Nelson, Yazanın Narsisizmi ve Sözün Yönü

Düşünceyi bedende taşınan bir şey olarak görme konusunda yüreklendiren, denemeyi hatıra defterinin sularına çeken Maggie Nelson, kendini ifade edebilmek konusunda nadir rastladığım bir akışkanlığa sahip bir yazar oldu.

Wayne Koestenbaum bu konuda öğretici bir hikâye anlatıyor: “Çılgın kız arkadaşım (yıllar önce!) kendisine yazdığım coşku dolu mektuba kısa ve öz bir biçimde şu onur kırıcı ve ters cevabı vermişti: ‘Bir dahaki sefere bana yaz.’ Zarftan çıka çıka ufak bir kâğıt parçasına yazılmış bu direktif çıkmıştı. ‘Ona yazmamış mıydım? Ona yazarken gizliden gizliye ona yazmadığımı nereden bilecektim?’ diye düşündüğümü hatırlıyorum. O vakitler, Derrida henüz The Post Card [Kartpostal] kitabını yazmamış olduğu için tuhaf bir biçimde yazının öte tarafındaki hiçliğe konuşacağına birine konuşması, ‘ilişki kurması’ talimatı verilmiş, coşku dolu mektuplar yazan bu aklı karışık ve yaralı narsisist benliğimle ne yapacağımı bilemiyordum.”

İfade edilemeyen (ifade edilemez biçimde!) ifade edilen tarafından kapsanıyor olabilir ama yaşım ilerledikçe bu hiçlikten, en çok sevdiğim insanlar hakkında edebiyat parçalama durumundan iyiden iyiye korkar oldum (Cordelia).

Bu kitabın ilk taslağını bitirip Harry’ye veriyorum. Okuyup okumadığını söylemiyor: İşten eve döndüğümde sırt çantasının içinden görünen karıştırılmış sayfalar ve öfkeli denebilecek ruh halini fark ediyorum. Bu konuyu ertesi gün öğle yemeği için buluştuğumuzda konuşmaya karar veriyoruz. Öğle yemeğinde kendisine itina gösterilmemiş ve sakınılmamış hissettiğini söylüyor. Bunun ne denli kötü bir his olduğunu biliyorum. Elimizde uçlu kalemler sayfa sayfa taslağın üzerinden geçip kendisini ve bizi sunuş şeklimi nasıl yontabileceğimle ilgili önerilerini değerlendiriyoruz. Dinlemeye ve kendisi hakkında yazmama izin vermiş olmasının ne kadar cömertçe olduğuna odaklanmaya çalışıyorum. Ne de olsa mahremiyetine son derece önem veren ve benimle yaşamanın kalp pili takılı bir epilepsi hastasının yanıp sönen ışık enstalasyonları yapan bir sanatçıyla evli olmasına benzediğini defalarca söylemiş bir insan. Ama hiçbir şey içimdeki savunma avukatını kalıcı bir şekilde bastıramıyor. Bir kitap nasıl hem özgür ifade hem de bir uzlaşma olabilir? Fileyi delikli diye yermek yersiz değil miydi?

Bu boktan bir fileye mazeret uydurmak, diyebilirdi. Ama kitap benim kitabım, benim! Evet ama hayatımın, hayatımızın ayrıntıları senin tekelinde değil. Tamam ama hiçbir zihin yanı başındakinin benliğine kendi benliğine gösterdiği ilgiyi gösteremez. Yanı başındakinin benliği diğer tüm şeylerle beraber yabancı kitlesine katılır ve kendi benliği bunun karşısında şaşırtıcı bir rahatlama yaşar. Yazar narsisistliği. Ama bu William James’in öznellik tanımı, narsisistlik değil. Her neyse; neden bana, bize, mutluluğumuza yerli yerinde tanıklık edecek bir şey yazmıyorsun ki? Çünkü henüz yazı ve mutluluk ya da yazmak ve kapsamak arasındaki ilişkiyi anlayabilmiş değilim.

Birlikte bir kitap yazma fikrimiz vardı; adı Yakınlık olacaktı. Gilles Deleuze ve Claire Parnet’in beraber yazdığı Diyaloglar kitabında geçen, “Bir şeyin birimizden mi diğerimizden mi, yoksa başka birinden mi çıktığı konusunda şüpheye düştükçe ‘Yazmak nedir?’ daha da açıklığa kavuştu,” açıklamasından yola çıkacaktık.

Ancak zamanla böylesi bir kaynaşmanın beni son derece kaygılandırdığını idrak ettim. Sanırım kendi benliğimi bir kenara koymanın vakti gelmemişti daha. Çünkü nicedir, yazının alanı onu (“o” dediğim şey her ne ise) bulmayı uygun gördüğüm tek yerdi.

Utanç sebebi: Lisede özgürce, bolca ve hararetle konuşkan biriyken üniversiteye geçince diğerlerinin yine başladı deyip gözlerini devireceği bir insan olma tehlikesiyle karşı karşıya kalacağımın farkına varmak. Geç ve güç oldu ama konuşmayı kesmeyi, gözlemci olmayı (esasen gözlemci rolüne bürünmeyi) öğrendim. Bu role bürünmek defterlerimin kenarlarına bir dünya not almama yol açtı; sonradan bu notları şiirlere dönüştürmek için karıştıracaktım.

Kendimi susmaya zorlayıp onun yerine kâğıtlara dil dökmek: Bu bir alışkanlık haline geldi. Ama şimdi hocalık yaparak coşkuyla konuşmaya geri dönmüş bulunuyorum.

Ders verirken bazen kimse sormadan araya bir yorum sıkıştırdığımda, daha az önce konuşmuş olduğuma aldırmadan bir şey söylediğimde ya da birisinin sözünü kesip konuyu şahsen yararsız bulduğum bir laf silsilesinden uzaklaştırdığımda, kimsenin göz göre göre gözlerini devirmesi ya da konuşma terapisine gitmemi tavsiye etmesi tehlikesi olmadan istediğim kadar, istediğim tempoda ve istediğim doğrultuda konuşabileceğimi bilerek dolup taşıyorum. Bunun pedagojik açıdan doğru olduğunu söylemiyorum. Verdiği hazzın yoğun olduğunu söylüyorum.

Maggie Nelson, Argonautlar, Kolektif Kitap, çev. Selin Siral, 2019 [2015], s. 78-81.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir