Edebiyattaki Adam

Şevket Süreyya Aydemir | Suyu Arayan Adam

suyu-arayan-adam

Giovanni Papini | Bitik Adam
bitik-adam-papini

Thomas Bernhard | Bitik Adam
bitik-adam

Katherine Burdekin | Mağrur Adam
magrur-adam

Georges Perec | Uyuyan Adam
uyuyan-adam

Albert Camus | İlk Adam
ilk-adam

Robert Musil | Niteliksiz Adam
niteliksiz-adam

Sait Faik Abasıyanık | Lüzumsuz Adam
luzumsuz-adam

Alfred Bester | Yıkıma Giden Adam
yikima-giden-adam

Aslı Erdoğan | Kabuk Adam
kabuk-adam

Paul Auster | Karanlıktaki Adam
karanliktaki-adam

Yusuf Atılgan | Aylak Adam
aylak-adam

D. H. Lawrence | Ölen Adam
olen-adam

José Saramago | Kopyalanmış Adam
kopyalanmis-adam

H. G. Wells | Görünmez Adam

John M. Coetzee | Yavaş Adam

Luigi Pirandello | Gölge Adam

Ralph Ellison | Görülmeyen Adam

Hüseyin Rahmi Gürpınar | Utanmaz Adam

Zorba – Nikos Kazancakis

zorba

Zorba’yı okurken sürekli bir arada kalmışlık hissi yaşadım. İsimsiz anlatıcı ve Zorba arasında sık sık basit sorularla açılan felsefi tartışmalar açılıyor, sorgulayıcı sözler sarf ediliyor, sonra tüm mesele bir anda et yemeye, (dul) kadınları aşağılayıcı ve tapınmacı bir şekilde baştan çıkarmaya ve kafasının estiğini yapmaya dair övgülerle sonlanıveriyordu. 350 sayfalık deneyimim Zorba’nın ağzından şu kısa pasajda özetlenebilir:

“Bir zamanlar diyordum ki: Bu Türk’tür, bu Bulgar’dır ve bu Yunan’dır. Ben, vatan için öyle şeyler yaptım ki patron, tüylerin ürperir, adam kestim, çaldım, köyler yaktım, kadınların ızrına geçtim, evler yağma ettim… Neden? Çünkü bunlar Bulgar’mış ya da bilmem neymiş… Şimdi kendi kendime sık sık şöyle diyorum: Hay kahrolasıca pis herif, hay yok olası aptal! Yani akıllandım, artık insanlara bakıp şöyle demekteyim: Bu iyi adamdır, şu kötü. İster Bulgar olsun, ister Rum, isterse Türk! Hepsi bir benim için. Şimdi, iyi mi, kötü mü, yalnız ona bakıyorum. Ve ekmek çarpsın ki, ihtiyarladıkça da, buna bile bakmamaya başladım. Ulan, ister iyi, ister kötü olsun be! Hepsine acıyorum işte… Boş versem bile, bir insan gördüm mü içim cız ediyor. Nah diyorum, bu fakir de yiyor, içiyor, seviyor, korkuyor, onun da tanrısı ve karşı tanrısı var, o da kıkırdayacak ve dümdüz toprağa uzanacak, onu da kurtlar yiyecek… Hey zavallı hey! Hepimiz kardeşiz be…. Hepimiz kurtların yiyeceği etiz… Ve bu kadınsa, gayri o zaman, vallahi ağlayasım geliyor. Sen iki de bir, kadınları seviyorum diye benimle alay edersin. Nasıl sevmeyeyim be? Nasıl acımayayım ki, onlar zayıf yaratıklardır, ne yaptıklarını bilmezler, memelerinden tutuversen, kapılarını açıp teslim olurlar!…” Can Yayınları, 25. Basım, s. 256-7

Bu yoğun, pek çok dönüşüm içerdiğini düşündüğüm pasaj, Kazancakis’in Homeros, Buddha, Bergson ve Nietzche ile beraber hayatını en derinden etkileyen, hatta bir “ruh kılavuzu” seçse onu seçeceği Zorba’nın roman boyu anlattığı pek çok yaşam deneyiminden birisi. Bir akıllanma, doğruyu bulma hikayesi. Irk temelli özcü nefretin manasızlığına varan Zorba (21. yy itibariyle epey insan vardı, epeyi hala varamadı), bir adım ileri giderek, “halkların ve canlıların kardeşliğini/çilesini” de öngörmeyi başarabiliyor. Buna rağmen Zorba’nın cinsiyet körlüğünü üzerinden atamaması anlaşılabilir, fakat roman boyunca “yaşamın anlamı”, “inancın nesnesi”, “düşünen insan/eyleyen insan”, “sosyalist geçinen entelektüel patron” çelişkileri üzerine düşünen Kazancakis’in tek satırda Zorba’nın bu bakışını sorun etmeyişini aklım almıyor.

Romana dair eleştirileri okuyunca bu cinsiyetçi bakışı savunanların ve sorun etmeyenlerin daima “dönemin şartları”nı göz önünde bulundurmak gerektiği savunmalarını gördüm. “O zamanlarda, o topraklarda kadınlar nasıl görülüyorsa onu anlatmış”. Anlamadığım nokta, romanın ve Kazancakis’in bakışının değeri zaten dönemini “aşabilen” tartışmalardan ileri gelmesi… Ulus fikrinin asıl palazlandığı, dinlerin etki alanının bugünden çok daha yaygın olduğu vb. bir dönemde yersizyurtsuz ve dinsiz bir Zorba övgüsü okumak güzel ama iki sayfaya bir “zavallı dullar şöyledir”, “insanlığı tartışılan kadın varlığı böyledir” iddialarını okumak kuvvetli sinirler gerektiriyor.

“Olumsuzla oyalanmak”dan vazgeçerek okurken en çok keyif aldığım noktaları düşününce “düşünce insanı/eylem insanı” arasındaki gerilimleri Kazancakis’in tattığı anlar aklıma geliyor. Günümüzde bu romanı okuyup bitiren insanların büyük çoğunluğu Zorba’dan çok Kazancakis’e yakındır. Çünkü Zorba gibiler kitap okumuyorlar zaten -ki belki o zamanlarda çok olmayan, iki tipin karışımı olan tipolojiler de çıktı 60’larla birlikte: Beat kuşağı, Fante, Bukowski vb. gibi. Entelektüelliklerini tamamen bedensel ve duygusal arzularından soyutlamayan, aksine tam da entelektüelliği bu “yaşam deneyimi” ile birleştirenler… Hatta Türkiye’de de İkinci Yeni’yi ve 2010’larla İkinci Yeni’nin kazandığı yeni imgeleri Zorba ve Kazancakis’in kesişimine oturtabilir miyiz?

Neyse daha uzun düşünmek, üzerinden geçerek yazmak lazım, ben şimdi yazmayı beceremeyeceğim, temaları not düşeyim, sonradan hatırlayıp düşünmek üzerine:

(Kazancakis’in bu kadar okuyup düşünmesi fakat Kazancakis’in hayat ile, inanç ile ilgili birkaç kelimelik sorularına bile cevap veremeyişi),

(Okumak, bilmek, düşünmek gibi yoğun kafa mesaisi ayrılan eylemlere rağmen iletişim kurmak söz konusu olduğunda, Zorba’nın sadece raks ederek Kazancakis’in anlatamadıklarını anlatabilmesi),

(Kazancakis’in Zorba’ya hayranlığının gerçek ve içten bir duygu mu yoksa kendinden çok aşağı gördüğü bir insanın aslında o kadar da aşağı olmadığını fark etmesiyle duyduğu şaşkınlıktan mı ileri geldiği),

(Hep kazanma, başarma ile anılan mutluluğun, tam tersine her şeyini yitirme ile de benzer bir şekilde deneyimlenip, deneyimlenemeyeceği; bu ikisi arasında duygular açısından bir ortaklık olup olmadığı)

(sosyalist patron figürünün daha ne kadar gerilere gittiği, günümüzde Tanıl Bora’nın dediği “sosyalizmin orta sınıflara sıkışması” probleminin tarihte Marx’a kadar gidip gitmediği, görünüşleri, azılı entelektüel, sosyalist sermayedarlar, Kazancakis gibi bugün okunduğunda yanında çalıştırdığı işçilerin haklarıyla, kendi konumuyla ilgili acınası bir kara komedi ilişkisi kuranlar),

(Dünya’da hiç en sevdiği ve son okuduğu kitap Zorba olan, sonrasında okumayı bırakan okurun bulunup bulunmadığı)

İlerisi için not: Zorba artık klasikleşmiş bir roman. Acaba 20. yy’da Yunanistan’dan çıkan başka bir yazar tanıyor muyum, en son noktası Kazancakis mi diye düşünüyordum. Başka kimseyi bilmiyormuşum. İnternetten bakınca, 20.. yy’da iki Yunanistan’lı yazarın Nobel aldığını gördüm. Buraya not düşüyorum. Giorgos Seferis (1963) ve Odysseas Elytis (1979). Sanki Seferis’i duydum diyordum ama yalan söylemeyeyim. Urla’da doğmuş.

Lokanta ve Kuaför

Hülya dört yıldır çalıştığı erkek kuaförü ve bakım merkezinde bir adamın serçe parmağını kesti. Dükkanın sahibi de onun kalan aylığından müşteri memnuniyetsizliğini keserek, 400 lira verip işten çıkardı. Bir buçuk hafta boyunca müşteriler manikür, pedikür ve baş masajı hizmetlerinden mahrum kaldılar. Epey müdavim kadının cep telefonunu istedi, verdiler mi bilmiyorum.

Biz lokantacılık sektöründeyiz. Böyle sorunlar bizim dükkanlarda olmaz, yakın temas yok sonuçta. Bazı meslekler tehlikeli. Aynı sitede çalışınca tanık oluyoruz ister istemez. Bana ertesi gün, kargocu çocuk anlattı. Olayın öncesinde bu parmaksız herifi duymuş, “ben de senin ayaklarını göreceğim” diye sıkıştırıyormuş Hülya’yı. Bağrışmalar da duyduğunu söylüyor. Aletiyle dıt dıt yapmış da öyle kesilmiş.

Otoyolun karşısındaki BaharKent sitesinin kuaförü işe aldı Hülya’yı, büyük cesaret vallahi. Kadının portföyü var, orasına eyvallah ama böyle bir olaydan sonra… Tanıyan, bilen insan elini ayağını emanet edemez.

Bizim meslek yine iyi. Yakın temas yok. Ciğer al, bulgur ver. Kola getir, tabak götür. Gerçi bizim lokantada da çorba yapan bir kadın vardı. Bundan sekiz sene önce, getir götürcü elemanın üstüne kızgın ayçiçek yağı fırlatmıştı. Ama o kadına deli diyorlardı zaten. O da işinde iyiydi. Güzel işkembe yapardı bak, sonra millet birkaç ay sorduydu sizin çorbacıya ne oldu diye. Demekki mesele çok da yakın temasla ilgili değil aslında düşününce. Deli, her yerde deli.

Yenibosna Metrobüs Üstgeçidi

yenibosna-metrobus-ust-gecidi

Üst geçitteki yaylanmaları sabah akşam hissediyorum. Fakat başka çare de yok, tek (yakın) geçiş burası. Bu geçit, bir “bir metrobüste yolculuk etmek için yeterli hayatta kalma kabiliyetleriniz var mı?” sınaması gibi. İnsanların bir kısmı burada eleniyor, planladığı seyahatten vazgeçip evlere dönüyor, işinden direkt bu noktada istifa edip bir balıkçı kasabasına yerleşiyor ya da ileri ve geri gitmeden direkt bulunduğu yerde obasını kurup yeni bir hayata adım atıyor. Zamanla bazıları geçit üzerinde küçük esnaflık, tarım ve hizmet sektörü gibi alanlarda iş kurup yerleşik hayata geçmeyi başarabiliyor. Geçit aynı zamanda yoğun bir ticaret yolu olduğu için, sağda solda metrobüsle seyahat eden insanların ihtiyaçlarına cevap verecek, yeni gelişen iş kolları var. Telefon kılıfı, kulaklık, bazlama sandviç, gözleme, biber gazı fıs fısı ve parfüm satışı en gözde meslekler. Duvarlarda, bu üstgeçitten geçen, nesiller boyu burada yaşayanların bulundukları sürelerde duvarlara yazdığı ve çizdiği tarihi kalıntıları, siyasi sloganları, #şiirsokakta şiirlerini de okuyabilmek mümkün. Dolayısıyla, böyle değerli, ülkemizin ekonomik, sosyal ve kültürel hayatında önemli bir tarihsel yeri olan Yenibosna Metrobüs Üstgeçidi için belediyemizden bir onarım çalışması bekliyoruz. Biz de bu sürede üzerimizde yaratılmaya çalışılan kitlesel korku psikolojisine kanmayıp, üstgeçidimizi birbirimizi itip çekmeden kardeşçe kullanmaya devam edeceğiz.

Beynimdeki Otobüs

Ne kalabalık bir yol, sarı taksiler, sarı olmayan arabalar. Git dersin, sadece senin için gider. Dizim ağrımazken özenmem bu züppelere. Ama bu otobüse yetişirsem körüğünde kurban keserim. Camdan görünen sarı hırkalı kadının alnına da bir parmak kan çalarım. Takunyalı köleler, kürek çeken esirler, kırbaç yiyen atlar… Sen beni it, ben onu, hep beraber doluşalım. Mavi borulardan sarkalım. Kolay gelsin kaptan, cevap yok. Aynayı kapatmayalım. Kavimler göçü, haçlı seferleri, mevsimlik işçiler, botlarda mülteciler… Siz oturanlar, ekrandan akan dünya sizin. Biz ayaktakiler, radyolara talimiz. Şimdi kıçımı bir yere yaslasam bile, durun, birisi kalktı. Tüm koltukları kırınca, eşitleneceğiz.

Kalabalık Otobüste Temas

Dii ruu. Otobüse kartımla giriş yaparken itiyorlar, sırt çantalı gence arkadan sarılıyorum. Beş gün önce Samsun’da bir koşuda, ihtiyar rakibimi yakalayayım diye yüklenince dizimi sakatladım. Merdivenleri çıkarken ve yokuş inerken ağlıyorum, düz yolda yürürken derin nefesler veriyorum, toplu taşımada insanlara sarılıyorum. Hüzün, macera ve aşk dolu günler geçiyor.

“Kardeşim önüne baksana.” dedi.

“Arkadan itiyorlar.” dedim.

Bu otobüsü seçmeme sebep olan gazeteli, gözlüklü ve sarı hırkalı yaşlı kadını orta kapının arkasında koltukta buluyorum. Yanına gitmeye çalışmıyor gibi etrafıma bakarak fotoğraflar, okey taşları, radyo istasyonlarıyla dolu koridoru aşıyorum. Önündeki mavi demiri tutmak için uzanırken elim az önceki çantalı gencin beyaz kulaklığına takılıyor. Önce sarıldık, sonra konuştuk, şimdi yanlışlıkla tasmasından tutup kafasını demire vurdum.

“Kardeşim öldürecen mi bizi?” dedi.

“Dizim ağrıyor.” dedim.

Fırlayan kulaklık, müziği özgürleştirdi. Bir dere ve yayladan bahseden türküsü yaşlı kadının ilgisini çekti. Ablasının bu türküyü çok sevdiğini söyledi, çocukla biraz memleketleri üzerine söyleştiler. Diğer yolcuların homurdanınca kulaklıkları paylaşarak mırıldanmaya başladılar. Keşke o şarkıyı ben dinleseymişim, not ettim, belli başlı türküleri öğrenmeliyim.

Selim’in Tutkusu

Rahmetli Selim Abi’ye, balık meraklısı dostları ince davranışlarından dolayı Misina Selim derlerdi. Balık tutmayı hiç sevmedi. Fakat bir süredir misina tutmaya teşneydi. Ömrü boyunca evlilik yüzüğünü bile takmamış, insanların takılarına dikkat kesilmemiş olsa da, bir haftadır rüyalarını süsleyen kolyeyi dizebilmek için uğraşıyordu.

Doktor raporuyla sendikadaki görevinden beş gün izin aldı. Gündüzleri yerel antika ve sosyete pazarlarını gezdi, üreticiyle bizzat görüştü. Pazardakiler tezgahları toplarken, yardım etti, malzemeyi bedavaya getirdi. Güneş batınca, kızının masa lambasını balkona taşıyıp adını o gün öğrendiği taşları yirmi metrelik misinasına dizerek kolyeler yaptı.

Mahalle eşrafı bu hevesiyle dalga geçtiğinden, yumruk yumruğa kavgaya bile tutuştu. On beş yıllık komşusu Cemil’in kaşını yardı ama şimdi sorsanız hatırlamaz, aklı taşlarda. Yanlış bağladığı, gözüne hoş görünmeyen her otantik taşta büyük bir hınçla misinayı kesip atıyor, masayı dağıtıyor, dizmeye sil baştan başlıyordu. Hayali, kursun son haftasına elinde başyapıtıyla gidebilmekti.

Son gecenin sabahında, ezan kulaklarında, kehribar, dişbudak beyazı ve antrasit grisini peşi sıra koydu. Kolyeden çok çember şeklinde bir sigaraya benziyordu. Misinasından dişiyle bir nefes çekip ağır ağır sıraladı. Çirkin şekle bakarak kahkahayı patlattı, aradığını bulmuştu.

Kahverengi takımını giydi, malzemelerini poşetlere, kolyesiniyse bel çantasına dikkatlice yerleştirdi, kursun yolunu tuttu. Plastik tezgahını bu kolyeye göre dekore edebilmek için erkenden çıkmıştı…

O sırada Cemil’in gece boyunca rakı şişesini boşaltıp, balık kovasını dolduramadan eve döndüğünü, dalaştıkları durağın önünde rastlaşacaklarını bilseydi, yine de erken çıkar mıydı? Bence çıkardı, çünkü aklı sadece taşlardaydı.

—o—

Türkçe öğretmeni zorlukla okuduğu el yazısından kafasını kaldırıp kravatını dişleyen öğrencisine baktı.

“Yavrum, kuzum, bu kaçıncı… Neden böyle şeyler yazıp arkadaşlarının çantalarına koyuyorsun? Bak sınıfta kimse seninle konuşmuyor artık, korkuyor çocuklar. Kaç kere okuldan atılmanı istedi veliler, ben durdum karşılarında. Ama benim gücüm de bir yere kadar yeter. Fatih arkadaşın mektubunu annesine okutmuş. Daha kırkı çıkmadı kocasının. Okurken bayılmış. Neden dalga geçiyorsun insanların acılarıyla? Tekrar yaşatıyorsun bu anları onlara?”

Çocuk kravatını ağzından çıkardı. Silgisini kayın ağacından yapılmış sırasına sürterken ağlamaklı sesiyle kekeledi:

“Dalga geçmek istemiyorum öğretmenim. Onları anlıyorum, onlarla konuşmak istiyorum.”

Kalecinin Penaltı Anındaki Endişesi | Peter Handke

kalecinin-penalti-anindaki-endisesi

Kalecinin penaltı anındaki endişesini Josef K.’nın fena bir şey yapmamış olmasına rağmen tutuklanması gibi düşünebilir miyiz? Josef K.’yı tutukladılar, Josef Bloch’u işten attılar ve hikaye başladı.

Bloch’un ilk dereceden erkek kardeşleri Josef K., Mersault veya Samsa gibi görünüyor. Burası zaten edebi/eleştirel külliyatın da biriktiği bir alan. Benim için zor alan. Onun yerine öznel olarak kurduğum bir uzak akrabalık oldu Bloch’un öyküsünü okurken.

Edebiyatta ve sinemada “dolaşan karakterler” en sevdiğim hikayelerden. Kentlerde ve kasabalarda gezinen, restoranlara, barlara, marketlere, dükkanlara, parklara, başkalarının evlerine girip çıkan, insanlarla konuşan, bazen de saatlerce boş boş yürüyen ve düşünen kahramanları anlatan hikayeler yaşamın sonsuz ihtimallerine kapı aralıyor. Les quatre cents coups (1959), Victoria (2015), Naked (1993), Cléo de 5 à 7 (1962), After Hours (1985) vb. filmler birbirinden çok bambaşka karakterlere ve hayata bakışlara sahip karakter içeriyor ama ortak yanları mekandaki süzülüşleri. Yeni Hayat’daki otobüs seyahatleri, Kürk Mantolu Madonna’nın takıntılı tutku hikayesinden çok Raif Efendi’nin sokaklarda dolaştığı kısımlar, Görünmez Kentler’deki ihtimaller, Baudlaire ve diğerleri…

Ana motivasyonları gezmek ve keşfetmek olan seyyahlar değil, başka yapacak bir şey bulamadığı için sıkıntıdan dolaşanlar, kafayı dağıtmak için, acıyı hafifletmek için dolaşan karakterler ve onların karşılaştıkları olaylar… Anlatının vardığı noktadan çok içindeki ayrıntılara ilgi duyduğum için, bu kahramanları ve olayları daha ilgi çekici buluyorum. İlla ki flaneur/flaneuse olmalarına da gerek yok karakterlerin. Bir karakter olmasına bile gerek yok.

Eski kaleci Bloch, bu karakter dizisine tepe noktasıdan eklendi. Romanın, oldukça “kuru” ve “kesintili”, karakterin sadece ne yaptığını ve ne düşündüğünü, duygularına hiç yer vermeden anlatan, bir yandan da “ifade edilemez olan”ın etrafında dolaşan bir üslubu var. Ayrıntı Yayınları’ndaki tanıtımda bu üsluba “‘boş’luğun üslubu” denilmiş, güzel söylenmiş. Bu boşluk, bir ağırlığı, anlamı, etkisi olan bir boşluk. Onun açtığı alanda Bloch’un endişelerini, yanlış anlamalarını, kararsızlıklarını, sonuçsuz çabalarını takip edip sonunda ortada kalıveriyoruz. Anlatımın kuruluğunun Bloch’u olduğu kadar okuyucuyu da özgürleştiren bir yanı var.

Öldürücü olan diğer yanının ise varoluşçuluğun olumsuz okumalarından olup, etik açıdan daha olumlu bakışlarla zenginleştirilebileceğini düşünüyorum (de Beauvoir’ın ekledikleri gibi). Bloch da, Mersault da cinayet işlemeseler, kendiliklerinden bir şey kaybetmezlerdi, yapmasalar daha iyi olurdu diyerek felsefeden pek anlamadığımı, aslında bu “varoluşçuluk” meselesini de çok bilmediğimi açık edip, cahilce bitiriyorum okur yorumumu. 🙂

Neoliberalizmi Siktir Et – Simon Springer

fuck-neoliberalism-simon-springer

Benim için Academia.edu adlı internet sitesinin birkaç anlamı, hayatımda işaretlediği birkaç nokta var.

Birincil olarak, lisans eğitimimi tamamladığımda, acaba “sosyal bilimler”de hayatıma devam edebilir miyim diyip Medya ve Kültürel Çalışmalar yüksek lisansı yapmaya başladığımı hatırlıyorum. O sıralar okumaları ve ikinci metinleri internette araştırırken karşıma çıkmıştı. Üye olmadığımda bulduğum metinleri indiremiyordum. Üye oldum, hepsini indirip, harddisk’e attım, 3%’ünü okudum.

O sıralar Simon Springer diye bir akademisyenin “Anarşist Coğrafyalar” diye kafamda çevirdiğim bir blog’unu bulmuştum. Academia.edu link’i vardı, Springer’i takip etmeye başladım. O gün bugündür mail kutuma birkaç ayda bir “Simon Springer uploaded a new paper” diye bir mail düşer. Açarım, ilgimi çeken bir konuysa okurum. Ortaokul-lisede zihnimde kurulan “coğrafya” imgesiyle, hayatta aklıma gelmeyecek meseleleri bizzat mekan üzerinden tartışmayı becermesi ilgimi çekmişti ilk. Zaten coğrafyanın, Batı’da (kent çalışmaları, mimarlık vb. ötesinde) sosyal bilimlerin bir alt başlığı olarak çalışıldığını da yine yüksek lisans sırasında Doreen Massey, Henri Lefebvre, David Harvey vb. metinleri üzerinden öğrenmiştim.

Neyse, akademiyle ilişkim ne yazıkki kalmadı. Ama hala Simon sağolsun, academia.edu bana mail atıyor. Bugün de beni gece gece güldürdü. Springer “Fuck Neoliberalism” diye harika bir metin yazmış. Bunu da Gürçim Yılmaz ve Nezihe Başak Ergin Türkçe’ye çevirmiş. Ben de okuyup güldüm, ne güzel atarlanmış dedim. Zizek’in Marx’dan alıntıladığı “önce trajedi, sonra fars” ifadesi aklıma geldi. Neoliberalizm üzerine onlarca makale yazdıktan sonra artık Springer de balatayı sıyırmış, mizahın gücüne inanmış. Neoliberalizm üzerine artık daha fazla detaylı incelemeler yapmaya, onu tanımlamaya çalışmaktan usandığını söylemiş. Olumsuzla oyalanmak yerine olumluyu kuralım gibi bir gaz-metin yazmış. Kısa bir alıntı yapıp sizi metne bağlıyorum.

“Bu sözcüğün beraberinde taşıdığı güçlü olanaklar, neoliberalizme karşı potansiyel bir meydan okuma sunuyor. Bu olanakları kazıyıp çıkarmak ve açmak için “neoliberalizmi siktir et” ifadesinin hangi anlamlara gelebileceği konusundaki nüansları takdir etmek gerekiyor. Beri yandan, nüansı da siktir et. Kieran Healy’nin (2016: 1) yakın zamanda tartıştığı üzere, “[nüans] tipik olarak, entelektüel açıdan ilginç, ampirik bakımdan üretken veya pratik olarak başarılı teorinin gelişimini engeller.” Böylelikle nüansı da fetişleştirmeden, ne düşündüğümün hızlıca üzerinden geçelim ve neoliberalizmi siktir etmeye öncelik verelim.”

Tam metin