Sayın, Aydınlanmacılık Mitosundan Kesik Başa

“Aydınlanmacılığın bir mitos, mitosun da bir Aydınlanmacılık olduğunu, diğer canlılarla karşılaştırılınca insanın başına bela olan dikilme cinneti yüzünden Aydınlanmacılığın da mitosun da doğal mekân karşısında duyulan korkudan kaynaklandığını yazıyor Adorno ve Horkheimer. Aydınlanmacılık mekânı ele geçirmeye çalışırken, mitos onunla uyum sağlamaya, ona benzemeye, ona dönüşmeye çalışıyor. Korkudan, korktuğuna egemen olmak isteyen bir başkanlık, bir temellendirme, bir zemin, bir köken, iktidar, erk, arche mitosu oluşturmak yerine tam da ürktüğü için ürktüğüne öykünen, kendini aradan çekmeye, ölmeden önce ölmeye, ürktüğüne benzemeye, onun mekânına dönüşmeye çalışan bir baş-sızlık, bir temel-sizlik, bir zemin-sizlik, bir iktidar-sızlık, bir erk-sizlik, bir an-arche mitosunu canlandırmayı ve onun sayesinde aydınlanmayı arzuluyor Bataille. Korktuğu mekâna, örneğin ormanı keserek yok etmeye, ormanı ortadan kaldırmaya benzeyen bir egemen-oluş yerine, mekânın koordinatlarına dönüşmeyi isteyen, kendi korkusunu, kendi direncini kırmaktan, kendisi orman olmaktan geçen bir mitos arzusu bu. Doğa bilgeliklerine, artı-değer üretmeyen, bu nedenle üretim fazlalığını savaş sayesinde tüketmeye çalışmayan öğretilere benziyor biraz da. Ölüm mekanizmasına dönüşmeyen enerji fazlası… Her türlü aidiyeti ve kimlik koşulunu, kendine bile ait olmayı reddeden bu türden bir başsızlığın, tanınma savaşı vereceği yerde kendini barışçıl bir talepsizlik içerisinde kamusal alanda, sokakta ve basında görünür kıldığı anda, sahneye tankların da gireceği aşikâr. Artı-ürün sonucu olan ekonomi motoru silah sanayii geri durmayacak böyle bir tehdit karşısında: işte örneğin 1982 senesinde seher ile alacakaranlık renklerinde Ömer Uluç -hangisi olduğu tartışıldığı üzere- ister Körfez Savaşı’nı, ister 12 Eylül darbesini kastetmiş olsun, savaş ile darbe, dünya açma ile dünya kapama, silah ile insan arasındaki ayrımları açığa çıkaran tablonun arka planında ağaran savaş tanı, önünde tankın ezdiği canlı, tuval üzerine yağlıboya… Sonlu ve tekbaşlı/tekbaşkanlı bir kemikleşmeye/savaşa hizmet eden bir buyurganlık yerine sonsuz ve başsız bir dalgalanma…

Ömer Uluç, Tank, 1982

İmkânsız olduğunu bile bile, fani olurken, ölmeden önce ölürken, yere kapaklanırken, can çekişirken, gassalın elinde cesede dönüşürken, yine aynı iktidara talip olmak ve muhalefet yapmak yerine sırtını sonsuzluğa ve ölümsüzlüğe, bir başlangıcın, bir olayın, ayniyet ve anlam bahşeden herhangi bir kökene yaslayacağına ve bu kökene biar edeceğine baş-sız ve başkan-sız, hüküm-süz ve hükümran-sız bir sarsılmaya teslim olanların, başsızların bir araya geldiğinde oluşturduğu bir cemaat mitosu… Yolda Buda ile karşılaşırsan, Buda’yı öldür diyen öğreti gibi hiçbir tanrıya, hiçbir öndere, hiçbir akla, hiçbir puta tapmayan, bu dünyayı bir yukarıdakine, bir ötesine teslim ederek varoluşu kendi içinde değersiz kılmayan bir mitos… Kişinin kendi buradalığının, kendi yetersizliğinin, ölümlülüğünün, bedenselliğinin ve sonluluğunun bilincinde olan, kendi olabilmek için bir ötekine ihtiyaç duyan, ancak bu muhtaçlığı ne kendisiyle ne bir başkasıyla doldurmaya kalkışmayan, içindeki yetersizlik ilkesine kâfi gelecek bir şey olamayacağının farkında olan insanların biat ettikleri, tutundukları hiç kimse ve hiçbir cemaatleri olmadığının ve olamayacağının ayırdında olanların bir aradalığından oluşan bir cemaat mitosu… Feci olan yoksunluk ya da yetersizlik değil Baudrillard’ın dediği gibi; öldürücü olan doygunluk arzusu, yetersizliği doldurma arzusu her zaman…(2) Hiçbir şeyin önderi, özgürlüğün bile önderi olmak istemeyen bir mitos arzusu Acéphale’inki… Zaaflı, zaafiyetli, başarısızlığa uğramaya mahkûm bir mitos, Alfred Rosenberg’in Alman başlangıcı mitosuna karşı, (3) dikeylik sıtmasından ve başın egemenliğinden sıyrılmış antifaşist bir direniş stratejisi olarak konumlandı… Konum ve pozisyon almaktan, kimlik ve kanaat sahibi olmaktan imtina ettiği için ise, konumlandırmayan, konumlandırılamayan bir mitos olarak kaldı: kesik baş mitosu.”

(2) Jean Baudrillard, Kötülüğün Şeffaflığı, çev. Işık Ergüden, İstanbul: Ayrıntı, 1995, s. 34.
(3) Alfred Rosenberg, Der Mythus des 20. Jahrhundrets, Münih: Hoheneichen, 1930.

Zeynep Sayın, Ölüm Terbiyesi, Metis Yayınları, s. 30-2.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir