Nelson, Pharmakon ve Yazı

Yazarlar ara sıra anıyorlar, “ah bu yazı işine bulaşmasaydım”, “önerim, eğer hiç yazmadıysanız, asla yazmayın” gibi şeyler. İlhan Berk’ten okumuştum herhalde en son. Nelson bu pasajda zehre değinirken, alıntılamadığım kısımda devaya değiniyordu. Devayı kitaplarda aramamak gerekir diye düşünerek sadece zehir bölümünü koydum hatırlamak üzere. Ben bir şey yazmıyorum ama yazanlar ve alkol üzerine kendine dönüşlü metinleri okumayı seviyorum. Bir arkadaşım da ekmek üzerine yapılan filmleri seviyordu, şaşırmıştım.

Harari’nin çevirmeni Selin Siral aynı zamanda Maggie Nelson’ın da çevirmeniymiş. Harika bir “çevirmenin sonsözü” yazmış kitaba da. Yarın bir gün kimse de kalkıp “neden mavibent?” diyemesin diye inceliğini paylaşmış. 24. maddesi “O halde başka türlü ifade edeyim. Henüz hayal kurabiliyorken, çevirinin değil okumanın öğrencisi olmayı hedefleyelim” (s. 108).

181. Pharmakon ecza demek fakat -başta Jacques Derrida olmakla beraber, başklarının da işaret ettiği üzere- bu Yunanca kelime, kastedilenin zehir mi deva mı olduğunu belirtmeye el vermiyor. İkisini de aynı potada eritiyor. Platon diyaloglarda bu kelimeyi hastalık, etken, deva, tılsım, madde, büyü, suni renk ve boya gibi türlü türlü anlamda kullanıyor. Platon seksi pharmakon olarak adlandırmıyorsa da aşk hakkında bir sürü şey söylüyor. Platon seks hakkında pek bir şey söylemiyor.

182. Phaedrus‘ta yazı da nahoş bir şekilde pharmakon olarak adlandırılıyor. Sokrates ile Phaedrus’un tartıştığı soru, yazının belleği destekliyor mu köstekliyor mu olduğu: yazı zihinsel güçleri felç mi eder, yoksa unutkanlığa deva mıdır? Pharmakon sözcüğünün pek çok anlamı olduğu düşünülürse, bu sorunun cevabı, bir anlamda, çeviri meselesidir.

183. Goethe de yazının zarar verici etkilerini dert edinmiş. Özellikle de “halihazırda önümüzde canlı duran [şeyin] temel özelliğini korumak ve kelimelere döküp yok etmemek” üzerine kafa yoruyor. Artık bu tarz şeyler hakkında o kadar endişelenmediğimi saklayacak değilim. İyisiyle kötüsüyle, yazının bir şeyleri ya hiç değiştirmediği ya da çok hafif bir etkisi olduğu kanaatindeyim. Her şeyi olduğu gibi bıraktığını düşünüyorum çoğunlukla. Şiirinizin işlevi ne? Herhalde dili maviye çalmak gibi bir şeydir (John Ashberry).

184. Doğrusu yazı, akıllara ziyan bir eşitleyici. Bu bentlerin yarısını sarhoş ya da kafam dumanlı, diğer yarısını da ayıkken yazmış olabilirdim; yarısını ıstırap içinde gözyaşı dökerek, yarısını da soğukkanlı bir mesafeyle yazmış olabilirdim. Ama şu aşamada, defalarca sıraları değişmişken; sonunda kâğıda basılıp, bir yöne akan dere misali dizilmişken hangimiz aradaki farkı ayırt edebiliriz?

Mavibent, Maggie Nelson, çev. Selin Siral, Kolektif Kitap, 2017 [2009], s. 78-9.

Nelson, Yazanın Narsisizmi ve Sözün Yönü

Düşünceyi bedende taşınan bir şey olarak görme konusunda yüreklendiren, denemeyi hatıra defterinin sularına çeken Maggie Nelson, kendini ifade edebilmek konusunda nadir rastladığım bir akışkanlığa sahip bir yazar oldu.

Wayne Koestenbaum bu konuda öğretici bir hikâye anlatıyor: “Çılgın kız arkadaşım (yıllar önce!) kendisine yazdığım coşku dolu mektuba kısa ve öz bir biçimde şu onur kırıcı ve ters cevabı vermişti: ‘Bir dahaki sefere bana yaz.’ Zarftan çıka çıka ufak bir kâğıt parçasına yazılmış bu direktif çıkmıştı. ‘Ona yazmamış mıydım? Ona yazarken gizliden gizliye ona yazmadığımı nereden bilecektim?’ diye düşündüğümü hatırlıyorum. O vakitler, Derrida henüz The Post Card [Kartpostal] kitabını yazmamış olduğu için tuhaf bir biçimde yazının öte tarafındaki hiçliğe konuşacağına birine konuşması, ‘ilişki kurması’ talimatı verilmiş, coşku dolu mektuplar yazan bu aklı karışık ve yaralı narsisist benliğimle ne yapacağımı bilemiyordum.”

İfade edilemeyen (ifade edilemez biçimde!) ifade edilen tarafından kapsanıyor olabilir ama yaşım ilerledikçe bu hiçlikten, en çok sevdiğim insanlar hakkında edebiyat parçalama durumundan iyiden iyiye korkar oldum (Cordelia).

Bu kitabın ilk taslağını bitirip Harry’ye veriyorum. Okuyup okumadığını söylemiyor: İşten eve döndüğümde sırt çantasının içinden görünen karıştırılmış sayfalar ve öfkeli denebilecek ruh halini fark ediyorum. Bu konuyu ertesi gün öğle yemeği için buluştuğumuzda konuşmaya karar veriyoruz. Öğle yemeğinde kendisine itina gösterilmemiş ve sakınılmamış hissettiğini söylüyor. Bunun ne denli kötü bir his olduğunu biliyorum. Elimizde uçlu kalemler sayfa sayfa taslağın üzerinden geçip kendisini ve bizi sunuş şeklimi nasıl yontabileceğimle ilgili önerilerini değerlendiriyoruz. Dinlemeye ve kendisi hakkında yazmama izin vermiş olmasının ne kadar cömertçe olduğuna odaklanmaya çalışıyorum. Ne de olsa mahremiyetine son derece önem veren ve benimle yaşamanın kalp pili takılı bir epilepsi hastasının yanıp sönen ışık enstalasyonları yapan bir sanatçıyla evli olmasına benzediğini defalarca söylemiş bir insan. Ama hiçbir şey içimdeki savunma avukatını kalıcı bir şekilde bastıramıyor. Bir kitap nasıl hem özgür ifade hem de bir uzlaşma olabilir? Fileyi delikli diye yermek yersiz değil miydi?

Bu boktan bir fileye mazeret uydurmak, diyebilirdi. Ama kitap benim kitabım, benim! Evet ama hayatımın, hayatımızın ayrıntıları senin tekelinde değil. Tamam ama hiçbir zihin yanı başındakinin benliğine kendi benliğine gösterdiği ilgiyi gösteremez. Yanı başındakinin benliği diğer tüm şeylerle beraber yabancı kitlesine katılır ve kendi benliği bunun karşısında şaşırtıcı bir rahatlama yaşar. Yazar narsisistliği. Ama bu William James’in öznellik tanımı, narsisistlik değil. Her neyse; neden bana, bize, mutluluğumuza yerli yerinde tanıklık edecek bir şey yazmıyorsun ki? Çünkü henüz yazı ve mutluluk ya da yazmak ve kapsamak arasındaki ilişkiyi anlayabilmiş değilim.

Birlikte bir kitap yazma fikrimiz vardı; adı Yakınlık olacaktı. Gilles Deleuze ve Claire Parnet’in beraber yazdığı Diyaloglar kitabında geçen, “Bir şeyin birimizden mi diğerimizden mi, yoksa başka birinden mi çıktığı konusunda şüpheye düştükçe ‘Yazmak nedir?’ daha da açıklığa kavuştu,” açıklamasından yola çıkacaktık.

Ancak zamanla böylesi bir kaynaşmanın beni son derece kaygılandırdığını idrak ettim. Sanırım kendi benliğimi bir kenara koymanın vakti gelmemişti daha. Çünkü nicedir, yazının alanı onu (“o” dediğim şey her ne ise) bulmayı uygun gördüğüm tek yerdi.

Utanç sebebi: Lisede özgürce, bolca ve hararetle konuşkan biriyken üniversiteye geçince diğerlerinin yine başladı deyip gözlerini devireceği bir insan olma tehlikesiyle karşı karşıya kalacağımın farkına varmak. Geç ve güç oldu ama konuşmayı kesmeyi, gözlemci olmayı (esasen gözlemci rolüne bürünmeyi) öğrendim. Bu role bürünmek defterlerimin kenarlarına bir dünya not almama yol açtı; sonradan bu notları şiirlere dönüştürmek için karıştıracaktım.

Kendimi susmaya zorlayıp onun yerine kâğıtlara dil dökmek: Bu bir alışkanlık haline geldi. Ama şimdi hocalık yaparak coşkuyla konuşmaya geri dönmüş bulunuyorum.

Ders verirken bazen kimse sormadan araya bir yorum sıkıştırdığımda, daha az önce konuşmuş olduğuma aldırmadan bir şey söylediğimde ya da birisinin sözünü kesip konuyu şahsen yararsız bulduğum bir laf silsilesinden uzaklaştırdığımda, kimsenin göz göre göre gözlerini devirmesi ya da konuşma terapisine gitmemi tavsiye etmesi tehlikesi olmadan istediğim kadar, istediğim tempoda ve istediğim doğrultuda konuşabileceğimi bilerek dolup taşıyorum. Bunun pedagojik açıdan doğru olduğunu söylemiyorum. Verdiği hazzın yoğun olduğunu söylüyorum.

Maggie Nelson, Argonautlar, Kolektif Kitap, çev. Selin Siral, 2019 [2015], s. 78-81.