Musa ve Tektanrıcılık (Okuma Notları)

Sigmund Freud, Musa ve Tektanrıcılık, çev. Kâmuran Şipal, Say Yayınları, 2015 [1939].


Freud “Musa ve Tektanrıcılık”ta, Musa’nın Mısır’da yetişen bir Yahudi olduğuna dair kutsal kitaplarda anlatılanların aksine, Musa’nın Mısır’daki hükümdar Akhenaton’un tektanrıcı düşüncesini dönüştürerek Yahudi kavmine getiren bir Mısırlı olduğuna dair bir tarih anlatısı kurar.

Argümanın ilk veçhesi Musa’nın isminden –İbranicede Moşe– kurulur. Tevrat’da Mısır prensesinin Nil’e bırakılan çocuğu sudan çıkardığı için ona bu ismin verdiği anlatılır. Freud bu anlatıyı, ismin bu anlamı tam karşılamadığı ve kadının bulduğu çocuğa İbranice bir isim vermesinin akıldışılığı üzerinden eleştirir. Aynı şekilde J. H. Breasted’ın bu ismi eski Mısır dili Kıptice’de “çocuk” anlamına gelmesi iddiasını da İbranice’de Moşe’nin sonunda ‘s’ harfi olmadığından reddeder. Bu isme dair tartışmalı tarihselliğin ise Tevrat geleneğine saygıdan ileri geldiğini ve üzerinde fazla durulmadığının altını çizer. Bu isim tartışmasıyla ortaya koyduğu belirsizlik, Musa’nın asıl kimliğini araştırmanın ilk adımıdır Freud için.

Otto Rank’tan alıntıladığı “kahraman” mitosuna dair bölümde, Freud, hemen hemen bütün uygar ulusların kendi kahramanlarını sanat ve mitlere başvurarak ululadıklarını söyler. Kahraman mitlerinin sayıca çokluğu, birbirleriyle benzerlikleri, başvurulan benzer mitik öğeleri içerir.  Klasik anlamda kahraman mitinde kahraman, (i) soylu ve/veya hükümdarlık eden bir aileden gelir, (ii) baba veya onun temsil ettiği kişi tarafından öldürülmeye veya suya bırakılarak dışlanmaya tabi olur, (iii) büyüyüp serüvenlere katıldıktan sonra tekrar ailesine kavuşur, (iv) babasından öcünü alır, çevresine kendini kabul ettirir ve şöhret sahibi olur. Rank’dan alıntıyla bu kahraman hikâyelerine sahip Musa, Keyhüsrev, Romulus, Oidipus, Karis, Karna, Paris, Gılgamış vd. gibi pek çok kahraman örneklenir.

Bu kahraman mitosunda Freud’un ilk ilgisini çeken soylu babaya başkaldıran oğul ve babayı yenilgiye uğratma eylemi dolayısıyla imlenen ilk savaş durumu ve de çocuğun sandıkla suya bırakılmasındaki doğum alegorisidir. Fakat Musa’nın yaşam öyküsünde soylu ailenin yerini gösterişsiz Yahudi Levitler’den bir ailenin alması Freud’a göre kahraman mitosuna ters düşer. Bu mitsel kırılımın sebebi olaraksa efsanenin sonradan başarısız bir şekilde değişikliğe uğramış olması saptamasına yöneltir Freud’u. Bu uğurda hikâyenin gidişatını Musa’nın Mısırlı soylu bir aileden geldiği ve de “kurtarış” diye ifade bulan bulunuşun aslında Musa’nın Mısır’ı terk edişi olabileceğini öne sürer.

Freud Musa’nın Mısırlılığı iddiasının başarıyla savunulmasının, Yahudilere Musa’nın getirdikleri ve de tektanrıcı düşüncenin toplumlarda nasıl doğduğu sorularının açıklanmasında önemli imkânlar barındırdığını düşünür. Fakat nesnel kanıtlara ulaşmanın mümkün olmadığı bu gibi bir soru Freud’u sürekli olarak bazı varsayımlar yapmaya, psikanalizdeki kavramlarını tam güvenle olmasa da dinler, mitler ve kültürel alanlara uygulamaya sevk eder.

Bu uğurda, kitabın ikinci bölümü olan, Imago’ya yazdığı ikinci makaleye Freud bazı sorularla başlar. Böylesi bir tarih nesnel kanıtların imkansızlığı söz konusuyken, objektif bir biçimde bilinebilir mi? Freud bilinemeyeceğini fakat kendisinin yaptığı gibi psikanalizin araçlarıyla bu soruya yaklaşılabileceğini düşünür. Öte yandan, bir Mısırlı neden gidip kendi halkı dışındaki bir halka bir dini kabullendirmek ister? Bir halk dışarıdan gelen bir kişiye neden mesiyanik bir konum atfeder? Aksine kendi dinine çevirmeye çalışmaz mı? Tektanrıcılık ve çoktanrıcılık karşıtlığı ile ölümün yoksanması ve kabullenmesi arasındaki Mısır/Yahudi gelenekleri arasındaki karşıtlıklar burada devreye girer.

Freud, Musa’nın tektanrıcı din fikrini MÖ 1358’da ölmüş olan, Mısır’da tektanrıcı bir inanç geliştirme mücadelesi vermiş Amenhotep, sonradan değiştirdiği adıyla, İkhnaton’dan devraldığını öne sürer. Bu hükümdar iktidarda olduğu süre boyunca savunduğu dini topluma benimsetme mücadelesi vermiş fakat ölümüyle birlikte ortaya koyduğu dini inanç da Mısır’da yok olup gitmiştir.

Freud, tektanrıcılık fikrinin doğusunun dönemin ulusları aşan siyasal atmosferi ve emperyalizm çabalarıyla da ilişkilendirir:

Siyasal durumlar sözü geçen dönemde Mısır dinini enikonu etkilemeye başlamıştı. Büyük fatih III. Thotmes’in savaş alanlarında kazandığı zaferlerle Mısır bir imparatorluk aşamasına yükselmiş, güneyde Nubya, kuzeyde Filistin, Suriye, ayrıca Mezopotamya’nın bir parçası Mısır topraklarına katılmıştı. Bu emperyalizm, bir evrensellik (üniversalizm) ve tektanrılılık (monoteizm) kimliğiyle dine yansımıştır. Bundan böyle firavununun Mısır’dan başka Nubya ve Suriye’yle de ilgilenmesi gerektiğinden, Mısır tanrısının da ulusal sınırlılığından sıyrılma zorunluluğu beliriyor, nasıl ki firavun Mısırlıların egemenliği altındaki dünyanın biricik ve mutlak hükümdarıysa, yeni Mısır tanrısının da kuşkusuz öyle olması isteniyordu. (s. 49-50).

Bu gelişmelerle birlikte Amenhotep, tanrı Amon’dan ilhâmla aldığı isim olan İkhnaton’u benimser ve Mısır dininde bir devrim çabasına girişir. İkhnaton, sadece kendisinin değil, ailesinin tüm isimlerini ve çoğul tanrı isimlerini de değiştirir ve başkenti kendi adını verdiği, bugün Tell-el-Amarna’ya taşır.

İkhnaton’un benimsediği Aton dini, geleneksel Mısır çoktanrıcılığından pek çok farklı özellikler barındırır. Aton dininde efsane, sihir ve büyü yasaklanmış; imgeler yoluyla Tanrı tasvirleri ortadan kalkmış, ölüme dair tasvirleri de din pratiğinden dışlanmıştır. Bu özellikleri Musevilikle karşılaştıran Freud pek çok noktada örtüşmenin olduğunu ortaya koyar. Öte yandan Freud, “sünnet” pratiğinin de Yahudilere Musa aracılığıyla getirildiğini Tevrat’la çelişen bir biçimde iddia eder.

Freud, soylu bir Mısırlı olarak Musa’nın yaşam süresi olarak İkhnaton’un hükümdarlığı veya sonrasındaki bir dönemin mantıklı olabileceğini düşünür. Firavun ölüp, ülkeye getirdiği yeni din silinmeye başladığında Mısır’dan ayrılarak bu görüşleri Yahudi kavimlerine benimsetmeyi denemesinin Musa’nın mizacına uygun düştüğü görüşündedir. Buna göre MÖ 1368 – 1350 yılları arasında Musa Yahudilerle birlikte Kenan Eli’ne göç etmiştir. Bir Mısır geleneği olarak sünnetin bu süreçte Yahudilere kabul ettirilmesi ise Freud’a göre hem Yahudileri Mısırlılar ile eşit düzeye getirme hem de “mübarek” bir kavim yaratma işlevine uygun düşer.

Musa’ya atfedilen mitik özellikleri incelerken, Freud, Musa’nın güzel konuşamayaşını ve kendisine pazarlıklarında sözcü olarak yardım eden Harun’un (Aaron) varlığının da Musa’nın Mısırlı olmasını destekleyici bir kanıt olarak okur. Kendi argümanlarının yanı sıra Ed Meyer’in Musa’nın tarihsel bir kişi olmadığı hipotezini ve Sellin’in Musa’nın önderlik ettiği kavimler tarafından öldürüldüğüne dair tezleri özetler ve çürütmeyi dener. Kısaca, Mısır’dan çıkışın Tevrat’da yazdığı üzere Tanrısal bir güçle değil Musa’nın çabasıyla gerçekleştiğini, Sina Dağı’ndaki Musa’nın ise Mısırlı Musa değil, Şuayb’ın damatı, ilk Musa ile özdeşleşen başka bir Musa olduğunu iddia eder. Arada geçen zaman Freud’a göre, anlatılarda kısaltılmış ve tahrif edilmiştir. Musa’nın Tevrat’da birbirine zıt ifade edilen karakter özellikleri de bu iki farklı Musa figürünün varlığından ileri gelir. Tevrat’da yapılan tahrifatların sonucunda “Kadeş’te yeni Tanrı Yehova’nın başa geçirilmesiyle bu Tanrı’yı ululama zorunluluğu baş göstermiştir” (s. 79). Freud ikinci çalışmasının sonunda bu çalışma ile amaçladığı hedefi açıklar fakat tamamlamak için kişisel ve toplumsal durumunun bu çalışmayı sürdürmeye el vermediğini ifade eder. Çalışmayı sonlandırıp yayımlayabilmek için Londra’ya gitmeyi bekleyecektir:

… bir yeni bir ikilik kattık; bu ikilikte, biri öbürü tarafından önce bir kenara itilmiş, sonradan öbürünü yenilgiye uğratarak onun gerisinde boy göstermiş iki din ve her ikisine de aynı isim kullanılarak Musa denilen, ancak bizim birini öbüründen ayırmamız gereken iki din kurucusudur. Bütün bu ikilikler de bir ilk ikiliğin, yani halkın bir bölüğünün başından travmatik olarak nitelenecek bir yaşantı geçmişken, öbürünün böyle bir yaşantıdan uzak kalmasının sonucudur. Bunun dışında, üzerinde tartışılıp açıklanacak ve bir sav olarak öne sürülecek bir yığın şey vardır. Ancak bu yapıldığı zaman, bizim tümüyle tarihsel böyle bir incelemeye duyduğumuz ilgi haklı görülebilecektir. Bir geleneği gelenek yapan şeyin ne olduğunu, bir gelenekteki kendine özgü gücün nereden kaynaklandığını, tek tek büyük insanların dünya tarihi üzerindeki o yadsınamayacak kişisel etkilerini kimi düşüncelere, en başta bunların dinsel nitelik taşıyanlarına insanlar gibi ulusları boyunduıruk altına almak için gerekli gücü sağlayan kaynakları yalnızca maddi gereksinmelerde görmenin insan yaşamındaki olağanüstü renkliliğe karşı işlenecek bir cinayet sayılacağını, bütün bunları İsrail tarihi çerçevesi içinde ele alıp incelemek çekici bir çalışma sayılacaktır. (s. 90-1)

Freud, psikanalizin araçlarıyla Musa’nın hikâyesine yaklaştığı son metnine önceki çalışmalarının özetiyle başladıktan sonra, ilk olarak “uyuklama evresi” ve gelenek arasındaki bağları tartışır. İki Musa arasında geçen süreyi, tektanrıcı fikirlerin ilk etapta kabul görmeyip sonradan halkın inanç sistemine işleyişinin nasıl olduğunu ortaya çıkarmayı amaçlar. Bunun için, birinci olarak Darwin’den ikinci ve asıl önemli olarak psikanalizden devşirilen iki argümanla “yeni” olanın nasıl psişik ve toplumsal yaşama sızdığını açıklamaya girişir.

Darwin’in evrim teorisi öne sürüldüğünde büyük bir direnişle karşılaşmış, büyük tartışmalara sebebiyet vermiş fakat bir kuşak içinde “gerçek’e götüren yolda ileri bir adım görülerek” (s. 113) benimsenmiştir. Böylesi bir karşıt görüşlerin çarpışması süreci belli bir zamanı gerektirmektedir. Freud bireyin ruhsal yaşamındaki gelişmenin buna benzerlikler içerdiğini öne sürer. Kişi bu yeni fikirleri benimsese de benimsemese de kabullenmek zorunda kalacak ve “gerçek” olarak kabul edecektir.

Öte yanda ise Freud “travma nevrozu” olarak adlandırdığı, geçirdiği kazayı sağ salim atlatan bir kişinin belli bir süre süre sonra yaşadığı ruhsal ve devinimsel (motorik) belirtiler (semptom) yaşaması durumunu örnekler. Geçen sürenin “kuluçka evresi” olarak adlandırıldığı bu nevroz türünü ise Yahudi tektanrıcılığı ile benzeştirmeye koyulur. İki durumda da bir latens (uyuklama veya kuluçka evresi) tespit eden Freud, Yahudilerin ilk etapta sırt çevirdikleri Musa dinini bir süre yaşamlarından silme ve küçümseme yoluna gittiklerini, Musa’nın başına gelenleri unutma çabası içine girdiklerini gözlemler. Bu süreçte yazınsal alandan silinen geçmiş, sözlü kültürde ve geleneklerde varlığını koruyagelmiştir.

Musa dini geride hiçbir iz bırakmadan silinip gitmemiş, bu dinin bir çeşit anısı, bu dine ilişkin olup ihtimal karanlıklara gömülerek deformasyona uğramış bir gelenek belleklerde varlığını korumuştu. İşte büyük bir geçmişten kalan söz konusu gelenektir ki, adeta geri planda etkinliğini sürdürmüş, insanların ruhlarında giderek daha güçlü bir egemenlik kurmuş, sonunda Tanrı Yehova’yı Musa’nın tanrısına dönüştürmenin, dolayısıyla Musa’nın terk edilmiş dinini yeniden diriltmenin üstesinden gelmişti. (s. 118)

Bu süreç sonrasında da destanlaştırılmıştır, yani geçmişte olup bitenler kahramanlaştırılmış, parçalı, çelişkili, bütünlükten yoksun gelenekler haline dönüştürülmüş, eskinin mantığının yerini destanın üretildiği dönemin mantığı ve temaları doldurmuştur. Freud bu ­yaklaşımıyla dini metni ve kültürü bir sanat veya edebiyat yapıtı olarak değerlendirir.

Freud, Musa dininin kabullenişi ile travmatik nevroz arasında ortaya koyacağı benzerliklerin daha iyi anlaşılabilmesi için travmatik nevroza dair kısa bir özet daha sunar. Çocukta beş yaşına kadarki sürede gerçekleşen travmatik yaşantılar, genellikle unutulma (amnezi) eğilimi gösterirler, travmaların kaynaklarını ise cinsel ve saldırgan nitelikteki hasarlar oluşturur. Bu süreçten sonra uyuklama dönemine giren travmatik olaylar, buluğ çağı döneminde kendilerin farklı şekillerde açığa çıkarırlar. Olumlu ve olumsuz etkiler taşıyabilen etkilerden olumlu olarak anılanlar bireye bu yaşantıyı anımsatma, bir gerçeklik kazandırma ve kendini tekrardan yaşatma –ayartma olarak örneklenir– ortaya çıkarken; olumsuz etkiler savunu tepkileri olarak ifade edilen tutukluklar, fobiler ve kaçınma eylemlerine denk düşer. Bu semptomlar ve sınırlamalar kalıcı nitelikte karakter değişiklerine yol açtığında “saplantı” olarak adlandırılır. Nevrozlarda dış etkilerden kaçınma, içteki ruhsal realitenin dışarıdan dünya üzerinde bir egemenliğini kurmasıyla psikoza giden yol açılır. Freud bu latens kavramını da açıklığa kavuşturmak amacıyla bir Oedipus Kompleksi vakasını (s. 132-4) ve ertesinde Totem ve Tabu’da öne sürdüğü tezlerinin özetini (s. 136-41) bu noktada okurla paylaşır.

Musa ve Tektanrıcılık, Freud’un önce totemi sonrasında tabuları üreten ilk sosyal organizasyon yapısına dair savlarını psikanalitik kavramlarla ortaya koyduğu Totem ve Tabu’nun devamı olarak, yani totemlerden çok tanrıcılığa oradan da tektanrıcılığa nasıl geçildiğinin anlatısı olarak değerlendirilebilir. Freud’a göre, “unutulmuşun içinden çıkıp gelen her geçmiş parçasının hayli büyük bir güçle tutunmak istemesi, kendisinin gerçeki [sic] yansıttığı konusunda karşı durulmaz bir savla öne çıkması” (s. 142) Musa’nın dininin tutunumunu açıklar. İlk baba tarihsel haklarına kavuşturulur fakat Yahudi ulusuna bu geçmişten kalan duygu, “suçluluk duygusu”dur, bu da Freud’u yine babayı katleden oğullar söylencesine döndürür. Kendini kurban etme mitini ise babayı öldürmenin suçluluğunun üstlenilmesi olarak okur. Museviliğin bir uzantısı olarak gördüğü Hristiyanlık ve İsa figürünü ise ilk oğulların bir yeniden bedenlenmesi (reenkarnasyon) olarak değerlendirir. Bir baba dini olarak Museviliğin devamı bir oğul dini olarak Hristiyanlık olur.

Freud, savını sunduktan sonraki son bölümde, baba-Musa’nın ve oğul-Yahudilerin hikâyesinde “bireyle kitle arasında gelenek bakımından adeta eksiksiz bir uygunluk bulunuyor, kitlelerde de geçmişin izlenimi bilinçsiz anılarda sürdürüyor yaşamını” (s. 158) hipotezine dayanarak bu tarz benzeşimlerin izini sürmeye devam eder. Buradaki temel kavramları bilinçdışında baskılanan içeriğin sonradan gerçekleşmesi ve bunun Freud’un bilince dair üçlü yapısı süperego, ego ve id üzerinden detaylandırılmasıyla yapar.

Bu psikanalitik araçların ışığında Freud, Yahudi kavminde tespit ettiği kendine değer verme ve güvenme, diğer kavimlerden üstünlük ve seçilmişlik hissi gibi karakter özelliklerinin tarihsel olarak Musa tarafından getirildiğini öne sürer. Her ulusta olan özgüven hissinin Yahudilerdeki farklılığının Musa tarafından kutsanmış olmaktan geçtiğini söyler Freud. Böylesi bir iddia ise onu “büyük adam” imajını sorgulamaya yöneltir. Kimlerin büyük adam olarak nitelenebileceği sorgusu Freud’u bir kez daha baba modeline ve baba özlemine yöneltir.

Herkesin çocukluğundan başlayarak yüreğinde duyduğu baba özlemi, efsane kahramanın yenilgiye uğratmakla övündüğü babanın özlemidir bu. Böyle bir durumda büyük adamda gördüğümüz özelliklerin babadaki özellikler olduğunu, büyük adamı büyük adam yapan ve bizim boşuna arayıp durduğumuz öğenin bu uygunlukta saklı yattığını anlamak, sanırım artık zor değildir. Düşünce ve iradedeki güçlülük, eylemlerdeki ağırlık, ama hepsinden önce büyük adamın özgürlük ve bağımsızlığı, kimsenin gözünün yaşına bakmazlığa kadar varan o Tanrısal umursamazlığı baba tablosunda karşılaşacağımız özelliklerdir. Ona hayran kalmadan yapamaz, güvenebiliriz; ama ondan korkmamak da elimizden gelmez. (s. 181)

Freud çoktanrıcılıktan tektanrıcılığa –aynı zamanda somuttan soyuta– geçişi bir “düşünsellikte ilerleme” olarak değerlendirir. Bu ilerlemeyi ise bazı yasalar ve kurallar sağlamıştır. “[D]uyusal algılamanın arka plana atılıp, soyut diye nitelendirilecek bir tasarımın ön plana geçirilmesi” (s. 187) olarak gördüğü bu geçiş, düşünselin duyusal üzerindeki bir zaferi anlamına gelir. Bu da yine Musa’nın Yahudilere getirdiği Tanrı’yı görünür bir biçimde tasvir etme yasağının bir sonucu olarak gerçekleşir Freud’a göre.

Düşünsele geçiş aynı zamanda bir “içgüdüden el çekiş” anlamına da gelir. Bu noktada yine ego, süperego ve id üçlü yapısına başvuran Freud, id’e getirilen yasaklar tamamen dışarıdan olduğunda kişide yalnızca elem duyguları uyandırırken, yasakların içeriden alınmasının bu eleme eşlik eden bir haz ve doyumla bütünlendiğini söyler. Süperego’nun rolünü üstlenen büyük adam/babanın etkisiyle id’e söz geçirmeyi başaran ego’da, bir güven duygusu belirir. “Çıkış noktasını Tanrı’nın bir el suretini yapma yasağından alan din, yüzyılların akışı içinde giderek daha çok bir içgüdüsel el çekmeler dinine dönüşmüştür” (s. 195). Ahlak da bu içgüdüsel sınırlamaların diğer adıdır.

Ahlak kurallarının bir bölümü, toplumun haklarını bireyin haklarından, bireyin haklarını toplumun haklarından, ayrıca bireyin haklarını başka bireylerin haklarından ayırmak gibi zorunluluktan doğmuş olup, ussal bir nedene dayanmaktadır. Ancak, ahlakta bize muazzam, gizemsel, mistik bakımdan pek doğal görünen şey, bu özellikleri dinle ilişkisine ve babanın isteminden doğmasına borçlu oluşudur. (s. 200)

Son olarak, Freud, Museviliğin Yahudi kavminde gelişimini tekrar özetleyerek, başta silip atılan sonrasında tekrar kabullenen bu inancı psikanalizde “bastırılanın geri dönüşü” diye ifade edilen olguyla açıklar. Bu dönüş uyarınca, ilk etapta yaşanan gerçeklik sonucu oluşan içgüdüsel etki kendisine doyum arar fakat ego bu isteğin büyüklüğü karşısında doyumsal eylemi reddederek (kaçınma) isteği bilinçdışında baskılar. Engellenen içgüdüsel istek bir süreliğine engellense bile gücünü koruyarak bilinçdışında yaşamına devam eder. İleri bir zamanda, tespit edilmesi güç bir nedenle “biçim değiştirerek” tekrar bilinç düzeyine erişir. Freud’a göre bütün semptom oluşumları bu mekanizmayla açıklanabilir. Buradan yola çıkarak Freud, biricik Tanrı tasarımının da benzeri bir süreçle “tarihsel” olarak gerçekleştiğini öne sürerek çalışmasını tamamlar. Bu Tanrı Freud’a göre “ilk çağlarda bir kişinin yaşadığı ve o vakitler insanların gözüne aşırı önem ve büyüklükte görünen bu kişinin sonradan insanların belleğinde Tanrılık aşamasına yüceltilerek dönüp gel[en]” (s. 213) bir Tanrı’dır.

Freud, Destanlar: Din ve Sanat

“Destanların doğuşu için bizim benimsediğimiz koşul şudur: Geçmişte kalmış bir tarih dilimi ve hemen arkasından bu tarih diliminin içerikçe zengin, önemli, parlak, belki de her vakit kahramanlık taşan bir havaya bütünmesi, çok gerilerde kalıp çok eski çağlarda yaşanması, dolayısıyla sonraki kuşakların bu çağlar konusunda ancak karanlık ve bütünlükten yoksun gelenekler aracılığıyla bilgi edinebilmesi. Destanın bir sanat türü olarak sonraki çağlarda yitip gitmesine şaşırılmıştır hep; belki de bunun nedeni, destanın doğmasını sağlayan koşulun bundan böyle ortadan kayboluşudur. Eski temalar tüketilmiş, sonraki çağlara ilişkin olaylar konusunda ise tarih yazımı geleneğin yerini almıştır. Günümüzdeki en büyük kahramanlıklar bile ozanlara bir destan ilham edecek gücü gösterememektedir; hatta Büyük İskender’in kendisine bir Homeros bulamayacağından haklı olarak yakındığı görülür.

Pek gerilerde kalmış çağlarda insanın hayal gücü için çok vakit bilmecemsi büyük bir cazibe saklıdır, insan yaşadığı çağa karşı bir hoşnutsuzluk hissettiği zaman -ki çokluk böyle bir duyguya kaptırır kendini- geçmişe döner ve hiç hayalinden silinmeyen altın çağ düşünü geçmişte gerçekleştirme yolunu izler. Belki insanlar büyüdüklerinde de çocukluğun büyülü havası içinde yaşar ve bu çocukluk tarafsız denemeyecek bir bellek aracılığıyla lekesiz bir mutluluk dönemi olarak onlara yansıtılıp durulur. Geçmişten yalnızca gelenek adını verdiğimiz kırık dökük, silik soluk anılar mı kalmıştır, bu özellikle kamçılar sanatçıyı, çünkü anımsamalardaki boşlukları hayal gücüyle istediği gibi doldurmak ve diriltmeye çalıştığı dönemin tablosunu kendi amaçları doğrultusunda yaratmak gibi bir özgürlük içinde bulunur. Adeta gelenek ne denli belirsizleşmişse, sanatçı için o işe yarar kıvama gelmiştir diyebiliriz. Yani geleneğin sanat için taşıdığı önem bizi şaşırtmamalıdır. Destanların doğuşunun kimi koşullara bağlılığı, Yahudilerde Musa geleneğinin Yehova kültünü Musa dininin amaçları doğrultusunda değiştirdiğine ilişkin yadırgatıcı bir varsayımı benimsemeye bizi daha çok eğilimli kılmaktadır. Ancak, her iki durum başka bakımdan alabildiğine bir ayrılık gösterir birbirinden: Birincisinde sonuç bir sanat yapıtı, ötekisinde bir dindir. İkinci örnekte geleneğin itici gücü altında bu dinin öylesine sadakatle reprodüksiyonu gerçekleştirilebilmektedir ki, kuşkusuz destanda buna koşut bir durum yoktur. Böylece bizim sorunun çözümlenmesinde yapılacak daha bir sürü iş bulunmakta ve yeni benzetilere (analoji) başvurmamızı haklı göstermektedir.”

Sigmund Freud, Musa ve Tektanrıcılık, çev. Kâmuran Şipal, Say Yayınları, 2015 [1939], s. 120-1.