Nerval, Balık Pazarı ve Ermeni’nin Öyküsü

“Ne garip kent Konstantinopolis! İhtişam ve sefalet, gözyaşları ve sevinç; başka yerlerdekinden çok daha fazla keyfi davranış, ama aynı zamanda da daha fazla özgürlük var burda; dört farklı halk birbirinden çok da nefret etmeden birlikte yaşıyorlar. Türkler, Ermeniler, Rumlar ve Yahudiler, aynı toprağın evlatları olan bu insanlar, bizim çeşitli taşra halklarımızın ya da farklı taraftar gruplarının beceremediği gibi değil, çok daha fazla hoşgörü gösteriyorlar. (257)

Eski Müslüman gelenekleri gereğince hâlâ gerçekleştirebilecek son bağnazlık ve barbarlık eylemini görmek benim alınyazım mıydı? – Pera’da, portrelerinden ve tablolarından elde ettiği kazançla gül gibi geçinen ve üç yıldır burada yaşayan, en eski dostlarımdan birini, bir Fransız ressamı buldum. (258) – İşte bu da, Konstantinopolis’in, sanat tanrıçalarıyla, arasının sanıldığı kadar açık olmadığını kanıtlıyor. Frenk semti Pera’dan, Türk semti İstanbul’un çarşılarına gitmek üzere birlikte yola çıktık. (259)

Galata’nın tahkim edilmiş limanından geçtikten sonra, iki yanında meyhaneler, pastacı dükkânları, berberler, kasaplar ve bizimkileri hatırlatan, masalarının üzerine Yunan ve Ermeni gazeteleri yığılmış olan Frenk kahvehanelerinin bulunduğu uzun ve dolambaçlı bir yoldan inmemiz gerekti; – Mora’dan gelen Yunancalar sadece bir ana, Konstantinopolis’te bu gazetelerden beş ya da altı tane basılıyor. – Günden güne yenilenen bu canlı Yunan dilinden birkaç kelimeyi anlamak için, her seyyahın klasik bilgilerine başvurması konusunda bir fırsat işte. Bu gazetelerin çoğu, anlaşılmayacak hale düşmemeyi gözeterek modern taşra ağzından uzaklaşmayı ve eski Yunancaya yaklaşmayı amaçlıyorlar. Latince kelimelerin büyük ölçüde bir karışımı olduğu için bizim Yunancadan çok daha kolay anlayabildiğimiz Romence basılmış Ulah ve Sırp gazeteleri de var burda. Türk kahvecilerinin bilmediği şekerli bir gloria içmek için bu kahvehanelerden birine girdim. – Daha aşağılarda, Konstantinopolis’i çevreleyen kırsal alanların verimliliğinin şahane örnekleri olan meyveleri sergileyen pazar yer alıyor. Dolambaçlı ve kalabalık yollardan geçilerek de, nihayet, Haliç‘in öteki tarafına geçmek için bir kayığa binilmesi gereken limana ulaşılıyor. Haliç, bir kilometre genişliğinde ve aşağı yukarı dört kilometre uzunluğunda; İstanbul’u Pera ve Galata semtlerinden ayıran dünyanın en güvenli ve harika limanı.

Bu küçük yerdeki trafik inanılmaz boyutlarda; liman tarafındaysa zarif kayalıklarla çevrili ahşap bir iskele var. Kürekçiler, ipek bürümcükten yapılmış uzun kollu ve çok afili gömlekler giymiş; kayıkları, balık şeklinde olmaları sayesinde, limanın girişini dolduran bütün uluslara ait yüzlerce teknenin arasından güçlük çekmeden süzülüp geçiyor.

On dakikada, Balık Pazarı’nın bulunduğu karşı taraftaki limana ulaşılıyor ve işte orada, olağandışı bir manzaranın tanığı olduk. – Pazarın dar bir kavşağında, birçok insan çember şeklinde toplanmıştı. Bir hokkabazlar çekişmesinin ya da ayı oynatmanın söz konusu olduğunu sandık önce. Kalabalığı yarınca, yerde, mavi ceketli ve pantolonlu, boynu vurulmuş birinin cesedini gördük; kasketli başı, biraz aralanmış bacaklarının arasına konmuştu. Frenk olduğumuzu anlayan bir Türk, bize dönüp, şöyle dedi: “Şapkalı kafalar da kesiliyor olmalı.” Bir Türk için, kasket ya da şapka önyargı konusu bir şey; bunun nedeni, namaz kılarken, başlıklarını çıkarmadan alınlarını yere değdirmeleri gerektiği için, siperli bir başlık giymelerinin Müslümanlara yasaklanmış olması. – İğrenerek bu manzaradan uzaklaştık ve pazarlara gittik. Bir Ermeni, dükkânında şerbet içmeye davet etti bizi ve bu garip infazın hikâyesini anlattı.

Gördüğümüz başı kesilmiş ceset, üç gündür Balık Pazarı’nda duruyordu ve bu da balık satanların pek hoşuna gitmiyordu. Üç yıl önce, bir Türk kadınıyla basılmış Yuvakim adında bir Ermeninin cesediydi bu. Bu durumda, ölüm ile dininden vazgeçme arasında bir seçim yapması gerekiyordu. Bir Türk olsaydı sopa yeme cezasına uğrayacaktı. – Yuvakim de Müslüman oldu. Daha sonra, korkuya kapılıp direnmemesinden pişmanlık duydu; yeni dininden döndü ve Yunan adalarına çekildi.

Üç yıl sonra, başına gelen işin unutulduğuna inandı ve bir Frenk elbisesi giyerek Konstantinopolis’e döndü. Bağnazlar onu ele verdiler ve Türk resmi makamları, o sırada adamakıllı hoşgörülü olmalarına rağmen yasayı uygulamak zorunda kaldılar. Avrupalı konsoloslar Yuvakim’i kurtarmaya çalıştılar, ama kesin bir yasa metnine karşı ne yapılabilirdi? Doğu’da, yasa, hem sivil hem de dinidir; Kuran ve mevzuat özdeştir. Türk adaleti, aşağı sınıfların hâlâ çok zorlu olan bağnazlığını hesaba katmak zorunda. Yuvakim’e dininden yeniden dönerse özgür kalma olanağı önerildi önce. Yuvakim, bu öneriyi kabul etmedi. Daha da kolaylık gösterildi ona; kaçmasını sağlayacak olanaklar sunuldu. İşin garibi, Yuvakim, Konstantinopolis’ten başka bir yerde yaşayamayacağını, bu kenti terk ederse üzüntüden, yeniden din değiştirip kalırsa utançtan öleceğini söyleyerek, bu önerileri de reddetti. O zaman, infaz gerçekleşti. Yuvakim’in dininden birçok kimse, onu bir aziz olarak gördü ve onuruna mumlar yaktı.

Bu hikâye bizi çok etkilemişti. Alınyazısı, bu olaya öyle durumlar ve koşullar yerleştirmişti ki, hiçbir şey bir başka sonuç yaratamazdı. Cesedin Balık Pazarı’nda gösterildiği üçüncü günün akşamı, âdet olduğu üzere, üç Yahudi onu omuzlarına alıp, denizin şurada burada kıyılara attığı boğulmuş köpeklerin ve atların arasına, Boğaz sularına atıyordu.

Tanığı olmak bahtsızlığına uğradığım bu üzücü hikâyeden sonra, yeni Türkiye’nin ilerici eğilimlerinden hiç de kuşku duymak istemem. (260) Burada olduğu gibi İngiltere’de de, yasa, daha iyi yorumlanabildiği zamana kadar, bütün iradeleri ve kafaları baskı altında tutuyor. Günümüzde sadece, zina ve dinden dönme gibi sorunlar, bu kadar üzücü olaylara yol açabiliyor hâlâ.

İstanbul’un merkezini oluşturan görkemli çarşıları gezdik. (261) Burası, Bizans zevkiyle taştan ve çok sağlam biçimde inşa edilmiş koskoca bir lâbirent ve sıcak günler için büyük bir sığınak. Kabartmalı direkler ve sütunlarla donatılmış, kimi kemerli kimi sivri kubbeli çok geniş galerilerin her birinde, belli bir mal satılıyor. İnsan özellikle, kadın giysilerine ve şıpıdık terliklere, nakışlı ve lame kumaşlara, kaşmirlere, halılara, altın, gümüş ve sedef kakmalı mobilyalara, mücevherlere ve hepsinden fazla, çarşının bedesten denilen bölümünde bir arada sergilenen pırıl pırıl silahlara hayran kalıyor.

Deyim yerindeyse, bu yeraltı kentinin bir ucu, Seraskerlik meydanı denilen ve çevresinde büyük binalar ve camiler bulunan çok keyifli bir yere açılıyor. (262) Burası, özellikle kadınların ve çocukların geldiği kent içi bir gezinti yeri.

İstanbul’da kadınlar, Pera’da olduğundan çok daha fazla örtünmüş durumdalar; yeşil ya da mor bir ferace giyiyorlar, yüzleri kalın bir tülle örtülmüş durumda; gözlerinden ve burunlarının üst kısmından başka bir şeyi gösterdiklerine rastlamak çok nadir. Ermeni ve Rum kadınları, yüzlerini, çok daha ince bir kumaşla örtüyorlar.

Meydanın bir yanında, müstensihler, minyatürcüler ve kitapçılar yer alıyor; avlularında, kimi zaman meydana üşüşen binlerce güvercinin uçuştuğu, avluları ağaçlarla dolu komşu camilerin zarif yapıları, (263) kahvehaneler ve mücevherlerin sergilendiği tezgâhlar, hemen yakındaki Seraskerlik kulesi (264) -bütün kente tepeden bakıyor- hatta daha uzakta bulunan ve valide sultanın ikâmet ettiği Eski Saray’ın (265) karanlık görünümlü duvarları, bu meydana eşsiz bir özgünlük kazandırıyor.”

(257) İstanbul’un nüfusu, 1844’de, 331.647 kişiydi. Nerval daha sonra, Ubucini’ye dayanarak, 1850’de nüfusun 797.000 olduğunu söylemiştir. Demografi bilginlerine göre, bu sayıya ancak yüzyılın sonunda ulaşılacaktır. (Bkz. Kemal H. Karpat, Osmanlı Nüfusu [1830-1914] Demografik ve Sosyal Özellikleri, Tarih Vakfı Yurt Yayınları, 2003). Nerval, Flaubert ve Gautier’in seyahatleri döneminde, Konstantinopolis’in, Hıristiyan (Ermeniler ve Rumlar) ve Yahudi nüfusunun, Müslüman nüfus kadar kalabalık olduğunu belirtmek gerekir.
(258) Bu ressam, İtalya’ya gitmek üzere 1837’de Paris’ten ayrılmış ve oradan Konstantinopolis’e gelmiş olan Camille Rogier’dir. Çalışmalarından oluşan albümü, 1846’da, Lemaire basım evinde, La Turquie: moeurs et usages des Orientaux au dix-neuvième siècle adıyla yayımlanmıştır.
(259) Demek ki, yolcularımız, Galata Köprüsüne yöneliyorlar.
(260) Nerval, Reformlar Türkiyesi’nden, yani Tanzimat hareketinden söz ediyor. 1839’da başlatılan bu hareket, daha 1843’te epey yavaşlamıştı.
(261) Kapalı Çarşı söz konusu.
(262) Eskiden, Harbiye nezaretinin bulunduğu bugünkü Beyazıt meydanı.
(263) Sultan II. Beyazıt‘ın 1501 ve 1506 arasında yapılmış olan camisi.
(264) Sultan II. Mahmud tarafından, yangınları gözetlemek için 1828’de yaptırılan Beyazıt Kulesi.
(265) Fatih Sultan Mehmed tarafından yaptırılan ilk saray.

Gérard de Nerval, Doğu’da Seyahat, Yapı Kredi Yayınları, çev. Selahattin Hilav, 2004 [1851], s. 553-6.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir