluk, sanat dergilerinin kısa süren altın çağını başlatıyor. Ve aydınlar, bir dolaylı politik tartışma yolu olarak, gündelik yaşam kültürü üzerine yoğunlaşıyorlar. Dahası, 12 Eylül öncesinde her şeye ideolojik baktıkları düşüncesine kapılıp bazı değerleri iyice es geçtikleri kaygısına düşüyorlar. Bu değerlerin başında burjuva yaşam biçimini şekillendiren kent değerleri geliyor. Ve bir arabesk tartışmasıdır gidiyor.” (Koz, 2000: 42)

[Lahmacun-çiğ köfte-arabesk, intellectuals divide to 3 fractions: ] “ “Doğal bir olgudur” diyenler, kendilerinde izin verme yetkisi görüp “bırakalım dinlesinler” hoşgörüsüne vuranlar ve sıkı anti-arabeskçiler, ki ağırlık üçüncü kesimde.” (Koz, 2000: 42)

[Winds of nostalgia: Old stories of İstanbul, Beyoğlu, Levantenler, Şirket-i Harbiye ships: ] “Yitip giden o yaşam biçiminin katilleri için bastırılan “aranıyor” ilanlarındaki fotoğraf hazır zaten: Arabesk kültür. Ekonomik göç, kırsal yoksulluk gibi olgular, 70’li yılların dosyalarına kitlenip, arabesk kültür yaylım ateşine tutuluyor. O güzelim kent yaşamını mahveden, lahmacun kokuları ve acı dolu, karamsar müzikleriyle ortalığı katan kabasaba insanlar aşağılandıkça aşağılanıyor. Açıkça “Ben lahmacuna karşıyım arkadaş” diyenler var artık…. epeyce destekleyici buluyor” (Koz, 2000: 42-3)

[Variances in arabesk, it grows real fast: ] “Evet, 80’li yıllarla birlikte arabeskte dinamik bir değişim, kafa karıştırıcı bir çeşitlenme başlıyor. Kadercilik ufak çatlaklar veriyor önce. Kentlere iyice yerleşen, kendilerine tartışılmaz yaşama alanları edinen eskimiş gurbetçiler, ki artık gurbetçi falan değil kent halkının parçası durumundalar, Allah ne verirse o kimliğe ve o konuma razı olma kaderciliğini kırıyorlar. Kendilerine yeni kimlik, yeni değerler veriyorlar. Yalnızca para ve refah değil artık istedikleri. Bir başka hayata uzanmak da istiyorlar. Televizyon dizilerindeki, Nişantaşı’ndaki, Bağdat Caddesi’ndeki gibi. Doğal sonucu olan görece iyimserliğin kolunda, umutlu bir arayış bu. Kara sevdalar hoşlanmaya, büyük aşklar çıkmaya, kahveler kafeye dönüşüyor, gecekondu mahallesi olma özelliğini yitiren birinci kuşak “eski köylü” yerleşim bölgelerinde.” (Koz, 2000: 43-4)

[Luxury and ‘yırtma’ in squatters: ] “Yılların insan ve deneyim birikimi, 24 Ocak kararlarının düzlediği fırsatlar zeminiyle birleşince, eski gurbetçilerin içinden kültürlerini lüks mahallelere taşıyan epey insan çıkıyor. Belki daha önemlisi, hep birlikte değil, “iş bilerek” teker teker yırtma şansının doğduğu görülüyor. Birinci kuşak gecekondu mahalleleri metropollerin ortasında kaldığı için, gayrımenkule dayalı rant refahını yakalıyor bazıları. Bu refah, finans sektörünün gelişimine paralel olarak, menkul değer yatırımlarıyla katmerleniyor.” (Koz, 2000: 44)

 

[There is still migration: ] “Ancak, diğer yandan, göç sürüyor. Üçüncü, dördüncü kuşak gecekondu mahalleleri çevreliyor kentleri. Bu mahallelerin sakinleri, rant refahının uzağında, hayli ezik, hayli yoksul ve yoksun, kırsal değerlere yakın insanlar.” [so, for arabesk music, there are different target audiences; hope and despair must stay together, market grows meanwhile] (Koz, 2000: 44)

[Intellectuals still can not see that Arabesk is not only pessimistic, hopeless, ‘ezik’; it met with hope and optimism in 80s. Some intellectuals see it, some not: ] “…ama garibanlar sınıfını aşarak sınıflarüstü hale geldiği, müziği aşarak bir yaşam kültürü haline geldiği 80’lerin ortasında yaygın kabulle karşılanacak.” (Koz, 2000: 45)

[Intellectuals, bourgeois values and their encounter with arabesk: ] “Aydınlar için görüş mesafesinin en çok arttığı yer, Bodrum. Burjuva değerlerine sımsıkı sarılmış aydınlar, yitirdikleri, daha doğrusu yitirdiklerini düşündükleri kent yaşantısını sahil kasabalarında bulmaya çalışırken, en sevdikleri kaçamak mekanlarında arabeskin öncü kuvvetleriyle karşılaşacaklar. Ve anlayacaklar ki, arabesk büyümüs, baba evi olan mahalleleri terk edip hayata atılmış durumda ve yanıbaşlarında. Kızmakta haklı oldukları noktalar var elbetteki ama yapacak bir şey yok.

Çünkü daha sofistike, daha estetik, daha “hoş” bir hayal kovalarken, burjuva yaşam biçiminin güzergahına girmişler. Sınıflarüstü arabesk kültürün müreffeh kesimi de, paranın keyfini sürmek ve yeni kimlik edinmek adına aynı güzergahta ilerliyor. Sosyal tarihin kuralı bu, köklü burjuvalar kaçacak, ekonomik açıdan sınıf atlayıp kültürel açıdan sınıf atlayamayan yeni zenginler kovalayacak. Lokantadan lokantaya, mahalleden mahalleye, yazlıktan yazlığa… Hele 50’lerin, 60’ların komedi filmlerine malzeme, “Pek bir modereniz canum” diyen hacıağaların tektüklüğünden, 80’lerin arabesk kökenli taze müreffeh kalabalığına geçilmişse büyük sorunlar da çıkacak. Bu kaçınılmaz bir şey.” (Koz, 2000: 45)

[The nicknames: zonta, maganda, entel: ] “Beyoğlu’nu arabesk kültürün garibanlarına kaptırmayı hazmedemeyenler, ki Beyoğlu’ndan sıkılıp hicret edenler de kendileridir, aynı kültürün BMW’li, altın künyeli insanlarıyla Bebek’te, Ortaköy’de karşılaşmaya başlayınca ciddi sürtüşmeler çıkıyor ortaya. Eskinin ezik gurbetçilerine “kıro, hanzo” denirken, kendilerinde belli bir güç gören ’80-’90 model arabesk kültür insanlarına “zonta” ve “maganda” denmeye başlıyor. Bu yakıştırmalara, “entel” sıfatıyla cevap veriliyor. Oysa entel, özellikle genç aydınların yıllardır birbirlerine iliştirip durdukları ve hiç kimsenin üzerine alınmadığı bir sıfat.” (Koz, 2000: 46)

[Who’s entel, Who’s maganda? ] “Ve kim entel, kim maganda birbirine karışıyor. Hayatında kitap okumamış insanlara, şiveleri Anadolu’dan herhangi bir bölgeyi çağrıştırmadığı için entel dendiği oluyor. Kendi halinde gariban insanlar, lüksçe bir caddede yürüdüklerinde “Amaan, magandalar geldi” aşağılamasına çarpıyorlar. “Goduğumun entelleri” zaman zaman acımasızca dövülüyor. Köylü hizmetçi rolleriyle yükünü tutan ANAP’lı bir komedyen, Ataköy’deki barının kapısına “Maganda Giremez!” uyarısını asıyor. Fiziksel çatışmaya çok seyrek dönüşse de, soğuk savaş gerilimi içinde bir karamboldür gidiyor yani.” (Koz, 2000: 46)

[Arabesk vs. Anti-Arabesk sector, class mobility, reverse of the pre-1980: ] “Arabesk sözcüğünün sağanak halinde kullanımı ve arabesk kültürden insanların refah yoluyla metropol hayatına karışmaları, arabesk muhabbetini aydınların tekelinden çıkarıp popülerleştiriyor. Kentli orta sınıftan öylesine insanlar da ona buna arabesk diyip, çiğköfte, lahmacun esprilerine çok gülüyorlar. Ve iş bir noktada, yıllar öncesiyle 180 derece ters yönde bir sınıfsal tepkiye dönüşüyor. Kentli orta sınıflar, arabesk kültürü “milyarder ayılar”ın hayatı olarak görmeye başlıyor. Ekonomik açıdan sınıf atlamayla kültürel açıdan sınıf atlama birbirine karıştırılıp, “sosyete arabesk oldu” deniyor. Ve bu tepkinin karşısında, küçük çaplı da olsa, yine yıllar öncesinin tam tersi bir gelişme yaşanıyor. Arabeskin sektörleşmesine karşın, anti-arabesk sektör doğuyor. Hani şu “Maganda Giremez!” barları gibi, gazete ilanlarındaki “Anti-Arabesk Tatil” vaatleri gibi. (Koz, 2000: 47)

