Freud, Destanlar: Din ve Sanat

“Destanların doğuşu için bizim benimsediğimiz koşul şudur: Geçmişte kalmış bir tarih dilimi ve hemen arkasından bu tarih diliminin içerikçe zengin, önemli, parlak, belki de her vakit kahramanlık taşan bir havaya bütünmesi, çok gerilerde kalıp çok eski çağlarda yaşanması, dolayısıyla sonraki kuşakların bu çağlar konusunda ancak karanlık ve bütünlükten yoksun gelenekler aracılığıyla bilgi edinebilmesi. Destanın bir sanat türü olarak sonraki çağlarda yitip gitmesine şaşırılmıştır hep; belki de bunun nedeni, destanın doğmasını sağlayan koşulun bundan böyle ortadan kayboluşudur. Eski temalar tüketilmiş, sonraki çağlara ilişkin olaylar konusunda ise tarih yazımı geleneğin yerini almıştır. Günümüzdeki en büyük kahramanlıklar bile ozanlara bir destan ilham edecek gücü gösterememektedir; hatta Büyük İskender’in kendisine bir Homeros bulamayacağından haklı olarak yakındığı görülür.

Pek gerilerde kalmış çağlarda insanın hayal gücü için çok vakit bilmecemsi büyük bir cazibe saklıdır, insan yaşadığı çağa karşı bir hoşnutsuzluk hissettiği zaman -ki çokluk böyle bir duyguya kaptırır kendini- geçmişe döner ve hiç hayalinden silinmeyen altın çağ düşünü geçmişte gerçekleştirme yolunu izler. Belki insanlar büyüdüklerinde de çocukluğun büyülü havası içinde yaşar ve bu çocukluk tarafsız denemeyecek bir bellek aracılığıyla lekesiz bir mutluluk dönemi olarak onlara yansıtılıp durulur. Geçmişten yalnızca gelenek adını verdiğimiz kırık dökük, silik soluk anılar mı kalmıştır, bu özellikle kamçılar sanatçıyı, çünkü anımsamalardaki boşlukları hayal gücüyle istediği gibi doldurmak ve diriltmeye çalıştığı dönemin tablosunu kendi amaçları doğrultusunda yaratmak gibi bir özgürlük içinde bulunur. Adeta gelenek ne denli belirsizleşmişse, sanatçı için o işe yarar kıvama gelmiştir diyebiliriz. Yani geleneğin sanat için taşıdığı önem bizi şaşırtmamalıdır. Destanların doğuşunun kimi koşullara bağlılığı, Yahudilerde Musa geleneğinin Yehova kültünü Musa dininin amaçları doğrultusunda değiştirdiğine ilişkin yadırgatıcı bir varsayımı benimsemeye bizi daha çok eğilimli kılmaktadır. Ancak, her iki durum başka bakımdan alabildiğine bir ayrılık gösterir birbirinden: Birincisinde sonuç bir sanat yapıtı, ötekisinde bir dindir. İkinci örnekte geleneğin itici gücü altında bu dinin öylesine sadakatle reprodüksiyonu gerçekleştirilebilmektedir ki, kuşkusuz destanda buna koşut bir durum yoktur. Böylece bizim sorunun çözümlenmesinde yapılacak daha bir sürü iş bulunmakta ve yeni benzetilere (analoji) başvurmamızı haklı göstermektedir.”

Sigmund Freud, Musa ve Tektanrıcılık, çev. Kâmuran Şipal, Say Yayınları, 2015 [1939], s. 120-1.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir