Benjamin, Evden Kaç(-ama)mak Üzerine

“Tıpkı barfiksde büyük dönüşü yapmaya çalışan jimnastikçi gibi her çocuk, er ya da geç kendi payına düşecek kaderi belirleyen talih çarkını kendisi için çevirir. Çünkü yalnız on beşindeyken bildiğimiz ya da yaptığımız şey sonradan bizi cezbedecektir. Dolayısıyla hiçbir zaman telafi edemeyeceğimiz bir şey vardır: On beşimizdeyken evden kaçmamış olmak. Sonradan anlarız: Sokakta geçirilen kırk sekiz saat, tıpkı alkalik çözeltide olduğu gibi, mutluluğun kristalini yaratır.”

Walter Benjamin, Son Bakışta Aşk, çev. Nurdan Gürbilek, 2014, Metis Yayınları, 7. basım, s. 52-3.

Bernhard, Ölümsüzlük Üzerine

“Stefan Kilisesi’nde ölüm yere düşünceye kadar oturma isteği duymuştum, dedi. Ama başaramadım, bu isteğe karşı duyduğum derin yoğunluğa rağmen. Bunun daha da ötesine geçecek yoğunluğa olanağım olmadı, dedi, zaten isteklerimiz de ancak en yüksek yoğunlukla dilersek yerine gelir. Çocukluğundan beri ölme isteği duymuş, hani denir ya, kendini öldürme isteği, ama hiçbir zaman bu konuda en yüksek yoğunluğu gösterememiş. Daha başlangıçtan beri, aslında her şeyiyle ona iğrenç gelen bir dünyanın içine doğmuş olmakla başa çıkamamış. Büyümüş ve bu ölme isteğinin birden yok olacağına inanmış, ama en yüksek yoğunluğa gene de ulaşamamış, dedi. Sürekli merakım intiharımı engelliyordu, dedi, diye düşündüm. Babamızı bizi döllediği için, anamızı bizi doğurduğu için, kız kardeşimizi de sürekli olarak mutsuzluğumuzun tanığı olduğu için affetmeyiz. Var olmak umutsuzluğa düşmekten başka bir değildir ki, dedi. Uyandığımda iğrenerek düşünüyorum kendimi ve başıma geleceklerin hepsi tüylerimi diken diken ediyor. Yattığımda ölmekten, bir daha uyanmamaktan başka bir isteğim olmuyor, ama sonra gene uyanıyorum ve bu korkunç süreç yineleniyor, yineleniyor sonuçta elli yıl boyunca, dedi. Elli yıl boyunca ölmekten başka bir şey düşünmediğimizi düşünerek gene de yaşıyor olmamız ve bunu tamamen tutarsız olduğumuz için değiştiremememiz, dedi. Çünkü biz kendimiziz acınacak olan, alçağın ta kendisiyiz. Müzik yeteneği yok! diye bağırdı, var olma yeteneği yok! O kadar kendimizi beğenmişiz ki, müzik eğitimiyle olacak bu iş sanıyoruz, oysa yaşama yeteneğimiz bile yok, var olmayı bile beceremiyoruz, çünkü var olmuyoruz bile, var olunuyoruz! diye söylendi bir keresinde Wahringer Caddesi’nde halimiz kalmayıncaya kadar dört buçuk saat Brigittenau’da dolaşmamızdan sonra. Eskiden gece yarılarını Koralle‘de geçirirdik, dedi, artık Kolosseum‘a bile gitmiyoruz! dedi, her şey nasıl da tamamen uygunsuzluğa doğru değişti. Bir dostumuz olduğunu sanıyoruz, ama zamanla dostumuz olmadığını görüyoruz, çünkü kesinlikle hiç kimsemiz yok, gerçek bu, dedi.”

Thomas Bernhard, Bitik Adam, çev. Sezer Duru, Yapı Kredi Yayınları, 2016 [1983], 6. basım, s. 36-7.

Houellebecq, Fedakarlık Üzerine

“Bu kadın yedi yaşından başlayarak çiftlik işlerinde, yarı ilkel alkolikler arasında korkunç bir çocukluk geçirmişti. Erişkinlik dönemi, bir anısı olamayacak kadar kısa sürmüştü. Kocasının ölümünden sonra hem dört çocuğunu yetiştirmiş hem de fabrikada çalışmıştı. Kış ortasında, ailenin temizliği için avludan su taşımıştı. Altmışından sonra, henüz emekli olduğunda, yeniden küçük bir çocukla oğlunun oğluyla uğraşmayı kabul etmişti. O çocuğun da hiçbir eksiği olmamıştı; ne temiz giysiler ne pazar öğlenleri güzel yemekler ne de sevgi eksikti. yaşamı boyunca tüm bunları yapmıştı bu kadın. İnsanlık tarihinin -az bile olsa- tümü kapsayan bir araştırması, bu tür olayları göz önünde tutmak zorundadır. Tarihsel olarak bu tür insanlar yaşamıştır. Tüm yaşamları boyunca, yalnızca özveri ve sevgiyle çalışan, zor koşullarda çalışan, yaşamlarını bir özveri ve sevgi anlayışı içinde, gerçek anlamda başkalarına adayan, hiçbir zaman kendilerini feda ediyormuş duygusuna kapılmayan, başkalarına yaşamlarını adamaktan başka bir yaşama biçimi düşünmeyen insanlar. Uygulamada bu tür insanlar genellikle kadınlardı.”

Michel Houellebecq, Temel Parçacıklar, çev. Osman Senemoğlu, Can Yayınları, 2013 [1998], s. 90.

Zerzan, Sol Eleştirisi

“Sol, birey ve doğa açısından çok büyük ölçüde iflas etti. Sol ile yeni anarşi hareketi arasındaki mesafe, bu arada giderek genişliyor. Örneğin Pierre Bourdieu ve Richard Rorty saçma sapan şekilde, entelektüeller ile sendikalar arasında yeni bir ilişkinin özlemini çekiyorlar, sanki bu gerçekleşmesi olanaksız fikir her nasılsa temel düzeyde değişiklik yaratacakmış gibi. Jurgen Habermas’ın kaleme aldığı Between Facts and Norms (Olgular ile Normlar Arasında), mevcut ilişkilere yönelik bir özür dilemedir ve modern yaşamın gerçek sömürgeleştirilmesine kördür; önceki yapıtlarına nazaran çok daha eleştiriden yoksun ve olumlayıcıdır. Hardt ve Negri, ilgili tercihe daha doğrudan değiniyorlar: Üretken işbirliği ağlarından kurulmuş bir maddesellik açısından, diğer bir deyişle üretken bir şekilde inşa edilmiş bir insanlık perspektifinden konuşmuyor olsaydık, anarşist olacaktık… Kesinlikle anarşist değil, komünistiz.” Diğer taraftan, bu meseleyi daha fazla netleştirmekiçin Jesus Sepulveda “anarşi ve yerli halk hareketleri, uygar düzene ve onun standartlaştırıcı uygulamalarına karşı mücadele ediyorlar,” gözleminde bulundu.

Elbette tüm anarşistler, teknoloji ve uygarlık karşısında artan kuşkuyu paylaşmıyor. Örneğin, Noam Chomsky ve Murray Bookchin, ilerleme hareketinin geleneksel kucağunda kalmakta inat ediyorlar. Anarko-sendikacılığın Marksist damarı, bu bağlılığın tipik örneğini teşkil ediyor ve solcu akraabalarıyla birlikte yavaş yavaş yok oluyor.

Üretim süreci ve yıkıcı rotasının etkisinden fazlasıyla haberdar olan Marx, teknolojik dinamiğin yine de kapitalizme içten içe zarar vereceğine inanıyordu (ya da inanmak istiyordu). Ne var ki “katı olan her şey buharlaşmıyor“*; daha çok, her zaman olduğu haliyle kalıyor. Bu durum kapitalizm için olduğu kadar uygarlık için de geçerlidir.

Ve uygarlık artık, toplumsal düzenin geri kalanından -sermayeye özgü dünya peyzajından- ayrılması mümkün olmayan, teknolojinin kjendisine verdiği formu taşıyor ve teknoloji, uygarlığın en derin değerlerini biçimlendirip dışa vuruyor. Heidegger, “büsbütün teknolojik koşullarla baş başa kaldık” sonucuna vardı; Heidegger’in açık seçik ifadesi, teknolojinin “yansızlığı” mitini tek başına teşhir etmek için yeterlidir.

*[Marx’ın Komünist Manifesto‘da, “her şey kendi anti-tezine gebedir” anlamında kullandığı “katı olan her şey buharlaşıyor” ifadesine gönderme. -y.n.]

John Zerzan, Makinelerin Alacakaranlığı, çev. Rahmi G. Öğdül, Kaos Yayınları, 2003 [2008], s. 98-100.

Kristeva, Modern İnsan ve Ruh Üzerine

“Kendimize bir ruh oluşturmak için gerekli ne zamanımız ne de yerimiz var. Bu tür bir kaygıya dair basit bir şüphe bile saçma ve yersiz bulunuyor. Kendi kibrine ve başına buyrukluğuna göbekten bağlı modern insan, belki acı çeken ama asla vicdan azabı duymayan bir narsisiktir [sic]. Istırap onu bedeninde yakalar; onu bedenselleştirir. Yakındığında, umarsızca arzuladığı şikayetinden daha fazla hoşnut olabilmek için yakınır. Eğer depresyona girmemişse, asla tatmin nedir bilmeyen sapkın bir arzu içinde sıradan ve değersiz nesnelerle coşarak kendinden geçer. Parçalanmış ve hızlanmış bir zaman ve uzamda ikamet eden bu modern insan, genellikle kendi yüzünü tanımakta zorluk çeker. Cinsel, öznel ya da ahlaki bir kimliğe sahip olmayan bu amfibi bir sınır varlığıdır, bir “sınır kişilik”tir ya da bir “sahte ben”dir. Genellikle edimsel sarhoşluk coşkusu bile hissetmeden edimde bulunan bir bedendir. Modern insan ruhunu kaybetme yolundadır. Ama bunun farkına bile varamamaktadır, çünkü özne için temsilleri ve anlamlandırıcı değerlerini kaydeden tam da psişik aygıttır. Karanlık oda artık bozulmuştur, çalışmamaktadır.

Modern bireyin içinde biçimlendiği toplum elbette ki bu bireyi çaresiz bırakmaz. Birey bazen oldukça etkili olan bir çareyi nörokimyada bulur. Nörokimya uyku bozukluklarını, kaygıları, kimi ruhsal hastalıkları ve bazı depresyonları tedavi edebilir. Kim buna kusur bulacak ki? Beden ruhun görünmez alanını ele geçiriyor. Öyleyse perde! Bunun sorumlusu siz değilsiniz. İmgelere boğulmuşsunuz, imgeler sizi alıp götürüyor, sizin yerinize geçiyor, hayal alemindesiniz. Halüsinasyonla kendinden geçme: Artık ne zevk ile gerçeklik, ne de doğru ile yanlış arasında bir sınır var. Gösteri bir düş yaşamıdır, hepimiz bu yaşamdan pay almak istiyoruz. “Siz”, “biz” diye bir şey var mı? İfadeniz standartlaşıyor, söyleminiz normalleşiyor. Sizin bir söyleminiz var mı ki?”

Julia Kristeva, Ruhun Yeni Hastalıkları, çev. Nilgün Tutal, Ayrıntı Yayınları, 2017 [1993] (2. basım), s. 17.

Sennett, Zanaat ve Kod Üzerine

“Bu şekilde anlaşıldığında zanaatçılık esnek kapitalizmin kurumları içinde huzursuzca oturur. Sorun, yaptığımız tanımın son kısmında yatıyor: Bir şeyi o şeyin kendisi için yapmak. İnsan bir şeyi nasıl iyi yapacağını ne kadar iyi anlarsa, ona o kadar özen gösterir. Ne var ki, kısa vadeli işlemler ve sürekli değişen görevler üzerine kurulu olan kurumlar bu derinliği üretmez. Hatta şirket bundan korkabilir; buradaki yönetim şifresi içe doğru büyümedir. Sırf bir etkinliği doğru yapmak için o etkinliğin derinlerine inen kişi, diğerleri tarafından, tek bir şeye saplanmış, yani içe doğru büyümüş kabul edilir; ve zanaatçı için saplantı aslında gereklidir. Bu kişi kaşla göz arasında konup kalkan ve asla yuva yapmayan danışmanın tam tersidir. Dahası, kişinin herhangi bir uğraş için becerilerini derinleştirmesi zaman alır. Üniversiteden yeni mezun olmuş genç bir meslek sahibinin incelediği deneklerden aldığı bilgilerin hangilerinin gerçekten işe yarar olduğunu anlaması genellikle üç, dört yıl alır. Kabiliyeti pratikle derinleştirmek, insanların pek çok farklı şeyi kısa sürede yapmasını isteyen kurumların amacına ters düşer. Esnek şirket akıllı insanlardan faydalanır; ama eğer bu insanlar kendini zanaatçılığa verirse sorun yaşar.

Hukuki nedenlerle ismini veremeyeceğim büyük bir yazılım firmasında çalışan ve bir zamanlar görüşme yaptığım bir grup programcıyla tekrar görüşmeye gittiğimde bu çatışmaya iyi örnek olacak bir durumla karşılaştım. Bu programcılar, firmanın henüz tamamlanmamış yazılımların çeşitli versiyonlarını önce satıp sonra tüketicilerin yaşadığı sorunlar ve tüketicilerden gelen şikayetler doğrultusunda “düzeltme”sine içerliyordu. Sendikalara büyük bir antipati duyan programcılar, “craft in code” adını verdikleri gevşek bir mesleki hareket geliştirmekteydi ve şirketin bu son derece karlı fakat düşük kaliteli uygulamadan vazgeçmesini talep ediyorlardı. Programları doğru bir şekilde geliştirmek için gereken zamanın verilmesini istiyorlardı; onlar için anlamlı çalışma, işi işin kendisi için iyi yapmaya bağlıydı.”

Richard Sennett, Yeni Kapitalizmin Kültürü, çev. Aylin Onocak, Ayrıntı Yayınları, 2015 (3. basım), s. 78.

Bifo, Avcılar-Söğütlüçeşme Üzerine

“Her sabah metroda oturan insan kalabalığını düşünelim mesela. Bu insanlar, şehrin endüstri ve finans bölgelerine, güvencesiz koşullar altında çalışmakta oldukları yerlere gitmekte olan güvencesiz işçilerdir. Herkes kulaklığını takmış, akıllı cihazlara bakmakta, yalnız ve sessiz, yanında oturan insanlara hiç bakmaksızın, hiç konuşmaksızın, hiç gülümsemeksizin ya da herhangi bir işaret mübadelesine girmeksizin oturmaktadır. Evrensel elektronik akışla yalnız ilişkileri içinde yalnız yaşlarına yolculuk etmektedir. Bilişsel ve duygulanımsal formasyonları, onları tekil olmaktan çıkma sürecinin mükemmel bir nesnesi haline getirmiştir. Etkisizleştirilmiş ve karşılıklı işleyebilirlik sisteminin düzgün, uyumlu parçaları haline gelmek üzere, duyarlı bir empatiden yoksunlaşmış bir biçimde, soyut ve fraktal bir bağlantı kurma yetisinin taşıyıcılarına dönüşmüş durumdadırlar. Sinirsel agresyondan ve gösterge-kapitalizminin dayattığı sömürüden, işlevsel varlık ile duyumsayan beden ve zihin arasındaki ayrılıktan muzdarip olsalar da, insani iletişim ve dayanışmadan aciz görünürler; kısacası herhangi bir bilinçli kolektif özneleşme sürecini başlatmakta kifayetsiz gibidirler.”

Franco “Bifo” Berardi, Gelecekten Sonra, çev. Osman Şişman & Sinem Özer, Otonom Yayıncılık, 2014, s. 154.

Ayhan Geçgin I – Romancıyı Tartışmak

Orhan Koçak’ın Tehlikeli Dönüşler ile Aylak Adam ve Ayhan Geçgin arasında inşa edilebilecek yol fikri beni de Geçgin’in romanlarından doğru uzun bir yürüyüşe çıkma konusunda ayartmıştı. Koçak’ı tenzih ederek, ben de kendi araçlarımla -ne yöne sapacağını, bir yere varıp varmayacağını bilemediğim- bir yolculuğa çıkarak, Ayhan Geçgin’in edebiyatındaki yakalamam imkansız gibi görünen uçucu düşüncelere bir nebze daha yaklaşabilmeyi umuyorum. İkinci olarak ise, diğer okurların bu romanları nerelerden okuduklarına dair içimde gelişen ilginin bir sonucu olarak Geçgin üzerine yazılan yazıları kat etmeyi deneyeceğim. Kendi adlarına değil de yolda gördükleri üzerine konuşan roman karakterleri gibi, ben de hem romanlarda gördüklerimi hem o romanlarda başkalarının gördüklerini birbirine keserek, karıştırarak, yankılayarak, zıtlaştırarak bozmaya, anlamaya, yıkmaya, öğrenmeye çalışacağım. Temelde bu ikinci kısım bir gözlem nerd’ünün izleği olacak.

Baştan planlanmış değil de kervan yolda düzülür şiarıyla çıktığım yoldaki ilk adımı, romanları okuduktan sonra internette arama yaptığımda karşıma çıkan Ayhan Geçgin eleştirilerinde fark ettiğim ortaklıklar üzerinden atacağım.

Ayhan Geçgin’in romanları edebiyat üzerine konuşan ve yazanları (tanıtım yazarları, eleştirmenler, akademisyenler, denemeciler, blog yazarları -bu benim) belli bir ele alma biçimine davet ediyor. Nisan 2017 itibariyle 4 romanı, birkaç öyküsü ve bir mektuplaşması yayımlanan Geçgin hakkında biriken eleştirel külliyata bakınca, ilgili yazılarda bazı ilginç ortaklıklar ve paylaşılan yönelimler göze çarpıyor.

Kenarda üzerine yazılmış metinleri araştırırken fark ettiğim, romanlarını tek tek ele alan yazıların yanında topyekün bir yazar değerlendirmesini amaçlayan “Ayhan Geçgin romanlarında X” temalı yazılardaki yoğunluk oldu. Metis’in internet sitesinde bastığı kitaplara dair dergilerde yazılan yazıları derlediği bölüm olmasa, internet ortamında safi “Kenarda” üzerine yazılan bir eleştiri yazısına ulaşmam belki de mümkün olmayacaktı. Geçgin, üçüncü romanı “Son Adım” ile en azından internette kitap eleştirisi/tanıtımı yazılası bir yazar statüsüne ulaşana kadar yalnızca edebiyat ile daha sıkı bağı olan kişiler, romanları hakkında yazmış. Son Adım ve Uzun Yürüyüş üzerine yazılan yazılara ise internetten bolca ulaşılabiliyor.

İlk bakışta, Kenarda’yı tek başına ele alan yazı bulamasam da, bulabildiğim değerlendirmeler arasında yazarın genel üretimini tartışmayı amaçlayan yazı başlıklarının fazlalığı ilgimi çekti. “Ayhan Geçgin Romanında Kent, Zaman, Birey” (Gün Zileli ve Ceren Cevahir Gündoğan), “Ses ve Manzara: Ayhan Geçgin Romanları” (Bülent Eken), “Ayhan Geçgin romanlarında evrensellik” (Irmak Zileli), “Vladimir Makanin ve Ayhan Geçgin: Hepimizi istila eden boşluk” (Barış Yarsel), “Ayhan Geçgin’in Düşünce Deneyi” (Nurdan Gürbilek) vb. yazılar çeşitli perspektiflerden Ayhan Geçgin Romanı’nın ne olduğunu anlatıyorlardı. Elbette böyle yazıların var olması, öncelikle, romancının romanlarında açtığı, uğraştığı, tekrarladığı, genişlettiği düşüncelerin mevcudiyetini ve tartışmaya açıklığını gösteriyordu. Öte yanda ise metinleri okumaya başladıkça, yazarın külliyatını konu ettiğini sandığım yazıların bir kısmının hiç de öyle olmadığı ayyuka çıktı.

“Vladimir Makanin ve Ayhan Geçgin: Hepimizi istila eden boşluk” metin boyunca sadece Kenarda romanı ile Makanin’in eserlerini karşılaştırıyor; “Ayhan Geçgin romanlarında evrensellik” sadece Son Adım’ı anarak Geçgin’in safi köyden kente göçen, kendi ifadesiyle, “doğulu birey”in değil bu hikaye üzerinden insanlığa dair kimlik sorunları ele aldığının altını çiziyor; “Ses ve Manzara: Ayhan Geçgin Romanları” ise Kenarda’yı ansa da temelde Gençlik Düşü üzerinden Ayhan Geçgin’de bulunması olası biricik bir edebi sesi edebiyat ve felsefe tarihi üzerinden ağır referanslarla teşhis ediyordu.

Neden bu eleştiri yazarları, romancının bir veya iki kitabına bakarak romancının toptan vesikasını çekme telaşındalar? Ya da bu bir telaş değil, Geçgin’in romanlarında halihazırda paylaşılan düşüncelerin, dilin, anlatıların tek örnek üzerinden incelenebileceğine dair bir saptama mı? Romancının tüm eserlerinde ortak olanlar, tekil olarak bir romanındaki arayışından daha mı değerli? Yoksa tek tek kitaplarına girmek biraz zorlu bir deneyim olduğundan, tek bir kitabı üzerine konuşmayı denerken genel külliyatıyla ortaklaştırmak durumu kolaylaştırıyor mu? Bu sorular elbette sadece Geçgin’in eleştirisine ait durumlar değil, romancının ifadesiyle “kekeleyen” yazarların çoğunun çevresinde böyle bir eleştiri alanı birikiyor.

Eleştirilerde sezdiğim bir diğer nokta, romanlardaki cümlelerin ve paragrafların eleştiri yazılarında kullanılma oranı oldu. Birçok eleştiri adeta romanlardan cümlelerin birbirine montajlanması sırasında araya eleştirmenin bir iki cümle ve kavram ile girişi şeklindeydi. Gürbilek’in öncelikle Deleuze, Kafka, Nietzsche sonrasında heybesinde olduğunu artık öğrendiğimiz başka onlarca düşünürü işe koşarak Geçgin’in tüm romanlarına yayılan ve birbirine yansıyan pasajlarını birbirine montajlayarak sonuçlar çıkardığı yazısı bunun son noktasıydı. Zileli ve Gündoğan’ın daha çok tanıtım yazısı olabilecek yazısı ise üç Geçgin pasajı ve bunlardaki ortaklığı tespit eden bir cümlelik ifadelerin art arda dizilmesinden oluşuyordu. Yazdıkları genelde tanımı gereği bir yargı belirten “aforizma” olmaktan çok uzak olsa da, Geçgin’in farklı romanlarında benzer bir dil ile, tekrar ederek girip çıktığı dipsiz kuyular, okur olarak eleştiri yazarlarını derinden etkileme ve “kendini tekrardan yazdırma, söyletme” gücünü içinde taşıyor.

Son nokta olarak, yine şimdiye kadar okuduğum eleştiriler üzerinden romancının felsefi ve edebi olarak hangi bağlamlar, kaynaklar ve akrabalıklar üzerinden okunduğunun kaba bir dökümünü yapmaya çalışacağım. “Acaba Geçgin hakkında yazanlar kendi corpus’larını romancının üzerine yığarak kendi düşüncelerine romancıyı alet ediyor, kendi düşünce akışlarında kolonize ediyor olabilirler mi? Ya da tam tersi olarak Ayhan Geçgin bizzat nerelerden okunabileceğini okur ve eleştirmenlere fısıldıyor olabilir mi?” gibi bir sorunun peşinden gideceğim. Bu soruların kesin cevapları cılız bir ihtimal ve hiç kimseye kabul ettirilemeyecek bir iddia olurdu, yine de cevabı değil, sorusu heyecan veren bir araştırma nesnesi benim için.

Kurbağalara İnanıyorum’daki ilk mektup, Barış Bıçakçı’nın “Ayhan’ın tavsiyesiyle J. M. Coetzee’nin Romancının Romanı’nı okudum.” ile başlıyor. Geçgin bir röportajında yine ilgili romandan bahsediyor. Coetzee romanında bir yazarı anlatıyor, Costello’yu. Costello anlatı içinde Kafka’nın Akademi için Bir Rapor öyküsündeki (maymun/insan) Kızıl Peter’i derinlemesine tartıştığı bir sunum yapıyor. Gürbilek de Ayhan Geçgin eleştirisine Kafka’yı, Coetzee’yi ve Kızıl Peter’i işe koşarak başlıyor. Aynı şekilde Gençlik Düşü’nde Deleuze’den bahsedilmesini de önemsiyor Gürbilek, okumasının yapıtaşı olarak bu filozofu seçiyor. Buradaki kaynaklar bizzat Geçgin’in çağırdığı kaynaklar. Bu kaynaklar Geçgin’in mektuplarında bahsini ettiği diğer pek çok yazar, felsefeci veya düşünce hattı üzerinden genişletilebilir, başka yazılarda büyük ihtimalle yapılıyordur.

Bir diğer referans-yoğun eleştiride Bülent Eken, yazısına geçmişte yazılan değerlendirmelerden sözü açarak diğerlerinin pek anlamadıklarını ifşa ettiklerini fark etmesiyle adeta Ayhan Geçgin’i doğru okuma ve anlama yolunu gösteriyor. Burada da mevcut olan Deleuze ve Kafka’nın bir adım önüne Ranciere ve Flaubert yerleşiyor.

Türkiye’deki edebiyattan Ayhan Geçgin’le kesişen yollarda yürüyen yazarlardan eleştiriler içerisinde tekrarlananlar Hasan Ali Toptaş, Hüseyin Kıran, Latife Tekin, Yusuf Atılgan, Ahmet Hamdi Tanpınar, Bilge Karasu, Oğuz Atay.

Henüz ilk yazıdan başarısızlığa mahkum gibi görünen bu yolda bakalım yürüyebilecek miyim.

Yazıyı bitirdikten birkaç saat sonra Koçak’ın Tehlikeli Dönüşler’deki şerhine henüz vardım. Sonradan bakmak için buraya eklemem gerekti. Ben cebelleşirken, o çok daha sarih bir dille Geçgin’in nerelerden okunabileceğini ve bu okumaların kaçınılmaz olup olmadıklarını söylemiş girişinin sonunda.

“Buraya kadar söz alan yorumcuların hepsi yol gösterecek bize; Lukacs, Naci, Bloch, sonra Ekrem Işın ve Orhan Kemal. En çok da Benjamin. Öte yandan hepsinin söylediklerini fazla itiraz etmeksizin büken, burkan Lacan var. Burada hemen şunu söylemeliyiz: Geçgin’in metinleri bir tartışma forumudur, kahramanları da “şahıs” olmanın ötesinde, farklı düşüncelerin birbiriyle çekişme içine girdiği birer platform. Orada çekişen Emmanuel Levinas ile Maurice Blanchot veya Gille Deleuze’ü hiç dikkate almadan okumak da mümkündür elbet. Ama almak, alabildiğimizce almak, daha yararlı olur. Öte yandan, Aylak Adam da Geçgin’in durduğu yerden bakıldığında biraz öyle görünüyor: “Sartre” ile “Freud” arasında (özgürlükle belirlenmişlik arasında) bir çekişme alanı açılmıştır Atılgan’da. Galibin peşinen belirlenmiş olması, tartışmanın ilginçliğini azaltmadığı gibi romanın bize hala niçin zevk vermeye devam ettiği hakkında da bir şeyler söyler.” (sf. 46)

Wanderlust: A History of Walking | Rebecca Solnit

The book starts with 24 epigraphs, you estimate how many references would be given in the actual essays.

It’s the far most comprehensive text I’ve read on the history of walking. The last collection of essays I’ve read was David Le Breton’s In Praise of Walking which cannot draw near to Solnit’s book. She contains and surpasses Le Breton.

Wanderlust starts with a pretty subjective form in the first chapter where Solnit opens up her personal passion for walking as an action in her personal life that reaches up to the anti-nuclear protests, spatio-temporal contemplations, resistance against productivity-freak society, critique of anti-democratic city planning that subjugates the public spaces and coop people up in private ones. However, there were so many descriptions and prose about the roads Solnit walks which made me think of the rest of the book as a referenced-travelogue which combines some attributions to the famous walkers while telling her own, personal walking history.

I noticed that I was wrong, as the book unwraps, Solnit leaps from the philosophers to wanderers; history of gardens (one of my favourite historiography as a non-European) to mountain tops; walking-related record holders to marches, protests, pilgrims; from the evolutionary discourses on walking humans (weirdest part); from Dickens to Abramovic; combinations of trains-cars-planes and suburbs-sun tanning-treadmills, from New Mexico to England and then to Paris and finally reaches Las Vegas. Solnit’s historical analyses of walking in relation to class, gender, mode of production gives great insights about how we think about walking today and what are the sources of these ideas.

The hazard of that wide and loaded compilation is chucking away the reader with some subjectively non-interesting passages. For example, the parts about mountaineering did not interest me that much because I’m mostly interested in urban walks. Nevertheless, someone else may think the opposite and the reader always has the right to skip -which I didn’t.

Last but not least, I enjoyed and learned a lot while reading Solnit’s feminist interventions after referencing twenty male authors about a subject. First she criticizes the authors with a witty and dark tone and proceeds with a political, historical and intellectual analysis of the era where referenced authors live and produce their ideas. The part where she criticizes and makes fun of the authors who both love walking and preaching sermons to the readers (i.e. ‘one should always walk alone’) and the pages where she subverts male authors’ memoirs (Kerouac) by replacing them with a female wanderer are exhilarating.

With a hope to encounter with Solnit in a crowded, rainwashed, neon-lit city at night,

Romancının Romanı – J. M. Coetzee

Türkçeye Romancının Romanı olarak çevrilen bu metni internette “Novelist’s Novel” diye bir süre aratıp bulamayıp, orijinal başlığının romandaki yazarın adı olan “Elisabeth Costello” olduğunu öğrendim. Romancının Romanı, cesur ve iki yoruma açık bir çeviri hamlesi, ilk gördüğümde benim zihnimde yanlış anlamı uyanmış ve yanlış saiklerle okumaya başlamışım. Pişman değilim. Beklediğim gibi, bir romancının, roman yazım sürecini anlatmıyordu fakat bir romancının düşünceleri, geçmişi ve çevresini deşiyordu. Roman ile deneme, felsefi metin ve edebiyat eleştirisi arası gidip gelen, benzerine -herhalde modern romanda sık rastlanan fakat- benim pek rastlamadığım bir romandı.

Elisabeth’in üniversitede, entelektüel elitlere hitaben bir gemi gezintisinde veya ödül töreninde verdiği oldukça iddialı ve tartışmalı dersleri (Edebiyatta Gerçeklik, Kötülük Sorunu, Hayvanların Yaşamları) veya çevresinden kişilerin aynı derecede iddialı sunumlarını (Nijeryalı Yazar Egudu’nun “Afrika’da Roman” veya Elisabeth’in kardeşinin “Afrika’da İnsan Bilimleri”) verdikten sonra dinleyenler ve Elisabeth’in kendi fikirleri çarpıştırılarak, araya küçük olaylar, hatıralar, kısıtlı yan karakterler koyarak bir kurgu yapıyor Coetzee.

Coetzee’yi ilk okuduğumdan beri hep böyle bir klişe ifade yazmak istedim. Avusturalya’da yaşayan, Güney Afrikalı, Afrikaner bir erkek yazar olarak Coetzee’nin, dünyanın çeşitli yerlerini (Afrika hariç değil) dolaşan, 60’larında Avusturalya’lı bir kadın yazarın zihniyet dünyasını anlatma hali beni etkiliyor. “Ben”i, “bir başkası” ile bu denli dengeli düşünebilmek, anlatabilmek, kendi fikirlerini, bunlara karşı alabileceği olası tepkilerden doğan korkularını, tutkularını, kararsızlıklarını bu kurgusal karaktere ve onu içine soktuğu dünyaya bakarak düşleyebilmek ne acayip bir beceri.

Romanda öne sürülen düşüncelerin, hiçbir anda öne sürenin haklılığı gözetilerek verilmemesi, her düşüncenin ya söyleyen tarafından çekinceleri hissettirilerek ya da bir karşı görüşe daima yer verilerek aktarılması, böylesi “düşünceler üzerine kurulu” bir romanı, iddialar bütünü olmaktan alıp, sonsuz diyaloglar nehrine çevirmiş. Elisabeth çıkıp, “mezbahalar soykırımları önceler, kurar. Hayvanların katliamı, II. Dünya Savaşı’nda Yahudilere yapılanların bir başka örneğidir.” diye konuşurken, bir Yahudi, Elisabeth’in kurduğu analojinin sorunları üzerine kendisine bir protesto mektubu gönderiyor. Coetzee bunu iki tarafın dünyasına da girerek yazabiliyor. “Hayvanların Yaşamları” bölümü, vejetaryen/ekolojist ve bu kanadın eleştirisine dair öyle kapıları zorluyor ki, bende sunumu birebir kopyalayıp, herhangi bir yerde (Banvit sponsorluğunda bir söyleşide) sunup tartışma başlatma isteği uyandırdı.

Aynı şekilde, Afrikalı bir yazarın “Afrika’da Roman” konusundaki fikirlerini, Elisabeth, çok da hoşlaşmadığı bu yazarın üzerine sert argümanlarla giderek tartışabiliyor. Afrika’da AIDS’lilere gönüllü yardım eden bir rahibe olan kardeşinin “akıl, bilim, hümanizm başarısız oldu, Hristiyanlığa dönüş tek çözüm” minvalindeki fikirleri romandaki bir başka ekstremite örneği olarak kendine yer buluyor. Elisabeth’in erkek kardeşi John (aaa, Coetzee’nin adı) Elisabeth üzerine kitap çıkaran birisiyle sevişiyor veya aynı adamın felsefeci sevgilisi, John’un bunamış olduğunu düşündüğü annesinin çiğ felsefeden-anlamayan-romancı fikirleriyle alay ediyor, Elisabeth sunumunda eleştireceği bir yazarı dinleyiciler arasında buluyor vb. küçük entelektüel güç mücadeleleri de fikirsel tartışmaları, tartışma halinin duygusal yanlarını da es geçmeden, sinsi sinsi aralara giriyor.

Eş zamanlı okuduğum Homo Deus ve Romancının Romanı’nın “akıl, hümanizm, birey olma hali, hayvanlarla ilişkimiz, bilinç nedir” üzerine çok benzer meselelerden çıkıp çok farklı uçlara yol alan düşünce evrenlerini ise tartışmak için yeterli göremiyorum kendimi, henüz tam yolumu bulamadım. Bu tartışmaları Franz Kafka ve edebiyat bohçasıyla yapınca Coetzee, Stephen Hawking ve pozitif bilim ilgisiyle yapınca Yuval Noah Harari çıkıyor ortaya sanki… İki kitabın da çeşitli noktalarında ortak referans verdiği, benim de bu kitaplarla öğrendiğim, tarihsel önemi olan bir makaleyi bırakarak çekiliyorum.

“What is it like to be a bat?” – Thomas Nagel, 1974