Sennett, Zanaat ve Kod Üzerine

“Bu şekilde anlaşıldığında zanaatçılık esnek kapitalizmin kurumları içinde huzursuzca oturur. Sorun, yaptığımız tanımın son kısmında yatıyor: Bir şeyi o şeyin kendisi için yapmak. İnsan bir şeyi nasıl iyi yapacağını ne kadar iyi anlarsa, ona o kadar özen gösterir. Ne var ki, kısa vadeli işlemler ve sürekli değişen görevler üzerine kurulu olan kurumlar bu derinliği üretmez. Hatta şirket bundan korkabilir; buradaki yönetim şifresi içe doğru büyümedir. Sırf bir etkinliği doğru yapmak için o etkinliğin derinlerine inen kişi, diğerleri tarafından, tek bir şeye saplanmış, yani içe doğru büyümüş kabul edilir; ve zanaatçı için saplantı aslında gereklidir. Bu kişi kaşla göz arasında konup kalkan ve asla yuva yapmayan danışmanın tam tersidir. Dahası, kişinin herhangi bir uğraş için becerilerini derinleştirmesi zaman alır. Üniversiteden yeni mezun olmuş genç bir meslek sahibinin incelediği deneklerden aldığı bilgilerin hangilerinin gerçekten işe yarar olduğunu anlaması genellikle üç, dört yıl alır. Kabiliyeti pratikle derinleştirmek, insanların pek çok farklı şeyi kısa sürede yapmasını isteyen kurumların amacına ters düşer. Esnek şirket akıllı insanlardan faydalanır; ama eğer bu insanlar kendini zanaatçılığa verirse sorun yaşar.

Hukuki nedenlerle ismini veremeyeceğim büyük bir yazılım firmasında çalışan ve bir zamanlar görüşme yaptığım bir grup programcıyla tekrar görüşmeye gittiğimde bu çatışmaya iyi örnek olacak bir durumla karşılaştım. Bu programcılar, firmanın henüz tamamlanmamış yazılımların çeşitli versiyonlarını önce satıp sonra tüketicilerin yaşadığı sorunlar ve tüketicilerden gelen şikayetler doğrultusunda “düzeltme”sine içerliyordu. Sendikalara büyük bir antipati duyan programcılar, “craft in code” adını verdikleri gevşek bir mesleki hareket geliştirmekteydi ve şirketin bu son derece karlı fakat düşük kaliteli uygulamadan vazgeçmesini talep ediyorlardı. Programları doğru bir şekilde geliştirmek için gereken zamanın verilmesini istiyorlardı; onlar için anlamlı çalışma, işi işin kendisi için iyi yapmaya bağlıydı.”

Richard Sennett, Yeni Kapitalizmin Kültürü, çev. Aylin Onocak, Ayrıntı Yayınları, 2015 (3. basım), s. 78.

Bifo, Avcılar-Söğütlüçeşme Üzerine

“Her sabah metroda oturan insan kalabalığını düşünelim mesela. Bu insanlar, şehrin endüstri ve finans bölgelerine, güvencesiz koşullar altında çalışmakta oldukları yerlere gitmekte olan güvencesiz işçilerdir. Herkes kulaklığını takmış, akıllı cihazlara bakmakta, yalnız ve sessiz, yanında oturan insanlara hiç bakmaksızın, hiç konuşmaksızın, hiç gülümsemeksizin ya da herhangi bir işaret mübadelesine girmeksizin oturmaktadır. Evrensel elektronik akışla yalnız ilişkileri içinde yalnız yaşlarına yolculuk etmektedir. Bilişsel ve duygulanımsal formasyonları, onları tekil olmaktan çıkma sürecinin mükemmel bir nesnesi haline getirmiştir. Etkisizleştirilmiş ve karşılıklı işleyebilirlik sisteminin düzgün, uyumlu parçaları haline gelmek üzere, duyarlı bir empatiden yoksunlaşmış bir biçimde, soyut ve fraktal bir bağlantı kurma yetisinin taşıyıcılarına dönüşmüş durumdadırlar. Sinirsel agresyondan ve gösterge-kapitalizminin dayattığı sömürüden, işlevsel varlık ile duyumsayan beden ve zihin arasındaki ayrılıktan muzdarip olsalar da, insani iletişim ve dayanışmadan aciz görünürler; kısacası herhangi bir bilinçli kolektif özneleşme sürecini başlatmakta kifayetsiz gibidirler.”

Franco “Bifo” Berardi, Gelecekten Sonra, çev. Osman Şişman & Sinem Özer, Otonom Yayıncılık, 2014, s. 154.

Ayhan Geçgin I – Romancıyı Tartışmak

Orhan Koçak’ın Tehlikeli Dönüşler ile Aylak Adam ve Ayhan Geçgin arasında inşa edilebilecek yol fikri beni de Geçgin’in romanlarından doğru uzun bir yürüyüşe çıkma konusunda ayartmıştı. Koçak’ı tenzih ederek, ben de kendi araçlarımla -ne yöne sapacağını, bir yere varıp varmayacağını bilemediğim- bir yolculuğa çıkarak, Ayhan Geçgin’in edebiyatındaki yakalamam imkansız gibi görünen uçucu düşüncelere bir nebze daha yaklaşabilmeyi umuyorum. İkinci olarak ise, diğer okurların bu romanları nerelerden okuduklarına dair içimde gelişen ilginin bir sonucu olarak Geçgin üzerine yazılan yazıları kat etmeyi deneyeceğim. Kendi adlarına değil de yolda gördükleri üzerine konuşan roman karakterleri gibi, ben de hem romanlarda gördüklerimi hem o romanlarda başkalarının gördüklerini birbirine keserek, karıştırarak, yankılayarak, zıtlaştırarak bozmaya, anlamaya, yıkmaya, öğrenmeye çalışacağım. Temelde bu ikinci kısım bir gözlem nerd’ünün izleği olacak.

Baştan planlanmış değil de kervan yolda düzülür şiarıyla çıktığım yoldaki ilk adımı, romanları okuduktan sonra internette arama yaptığımda karşıma çıkan Ayhan Geçgin eleştirilerinde fark ettiğim ortaklıklar üzerinden atacağım.

Ayhan Geçgin’in romanları edebiyat üzerine konuşan ve yazanları (tanıtım yazarları, eleştirmenler, akademisyenler, denemeciler, blog yazarları -bu benim) belli bir ele alma biçimine davet ediyor. Nisan 2017 itibariyle 4 romanı, birkaç öyküsü ve bir mektuplaşması yayımlanan Geçgin hakkında biriken eleştirel külliyata bakınca, ilgili yazılarda bazı ilginç ortaklıklar ve paylaşılan yönelimler göze çarpıyor.

Kenarda üzerine yazılmış metinleri araştırırken fark ettiğim, romanlarını tek tek ele alan yazıların yanında topyekün bir yazar değerlendirmesini amaçlayan “Ayhan Geçgin romanlarında X” temalı yazılardaki yoğunluk oldu. Metis’in internet sitesinde bastığı kitaplara dair dergilerde yazılan yazıları derlediği bölüm olmasa, internet ortamında safi “Kenarda” üzerine yazılan bir eleştiri yazısına ulaşmam belki de mümkün olmayacaktı. Geçgin, üçüncü romanı “Son Adım” ile en azından internette kitap eleştirisi/tanıtımı yazılası bir yazar statüsüne ulaşana kadar yalnızca edebiyat ile daha sıkı bağı olan kişiler, romanları hakkında yazmış. Son Adım ve Uzun Yürüyüş üzerine yazılan yazılara ise internetten bolca ulaşılabiliyor.

İlk bakışta, Kenarda’yı tek başına ele alan yazı bulamasam da, bulabildiğim değerlendirmeler arasında yazarın genel üretimini tartışmayı amaçlayan yazı başlıklarının fazlalığı ilgimi çekti. “Ayhan Geçgin Romanında Kent, Zaman, Birey” (Gün Zileli ve Ceren Cevahir Gündoğan), “Ses ve Manzara: Ayhan Geçgin Romanları” (Bülent Eken), “Ayhan Geçgin romanlarında evrensellik” (Irmak Zileli), “Vladimir Makanin ve Ayhan Geçgin: Hepimizi istila eden boşluk” (Barış Yarsel), “Ayhan Geçgin’in Düşünce Deneyi” (Nurdan Gürbilek) vb. yazılar çeşitli perspektiflerden Ayhan Geçgin Romanı’nın ne olduğunu anlatıyorlardı. Elbette böyle yazıların var olması, öncelikle, romancının romanlarında açtığı, uğraştığı, tekrarladığı, genişlettiği düşüncelerin mevcudiyetini ve tartışmaya açıklığını gösteriyordu. Öte yanda ise metinleri okumaya başladıkça, yazarın külliyatını konu ettiğini sandığım yazıların bir kısmının hiç de öyle olmadığı ayyuka çıktı.

“Vladimir Makanin ve Ayhan Geçgin: Hepimizi istila eden boşluk” metin boyunca sadece Kenarda romanı ile Makanin’in eserlerini karşılaştırıyor; “Ayhan Geçgin romanlarında evrensellik” sadece Son Adım’ı anarak Geçgin’in safi köyden kente göçen, kendi ifadesiyle, “doğulu birey”in değil bu hikaye üzerinden insanlığa dair kimlik sorunları ele aldığının altını çiziyor; “Ses ve Manzara: Ayhan Geçgin Romanları” ise Kenarda’yı ansa da temelde Gençlik Düşü üzerinden Ayhan Geçgin’de bulunması olası biricik bir edebi sesi edebiyat ve felsefe tarihi üzerinden ağır referanslarla teşhis ediyordu.

Neden bu eleştiri yazarları, romancının bir veya iki kitabına bakarak romancının toptan vesikasını çekme telaşındalar? Ya da bu bir telaş değil, Geçgin’in romanlarında halihazırda paylaşılan düşüncelerin, dilin, anlatıların tek örnek üzerinden incelenebileceğine dair bir saptama mı? Romancının tüm eserlerinde ortak olanlar, tekil olarak bir romanındaki arayışından daha mı değerli? Yoksa tek tek kitaplarına girmek biraz zorlu bir deneyim olduğundan, tek bir kitabı üzerine konuşmayı denerken genel külliyatıyla ortaklaştırmak durumu kolaylaştırıyor mu? Bu sorular elbette sadece Geçgin’in eleştirisine ait durumlar değil, romancının ifadesiyle “kekeleyen” yazarların çoğunun çevresinde böyle bir eleştiri alanı birikiyor.

Eleştirilerde sezdiğim bir diğer nokta, romanlardaki cümlelerin ve paragrafların eleştiri yazılarında kullanılma oranı oldu. Birçok eleştiri adeta romanlardan cümlelerin birbirine montajlanması sırasında araya eleştirmenin bir iki cümle ve kavram ile girişi şeklindeydi. Gürbilek’in öncelikle Deleuze, Kafka, Nietzsche sonrasında heybesinde olduğunu artık öğrendiğimiz başka onlarca düşünürü işe koşarak Geçgin’in tüm romanlarına yayılan ve birbirine yansıyan pasajlarını birbirine montajlayarak sonuçlar çıkardığı yazısı bunun son noktasıydı. Zileli ve Gündoğan’ın daha çok tanıtım yazısı olabilecek yazısı ise üç Geçgin pasajı ve bunlardaki ortaklığı tespit eden bir cümlelik ifadelerin art arda dizilmesinden oluşuyordu. Yazdıkları genelde tanımı gereği bir yargı belirten “aforizma” olmaktan çok uzak olsa da, Geçgin’in farklı romanlarında benzer bir dil ile, tekrar ederek girip çıktığı dipsiz kuyular, okur olarak eleştiri yazarlarını derinden etkileme ve “kendini tekrardan yazdırma, söyletme” gücünü içinde taşıyor.

Son nokta olarak, yine şimdiye kadar okuduğum eleştiriler üzerinden romancının felsefi ve edebi olarak hangi bağlamlar, kaynaklar ve akrabalıklar üzerinden okunduğunun kaba bir dökümünü yapmaya çalışacağım. “Acaba Geçgin hakkında yazanlar kendi corpus’larını romancının üzerine yığarak kendi düşüncelerine romancıyı alet ediyor, kendi düşünce akışlarında kolonize ediyor olabilirler mi? Ya da tam tersi olarak Ayhan Geçgin bizzat nerelerden okunabileceğini okur ve eleştirmenlere fısıldıyor olabilir mi?” gibi bir sorunun peşinden gideceğim. Bu soruların kesin cevapları cılız bir ihtimal ve hiç kimseye kabul ettirilemeyecek bir iddia olurdu, yine de cevabı değil, sorusu heyecan veren bir araştırma nesnesi benim için.

Kurbağalara İnanıyorum’daki ilk mektup, Barış Bıçakçı’nın “Ayhan’ın tavsiyesiyle J. M. Coetzee’nin Romancının Romanı’nı okudum.” ile başlıyor. Geçgin bir röportajında yine ilgili romandan bahsediyor. Coetzee romanında bir yazarı anlatıyor, Costello’yu. Costello anlatı içinde Kafka’nın Akademi için Bir Rapor öyküsündeki (maymun/insan) Kızıl Peter’i derinlemesine tartıştığı bir sunum yapıyor. Gürbilek de Ayhan Geçgin eleştirisine Kafka’yı, Coetzee’yi ve Kızıl Peter’i işe koşarak başlıyor. Aynı şekilde Gençlik Düşü’nde Deleuze’den bahsedilmesini de önemsiyor Gürbilek, okumasının yapıtaşı olarak bu filozofu seçiyor. Buradaki kaynaklar bizzat Geçgin’in çağırdığı kaynaklar. Bu kaynaklar Geçgin’in mektuplarında bahsini ettiği diğer pek çok yazar, felsefeci veya düşünce hattı üzerinden genişletilebilir, başka yazılarda büyük ihtimalle yapılıyordur.

Bir diğer referans-yoğun eleştiride Bülent Eken, yazısına geçmişte yazılan değerlendirmelerden sözü açarak diğerlerinin pek anlamadıklarını ifşa ettiklerini fark etmesiyle adeta Ayhan Geçgin’i doğru okuma ve anlama yolunu gösteriyor. Burada da mevcut olan Deleuze ve Kafka’nın bir adım önüne Ranciere ve Flaubert yerleşiyor.

Türkiye’deki edebiyattan Ayhan Geçgin’le kesişen yollarda yürüyen yazarlardan eleştiriler içerisinde tekrarlananlar Hasan Ali Toptaş, Hüseyin Kıran, Latife Tekin, Yusuf Atılgan, Ahmet Hamdi Tanpınar, Bilge Karasu, Oğuz Atay.

Henüz ilk yazıdan başarısızlığa mahkum gibi görünen bu yolda bakalım yürüyebilecek miyim.

Yazıyı bitirdikten birkaç saat sonra Koçak’ın Tehlikeli Dönüşler’deki şerhine henüz vardım. Sonradan bakmak için buraya eklemem gerekti. Ben cebelleşirken, o çok daha sarih bir dille Geçgin’in nerelerden okunabileceğini ve bu okumaların kaçınılmaz olup olmadıklarını söylemiş girişinin sonunda.

“Buraya kadar söz alan yorumcuların hepsi yol gösterecek bize; Lukacs, Naci, Bloch, sonra Ekrem Işın ve Orhan Kemal. En çok da Benjamin. Öte yandan hepsinin söylediklerini fazla itiraz etmeksizin büken, burkan Lacan var. Burada hemen şunu söylemeliyiz: Geçgin’in metinleri bir tartışma forumudur, kahramanları da “şahıs” olmanın ötesinde, farklı düşüncelerin birbiriyle çekişme içine girdiği birer platform. Orada çekişen Emmanuel Levinas ile Maurice Blanchot veya Gille Deleuze’ü hiç dikkate almadan okumak da mümkündür elbet. Ama almak, alabildiğimizce almak, daha yararlı olur. Öte yandan, Aylak Adam da Geçgin’in durduğu yerden bakıldığında biraz öyle görünüyor: “Sartre” ile “Freud” arasında (özgürlükle belirlenmişlik arasında) bir çekişme alanı açılmıştır Atılgan’da. Galibin peşinen belirlenmiş olması, tartışmanın ilginçliğini azaltmadığı gibi romanın bize hala niçin zevk vermeye devam ettiği hakkında da bir şeyler söyler.” (sf. 46)

Wanderlust: A History of Walking | Rebecca Solnit

The book starts with 24 epigraphs, you estimate how many references would be given in the actual essays.

It’s the far most comprehensive text I’ve read on the history of walking. The last collection of essays I’ve read was David Le Breton’s In Praise of Walking which cannot draw near to Solnit’s book. She contains and surpasses Le Breton.

Wanderlust starts with a pretty subjective form in the first chapter where Solnit opens up her personal passion for walking as an action in her personal life that reaches up to the anti-nuclear protests, spatio-temporal contemplations, resistance against productivity-freak society, critique of anti-democratic city planning that subjugates the public spaces and coop people up in private ones. However, there were so many descriptions and prose about the roads Solnit walks which made me think of the rest of the book as a referenced-travelogue which combines some attributions to the famous walkers while telling her own, personal walking history.

I noticed that I was wrong, as the book unwraps, Solnit leaps from the philosophers to wanderers; history of gardens (one of my favourite historiography as a non-European) to mountain tops; walking-related record holders to marches, protests, pilgrims; from the evolutionary discourses on walking humans (weirdest part); from Dickens to Abramovic; combinations of trains-cars-planes and suburbs-sun tanning-treadmills, from New Mexico to England and then to Paris and finally reaches Las Vegas. Solnit’s historical analyses of walking in relation to class, gender, mode of production gives great insights about how we think about walking today and what are the sources of these ideas.

The hazard of that wide and loaded compilation is chucking away the reader with some subjectively non-interesting passages. For example, the parts about mountaineering did not interest me that much because I’m mostly interested in urban walks. Nevertheless, someone else may think the opposite and the reader always has the right to skip -which I didn’t.

Last but not least, I enjoyed and learned a lot while reading Solnit’s feminist interventions after referencing twenty male authors about a subject. First she criticizes the authors with a witty and dark tone and proceeds with a political, historical and intellectual analysis of the era where referenced authors live and produce their ideas. The part where she criticizes and makes fun of the authors who both love walking and preaching sermons to the readers (i.e. ‘one should always walk alone’) and the pages where she subverts male authors’ memoirs (Kerouac) by replacing them with a female wanderer are exhilarating.

With a hope to encounter with Solnit in a crowded, rainwashed, neon-lit city at night,

Romancının Romanı – J. M. Coetzee

Türkçeye Romancının Romanı olarak çevrilen bu metni internette “Novelist’s Novel” diye bir süre aratıp bulamayıp, orijinal başlığının romandaki yazarın adı olan “Elisabeth Costello” olduğunu öğrendim. Romancının Romanı, cesur ve iki yoruma açık bir çeviri hamlesi, ilk gördüğümde benim zihnimde yanlış anlamı uyanmış ve yanlış saiklerle okumaya başlamışım. Pişman değilim. Beklediğim gibi, bir romancının, roman yazım sürecini anlatmıyordu fakat bir romancının düşünceleri, geçmişi ve çevresini deşiyordu. Roman ile deneme, felsefi metin ve edebiyat eleştirisi arası gidip gelen, benzerine -herhalde modern romanda sık rastlanan fakat- benim pek rastlamadığım bir romandı.

Elisabeth’in üniversitede, entelektüel elitlere hitaben bir gemi gezintisinde veya ödül töreninde verdiği oldukça iddialı ve tartışmalı dersleri (Edebiyatta Gerçeklik, Kötülük Sorunu, Hayvanların Yaşamları) veya çevresinden kişilerin aynı derecede iddialı sunumlarını (Nijeryalı Yazar Egudu’nun “Afrika’da Roman” veya Elisabeth’in kardeşinin “Afrika’da İnsan Bilimleri”) verdikten sonra dinleyenler ve Elisabeth’in kendi fikirleri çarpıştırılarak, araya küçük olaylar, hatıralar, kısıtlı yan karakterler koyarak bir kurgu yapıyor Coetzee.

Coetzee’yi ilk okuduğumdan beri hep böyle bir klişe ifade yazmak istedim. Avusturalya’da yaşayan, Güney Afrikalı, Afrikaner bir erkek yazar olarak Coetzee’nin, dünyanın çeşitli yerlerini (Afrika hariç değil) dolaşan, 60’larında Avusturalya’lı bir kadın yazarın zihniyet dünyasını anlatma hali beni etkiliyor. “Ben”i, “bir başkası” ile bu denli dengeli düşünebilmek, anlatabilmek, kendi fikirlerini, bunlara karşı alabileceği olası tepkilerden doğan korkularını, tutkularını, kararsızlıklarını bu kurgusal karaktere ve onu içine soktuğu dünyaya bakarak düşleyebilmek ne acayip bir beceri.

Romanda öne sürülen düşüncelerin, hiçbir anda öne sürenin haklılığı gözetilerek verilmemesi, her düşüncenin ya söyleyen tarafından çekinceleri hissettirilerek ya da bir karşı görüşe daima yer verilerek aktarılması, böylesi “düşünceler üzerine kurulu” bir romanı, iddialar bütünü olmaktan alıp, sonsuz diyaloglar nehrine çevirmiş. Elisabeth çıkıp, “mezbahalar soykırımları önceler, kurar. Hayvanların katliamı, II. Dünya Savaşı’nda Yahudilere yapılanların bir başka örneğidir.” diye konuşurken, bir Yahudi, Elisabeth’in kurduğu analojinin sorunları üzerine kendisine bir protesto mektubu gönderiyor. Coetzee bunu iki tarafın dünyasına da girerek yazabiliyor. “Hayvanların Yaşamları” bölümü, vejetaryen/ekolojist ve bu kanadın eleştirisine dair öyle kapıları zorluyor ki, bende sunumu birebir kopyalayıp, herhangi bir yerde (Banvit sponsorluğunda bir söyleşide) sunup tartışma başlatma isteği uyandırdı.

Aynı şekilde, Afrikalı bir yazarın “Afrika’da Roman” konusundaki fikirlerini, Elisabeth, çok da hoşlaşmadığı bu yazarın üzerine sert argümanlarla giderek tartışabiliyor. Afrika’da AIDS’lilere gönüllü yardım eden bir rahibe olan kardeşinin “akıl, bilim, hümanizm başarısız oldu, Hristiyanlığa dönüş tek çözüm” minvalindeki fikirleri romandaki bir başka ekstremite örneği olarak kendine yer buluyor. Elisabeth’in erkek kardeşi John (aaa, Coetzee’nin adı) Elisabeth üzerine kitap çıkaran birisiyle sevişiyor veya aynı adamın felsefeci sevgilisi, John’un bunamış olduğunu düşündüğü annesinin çiğ felsefeden-anlamayan-romancı fikirleriyle alay ediyor, Elisabeth sunumunda eleştireceği bir yazarı dinleyiciler arasında buluyor vb. küçük entelektüel güç mücadeleleri de fikirsel tartışmaları, tartışma halinin duygusal yanlarını da es geçmeden, sinsi sinsi aralara giriyor.

Eş zamanlı okuduğum Homo Deus ve Romancının Romanı’nın “akıl, hümanizm, birey olma hali, hayvanlarla ilişkimiz, bilinç nedir” üzerine çok benzer meselelerden çıkıp çok farklı uçlara yol alan düşünce evrenlerini ise tartışmak için yeterli göremiyorum kendimi, henüz tam yolumu bulamadım. Bu tartışmaları Franz Kafka ve edebiyat bohçasıyla yapınca Coetzee, Stephen Hawking ve pozitif bilim ilgisiyle yapınca Yuval Noah Harari çıkıyor ortaya sanki… İki kitabın da çeşitli noktalarında ortak referans verdiği, benim de bu kitaplarla öğrendiğim, tarihsel önemi olan bir makaleyi bırakarak çekiliyorum.

“What is it like to be a bat?” – Thomas Nagel, 1974

 

Dünyanın Sonuna Yürümek

Thoreau’nun ‘Yürümek’ metnini okurken ve kadınlar gece yürüyüşündeyken aklıma bir soru takıldı. Amerika’nın keşfinden önce, sıradan insanların içinde yaşadıkları dünyanın sınırlarına dair çok net fikirlerinin oluşmadığı zamanlarda, acaba birileri tüm yaşamını bırakıp, acaba bu yolların sonu nereye varıyor diye yola düşüyorlar mıydı? Sermaye destekli, sömürgeleştirme amaçlı keşifler değil de, etrafını merak eden, hali hazırdaki bilimsel bilgiye haiz olmayan insanların (mesela, bir bunalma anında ailesi ve çevresindekilerden uzaklaşan birisinin) her şeyi bırakıp yola düştüğü oluyor muydu?

Ben Buradan Okuyorum | Tim Parks

Huysuz Tim Parks’ı, Metis soluk sarı kapağıyla basmasa tanıyamayacaktım. Halbuki romanları daha önceden Kanat ve Alef’den çevrilmiş, yayımlanmış. “Ben Buradan Okuyorum”, birkaç kitapçıda da ilk haftasında tükenmişti, çalışanlarla beraberce şaşırmıştık, nasıl popülerleşti bir “metis eleştiri” kitabı acaba diye. Ben kapağın ve başlığının albenisinden diye düşünmüştüm.

Kitabı okuduktan sonra eleştirilerine bakarken, kitabın başlığının (orijinali “Where I’m Reading From”) Raymond Carver’ın öykü derlemesinden (Where I’m Calling From) alıntılandığını, kitabı epeyce haşlayan bir eleştiriden öğrendim. Carver’ın bu derlemesi aynı seçkiyle Türkiye’de yayımlanmamış, ama öykü tanıdık geldi. Derlemeye adını veren öykü Can Yayınları’ndan çıkan, alkol yüklü “Katedral” kitabında varmış, buldum. Bu derlemede, ilgili Where I’m Calling From öyküsünün çevirisi de “Nereden Aradığım”. Kitap başlığı referansları için de, “çeviride kaybolan kadardır” diyebiliriz o halde. Gerisi bize müthiş çeviriler armağan etmiş Roza Hakmen ve Ayça Sabuncuoğlu’nun arasında profesyonel bir diyalog ister.

Hemen, aslında yazının başına koymam gereken kitap alıntısını, gecikmeli olarak ekliyorum. Buraya kadarki saçma girişle, kitap budalası olmayanları ve eleştirinin eleştirisinden haz etmeyenleri eledik.

“Geribildirim için internet var. Bazen hepsi geribildirimmiş, hiç bildirim yokmuş gibi geliyor. Okurların kendi incelemelerini yazdıkları sitelerde en şaşırtıcı olan şey, gazete incelemelerine çok benzemeleri. Amazon yıldızlarını dağıtmaya itirazları yok. Övgüyü de, cezayı da nasıl dağıtacaklarını çok iyi biliyorlar. Sorgusu ölçütleri var. Mecra tonu belirliyor. ‘Kitabı okumadım aslında, ama…’” (s. 10)

Imdb’de veya Goodreads’de her puan tıklamasında yaşadığım anlık endişeleri bir seferde tokat gibi vurdu yüzüme Parks bu pasajla. Ne yapalım, biz zavallı okurlar da, böyle eğleniyoruz, sosyalleşiyoruz. Ama işte, bu hizaya çekme sonrasında belki farklı yollar aramaya başlayabiliriz.  Neden bir kültürel nesneyi, onu değerlendiren diğer profesyonellerin diliyle değerlendirmek zorunda olalım ki? (Öte yandan, karşı bir örnek olarak, bir okurun Kafka’nın Dava’sına 1 yıldız verip, “fazla abartılmış bir roman!!!” diye yorum yazması ve birileri tarafından beğenilmesi, bir entelektüel galibiyet hissi veriyordur.) Neyse, ben de elimden geldiğince bir edebiyat eleştirmeni hallerine girmeye çalışmadan, safi kitabın bende yarattığı heyecanı paylaşmak amacıyla bir şeyler yazmak istiyorum. Okurken, yazarı her yazıda sürekli benimle diyaloğa giriyormuş gibi hissettiğimden, ben de söze girmeye çalışırken metrobüste kendi kendime konuştuğumu fark ettiğim için, en azından düşüncelerimi New Yorker dışında bir mecrada yazarak özgürleşmek istedim.

Kitap, Tim Parks’ın blog yazılarından derleme. Blog’u The New Yorker’da tuttuğu için özenerek yazıyor. Uzun yıllardır İtalya’da akademisyenlik yapan, ABD’de bir gazetede yazan bir İngiliz olduğundan elbette oldukça beyaz tenli. Roman yazıyor, çeviri yapıyor, sipariş üzerine kitap eleştirisi yazıyor, bir de bu kitaptaki yazıları oluşturan metinler gibi, edebiyatın çeşitli yönlerine dair daha serbest stil denemeler yazıyor. Yer yer otobiyografiye kayacak derecede, kendi kişisel deneyimlerini de esirgemediği, iyi sorularla başlayan metinler… İngilizce (çeviri) küresel romanın yükselişinden Nobel’in saçmalığına; pazarlanan büyük yazarlardan zor geçinen genç yazarlara; okuma zevkinin nasıl kazanıldığından, edebiyatın nasıl bir kaybetme zihniyeti üzerinden beslendiğine; en ciddi sınırının karakter sayısı olduğu yazılar…

37. ve son metinde Parks, TV filmine uyarlanan bir romanının (Kader) film versiyonunu nasıl bulduğunu incelemeye koyuluyor. Yazının sadece konusu Parks’ın beni neden heyecanlandırdığını net olarak anlamamı sağladı. Yorumlamayı, eleştirmeyi, değerlendirmeyi -kültürel varlıktan doğru düşünmeyi- ölesiye seviyor. Öyle ki, kendi yazdığı romanın anlamadığı bir dilde yapılan uyarlamasını, neden o sahneyi orada çektiklerini, filmin romandaki hangi anlamları yitirdiğini, bunun yerine ne öğeler koyduğunu yorumluyor da yorumluyor. Burada, -dünyanın 99%’u için anlamsız olsa da- dur durak bilmez bir eleştiri/seyir zevki ve keşfi var. Aynı bakış, edebiyatın (veya sanatın) geneline yayıldığında, aslında genel kabul gören büyük övgüleri (“Franzen dahi bir yazar”) sorgularken, entelektüel olarak aşağılanan (polisiye, popüler roman vb.) öteki yakada öznel anlamların nasıl bulunduğunu ortaya seriyor. “Neden o Kundera sever, öteki Tolstoy sever?”, “Neden kazanma toplumunda kaybetmeyi anlatan Alice Munro böyle meşhur oldu?” gibi soruların incelenmesine çevrilebilecek metinleri, benim gibi biraz şaşkın okurlara da yol haritalarını çizmekte yardımcı olabilecek parçalar içeriyor.

Okurlardan yazarlara geçince, örneğin “ilk romanını yazma” sıçramasını tiye aldığı bir yerde, yıllarca yayınlatamadığı öyküler, romanlar yazmış veya bir türlü hiçbir şey yazamamış ama yazmak için kıvranan; dostlarının bile okumadığı ve ciddiye almadığı, herkesin “başka bir iş mi bulsan acaba” diye şefkatle yaklaştığı yazar adaylarının, bir romanlarını yayınlattıktan sonra, bütün bir kültür sanat medyası tarafından “Bir sonraki eseriniz ne hakkında olacak?”, “Nereden esinlendiniz bu romanda?”, “Genç yazarlara tavsiyeleriniz nelerdir?” kabilinden aşırı önemsenen birisi haline gelişindeki absürd kırılmayı ince bir alayla anlatıyor. Yazarların zihniyet dünyalarında, anılarını/notlarını yayınlatıp kazanacakları paracıklardan söyleşilerde sorulan saçma sorulara karşı tavırlarına pek çok noktaya bakarak “yazar”ı kutsal yerinden kaldırıp, olağan olan noktaya yerleştirmeyi amaçlıyor sanki. Bu yazar meselesinin daha derinlikli analizine Parks’ın bıraktığı yerden Coetzee’nin “Romancının Romanı” ile devam etmeyi umuyorum. 

Orwell’in 1984’ünün daha açılış cümlesinden İtalyanca’da nasıl anlamı yitirtilerek çevrildiği (Türkçesine baktım, nüans pek kaçırılmamış denebilir); günümüz yazarlarının kendi dillerinde yazarken bile nasıl sürekli olarak “kolay çevrilebilirlik” kaygısı gözettiği –Türkiye’de Avrupa’ya göre dozajı bu kadar yüksek değildir sanırım, biz kendimize yeteriz çünkü ama ben bilemem o kadar detay tabi, İngilizce’ye çevrilen yazarlara sormak isterdim, samimi cevaplasınlar da isterdim– 30 dile çevrilen ve küresel olarak anlaşılan bir kitabın neden başka hiçbir dile çevril(e)meyen çünkü gücünü büyük ölçüde yerellikten alan bir hikayeden en az 30 kat daha “iyi” olduğu gibi çeviri meseleleri belki çevirmenler için klişe tartışmalardır ama bana aklıma gelmeyen sorular sordurdu.

Az bilen, ve denemeye çok açık olmayan korkak bir okur olarak, birisi bana “Chinua Achebe kesin oku” dediğinde, okumalıyım demiştim. 4 yıl oldu henüz başlayamadım. Fakat yeni bir Kundera, Tolstoy, Kafka okumak düşünce olarak derin ve belki Achebe’den daha zorlayıcı yazarlar olsalar da hikayelerinin içinde geçtiği kültürel atmosferi daha kolay anlayabildiğimi düşündüğümden –anlamıyor olabilirim elbet, ama en azından anlamadığımı da fark etmiyorum– tereddütsüz okumaya başlayabildiğim yazarlar. Achebe’nin de Nijerya üzerine romanını okuyup, anlamamaktan çekiniyorum. Öte yandan Parks, Charles Dickens’dan veya Scott Fitzgerald’dan öyle bir bahsediyor ki o dönemde yaşamamış, dile hakim olmayan, çevrilirken yitirilen nüansları topladığında İngiliz/Amerikan olmayan bir okurun bu metinlerin büyük kısmını kaçırarak okuyabildiğini iddia ediyor.

Yine de Parks, sağolsun, bu yüz kızartıcı duygunun oluşumunda edebiyat endüstrisinin payı olduğunu iddia ederek beni biraz rahatlattı. Norveçli bir yazara ödül verirken sebep olarak “Norveçli olduğunu hiç belli etmemesi” gibi bir ifadenin kullanılması olumlu okumada “insan sorunu”na eğilen bir yazar olması gibi görünse de, öte yandan olabildiğince fazla insanın anlayabileceği ve satın alabileceği bir roman yazma eğilimini ifade ediyor. Bu da özgür bir kalemin önünde tehdit elbette. Bunun karşısında ise Rushdie, Pamuk vb. gibi isteseler de istemeseler üzerilerine kendi kültürlerini Batı’ya anlatma sorumluluğu yüklenen yazarlar var, bu kişiler Norveçli yazarın aksi gibi görünse de, sonuç olarak “uluslararası-batılı-ingilizce-ingilizceden çeviri okur” kitlesinin ve yayıncıların ekonomik baskılarının edebiyat dünyasını ne denli şekillendirdiğine dair ipuçları veriyor.

Bu yazıyı, beni bunları paylaşmaya teşvik edici rolü olan Parks’dan son bir alıntıyla bitirmek isterim.

“Ortaya şöyle bir soru çıkıyor: Her türlü laf (Beckett’in düşündüğü gibi) kaçınılmaz olarak boş laf mıdır; acaba Batı kendini yavaş yavaş şehvetle, bir kırtasiyecilik dağı altında ezerek yok mu edecek ve bu arada bütün bu rezil işleyişi tasvir edip tatlı tatlı kınayan tepeleme bir edebiyat yığınıyla ölene dek eğlenecek mi? . . . Baksanıza, oturmuş bir şeyler hakkında bir şeyler yazan insanlar hakkında yazıyorum, şansım yaver giderse başka bir yerde bir başkası beni alaycı ve sorumsuz olmakla suçlayacak.” (s. 107)

ilginç bilgi ps. Avrupalıların Franzen, Murakami, Knausgaard, Ferrante vb. (“Bu yaz Ferrante okunur!” bana çok komik gelen bir reklamdı.) yazarların popüler romanlarını okumalarının sebebinin “yazın seyahat ederken tanıştığı kişilerle ortak bir payda bulabilmek adına” olduğu gibi acayip bir iddiası var Parks’ın. Hollanda’daki bir kitapçıda müşterilere “Ne okuyorsun, neden onu okuyorsun?” diye sorarak yaptığıbir saha çalışmasının bulgusuymuş, ne keyifli bir iş!

Yürüyorum

“But only one is a wanderer, two together are always going somewhere.”

Sevgi Soysal | Yürümek

Thomas Bernhard | Yürümek – Evet

Ayhan Geçgin | Uzun Yürüyüş

Rebbeca Solnit | Yol Aşkı: Yürümenin Tarihi

David Le Breton | Yürümeye Övgü

Werner Herzog | Buzda Yürüyüş: Münih – Paris

Henry David Thoreau | Doğa ve Yürüyüş Üzerine Seçme Denemeler

Oruç Aruoba | Yürüme

Frédéric Gros | Yürümenin Felsefesi

Wim Wenders | Paris, Texas

Mike Leigh | Naked

Gündelik Hayat Eleştirileri | Michael Gardiner

Uzun bir aradan sonra, sevgili hocalarımın çevirdiği bu kitap ile akademik metinlere döndüm. İlk okuduğum makalelerden olan Şerif Mardin’in merkez-çevre makalesindekine benzer bir güçlük çektim yer yer (özellikle zorlu Bakhtin kısımlarında) fakat son bahiste tanıştığım Dorothy Smith başta olmak üzere, gündelik hayat üzerine düşünmüş, yazmış, eylemiş pek çok kişiyle karşılaştığıma sevindim. Perec’in “Uyuyan Adam”ı üzerine de iyi geliyor. “Semiotics of Kitchen” ile de iyi gidebilir.
https://www.youtube.com/watch?v=Vm5vZ…

Gardiner, başta kültürel çalışmalar olmak üzere sosyoloji, sanat/edebiyat eleştirisinde bildiğim hep anılan düşünürlerden Bakhtin, Lefebvre ve de Certeau’ya; politik/sanatsal hareketlerden dada, gerçeküstücülük, sitüasyonist enternasyonal eylemlerine; Batı’da yerleri sağlam olsa da buralarda o kadar aşina olmadığımız,türkçeye de kapsayıcı bir şekilde çevrilmemiş Agnes Heller ve Dorothy Smith’e dair bu kişi ve hareketlerin “gündelik hayat”ı kavramaya yönelik metinlerinden yola çıkarak tartışmalar açıyor. En az bu kadar değerli kişiler olsa da (Foucault, Habermas) bu kişileri öne çıkartmak önemli diyor, çok eleştirmeden, daha çok onların tartışmalarını derinleştirmeye, anlaşılır hale getirmeye çalışarak ilerliyor. Bir bölümde, diğeriyle çelişme pahasına da olsa, polemiğe girmiyor çok bahsettiği yazarlarla. Bir kısımda gündelik hayatın “kontrol altına alınmışlığı, metalaştırılması, yabancılaşmışlığı, sonsuz rutini”nden bahsederken, ertesinde “ütopyacı olanakları, deneyimin önemi, özel alanda cereyanı, buradaki yeşerebilecek devrimci eylemler”e geçebiliyor. Zaten önemli olanın da iki uçtaki düşünceleri konforuna kapılmadan, daha derinlikli, yakından, tanıyarak ve eylerek bir analiz geliştirmek olduğu iddiasında.

Bunca düşünceyi ilmek ilmek örmüş, meseleleriyle ilişkilenen bu kişilerin çevresindeki yedi kat daha geniş yazar ve eğilimden bahsetmiş, ortak kavramlar üzerindeki görüşlerini kendi kariyerleri/mücadeleleri boyunca tartışmış, alan içindeki diğer yönelimlerle birlikte tarihselleştirmiş, karşıt okulları kıyasıya eleştirmiş koskoca Gardiner’e eleştiri/değerlendirme yazısı yazar gibi utanmadan yazayım (ne de olsa blog, bir “kültür dergisi” değil):

Kitabın bence bir eksiği, yaklaşık 300 sayfa boyunca bahsettiği “gündelik hayat” dediği şeyi neredeyse asla pratik örnekleri kullanarak, yazarların bu alandaki örnek bir çalışmasındaki yaklaşımları özetleyerek vermemesi. Amacı bu olmadığı için, temelde teorik bir çerçeve çizmek, bahsettiği yazarlara/hareketlerin konu edindiği kuramsal tartışmaları açmak, teoriyi karşıtlarıyla ve yoldaşlarıyla birlikte düşünmek amacında olduğu için böyle yazıyor herhalde Gardiner. Kendisiyle çelişen bir yanı yok elbette fakat sürekli olarak “gündelik hayat”da öne çıkardığı şeyler deneyim, taktikler, tekrar eden ve düşünülmeyen eylemler vb. pür “eylem”ler olduğu için, arada bunları örneklemesi okur açısından hem çok daha ilgi çekici bir metin haline getirebilirmiş kitabı. Bu haliyle, bahsedilen kişileri yakından tanıyanlar için bir tekrar ve hatırlama, tanınmayanlar için ise onların külliyatına bir pencere açıyor. Kitabın başında bu alana dair okumaların derlendiği kısım da, sonundaki kaynakça da “ben gündelik hayat çalışacağım” diyen yüksek lisans mülakatı hazırlığındaki kişi için altın değerinde. Benim bunu yapasım geldi, ama işte askerlik.

İlgimi en çok çeken şey ise, Dorothy Smith’in 1978’de yayınladığı “’K is mentally ill’: The Anatomy of a factual account” makalesi oldu. “Anlatının anlatısı” daima ilgimi cezbediyor. Bir filmi mi izlesem, onun eleştirisini mi okusam, eleştirmenin hayatını anlatan belgeseli mi izlesem, belgeselin yapım sürecini analiz eden youtube videosuna mı baksam, yükselen “youtube video kültürü”nü inceleyen makaleye mi bir baksam derken “dıdısının dıdısı” meta- tartışmasını, Smith arkadaşlarının “bu kız akıl hastası” diye iddia ettikleri mülakatları üzerinden “insanlar hangi bağlamlarda başkalarının akıl hastası olduğunu düşünür” diye tartışıyor. Makale harika. Tıpkı az önceki süreç gibi bir zincirleme duygusu yaratıyor. Bir ilginç kadın, onu konuşan arkadaşları, bunu dinleyen Smith, onu derleyen Gardiner, onu kitap sitesinde “finished” yapan okur.

(Yazıyı derleyip toparlayıp, gazete formatına sokup Birgün’e yolladım, “Analizlerin Analizi kitabı” oldu.)