Gündelik Hayat Eleştirileri | Michael Gardiner

Uzun bir aradan sonra, sevgili hocalarımın çevirdiği bu kitap ile akademik metinlere döndüm. İlk okuduğum makalelerden olan Şerif Mardin’in merkez-çevre makalesindekine benzer bir güçlük çektim yer yer (özellikle zorlu Bakhtin kısımlarında) fakat son bahiste tanıştığım Dorothy Smith başta olmak üzere, gündelik hayat üzerine düşünmüş, yazmış, eylemiş pek çok kişiyle karşılaştığıma sevindim. Perec’in “Uyuyan Adam”ı üzerine de iyi geliyor. “Semiotics of Kitchen” ile de iyi gidebilir.
https://www.youtube.com/watch?v=Vm5vZ…

Gardiner, başta kültürel çalışmalar olmak üzere sosyoloji, sanat/edebiyat eleştirisinde bildiğim hep anılan düşünürlerden Bakhtin, Lefebvre ve de Certeau’ya; politik/sanatsal hareketlerden dada, gerçeküstücülük, sitüasyonist enternasyonal eylemlerine; Batı’da yerleri sağlam olsa da buralarda o kadar aşina olmadığımız,türkçeye de kapsayıcı bir şekilde çevrilmemiş Agnes Heller ve Dorothy Smith’e dair bu kişi ve hareketlerin “gündelik hayat”ı kavramaya yönelik metinlerinden yola çıkarak tartışmalar açıyor. En az bu kadar değerli kişiler olsa da (Foucault, Habermas) bu kişileri öne çıkartmak önemli diyor, çok eleştirmeden, daha çok onların tartışmalarını derinleştirmeye, anlaşılır hale getirmeye çalışarak ilerliyor. Bir bölümde, diğeriyle çelişme pahasına da olsa, polemiğe girmiyor çok bahsettiği yazarlarla. Bir kısımda gündelik hayatın “kontrol altına alınmışlığı, metalaştırılması, yabancılaşmışlığı, sonsuz rutini”nden bahsederken, ertesinde “ütopyacı olanakları, deneyimin önemi, özel alanda cereyanı, buradaki yeşerebilecek devrimci eylemler”e geçebiliyor. Zaten önemli olanın da iki uçtaki düşünceleri konforuna kapılmadan, daha derinlikli, yakından, tanıyarak ve eylerek bir analiz geliştirmek olduğu iddiasında.

Bunca düşünceyi ilmek ilmek örmüş, meseleleriyle ilişkilenen bu kişilerin çevresindeki yedi kat daha geniş yazar ve eğilimden bahsetmiş, ortak kavramlar üzerindeki görüşlerini kendi kariyerleri/mücadeleleri boyunca tartışmış, alan içindeki diğer yönelimlerle birlikte tarihselleştirmiş, karşıt okulları kıyasıya eleştirmiş koskoca Gardiner’e eleştiri/değerlendirme yazısı yazar gibi utanmadan yazayım (ne de olsa blog, bir “kültür dergisi” değil):

Kitabın bence bir eksiği, yaklaşık 300 sayfa boyunca bahsettiği “gündelik hayat” dediği şeyi neredeyse asla pratik örnekleri kullanarak, yazarların bu alandaki örnek bir çalışmasındaki yaklaşımları özetleyerek vermemesi. Amacı bu olmadığı için, temelde teorik bir çerçeve çizmek, bahsettiği yazarlara/hareketlerin konu edindiği kuramsal tartışmaları açmak, teoriyi karşıtlarıyla ve yoldaşlarıyla birlikte düşünmek amacında olduğu için böyle yazıyor herhalde Gardiner. Kendisiyle çelişen bir yanı yok elbette fakat sürekli olarak “gündelik hayat”da öne çıkardığı şeyler deneyim, taktikler, tekrar eden ve düşünülmeyen eylemler vb. pür “eylem”ler olduğu için, arada bunları örneklemesi okur açısından hem çok daha ilgi çekici bir metin haline getirebilirmiş kitabı. Bu haliyle, bahsedilen kişileri yakından tanıyanlar için bir tekrar ve hatırlama, tanınmayanlar için ise onların külliyatına bir pencere açıyor. Kitabın başında bu alana dair okumaların derlendiği kısım da, sonundaki kaynakça da “ben gündelik hayat çalışacağım” diyen yüksek lisans mülakatı hazırlığındaki kişi için altın değerinde. Benim bunu yapasım geldi, ama işte askerlik.

İlgimi en çok çeken şey ise, Dorothy Smith’in 1978’de yayınladığı “’K is mentally ill’: The Anatomy of a factual account” makalesi oldu. “Anlatının anlatısı” daima ilgimi cezbediyor. Bir filmi mi izlesem, onun eleştirisini mi okusam, eleştirmenin hayatını anlatan belgeseli mi izlesem, belgeselin yapım sürecini analiz eden youtube videosuna mı baksam, yükselen “youtube video kültürü”nü inceleyen makaleye mi bir baksam derken “dıdısının dıdısı” meta- tartışmasını, Smith arkadaşlarının “bu kız akıl hastası” diye iddia ettikleri mülakatları üzerinden “insanlar hangi bağlamlarda başkalarının akıl hastası olduğunu düşünür” diye tartışıyor. Makale harika. Tıpkı az önceki süreç gibi bir zincirleme duygusu yaratıyor. Bir ilginç kadın, onu konuşan arkadaşları, bunu dinleyen Smith, onu derleyen Gardiner, onu kitap sitesinde “finished” yapan okur.

(Yazıyı derleyip toparlayıp, gazete formatına sokup Birgün’e yolladım, “Analizlerin Analizi kitabı” oldu.)

Slow | Leonard Cohen

I’m slowing down the tune
I never liked it fast
You want to get there soon
I want to get there last

It’s not because I’m old
It’s not the life I led
I always liked it slow
That’s what my momma said

I’m lacing up my shoe
But I don’t want to run
I’ll get here when I do
Don’t need no starting gun

It’s not because I’m old
It’s not what dying does
I always liked it slow
Slow is in my blood

I always liked it slow:
I never liked it fast
With you it’s got to go:
With me it’s got to last

It’s not because I’m old
It’s not because I’m dead
I always liked it slow
That’s what my momma said

All your moves are swift
All your turns are tight
Let me catch my breath
I thought we had all night

I like to take my time
I like to linger as it flies
A weekend on your lips
A lifetime in your eyes

I always liked it slow…

I’m slowing down the tune
I never liked it fast
You want to get there soon
I want to get there last

So baby let me go
You’re wanted back in town
In case they want to know
I’m just trying to slow it down

Ritmi ağırlaştırıyorum
Hızlısını hiç sevmedim
Sen hemen varmak istiyorsun
Ben, en son varmak isterim

Yaşlı olduğumdan değil
Yaşadığım hayattan değil
Ben hep yavaşı sevdim
Annemin dediği buydu

Ayakkabımı bağlıyorum
Ama koşmak istemiyorum
Vardığımda, varırım buraya
Başlangıç ateşine gerek yok

Yaşlı olduğumdan değil
Ölüyor olmaktan değil
Ben hep yavaşı sevdim
Yavaşlık kanımda

Hep yavaşlığı sevdim
Hızı hiç sevmedim
Sana göre gitmeli
Bana göre sürmeli

Yaşlı olduğumdan değil
Öldüğümden değil
Ben hep yavaşı sevdim
Annemin dediği buydu

Tüm hamlelerin çevik
Tüm dönüşlerin sıkı
Nefesimi tutmama izin ver
Sanki gece boyu sürdü

Aceleye getirmek istemem
O uçarken, sallanmayı severim
Dudaklarında bir haftasonu
Gözlerin koca bir ömür

Ben hep yavaşı sevdim…

Ritmi ağırlaştırıyorum
Hızlısını hiç sevmedim
Sen hemen varmak istiyorsun
Ben, en son varmak isterim

O yüzden, bırak gideyim tatlım
Seni şehirde sorarlar
Eğer merak ederlerse
Ben sadece ağırdan almaya çalışıyorum

First Six Months of Love | Michelle Gurevich

You must know that moment
When the miserable world cracks open
You finally meet someone
Suddenly the chapter’s written

Six months with nothing other
Than a duvet and a jug of water
It’s a chemical jackpot babe
And we’ve got the winning number

Give me the first six months of love
Give me the first six months of love
Before the truth comes spilling out
Before you open your big mouth
One of the finest things in life
Gone on a serotonin ride
God knows I’ve waited long enough
Give me the first six months
First six months of love

Before begin the dissections
Before the therapy sessions
We danced the night we met
Now we need dancing lessons

Remember how it all began
We must not let habit set in
Come up the stairs, let’s recommence
The first six months over again

Give me the first six months of love
Give me the first six months of love
Before the truth comes spilling out
Before you open your big mouth
One of the finest things in life
Gone on a serotonin ride
Babe if we gonna stick it out
Give me the first six months
First six months of love

O anı kesin bilirsin
Sefil dünya yarılır
Nihayet biriyle tanışırsın
Ansızın o bölüm yazılır

Benzersiz bir altı ay
Sonra bir yorgan, bir sürahi su
Kimyasal piyango bu, tatlım
Kazanan biz olduk

Bana aşkın ilk altı ayını ver
Bana aşkın ilk altı ayını ver
Gerçek ortaya dökülmeden
Sen koca ağzını açmadan
Hayattaki en güzel şey
Serotonin yolculuğuna çıkmışken
Kim bilir ne kadar bekledim
Bana aşkın ilk altı ayını ver
İlk altı ayı

Tahliller başlamadan
Terapiler başlamadan
O ilk gece dans etmiştik,
Şimdi dans dersi ararız

Nasıl başladı hatırlasana
Alışkanlıklardan sakınmalıydık
Kurtul hadi, baştan başlayalım
İlk altı ay, sil baştan

Bana aşkın ilk altı ayını ver
Bana aşkın ilk altı ayını ver
Gerçek ortaya dökülmeden
Sen koca ağzını açmadan
Hayattaki en güzel şey
Serotonin yolculuğuna çıkmışken
Eğer devamsa, hayatım
Bana ilk altı ayı ver
İlk altı ayı

Edebiyattaki Adam

Şevket Süreyya Aydemir | Suyu Arayan Adam

suyu-arayan-adam

Giovanni Papini | Bitik Adam
bitik-adam-papini

Thomas Bernhard | Bitik Adam
bitik-adam

Katherine Burdekin | Mağrur Adam
magrur-adam

Georges Perec | Uyuyan Adam
uyuyan-adam

Albert Camus | İlk Adam
ilk-adam

Robert Musil | Niteliksiz Adam
niteliksiz-adam

Sait Faik Abasıyanık | Lüzumsuz Adam
luzumsuz-adam

Alfred Bester | Yıkıma Giden Adam
yikima-giden-adam

Aslı Erdoğan | Kabuk Adam
kabuk-adam

Paul Auster | Karanlıktaki Adam
karanliktaki-adam

Yusuf Atılgan | Aylak Adam
aylak-adam

D. H. Lawrence | Ölen Adam
olen-adam

José Saramago | Kopyalanmış Adam
kopyalanmis-adam

H. G. Wells | Görünmez Adam

John M. Coetzee | Yavaş Adam

Luigi Pirandello | Gölge Adam

Ralph Ellison | Görülmeyen Adam

Hüseyin Rahmi Gürpınar | Utanmaz Adam

Zorba – Nikos Kazancakis

zorba

Zorba’yı okurken sürekli bir arada kalmışlık hissi yaşadım. İsimsiz anlatıcı ve Zorba arasında sık sık basit sorularla açılan felsefi tartışmalar açılıyor, sorgulayıcı sözler sarf ediliyor, sonra tüm mesele bir anda et yemeye, (dul) kadınları aşağılayıcı ve tapınmacı bir şekilde baştan çıkarmaya ve kafasının estiğini yapmaya dair övgülerle sonlanıveriyordu. 350 sayfalık deneyimim Zorba’nın ağzından şu kısa pasajda özetlenebilir:

“Bir zamanlar diyordum ki: Bu Türk’tür, bu Bulgar’dır ve bu Yunan’dır. Ben, vatan için öyle şeyler yaptım ki patron, tüylerin ürperir, adam kestim, çaldım, köyler yaktım, kadınların ızrına geçtim, evler yağma ettim… Neden? Çünkü bunlar Bulgar’mış ya da bilmem neymiş… Şimdi kendi kendime sık sık şöyle diyorum: Hay kahrolasıca pis herif, hay yok olası aptal! Yani akıllandım, artık insanlara bakıp şöyle demekteyim: Bu iyi adamdır, şu kötü. İster Bulgar olsun, ister Rum, isterse Türk! Hepsi bir benim için. Şimdi, iyi mi, kötü mü, yalnız ona bakıyorum. Ve ekmek çarpsın ki, ihtiyarladıkça da, buna bile bakmamaya başladım. Ulan, ister iyi, ister kötü olsun be! Hepsine acıyorum işte… Boş versem bile, bir insan gördüm mü içim cız ediyor. Nah diyorum, bu fakir de yiyor, içiyor, seviyor, korkuyor, onun da tanrısı ve karşı tanrısı var, o da kıkırdayacak ve dümdüz toprağa uzanacak, onu da kurtlar yiyecek… Hey zavallı hey! Hepimiz kardeşiz be…. Hepimiz kurtların yiyeceği etiz… Ve bu kadınsa, gayri o zaman, vallahi ağlayasım geliyor. Sen iki de bir, kadınları seviyorum diye benimle alay edersin. Nasıl sevmeyeyim be? Nasıl acımayayım ki, onlar zayıf yaratıklardır, ne yaptıklarını bilmezler, memelerinden tutuversen, kapılarını açıp teslim olurlar!…” Can Yayınları, 25. Basım, s. 256-7

Bu yoğun, pek çok dönüşüm içerdiğini düşündüğüm pasaj, Kazancakis’in Homeros, Buddha, Bergson ve Nietzche ile beraber hayatını en derinden etkileyen, hatta bir “ruh kılavuzu” seçse onu seçeceği Zorba’nın roman boyu anlattığı pek çok yaşam deneyiminden birisi. Bir akıllanma, doğruyu bulma hikayesi. Irk temelli özcü nefretin manasızlığına varan Zorba (21. yy itibariyle epey insan vardı, epeyi hala varamadı), bir adım ileri giderek, “halkların ve canlıların kardeşliğini/çilesini” de öngörmeyi başarabiliyor. Buna rağmen Zorba’nın cinsiyet körlüğünü üzerinden atamaması anlaşılabilir, fakat roman boyunca “yaşamın anlamı”, “inancın nesnesi”, “düşünen insan/eyleyen insan”, “sosyalist geçinen entelektüel patron” çelişkileri üzerine düşünen Kazancakis’in tek satırda Zorba’nın bu bakışını sorun etmeyişini aklım almıyor.

Romana dair eleştirileri okuyunca bu cinsiyetçi bakışı savunanların ve sorun etmeyenlerin daima “dönemin şartları”nı göz önünde bulundurmak gerektiği savunmalarını gördüm. “O zamanlarda, o topraklarda kadınlar nasıl görülüyorsa onu anlatmış”. Anlamadığım nokta, romanın ve Kazancakis’in bakışının değeri zaten dönemini “aşabilen” tartışmalardan ileri gelmesi… Ulus fikrinin asıl palazlandığı, dinlerin etki alanının bugünden çok daha yaygın olduğu vb. bir dönemde yersizyurtsuz ve dinsiz bir Zorba övgüsü okumak güzel ama iki sayfaya bir “zavallı dullar şöyledir”, “insanlığı tartışılan kadın varlığı böyledir” iddialarını okumak kuvvetli sinirler gerektiriyor.

“Olumsuzla oyalanmak”dan vazgeçerek okurken en çok keyif aldığım noktaları düşününce “düşünce insanı/eylem insanı” arasındaki gerilimleri Kazancakis’in tattığı anlar aklıma geliyor. Günümüzde bu romanı okuyup bitiren insanların büyük çoğunluğu Zorba’dan çok Kazancakis’e yakındır. Çünkü Zorba gibiler kitap okumuyorlar zaten -ki belki o zamanlarda çok olmayan, iki tipin karışımı olan tipolojiler de çıktı 60’larla birlikte: Beat kuşağı, Fante, Bukowski vb. gibi. Entelektüelliklerini tamamen bedensel ve duygusal arzularından soyutlamayan, aksine tam da entelektüelliği bu “yaşam deneyimi” ile birleştirenler… Hatta Türkiye’de de İkinci Yeni’yi ve 2010’larla İkinci Yeni’nin kazandığı yeni imgeleri Zorba ve Kazancakis’in kesişimine oturtabilir miyiz?

Neyse daha uzun düşünmek, üzerinden geçerek yazmak lazım, ben şimdi yazmayı beceremeyeceğim, temaları not düşeyim, sonradan hatırlayıp düşünmek üzerine:

(Kazancakis’in bu kadar okuyup düşünmesi fakat Kazancakis’in hayat ile, inanç ile ilgili birkaç kelimelik sorularına bile cevap veremeyişi),

(Okumak, bilmek, düşünmek gibi yoğun kafa mesaisi ayrılan eylemlere rağmen iletişim kurmak söz konusu olduğunda, Zorba’nın sadece raks ederek Kazancakis’in anlatamadıklarını anlatabilmesi),

(Kazancakis’in Zorba’ya hayranlığının gerçek ve içten bir duygu mu yoksa kendinden çok aşağı gördüğü bir insanın aslında o kadar da aşağı olmadığını fark etmesiyle duyduğu şaşkınlıktan mı ileri geldiği),

(Hep kazanma, başarma ile anılan mutluluğun, tam tersine her şeyini yitirme ile de benzer bir şekilde deneyimlenip, deneyimlenemeyeceği; bu ikisi arasında duygular açısından bir ortaklık olup olmadığı)

(sosyalist patron figürünün daha ne kadar gerilere gittiği, günümüzde Tanıl Bora’nın dediği “sosyalizmin orta sınıflara sıkışması” probleminin tarihte Marx’a kadar gidip gitmediği, görünüşleri, azılı entelektüel, sosyalist sermayedarlar, Kazancakis gibi bugün okunduğunda yanında çalıştırdığı işçilerin haklarıyla, kendi konumuyla ilgili acınası bir kara komedi ilişkisi kuranlar),

(Dünya’da hiç en sevdiği ve son okuduğu kitap Zorba olan, sonrasında okumayı bırakan okurun bulunup bulunmadığı)

İlerisi için not: Zorba artık klasikleşmiş bir roman. Acaba 20. yy’da Yunanistan’dan çıkan başka bir yazar tanıyor muyum, en son noktası Kazancakis mi diye düşünüyordum. Başka kimseyi bilmiyormuşum. İnternetten bakınca, 20.. yy’da iki Yunanistan’lı yazarın Nobel aldığını gördüm. Buraya not düşüyorum. Giorgos Seferis (1963) ve Odysseas Elytis (1979). Sanki Seferis’i duydum diyordum ama yalan söylemeyeyim. Urla’da doğmuş.

Lokanta ve Kuaför

Hülya dört yıldır çalıştığı erkek kuaförü ve bakım merkezinde bir adamın serçe parmağını kesti. Dükkanın sahibi de onun kalan aylığından müşteri memnuniyetsizliğini keserek, 400 lira verip işten çıkardı. Bir buçuk hafta boyunca müşteriler manikür, pedikür ve baş masajı hizmetlerinden mahrum kaldılar. Epey müdavim kadının cep telefonunu istedi, verdiler mi bilmiyorum.

Biz lokantacılık sektöründeyiz. Böyle sorunlar bizim dükkanlarda olmaz, yakın temas yok sonuçta. Bazı meslekler tehlikeli. Aynı sitede çalışınca tanık oluyoruz ister istemez. Bana ertesi gün, kargocu çocuk anlattı. Olayın öncesinde bu parmaksız herifi duymuş, “ben de senin ayaklarını göreceğim” diye sıkıştırıyormuş Hülya’yı. Bağrışmalar da duyduğunu söylüyor. Aletiyle dıt dıt yapmış da öyle kesilmiş.

Otoyolun karşısındaki BaharKent sitesinin kuaförü işe aldı Hülya’yı, büyük cesaret vallahi. Kadının portföyü var, orasına eyvallah ama böyle bir olaydan sonra… Tanıyan, bilen insan elini ayağını emanet edemez.

Bizim meslek yine iyi. Yakın temas yok. Ciğer al, bulgur ver. Kola getir, tabak götür. Gerçi bizim lokantada da çorba yapan bir kadın vardı. Bundan sekiz sene önce, getir götürcü elemanın üstüne kızgın ayçiçek yağı fırlatmıştı. Ama o kadına deli diyorlardı zaten. O da işinde iyiydi. Güzel işkembe yapardı bak, sonra millet birkaç ay sorduydu sizin çorbacıya ne oldu diye. Demekki mesele çok da yakın temasla ilgili değil aslında düşününce. Deli, her yerde deli.

Yenibosna Metrobüs Üstgeçidi

yenibosna-metrobus-ust-gecidi

Üst geçitteki yaylanmaları sabah akşam hissediyorum. Fakat başka çare de yok, tek (yakın) geçiş burası. Bu geçit, bir “bir metrobüste yolculuk etmek için yeterli hayatta kalma kabiliyetleriniz var mı?” sınaması gibi. İnsanların bir kısmı burada eleniyor, planladığı seyahatten vazgeçip evlere dönüyor, işinden direkt bu noktada istifa edip bir balıkçı kasabasına yerleşiyor ya da ileri ve geri gitmeden direkt bulunduğu yerde obasını kurup yeni bir hayata adım atıyor. Zamanla bazıları geçit üzerinde küçük esnaflık, tarım ve hizmet sektörü gibi alanlarda iş kurup yerleşik hayata geçmeyi başarabiliyor. Geçit aynı zamanda yoğun bir ticaret yolu olduğu için, sağda solda metrobüsle seyahat eden insanların ihtiyaçlarına cevap verecek, yeni gelişen iş kolları var. Telefon kılıfı, kulaklık, bazlama sandviç, gözleme, biber gazı fıs fısı ve parfüm satışı en gözde meslekler. Duvarlarda, bu üstgeçitten geçen, nesiller boyu burada yaşayanların bulundukları sürelerde duvarlara yazdığı ve çizdiği tarihi kalıntıları, siyasi sloganları, #şiirsokakta şiirlerini de okuyabilmek mümkün. Dolayısıyla, böyle değerli, ülkemizin ekonomik, sosyal ve kültürel hayatında önemli bir tarihsel yeri olan Yenibosna Metrobüs Üstgeçidi için belediyemizden bir onarım çalışması bekliyoruz. Biz de bu sürede üzerimizde yaratılmaya çalışılan kitlesel korku psikolojisine kanmayıp, üstgeçidimizi birbirimizi itip çekmeden kardeşçe kullanmaya devam edeceğiz.

Beynimdeki Otobüs

Ne kalabalık bir yol, sarı taksiler, sarı olmayan arabalar. Git dersin, sadece senin için gider. Dizim ağrımazken özenmem bu züppelere. Ama bu otobüse yetişirsem körüğünde kurban keserim. Camdan görünen sarı hırkalı kadının alnına da bir parmak kan çalarım. Takunyalı köleler, kürek çeken esirler, kırbaç yiyen atlar… Sen beni it, ben onu, hep beraber doluşalım. Mavi borulardan sarkalım. Kolay gelsin kaptan, cevap yok. Aynayı kapatmayalım. Kavimler göçü, haçlı seferleri, mevsimlik işçiler, botlarda mülteciler… Siz oturanlar, ekrandan akan dünya sizin. Biz ayaktakiler, radyolara talimiz. Şimdi kıçımı bir yere yaslasam bile, durun, birisi kalktı. Tüm koltukları kırınca, eşitleneceğiz.

Kalabalık Otobüste Temas

Dii ruu. Otobüse kartımla giriş yaparken itiyorlar, sırt çantalı gence arkadan sarılıyorum. Beş gün önce Samsun’da bir koşuda, ihtiyar rakibimi yakalayayım diye yüklenince dizimi sakatladım. Merdivenleri çıkarken ve yokuş inerken ağlıyorum, düz yolda yürürken derin nefesler veriyorum, toplu taşımada insanlara sarılıyorum. Hüzün, macera ve aşk dolu günler geçiyor.

“Kardeşim önüne baksana.” dedi.

“Arkadan itiyorlar.” dedim.

Bu otobüsü seçmeme sebep olan gazeteli, gözlüklü ve sarı hırkalı yaşlı kadını orta kapının arkasında koltukta buluyorum. Yanına gitmeye çalışmıyor gibi etrafıma bakarak fotoğraflar, okey taşları, radyo istasyonlarıyla dolu koridoru aşıyorum. Önündeki mavi demiri tutmak için uzanırken elim az önceki çantalı gencin beyaz kulaklığına takılıyor. Önce sarıldık, sonra konuştuk, şimdi yanlışlıkla tasmasından tutup kafasını demire vurdum.

“Kardeşim öldürecen mi bizi?” dedi.

“Dizim ağrıyor.” dedim.

Fırlayan kulaklık, müziği özgürleştirdi. Bir dere ve yayladan bahseden türküsü yaşlı kadının ilgisini çekti. Ablasının bu türküyü çok sevdiğini söyledi, çocukla biraz memleketleri üzerine söyleştiler. Diğer yolcuların homurdanınca kulaklıkları paylaşarak mırıldanmaya başladılar. Keşke o şarkıyı ben dinleseymişim, not ettim, belli başlı türküleri öğrenmeliyim.

Selim’in Tutkusu

Rahmetli Selim Abi’ye, balık meraklısı dostları ince davranışlarından dolayı Misina Selim derlerdi. Balık tutmayı hiç sevmedi. Fakat bir süredir misina tutmaya teşneydi. Ömrü boyunca evlilik yüzüğünü bile takmamış, insanların takılarına dikkat kesilmemiş olsa da, bir haftadır rüyalarını süsleyen kolyeyi dizebilmek için uğraşıyordu.

Doktor raporuyla sendikadaki görevinden beş gün izin aldı. Gündüzleri yerel antika ve sosyete pazarlarını gezdi, üreticiyle bizzat görüştü. Pazardakiler tezgahları toplarken, yardım etti, malzemeyi bedavaya getirdi. Güneş batınca, kızının masa lambasını balkona taşıyıp adını o gün öğrendiği taşları yirmi metrelik misinasına dizerek kolyeler yaptı.

Mahalle eşrafı bu hevesiyle dalga geçtiğinden, yumruk yumruğa kavgaya bile tutuştu. On beş yıllık komşusu Cemil’in kaşını yardı ama şimdi sorsanız hatırlamaz, aklı taşlarda. Yanlış bağladığı, gözüne hoş görünmeyen her otantik taşta büyük bir hınçla misinayı kesip atıyor, masayı dağıtıyor, dizmeye sil baştan başlıyordu. Hayali, kursun son haftasına elinde başyapıtıyla gidebilmekti.

Son gecenin sabahında, ezan kulaklarında, kehribar, dişbudak beyazı ve antrasit grisini peşi sıra koydu. Kolyeden çok çember şeklinde bir sigaraya benziyordu. Misinasından dişiyle bir nefes çekip ağır ağır sıraladı. Çirkin şekle bakarak kahkahayı patlattı, aradığını bulmuştu.

Kahverengi takımını giydi, malzemelerini poşetlere, kolyesiniyse bel çantasına dikkatlice yerleştirdi, kursun yolunu tuttu. Plastik tezgahını bu kolyeye göre dekore edebilmek için erkenden çıkmıştı…

O sırada Cemil’in gece boyunca rakı şişesini boşaltıp, balık kovasını dolduramadan eve döndüğünü, dalaştıkları durağın önünde rastlaşacaklarını bilseydi, yine de erken çıkar mıydı? Bence çıkardı, çünkü aklı sadece taşlardaydı.

—o—

Türkçe öğretmeni zorlukla okuduğu el yazısından kafasını kaldırıp kravatını dişleyen öğrencisine baktı.

“Yavrum, kuzum, bu kaçıncı… Neden böyle şeyler yazıp arkadaşlarının çantalarına koyuyorsun? Bak sınıfta kimse seninle konuşmuyor artık, korkuyor çocuklar. Kaç kere okuldan atılmanı istedi veliler, ben durdum karşılarında. Ama benim gücüm de bir yere kadar yeter. Fatih arkadaşın mektubunu annesine okutmuş. Daha kırkı çıkmadı kocasının. Okurken bayılmış. Neden dalga geçiyorsun insanların acılarıyla? Tekrar yaşatıyorsun bu anları onlara?”

Çocuk kravatını ağzından çıkardı. Silgisini kayın ağacından yapılmış sırasına sürterken ağlamaklı sesiyle kekeledi:

“Dalga geçmek istemiyorum öğretmenim. Onları anlıyorum, onlarla konuşmak istiyorum.”