[Urban culture, urban values  are nourished by consuming and investment: ] “Ancak, arabesk kültüre, daha doğrusu bu kültürün bazı vagonlarına en büyük darbe, yanlardan değil tepeden gelecek. Değişim, çağ atlama, hızlı gelişim, globalleşme filan denirken bir “yükselen değerler” kavramı atılacak ortaya. ANAP içindeki zengin arabesk kesimle yaptığı ittifakı fesheden kentli sermaye çevreleri, onlarla kolkola gezen medya prensleri ve bazı liberal aydınlar, yükselen değerlerin kent değerleri olduğunu, köylülülüğün tamamen devreden çıkması gerektiğini söyleyecekler. Bu, liberallik adına tepeden inmeci bir tavır. Çünkü köylülükle kentliliği ayıran çizgi, tüketim ve yatırım kalıplarından geçiyor, kent değerlerinin savunucularına bakılırsa.” (Koz, 2000: 47)

[If you consume, you are urbanite. Otherwise you are villager] (Koz, 2000: 48)

[Various arabesk examples with the 80s: ] “Orhan-Ferdi döneminin ardından hızlı bir çeşitlenme başlıyor. Arabeskin, büyük kentler dışındaki asıl tırmanışı da aynı dönemde yaşanıyor yine. Gaziantep’de İMÇ benzeri bir kaset yapımcıları sitesi kurulurken, büyük kentlere “ne iş olsa yaparım”cılarla birlikte arabesk kralı adayları da akıyor.” (Koz, 2000: 48)

[Child stars of arabesk: ] “Sihirli formülün başarılı uygulayıcılarından biri, Küçük Emrah. Evet, küçük yıldızlar furyası… Peşinde aynı talih kuşunu kovalayan küçük şarkıcılar ordusuyla birlikte yapımcılara milyarlar kazandıran Emrah, iyimserlik-kötümserlik harmanında da ölçüyü tutturabilen bir yıldız. Arabeske dışarıdan bakanlar, onu yalnızca “Acıların Çocuğu” şarkılarıyla ve imajıyla değerlendiriyorlar. Oysa Emrah, Acıların Çocuğu’nun ardından şarkıyı patlatıyor: “Neşeli, neşeli, ben yine bugün neşeliyim.” Hatta beğendiği kıza teklifte bile bulunuyor, “Biricik sevgilim ol”….” (Koz, 2000: 49)

[Ahmet Kaya catches the ‘protest’ side, Kısaparmak is consistent with the regime: ] “Birinci ve ikinci kuşağın tercihi piyanist şantörlere yönelirken, dış kuşak gecekondu mahallelerinin kenti gören ama kent yaşantısını, ön önemlisi tüketimi paylaşamayan gençliği özgün müziğe yöneliyor. Özgün müzikçi ya da “devrimci arabeskçi”, ne denirse densin. Ahmet Kaya bu kitlenin “hiç olmazsa şarkılarda isyan” talebini iyi yakalıyor. Ardından isyana teşvik etmediği için düzene daha uygun görünen ikinci özgün müzik kralı Fatih Kısaparmak gelecek. Dışlanmışlığın, yok sayılmışlığın ve yoksulluğun çözümünü solda değil İslam’da görenler için İslamcı özgün müzik, ya da “İslami arabesk” de üretilecek.” (Koz, 2000: 50)

[Dynamic life of arabesk: ] “Arabeskin dinamik hayat hikayesi ve şimdilik vardığı nokta bu işte. Bir bileşim: Umut, umutsuzluk, boyun eğme, isyan, İngilizce, Türkçe, lahmacun, fried chicken, adidas, devrim, İslam, yeraltı, yerüstü, kara sevda, hoşlanma, manita, kara toprak, isyankarlık, boyun eğme… Her şey var.” (Koz, 2000: 51)

[80s, squatter warmed up to the city: ] “Kente iyice ısınan, garibanlıktan şöyle böyle yırtan yıllanmış gurbetçiler, kökenleriyle eğlenmelerine imkan verecek bir simge aramaktadır. En garibanlar ise, zirvede kendilerinden birini, dahası sıfırdan nerelere gelinebileceğini kanıtlayacak birini… İbrahim Tatlıses, tüm talepleri karşılar ve öyle bir “kıro” rolü oynar, “kıroluğu” öyle bir tüketim maddesi haline getirir gi, bu kadar olur. Bir yılbaşı gecesi, eski adıyla Spor ve Sergi Sarayı’ndaki “belediye eğlencesi”nde, Bedrettin Dalan’ın verdiği ödülü alır, plaketin üstündekileri okuyamama rolü yapar. Salon yıkılacaktır neredeyse.” (Koz, 2000: 52)

[50s to 60s, Adanalı riches; then Karadenizli comedies, 80s: East’s upheaval: ] “80’li yıllarda, yeni ekonomik düzenin Kapalıçarşı’ya verdiği rolün de etkisiyle, Doğuluların yükselme süreci başladı. Yeni parlayan işadamlarının içinde bir sürü Doğulu, ağırlıklı olarak da Kürt kökenli zengin vardı. Yeraltı dünyasında Karadenizlilerin egemenliğini kıran da yine Doğulular ve yine ağırlıklı olarak Kürt kökenli “delikanlılar”dı.” (Koz, 2000: 54)

[Many art forms are dead, comedy series and Kurdish types: ] “Tiyatronun ve gazinoların krize düştüğü, sinemanın olmakla olmamak arasında gidip geldiği, televizyonun “işi bitirdiği” bir ortamdı. Artık hemen her komedi dizisinde Doğu-Güneydoğu aksanıyla konuşan tipler vardı. Ancak, tüccar Kayserili, fabrikatör Adanalı, müteahhit Karadenizli tiplemelerin karşılığı, Kürt işadamı değildi, güldürü dünyasında. En yaygın tipleme, hafiften belalı, hayli cahil, çiğköfteye düşkün arabesk sanatçıları ya da şarkıcı adaylarıydı.” (Koz, 2000: 55)

[Conclusion: ] “Bazılarına, İbrahim Tatlıses’in sesini beğenme hakkı tanınmaz. Ya popülizmle suçlanırlar ya aydın fantezilerinin kuyruğunda saçmalamakla. İyi de adam bazı türküleri çok güzel söylüyor. Ne yapacaksınız? Eğer “kıro zannedilme” kompleksiniz yoksa ve İbrahim Tatlıses’in hiçbir şeyine katlanamama hakkınızı kullanmıyorsanız, “Türkmen Gelini” türküsünü bir dinleyin, n’olur.” (Koz, 2000: 55-6)

[Tele-Kart Alamayanların Kırmızı Kartlı Sesi: AHMET KAYA -> Kentli Yoksulların Menzilsiz İsyanı, Yoksulluktan Beter Yoksunluk]

[Kaya’s discovery of ignored people’s music: ] “Yok sayılan insanların, yok sayılan bir eğilimin müziğini keşfetti Ahmet Kaya. Yaratmadı, keşfetti. O müzik, sözleriyle, ritmiyle, temalarıyla, estetik düzeyiyle zaten vardı. Bir yorumcu bekleniyordu…” (Koz, 2000: 57)

[How to protest? ] “70’li yıllardan miras bir mağduriyet hissini içinden atamayan “eskiler”e pek seslenmedi o müzik. 70’lerin sonunu 80’lerin sonuna tercih edecek yepyeni bir kuşağı yakaladı. Yoksul mahallelerin, sofraya kıyısından köşesinden ilişebilme umudunu bile yitirmiş, Küçük Emrah’tan dinledikleri “Nasıl isyan etmem” şarkısını bir adım geçip “nasıl isyan ederim” derdine düşmüş gençlerini kaptı götürdü.” (Koz, 2000: 57)

[Literature of poverty was forbidden: ] “Yoksulluk var ama edebiyatı yasak. Çünkü birileri estetiği keşfetmiş. “Vurun gardaşlar vurun” türü marşlardan, devrimci ozanların dinlandiği gecelerden bin pişman insanlar bunlar. Muhalefete evet ama popüler söylemle muhalefete, slogancılığa hayır! Yoksulluk edebiyatı da reddedilen şeyler arasında.” (Koz, 2000: 57)

[Aesthetics of Kaya: intellectuals’ compromise with new right: ] “Marjinalliği geçici bir konum değil asli kimlik olarak benimseyen, “önce bizim değerler” diyen bu muhalif, gerçekten muhalif aydın grubunun “iktidar”la, yeni sağ değerlerle istemeden uzlaşmaya girdiği bir nokta işte “Ahmet Kaya estetiği”…” (Koz, 2000: 58)

[ANAP aims to camouflage poverty: ] “ANAP burcu iktidar zihniyetinin derdi estetik mestetik değil. Öyle olsa Fatih Kısaparmak hiç yaratılmayacak. Onların derdi, yoksulluğun ve muhalif eğilimlerin kamuflajında. Devir imajlar devri ya, varolan şeyler de yokmuş gibi gösterilecek. Bu nedenledir ki, önce Başbakan sonra Cumhurbaşkanı Turgut Özal, her fırsatta “fukaralık edebiyatı yapmayın” diye basbas bağıracak.” (Koz, 2000: 58)

[There are people who speak of poverty: ] “Yoksulluktan söz eden “etkili çevreler” yok mu? Elbette ki var. Enflasyon canavarının halkı nasıl ezdiğini, 12 Eylül sonrasında bazı insanların nasıl dönecek köşe bırakmadığını her fırsatta söyleyen, yazanlar da var. Ama onlar için, köşeyi dönenler adlarıyla sanlarıyla somut insanlar, yoksul kesim ise soyut bir kitle, bu bağlamda…” (Koz, 2000: 58)

[Intellectuals attack: ] “Hep muhalif-taze marjinal aydınlar, iktidar çevreleri ve Cumhuriyet kuşağından kültür müfettişleri, Ahmet Kaya’nın çıkışını geç fark ettiler, fark ettikleri anda da saldırıya geçtiler.” (Koz, 2000: 59)

[Kaya as a sociological case, Kürkçü: ] “Ertuğrul Kürkçü’nün yaptığı “yetki sınırlaması”na pek rağbet eden olmadı: “Müzikal kalite açısından baktığımızda Ahmet Kaya’nın müziğini beğenmeyebiliriz. Ama başka hiçbir müziğin değil de bunun duyarlık yaratması, bir sosyolojik vaka. Bu nedenle, bizim beğenmeme gibi bir yetkimiz olduğunu da sanmıyorum. O müziği dinlememeyi tercih edebiliriz ama o müziğin bir kimliğe denk düştüğünü bilmek zorundayız. Bu müzik, yalnızca başkaldırmayı değil, ezikliği, yenikliği, kırıklığı anlattığı zaman da sahici.”” (Koz, 2000: 59)

[Realistic music corresponding to an identity: ] “Bir kimliğe denk düşen, “sahici” müzik… Özgün müzik denen şeyi, ticari girişim noktasından sosyal olgu noktasına taşıyan lokomotif, gerçekten de, kitleselleşmiş bir kimliği tam olarak sarmalaması.” (Koz, 2000: 59)

[The youth who is ignored by media are affected by it, but media does not speak of them: ] “O kitle de medyanın etki alanı içinde. Ama medyanın çizdiği “şimdiki gençler” tablolarında, silik çizgilerle dahi yer bulamıyor. Fukaralık edebiyatı çağdışı, “out” bir şey ya…” (Koz, 2000: 59)

[The music of the ‘ignored’, not in a discouraged way: ] “Ahmet Kaya’nın müziği, o noktanın müziği işte. Yoksulluğu, yoksunluğu, ezikliği, kırıklığı anlatan bir müzik. Ama, ezikliği anlatırken ezik değil. Olgudan yoruma gitmek yerine, olguları hazır yorumlara uydurmayı tercih edenlerin yazıp çizdikleri gibi bezgin, umutsuz bir müzik hiç değil.” (Koz, 2000: 60)

[New aims/missings for the poors, revolutionism: ] “Devrimcilik, solculuk, yoksulluk, özgürlük, eşitlik, insanlık, “parasal kesim”, ezilmek… Altyapısı taş çatlasa yirmi kelimeyi geçmeyen ama Gülhane Parkı konserinde Ahmet Kaya’nın “Burada aslanlar gibi devrimciler dururken…” sözüyle yüzbin kişiyi ayağa kaldıran bir devrimcilik: Özgün müziğin yoksul mahallelere dağıttığı yeni kimlik işte. Ve yeni özlemler.” (Koz, 2000: 61)

[The new, long-awaited protest: ] “Anti-arabesk yaklaşım, popülizmin reddi, slogancılığın sonu, fukaralık edebiyatının terki, çağdaşlaşma, otomasyon, yeni düzen, çağ atlama filan derken, ses duyurma menzilleri mahallelerini aşamayan yoksul insanların özlemleri de bu işte. Başkaldırmaya niyetlenip de yol bulamayan, kendilerine de devrim umutlarına da güvenemeyen insanların özlemleri.” (Koz, 2000: 61)

[Only ‘özgün’ music adopted the leftists: ] “Müzikalite açısında değerli şarkılar mıydı, duygu sömürüsü ve vicdan ticareti üzerine mi kurulmuşlardı? Cevapları kesin kanıtlar üzerine oturtulamayacak sorular. Ama sapla samanın birbirine karıştığı bir Ecevit döneminde, önceleri “bizim çocuklar” muamelesi görüp ardından “oh olsun teröristlere” denizine yuvarlanan insanlar için, gazete-dergi sayfalarında, barlarda, eski arkadaşlarınca aşağılanan, özgür seksi bile keşfedemeden öldükleri için anılarına saygı gösterilme gereği duyulmayan yüzlerce yitik insan için daha düzgün şarkıları daha az detone olarak söyleyen de çıkmadı yıllarca, özgün müzikçiler hariç. O dönemde yiten insanların anılarını bu dönemin değerleriyle okkalayanlar, arkadaşlarına bir “yaşasalardı, dışarıda olsalardı” şansı bile tanımayanlar, özgün müziği bol bol aşağılama hakkı gördüler kendilerinde. Hakları yoktu. Oysa, Ahmet Kaya ve diğer özgün müzikçilere, “Bizim geçmişimizin müziği şöyle yapılmalı” deme hakları olabilirdi. Kimlik değiştirmeyip kimlik yenileselerdi…” (Koz, 2000: 62)

[‘Özgün’ music disturbed many people, who stayed out of its sphere of influence: ] “Bu noktaların pek üzerinde durulmadı ve Vitamin’in özgün müzikle kafa bulan bölümleri bazılarınca çok beğenildi, ki o bazıları da hayli kalabalık bir kitle oluşturuyordu. Çünkü özgün müzik, az görülür bir rahatsız etme gücüne sahipti. Jübile yapmış solcuları, “devrim yoluna ticaret karıştı” diyen solcuları, popülizmden çekinen marjinalleri, Cumhuriyet kültürüne karşı cephe alırken yeni bir tepeden inmecilik kültürü yaratan liberalleri, “kıro görünmeme” kompleksine kapılmış kırsal kökenli kentlileri, “eyvah terör!” tavşanlarını, “fakirler ayaklanacak” korkusundan hala sıyrılamamış müreffeh muhit sakinlerini, müziğe fazla akademik yaklaşanları… Kendi etki alanı dışında kalanların neredeyse tamamını rahatsız ediyordu özgün müzik.” (Koz, 2000: 63)

[[[[Evlere “Yaşanamayan Aşk” Servisi Yapılır: SEZEN AKSU -> Popüler Sinemanın Ölümü ve Yıldızların Yeni Dili]]]]

[Aksu filled the place of Yeşilçam: ] “Popüler sinemanın kolu kanadı kırıldı Türkiye’de, ağlatan aşk filmlerinin boşalttığı gözyaşı çukurlarında Sezen Aksu var artık. (Koz, 2000: 79)

[Change in the star-jargon: ] “ “Star dili”, starların jargonu değişti. Yeni dili en iyi kullananlardan biri, belki de en iyi kullanan Sezen Aksu’ydu yine.” (Koz, 2000: 79)

[There was Yeşilçam until late 70s: ] “Evet, Türkiye’de popüler sinema vardı 70’lerin sonuna kadar. En başta da her derde deva aşk filmleri. Şu zengin oğlan-fakir kızlı, şarkıcılı, körlü filmler… Ağlamak isteyeni ağlatır, gülmek isteyeni güldürürlerdi. Yeşilçam, kötü film yapma sanatından örnekler sunar, sinema salonları dolup taşardı.” (Koz, 2000: 79)

[Yeşilçam 60s-70s: ] “ “Nadide” gerçekten iyi filmler bir yana, Yeşilçam üretiminin büyük bölümü sanatsal açıdan hiçbir değer taşımayan ama kalıplara, ucuzluğa, yüzeyselliğe, mantıksızlığa karşın sıcak ve esprili filmlerden oluşuyordu. Sıcak filmlerdi gerçekten. “Üst balkon”dan bakınca duygu sömürüsü üzerine, perdeye yakın “sıradan” koltuk bakışıyla da “temiz duygular”, insanlara yakın gelen bir duygusallık üzerine oturtulurlardı çünkü. En karambol komedi filmlerinde bile, özellikle de finale yakın sahnelerde öylesine duygusal tiradlar çekilirdi ki, bu işin piri de Sadri Alışık’tı galiba, film süresince dönmüş onca dolaba, söylenmiş onca yalana rağmen her şey bir anda temize çıkıverir, gözleri dolu bir iletişim kuruluverirdi filmle seyirci arasında.” (Koz, 2000: 80)

[Intellectuals give special importance to cinema in 80s: ] “Sinema zevki, bazı çevrelerde, belki hiçbir zaman olmadığı kadar statü sembolü haline geldi. Kamera arkasına geçebilme hayaliyle yatıp kalkan genç aydınların sayısı yine hiçbir zaman yakalanamamış bir noktaya uzandı. Türkiye’de gerçekten iyi filmler yapılmaya başlandı. Ama arabesk film rüzgarının dinmesiyle birlikte, popüler sinema susuverdi, o film bitti. [not interested in ordinary people] “Sıradan insanlar” filmi aydınlar tarafından çok beğenildi, sıradan insanlar için film yapılmaz oldu. Bir dönemin seri üretim temposunun ardında, “el yapımı” özeniyle hazırlanmış, gerçekten nitelikli ama orta ve alt sıralara herhangi bir özdeşleşme payı bırakmayan filmler kaldı. [garbage model films] Bir de, daha çok video pazarı için çekilen, anlamsız bakışma şampiyonu mankenlerin başrollerini kaptıkları, TRT dışında hemen hiçbir özel ve tüzel kişiliğe hitap etmeyen bant yumakları.” (Koz, 2000: 80)

[Apart from comedies, no film can fulfill the theaters: ] “Birkaç komedi filmi dışında hiçbir Türk filmi salon dolduramadı yıllar boyunca. Doğru, salon doldurmak bir yana, salon bulmak da başlıbaşına bir sorundu, hatta öncelikli sorun gibi görünüyordu ama kabul etmek gerekiyor ki, salon bulabilenler de pek iş yapacak türden değildi.” (Koz, 2000: 81)

[Cinema to music/tv series: ] “Bir zamanlar salonları dolduran insanların iletişim talepleri havada kalmadı ama. Müzik ve televizyon dizileri tarafından paylaşıldı. Özdeşleşme ihtiyacını vurdulu kırdılı filmlerle karşılayanlar için, özellikle de çocuklar için çok geniş bir dünya kuruyordu televizyon. [violence on tv] Her gün her kanalda birkaç yüz kişi dayak yiyor, onlarca kişi ölüyordu.” (Koz, 2000: 81)

[From Yeşilçam stars to Brazilian series and Sezen: sad love stories, pure emotions : ] “Popüler sinemanın hüzünlü aşklar ve temiz duygular meydanı ise biraz Brezilya dizileri biraz da hüzünlü aşk şarkıcılarınca paylaşıldı. Türkanların, Hülyaların, Filizlerin, Ekremlerin, Edizlerin, Ayhanların yerini, hayatta ve ayakta kalanların nitelikli filmleri pek iş yapmazken, Nüketler, Nilüferler, Kayahanlar aldı. Şarkıcılı filmlerden kalan miras paylaşılırken, en büyük pay da Sezen Aksu’ya düştü. Gelecek programda ya da “pek yakında” Türkan’ın, Hülya’nın yeni filmini arayanlar, gazete ilanlarına çevirmişlerdi heyecanlarını. Sezen’in yeni kasedi için…” (Koz, 2000: 81)

[Love relations changed: ] “Yaşanan aşk ilişkilierinin biçimi az, özlenen aşk ilişkilerinin biçimi ise çok değişmişti. Çok değişeni seslendiren kazanacaktı, Sezen Aksu öyle yaptı.” [1-1 love affairs] “Bire bir ilişkiler, ilişki içi hesaplaşmalar ve fırtınalar ses vermeliydi. Ona buna değil, karşısındakine kanıtlamalıydı insan kendisini. “Aramızda yaşanacak, yarım kalan bir şeyler var” dönemiydi.” (Koz, 2000: 82)

[Incomplete things about love, love which is read/watched: ] “Çoğu gerçek hayatta da yarım kalan bir şeyler vardı. Sezen Aksu şarkılarındaki aşkların ikinci yarısına çıkamamaktan dolayı değil, hiç başlayamamaktan dolayı yarım kalan şeyler. Tanışmak, çıkmak, sık sık buluşmak, hatta arada bir sevişmek kesmiyordu yeni dönemin insanlarını. Okudukları, televizyondan seyrettikleri, şarkılardan dinledikleri o aşkları yaşamak istiyorlardı ve Sezen Aksu, onlar için söylüyordu.” (Koz, 2000: 82)

[Courage, sudden decisions, leaving: ] “Cesaretin ve ani kararların apayrı bir yeri vardı şarkılardaki uzak hayat parçacıklarının içinde. Gitmek, çekip gitmek…” [acting ‘as if’] “ “Yak ne varsa, her şeyi yak” şarkısı eşliğinde her şeyi yakıp gidebilmek, o, büsbütün istenen ve büsbütün imkansız depardı işte. Yaşanamayan aşkların haliyle cesaret edilemeyen kırık tatminleri Sezen Aksu’nun kasetlerinde bir “mış gibi” duygulanmasıyla ulaşıyordu insanlara.” (Koz, 2000: 83)

[Duygu Asena feminism, ‘practical girl art feminism’] “…Duygu Asena ekolü “pratik kız sanat feminizmi”nin kadınları için de anlamlıydı bu şarkılar. “Aaa, ne eksiğimiz varmış erkeklerden” itirazına, soruların kazmasıyla kaydadeğer bir hafriyat derinliği kazandıramayan ama o mütevazi temel üzerinde iyiniyetle adlarını arayan, daha özgür ilişkiler arayan, annelerinin ulaşamadığını arayan kadınlar açısından da, altyapılarındaki kadar göz yaşartıcı, hayal menzillerinin ulaşabildiği kadar eşit ve modern ilişkiler ses buluyordu Sezen Aksu söylerken.” (Koz, 2000: 83)

[The joys of Yeşilçam, stupid/funny/romantic vignettes-like songs: ] “Ya “Ada Vapuru”, “Lunapark”, “Hadi Bakalım Kolay Gelsin”?… Eee, popüler Türk sinemasının bıraktığı boşluğu doldurmak kolay değildi. Eski aşk filmlerinin olmazsa olmaz neşeli sahneleri vardı hani, ağaçlar arasında kovalama sahnesi, Ada’da eşeğe binme sahnesi, deniz kıyısında balık yeme sahnesi, lunapark sahnesi… Sezen Aksu’nun neşeli, hareketli –isteyen kusura bakabilir- en oturan sözcükle zaman zaman “yavşak” şarkıları da eski aşk filmlerindeki o klişe sahnelere denk düşüyordu herhalde.” (Koz, 2000: 85)

[Identifiable male characters in sex films, physically disadvantaged, not like ‘jeune’s: “If they do, we can do it too”] (Koz, 2000: 85)

[Also, Sezen is easy to be identified: ] “Ama kadınlar için, makul bir hayal menzilinden bakılınca özdeşleşmeye hayli uygundu…. Yine yerleşik standartlara dönülürse, pek güzel sayılamayacak ama belli ölçüde hoş, en önemlisi itici olmayan, kadınlara “onun yaşadığı aşkları ben de yaşayabilirim” dedirtecek bir tip.” (Koz, 2000: 85-6)

[Sezen used the media very well: ] “Şuursuz kahkahalar atan, anlamsız konuşmalar yapan, kendi çılgınlığını pazarlamaya çalışırken her hareketiyle sırıtan çılgınlardan olmadı Sezen Aksu. Ölçülü çılgınlığını ustaca pazarladı. Değişik bir saç biçimi, iki değişik mimik, doğal bir dille kamulaştırılan yarı çılgın dostluk-arkadaşlık ilişkileri… Sezen Aksu bunları kullandı, dahası medyayı çok iyi kullandı. Medyanın, dinleyici kitlesiyle yüzyüze gelme alanı olduğunu hakkıyla kavrayabilmişti çünkü.” (Koz, 2000: 86)

[Arabesk->what is lived, Sezen->what can not be lived: ] “Arabesk, abartma payını son milimine kadar kullanarak da olsa, “yaşanan” ilişkilerin müziğiyle zirveler yaratırken, “yaşanamayan” ilişkilerin zirvesine Sezen Aksu çıktı işte. İçinden gelenlerle piyasanın istediklerini, bir nota ondan bir nota bundan, akıllıca örerek…” (Koz, 2000: 88)

[[[[Son Model İdeal Kadın: LEYLA ALATON -> Yuppie Kuşağı ve Rekabetçi Ütopyalar]]]]

[Middle 80s and 90s-> yuppie time, not like 68s: ] “Sayısal yaklaşım, konu yuppieler olduğuna göre daha oturan sözcükle dijital yaklaşım, 80’lerin ortasından 90 küsurlara uzanan süreci yuppielere bırakmaz elbet. Ama dönem onların dönemi, çünkü en çok onların sesi duyuluyor. 68’liler gibi zar zor ele geçirdikleri megafonların arkasında gırtlak patlatmaları gerekmiyor. Birileri mikrofonu tutuyor, yuppieler konuluyor, ses düzeni de müthiş… (Koz, 2000: 89)

[Media & yuppies: ] “68’liler, dönemi kendi dönemlerine dönüştürürken sıkı bir mücadele vermişlerdi. Yuppielerin dönemi önlerine serildi, onlar kendi aralarında rekabete giriştiler yalnızca. Ve yuppielerin önünü açan en etkili araç, medya, sonuçta öyle bir gençlik portresi çizdi ki 80’ler ve 90 küsurlar için: Sanki tüm gençler yuppie ama bazıları daha yuppie. (Koz, 2000: 90)

[In Turkey, yuppies are not real ‘competetive’ yuppies, they are yuppies with the heritage from their fathers: ] “Yuppieliğin orijinal anlamını, yükselmek için verilen, hırs yüklü “her yol mübah” katkılı kavga dolduruyor büyük ölçüde ve üst yönetim koltukları, orta sınıftan gençlere de açık. Oysa, ikinci planda bu sınıftan yuppieler barındırmakla birlikte, Türk yuppielerin ön safları doğuştan yüksek uçanlara, patron çocuklarına kalıyor.” (Koz, 2000: 91)

[New right, business: ] “Yeni sağın dünya genelindeki en azgın dönemiydi. ANAP 24 Ocak kararlarının uzantısındaki dışa açılma operasyonunu genişleterek sürdürürken, dışa açılan kapıdan yeni değerler girdi içeri. Bunlardan biri, geleneksel ticaret, sanayi gibi kavramların üzerine çıkan genel bir “business” kavramıydı, bu kavramın güç kazanma ivmesiydi. Ve Türkiye’nin değişen değerleri içinde, business, hayattaki en hakiki mürşit olma yolunda hızla ilerliyordu.” (Koz, 2000: 91)

[Özal’s princes, state, yuppies: ] “ANAP iktidarı, kuşkusuz her zaman belli bir statüye sahip olmuş “paranın gücü”ne, çok daha yüksek statü tanıyacak yeni değerleri yetiştirirken, devletin kritik finans noktalarına da devlet yuppielerini yetiştirdi. “Prensler”di bunlar. ABD’den ithal edilmiş ama yerli malı, kent kökenli, hırslı adamlardı. Bir dönem adlarından çok söz ettiler. Aynı dönemde, özel sektör de kendi yuppielerini piyasaya sürüyordu yavaş yavaş. İyi eğitilmiş ve kendilerini “business”a adamış gençler aşağıdan yukarıya hızla yükselirken, patronların çocukları da, en popüler yuppieler rezervasyonunu doldurmak üzere tepeden en üstteki koltuklara iniyorlardı, babalarının yanına.” (Koz, 2000: 92)

[Time of wealth, earn more, ‘I love rich’: ] “Sistem o değerleri yaymak için işliyordu. Kuşaklar dolusu televizyon reklamı, yakışıklı, havalı, paralı, “galip” işadamı görüntüleri eşliğinde “Kazanın, daha çok kazanın, işinizi büyütün, işimizde başarı önemlidir” sloganlarıyla inletiyordu ortalığı. Türkiye’nin ipleri, açık açık “Ben zenginleri severim” diyen birinin elindeydi. Medyanın çizdiği ideal genç tipi, yatırımcılığın ve bol kazancın nimetlerini erken keşfeden, kazanmaya oynayan genç tipiydi. “Para saadet getirmez” makamından züğürt tesellileri bile tarih olmaya yüz tutmuştu, servet en büyük statüydü artık.” (Koz, 2000: 93)

[Urban values & bourgeois life praised: ] “Diğer yandan, yine medyada üs tutmuş ve içi pek doldurulamayan bir liberalizme sarılan aydınların da desteğiyle, bir “kent değerleri” söylemi çıkmıştı ortaya. Yabancı dil bilmek, bıyıklı olmamak filan gibi standartların eşliğinde, burjuva değerlerine ve burjuva yaşantısına övgüler düzülüyordu. Övülen, geleneksel burjuva inceliklerinin ötesinde, burjuvazinin satın alma ve “ulaşma” gücüydü aslında. Ve, gerçekten tüm inceliklerin uzağında kalmış yeni zenginlere duyulan tepki, bu övgüleri anlaşılır kılmaya yetmiyordu.” (Koz, 2000: 93)

[Yuppies, they got/were everything! ] “Sporcuydular, dansçıydılar, gençtiler, dinamiktiler, akıllıydılar, şıktılar, “gusto” sahibiydiler. “En şık giyinen, en zarif, en güzel, en yakışıklı” anketlerinde üst sıralar için onlar kapışıyordu. 80’lerin sonu-90’ların başı döneminde, yuppie burcunun yükselen yıldızı patron çocuklarının üzerine vurmuştu ki, müthiş parlak bir dönemdi.” (Koz, 2000: 94)

[İshak Alaton on left: ] “Hani, “dünyamızdaki hızlı değişim süreci” edebiyatının, radikalizmi öğütmek için çiğneyip durduğu “ilkel, kötü sol-çağdaş, uzlaşmacı iyi sol” kalıpları vardır ya, İshak Alaton ikinci kalıbın Türkiye baş mümessillerindendir. Patron çocuğu yuppielere babaları arasındaki rol paylaşımında kendi kuşağına düşen bilge rolünü oynar bu kalıbın üzerinde.” (Koz, 2000: 96)

[[[[Piyasa İşi Sivriliklerin Fakir Kuşu: ENGİN ARDIÇ -> “Kendi Tarihini Kendin Yap” ve Tabu Yıkma Pazarı]]]]

[People who adapted the post-1980: double sided intellectuals, emphasising the history in pairs: ] “Bir grup aydın bunlar, her şeye rağmen aydın tanımlamasını hak eden insanlar. Şöyle böyle bir on yıllık süreçte, kendi tarihlerini kendileri yaptılar. Arabeskten burjuva değerlerine, Talat Paşa’dan Evren Paşa’ya, İsmet İnönü’den Erdal İnönü’ye, Doğu Avrupa’dan Doğu Anadolu’ya, Pera’dan Topkapı Otogarı’na, bir geçmişe bir bugüne dokuna dokuna geçinirken, tarih yapma deyimini hep çifte vurguyla seslendirdiler.” (Koz, 2000: 99)

[From left to liberalism, made their own history: ] “Sol geçmiş istikametten gelip, içi tam doldurulamayan bir asabi liberalizm istikametine giden grupçuklarının kısa tarihini yaptılar, bu bir.” (Koz, 2000: 99)

[Made, changed the history according to them: ] “İkinci vurgu ise daha bir kulak tırmalayıcı, daha bir vicdan yıpratıcıydı. Tarihi, yakın tarihi ve çok yakın tarihi, tezlerine uyacak biçimde, dönemin simgelerinden günlük kur uygulaması gibi, her gün yeniden imal ettiler.” (Koz, 2000: 99)

[People are unable to talk politics, so talk about ART. Even political glances are significant. Daily life, popular culture: ] “Dışarıda kalanlar ve henüz içeri girmemiş olanlar için, evlerdeki üçer beşer kişilik tedirgin değerlendirmeler sayılmazsa, eski tartışma kanallarının tamamı tıkanmıştı. Rahat rahat tartışmak bir yana, küçük “tartışırmış gibi” tatminleri bile yeterli olacaktı. Sanat dergilerine yüklenildi. Milliye Sanat ya da Gösteri’de yayımlanan bir yazının tek cümlesindeki, üstü sekiz kat örtüyle kaplanmış bir politik ima, sessiz heyecanlarla karşılanıyordu. Mecra sanat dergileri olunca ve daha bir süre açık politik tartışmalar yapılamayacağı anlaşılınca, gündelik hayata, popüler kültüre meyledildi. En gözde konu, arabeskti. Çoğunluğun boşluk nedeniyle ve “şimdilik, mecburen” kaydıyla daldığı bu alan, şimdilik kaydını kısa sürede siliverdi. Gündelik yaşam kültürü tartışmalarının, 12 Eylül bıçağınca dayatılan bir mecburiyet değil, yıllar boyunca hep ihmal edile gelmiş bir mecburiyet olduğu kavrandı. Mevzu, sarmıştı.” (Koz, 2000: 100-1)

[Talking about the coup, pros/cons: ] “Sarmıştı ama herkesi değil. Bu minval üzre tartışmalara dalmanın, darbecilerin ekmepine yağ süreceğini söyleyenler çıktı. On yıl sonrasının bakışıyla fazlaca küt görünen ama o günün mantığıyla ve o günün ortamında azıcık haklı, hayli eksik değerlendirmelerdi. Haklılık, mecburi sessizlik ortamının, baskıların, işkecelerin direnilmez kader gibi görülmesine, bu boyun eğişin zamanla duyarsızlığa dönüşmesine duyulan tepkiyle iç içeydi. Eksiklik ise, başkalarını duyarsız bulanların da, geride duran boşluklar yüzünden, aynı etkisizliğe mahkum kalmalarından kaynaklanıyordu. Bir de, gündelik yaşam kültürü tartışmalarının sol duyarlılığa alternatif oluşturdurduğu düşüncesinden.” (Koz, 2000: 101)

[Intelectuals, (some) hate arabesk, kebap: ] “Bu eleştiriler, ağırlığını kent yaşamı ve arabest kültürün oluşturduğu tartışmaların önünü kesemedi. Yeni tartışma zemininde farklı görüşler atıldı ortaya. Arabeski ve gecekondu kültürünü, “kendiliğinden” gelişmiş bir olgu olarak değerlendirip, “tartışmacı” konumunu tercih edenler vardı. Kendilerinde özel aydın yetkileri görüp, bu kuruntulu yetkileri anlamsız bir hoşgörüyle birleştirenler, “bırakalım dinlesinler” diyenler vardı. Ve yıllar sonra birbirine düşman kesilecek iki kök arasındaki, Cumhuriyet kültürünü yaşatmaya çalışan aydınlarla, kendi tarihini kendin yap aydınlarının ilk aşaması arasındaki küfür ittifakı vardı. Arabeske, kebaba, lahmacuna, “köyden indim şehire” kuşaklarına yenilmez yutulmaz hakaretler yağdıran bir ittifak.” (Koz, 2000: 101)

[Nostalgia fashion, early 90s: ] “Anti-arabesk yaklaşım ve 90’ların başında, yeni dünya düzeni edebiyatının Türk versiyonunda ANAP’lı tavşan burcunun diline takılacak “kent değerleri”, ki solun burjuva kültürüne bakışından hayli farklı bir şeydi bu kent değerleri tantanası, küfredilene karşı “göklere çıkarılan”ın arayışını yarattı. Sonuç, nostalji modasıydı.” (Koz, 2000: 102)

[Main theme of nostalgia: old İstanbul, relationships-love-nights-grace: ] “Nostalji edebiyatının büyüsüne kapılanlar, bilmedikleri, yaşamadıkları, daha önce hayalini bile kurmadıkları dönemleri hasretle anar oldular. Eski İstanbul’da ilişkilerin, aşkların, gecelerin gizemi ve letafetiydi ana tema.” (Koz, 2000: 102)

[Nostalgia, Beyoğlu: ] “Kentlerdeki yeni yaşamın “anti”sini, eski Beyoğlu simgeliyordu ve o simge çarpıcı olsun diye öyle bir Beyoğlu anlatılıyordu ki… Bir tek serserinin, bir tek garibanın geçmediği, kravatsız erkeğin, parfümsüz kadının görülmediği, hiç küfür edilmeyen, hiç hadise çıkmayan, sütten çıkmış kaşık bir Beyoğlu… Herkesin giremediği caddelerin niçin özlendiği sorusu bir yana, aynasıyla meşhur tarihi Beyoğlu Karakolu’nun niçin varolduğu, Galata Gümrük Emaneti’nden şutlanma Kadırgalı Kör Emin’in Hırsız Panani’yi nerede bıçakladığı gibi yüzlerce soruyu cevaplayamayacak bir tabloydu çizilen. “Beyoğlu’nda kravatsız adam gördüm, az daha düşüp bayılıyordum” spotuyla pazarlanan yazı dizileri bile hazırlandı ve “müşteri” buldu. Kendi tarihini kendin yap aydınları anladılar ki, tarihle oynamak zor bir şey değildir. Çok sevinmiş olmalılar.” (Koz, 2000: 103)

[Against villagers, enemies of left: ] “Kentleri mahveden köylülüğe karşı burjuva yaşam biçimini savunalım derken burjuva ideolojisinin “2000’lere doğru” model, revize edilmiş biçimini benimseyivermişlerdi. Kentlerin geleneksel dokusunu savunma noktasından köylü düşmanlığı noktasına, “kentli olmayan solculuk” eleştirisinden “sağ-sol önemli değil, iş ki köylüler susturulsun” noktasına ve zamanla sol düşmanlığı noktasına gelmişlerdi. Bu dünyanın kuzeyini kaplayan “ideolojiler öldü” gürültülerinin bağrındaki, yeni sağ kökenli bir tek tip ideolojinin, tartışmayı sevmeyen bir garip liberalizmin merkez noktasıydı aynı zamanda.

[Monotone media, single ideology, end of ideologies which crushed the individual: ] “Gazeteler, dergiler, televizyon kanalları dolusu kalemin, sesin hep aynı şeyleri söyler olmasından hiç süphelenmediler. Bireyi ezen ideolojilerden kurtulma bayramı ilan ettiler, kalıpların kırıldığını müjdelediler. Bu nasıl kalıp kırılmasıydı ki, her zaman her yerde hep aynı laflar söylenir, hep o tek ideoloji savunulur olmuştu. Yaptıkları, “halkçılık” okunun popülizmini, yeni bir “birey söylemi” popülizmine dönüştürmekti ve bireyin büsbütün yitip gittiğini ya görmüyorlardı ya göremiyorlardı.” (Koz, 2000: 105)

[Populism & Elitism: ] “Ancak kendileri de ileri derecede elitist ve aynı derecede popülisttiler maleself. Bir ayrım noktası vardı ki, mesele o noktanın civarında gezinmemekti zaten. Böyle bir ayrımı yapıp, o temelde tavır belirledikten sonra, ha iki adım çıkılmış elitist olunmuş, ha iki adım aşağı inilip popülist olunmuş, fark etmiyordu. Popülizmle elitizmin içiçeliğini hatta farksızlığını bilmezler miydi? Herhalde bilirlerdi.” (Koz, 2000: 105)

[Single ideology: ] “Hem, kimbilir kaç kez sözü geçti, o malum tek tip ideolojiyi ve yine malum değerleri, tartışılmaz şeylermiş gibi, her konuya vakıf aydın havalarında toplumun üzerine serpmeye çalışırken, hem de burjuva değerlerini savunmaya çalışırken, popülist söylemin koltuğunda fazlasıyla elitist, fazlasıyla tepeden inmeciydiler. Gündelik yaşamla ilgili değerlendirmeler yapma işi hiçbir zaman yetmedi onlara. Kendi doğrularını, kendi tercihlerini aktarmakla da yetinemediler.” (Koz, 2000: 105)

[Conflictive: ] “Üstelik, kentli nüfus oranının artışını, değişimin kıvanç duyulacak simgesi olarak alkışlayanlarla, kentlerin yeni sakinlerine küfredenler aynı insanlardı.” (Koz, 2000: 106)

[The intelligentsia sees the 70s only with ‘violence’: ] “70’li yıllar, kendi tarihini kendin yap aydınlarının, tarih imal etme, gerçekleri saptırma operasyonlarına en ağır biçimde maruz kalan dönemdi zaten. Onlara bakılırsa, ipini koparan köylünün devrimcilik adına ortaya atıldığı, ideolojik kalıpların düşünme-öğrenme ufkunu tamamen kapattığı bir şiddet dönemiydi 70’li yıllar.” (Koz, 2000: 107)

[However, in the 80s, all the jobs that need qualified production were employed by the leftists of the 70s: ] “Onca hataya, vahameti sonradan anlaşılan onca sığlığa rağmen, 70’li yılların solundan gitmiş insanlar, gazetecisinden ressamına mimarından reklamcısına, romancısından akademisyenine, 80’lerin ve 90’ların nitelikli üretim isteyen alanlarında egemenlik kurmuşlardı.” (Koz, 2000: 108)

[Criticising the 70s with the formalism of left: ] “Bıyık kalınlığına ideolojik anlam kazandırma ve parka modası, naiv bir biçimcilik değil de çapulculukmuş gibi; sol şeride müstehzi bakışlar fırlatan yeni kuşaklar, maddi değerleriyle daha bir statükoculuk kokan Levi’s 501’leri, köşeli gözlükleri, Nike’ları parkanın, dik yakalı siyah kazakların yerine koymamış gibi.” (Koz, 2000: 108)

[Attacks to left, as if they were ‘emotionless’: ] “Gündelik ilişkilerdeki sınırlayıcılığa rağmen ve mutsuz siyasi evlilikler gerçeğinin yanında, 12 Eylül’ün hemen ardından içeri girmiş genç insanları cezaevi kapısında bekleyen karıları-kocaları, sevgilileri gökten düşmüş gibi, anne-babaları içeride yaşlanan, kendileri dışarıda büyüyen çocuklar gökten düşmüş gibi. Hiçbir solcu hiçbir insanı sevmemiş gibi.” (Koz, 2000: 108)

[Sexual life as a status/standing: ] “Cinselliğe örgütsel sınırlar çekmenin yanlışlığına eyvallah da, cinsel yaşamı bir statü sembolüne dönüştürmek sanki daha matah bir şeymiş gibi.” (Koz, 2000: 108)

[Left as schlemiel/dummy/pigeon/foolish: ] “Varolanı kabullenmek ya da iktidarın sunduğu hazır değişim paketini kucaklamak yerine, bambaşka bir dünya düşlemek, herkesin eşit ve özgür olduğu bir dünyanın gerçekleşebilirliğini, belki sabırsızca ve fazla iyimserce kanıtlamaya çalışmak enayilikmiş gibi.” (Koz, 2000: 108)

[Criticising ‘reading’: ] “Yorum zenginliği ve tartışma derinliği noktalarında önemli sorunlar yaşanmakla birlikte, onbinlerce kitap, onbinlerce dergi okunmazmış, onlarca dergi yayımlanmazmış gibi. Kitaplar ve dergiler basılırken, toplantılar düzenlenir platformlar çatılırken, devletin tüm izin verme, hak tanıma mekanizmalarını aşan bir cesaretle yürünmemiş, unutulmaz 141. ve 142. maddeler resmen değilse de fiilen delik deşik edilmemiş gibi.” (Koz, 2000: 108)

[Criticise the left, but not question the change: ] “Kalıpların içine sıkışmakla suçladıkları solun bir kesimi, “geriye doğru değişim olur mu, olmaz mı” tartışmaları yaparken, belki de özel geçmişlerinin sonucuydu, onlar “hızlı değişim süreci” dedikleri şeyin özünü sorgulamak istemediler hiç. Hangi değişim, ne yönde değişim, kimlere neler getiren kimlerden neler götüren bir değişim? Bu sorulardan ustaca kaçmanın ve çağdaş imajların verdiği cüretle, işi dümdüz bir “değişimden yana mısınız, değil misiniz” ayrımına götürdüler. İnsanlara yine bu cüretle, kolayca muhafazakar damgası vurdular.” (Koz, 2000: 109)

[Common features of these intellectuals: ] “En baştaki gibi: Sol geçmiş istikametinden gelip, içi tam doldurulamayan bir asabi liberalizm istikametine giden aydınlardı bunlar. Medyadaki konumları sayesinde, zaman zaman hayli popüler olabilen bir grup aydın. Ve isimleri de malum…” (Koz, 2000: 111)

[[[[Sabah Veriyor, Tiraj-Man Geliyor: ZAFER MUTLU -> Türkiye Cumhuriyeti’nden Yeltsin “Boş”luğu ve Yükselen Değerler]]]]

[Sabah as the newspaper of the rising values] (Koz, 2000: 113)

[Winds blowing in the world: ] “Mesele, “dünyamızda esen rüzgarlar” meselesi. Malum rüzgarlar, kimini daha az kimini daha çok, tüm medya kurumlarını etkiledi.” (Koz, 2000: 114)

[In sabah, one may find all the tendencies/values of the country: ] “Evet, gerçekten değişenleri, aslında değişmeyenleri, değişim adına pazarlanan her şeyi, tüm yeni değerleri rüzgar yönündeki tüm toplumsal eğilimleri, neredeyse eksiksiz biçimde bulabilirsiniz Sabah sayfalarında.” (Koz, 2000: 114)

[Common points of Sabah & Yeltsin, new world order: ] “Sabah’la Yeltsin’i birleştiren noktalar az değil ve Yeltsin’e duyulan hayranlık haybeye değil. Sabah da Yeltsin de, pragmatizmi bile aşan bir boşluğun temsilcileri. Lafza bakılırsa, demokratlar. Ama Sabah’ın sınır ötesi operasyonlara verdiği desteğin, Meclis’te ağızdan çıkan Kürtçe bir cümleye karşı manşetten aldığı tavrın, Yeltsin milliyetçiliğiyle birleçtiği noktada çok standartlılığın çağdaş örneklerini sunarlar. Ve Sabah da, Yeltsin’in kahramanlığı da yeni dünya düzeni denen şeye yaslanır.” (Koz, 2000: 115)

[Good, bad, real; left: ] “Farksızlaşma sürecinin bir sonucuydu bu. Ilımlı, uyumlu, uzlaşmacı ve tek tip ideoloji çerçevesinde, kendilerini ortada ya da sağda tanımlayanlardan olabildiğince farksız, haliyle zararsız solcular “iyi sol”, daha radikal, daha derinlemesine düşünenler ise “kötü sol” bakışlarına muhatap oluyorlardı artık. Bu bakışların sese dönüştüğü noktada, birkaç ayrı sıfat iliştiriyordu sol çeşitlerine. Zafer Mutlu iyi sol demedi de, uyanık bir ifadeyi, “gerçek sol” tamlamasını tercih etti.” (Koz, 2000: 116-7)

[Urban values, consumption: ] “Yeni değerlerin sözcüleri de, kentli tüketicilerden aldıkları destekle, işi önce “ne kadar tüketirseniz o kadar kentlisiniz” muhabbetine, daha sonra da “kent değerleri” söylemine vurdular. En pahalı, en gösterişli yaşayan, evine teknolojinin nimetlerinden maksimum sayıda sokabilenler “en kentli”ydi bu bakışla.”, [more economic power, greater status]  (Koz, 2000: 117)

[English, Sabah’s supplement – TV Guide, lifestyle etc: ] “Yükselen değerlere ters düşmeyen her toplumsal eğilimi başarıyla yakalamış Sabah’ın, ki bu kesinlikle kinaye değil, toplumsal İngilizce hastalığından yararlanmaması düşünülemez elbette. Manşetlerinden haberlerine kadar…” (Koz, 2000: 118)

[Image of ‘plurality’] “Olumlu-olumsuz yönleriyle popüler etkisini yitiren Cumhuriyet geleneği gerçeğinin yerini, yeni bir gerçekle değil, imajların kuşattığı bir boşlukla alan değerlerin gazetesidir Sabah. Farksızlaşma sürecinde, “çokseslilik” siyasi özünü nasıl bırakmışsa, Sabah’ın köşelerindeki çokseslilik de, benzer tellerden çalan yazarların asgari farklılıklarıyla, bir imajdan ibarettir. Sabah’ın desteklediği liberler, birer politik imajdır. Yeni dünya düzeninin “global” nimetleri, finansal-fiziksel gücü olmayan ülkeler için birer imajdır yalnızca. Milyarlar savrularak satın alınan “gusto”ların imaj olmaları gibi…” (Koz, 2000: 119)

[[[[Reklamı Çok Ama Piyasada Pek Bulunmuyor: BİREY -> Neo-Popülizmin Simgeleri ve Değişim İmajı]]]]

[Rise of the individual: ] “Değişim, çağdaşlaşma, yükselen değerler ve yeni düzen adına ağzını açan herkes, bireyden söz etti. İnsanlar sürüleri terk ediyordu artık, çobanların devri bitiyordu. Yaşanan, bireyin yükseliş süreciydi.” (Koz, 2000: 121)

[Individual as a symbol of neo-populism: ] “Keşke haklı olsalardı, keşke bireycilik değil birey yükselseydi gerçekten ve birey sözcüğü, neo-popülizmin evire çevire kullandığı bir simgeye dönüşmeseydi.” (Koz, 2000: 121)

[Erosion of union/solidarity: ] “Türkiye için, popülizmin kelime karşılığını çok çok aşan bir anlamla yüklü “halkçılık”, hayli yıprandı 80’lerin ikinci yarısından başlayarak. Bir popülist politika torbası niteliğindeki halkçılık söyleminin evriminde, imtiyazsız sınıfsız kaynaşmış kitlenin yerini alan birlik, beraberlik, el ele istikbale yürümek temaları tamamen etkisiz kalmadı ama önemli ölçüde cazibe erozyonuna uğradı. Klasik popülist söylemin, baş taraftan su almasıydı bu. Erozyonla açılan alan boş kalmadı. Neo-popülizm, yeni simgesiyle bu alanı dolduruverdi: Birey.” (Koz, 2000: 121)

[Number of the ‘individuals’ did not increase: ] “ “Ferd” olmanın pek muhabbetle karşılanmadığı dönemde, başarılı bir politik sonuçtu, ferd sayısı düşüktü. Değerler değişimiyle dil değişiminin ortak ürünü olan “çok sayıda birey piyasaya sürülmüştür” ilanlarının döneminde ise, yine başarılı bir politik sonuçtu, birey oranı aşağı yukarı aynı düzeyde kaldı.” (Koz, 2000: 122)

[Induce/persuade strategy: ] “Evet, yine başarılı bir politik sonuçtu. Çünkü, bireye verilen önemden söz etmek, gerçekten bireylerin oluşmasını arzulamak anlamına gelmiyordu ki. O bir “kafalama stratejisi”ydi yalnızca. Doğru, bireycilik yükseliyordu ama yıkılan duvarların altından birey çıkmamış, “dünyada esen rüzgarlar” Türkiye’ye “daha çok birey” ortamını taşıyamamıştı. İdeolojilerin boş tabutları önünde her gün cenaze töreni düzenleyenlerin dönemi, tek bir ideolojiyi pazarlamaya çalışanların değerleri, tam aksine, varolan bireyleri de çağdaş sürülere katabilme derdindeydi.” (Koz, 2000: 122)

[End of Ideologies: ] “Oysa, neo-popülizmin yıldızları bunun tersini iddia ediyordu. Onlara bakılırsa, ideolojiler mera, çağdışı politik liderler çoban, ideolojilere kapılanlar ise sürüydü. İnsanların düşünce ufkundan konuşma biçimlerine, körü körüne inandıkları ideolojilerin denizinde yutulup gitmişti yıllarca, geriye insan üretiminde kullanılan eski kalıplar kalmıştı.” (Koz, 2000: 122)

[They are partly right about ideologies’ smash of the people: ] “Bir ideolojiyi benimsemek, birey olabilme hakkından bütünüyle feragat etmek mi? Elbette ki hayır. Ancak, geçmiş dönemlerde, özellikle 70’li yıllarda, ideolojilerin bireyi ezdiği de, bir ölçüde gerçek. Yani, neo-popülizmin yıldızları, geçmişteki ideoloji-birey ilişkilerini değerlendirirken, tamamen denemese bile kısmen haklılar.” (Koz, 2000: 122)

[They also have neoliberal ideology: ] “Ama yeni dönemde bireyin yükselişe geçtiğini iddia ederken de, kısmen değil tamamen haksızlar. İdeolojiler kefene tıkılmaya çalışılırken, nimetleri öve öve bitirilemeyen, yumuşak bir metazoriyle hayatın içine monte edilmek istenen, monte edilen “gemisini kurtaran kaptanizm” ideolojisi mi bireye omuz veriyor? Hayli klasik ve aynı ölçüde geçerli ayrımla, o bireyciliğin yükselişi, bireyin değil.” (Koz, 2000: 122-3)

[Images camouflage the reality, image of individual: ] “Ve imajların gerçekleri kamufle ettiği, “mış gibi”nin prim yaptığı dönemde, bu büyük sessizliği yırtmak için, sessizler adına başkalarınca çıkarılan gürültüler… Neo-popülizm, bu yapay seslendirme stüdyosunda üslendi işte. Kendi sesi olmayan insanlara birey denemeyeceğini iyi biliyorlardı. Bu nedenle, “birey imajları” adına konuştular hep.” (Koz, 2000: 123)

[Rise of individual; depoliticization, insensitivity, ruthlessness, silence, better lives: ] “Depolitizasyon, duyarsızlık, hatta acımasızlık ve sessizlik gibi görünen şeyler hep bireyin yükselişini simgeliyordu, onlara bakılırsa. İnsanlar “Bir birey olduk, eski kalıpları reddediyoruz artık” diyorlardı ve daha iyi yaşamak istiyorlardı.” (Koz, 2000: 123)

[Ideology of consumption: ] “Oysa eskiden hiç olmazsa birkaç ideolojinin kalıplarıyla boğuşulurken, yeni değerler tek ideolojiyi dayattılar tepeden. İdeolojik kalıpların yerini ise tüketim kalıpları aldı. Tüketim kalıplarına göre statü kovalayan insanlar nasıl birey olabiliyorlarsa…” (Koz, 2000: 124)

[How ads create differance: ] “Gündelik ilişkilerde belirleyici bir rol kapan televizyon reklamları, ürünlerin farkı üzerinden seslenme stratejisini yedek kulübesine oturttular çoğunlukla. Ürünlerin, tüketicileri nasıl farklılaştırdıkları noktasına yüklenildi.” (Koz, 2000: 124)

[Being different: ] “ “O artık farklı, farklı olun, farkınız fark edilecek” sloganları kullanıldı. Nasıl farklı olunabiliyordu? Türk traş kremi pazarının neredeyse yarısını elinde bulunduran firmanın, yılda bilmemkaç milyon tüp tüketilen traş kremini kullanarak örneğin. Şu bankaya para yatırarak, bu arabayı gazlayarak, falanca deodorantı, filanca blucini alarak, birey kimliğini, “farklı insan” statüsünü kolayca kucaklayabilirdiniz.” (Koz, 2000: 124)

[Images & Politicians: ] “İyi bir liderin modaya uygun gömlek giymesi gerekiyordu. Mesut Yılmaz, Baykal’la blucinleri çekip pikniğe gitmedi ama çizgili tişörtlerle fotoğraflar çektirdi. Kırk yıllık Demirel, Hawai gömlekleriyle poz verdi. İnönü, spor ceketin içine kravatsız kareli gömleği çekti, öğrencilerin arasına karıştı. Demode kasketi çok eleştirilen Ecevit’e pembe eşofmanlar eşliğinde, Belgrad Ormanı’ndaki jogging parkurunun yolu gösterildi, kabul etmedi neyse ki. Sonra sıra bilgisayarların başında poz vermeye geldi. Ve bu zincir böyle devam etti.” (Koz, 2000: 126)

[What’s the alternative? ] “Çünkü seçmenlerin sekiz-dokuz yılı, özel laboratuvarlarda hassasiyetle üretilip ağızlarına sürülen iki sloganla geçti. “Ne zekiyim, ne çağdaşım, ne güzel soruyorum” dedirten ama özünde, sistemin mantığına sıkışıp kalan iki slogancık. İlki 1983’ten 1991’e kadar idare eden “alternatifleri ne” sorusu. Her türlü eleştiriye karşı “alternatifleriniz ne, alternatifleri ne” deniyor, iş bitiyordu. Sonra, 1991’de, ikinci slogan yaratıldı: “Kaynak nerede, kaynağı nereden bulacaksınız?”, “Bu papağanlığın neo-popülist yorumu, insanların sürülerden ayrılıp bireylik mertebesine yükselmeleri, her şeyi özgürce sorgulamalarıydı.” (Koz, 2000: 126-7)

Can Kozanoğlu, Cilalı İmaj Devri: 1980’lerden 90’lara Türkiye ve Starları, İletişim Yayınları, 2000.

 

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir