Huws, Gündelik Hayattan Dört Tekno-Pesimist Kare

Akademik bir emek analiz metninin tasvirlere alan açan giriş bölümünde, sevdiğim öykülerde bulduğum bir yakınlığı buldum. Etrafıma baktığımda yer yer düşündüğüm şeyleri öyküleştirerek anlatan bir yazarı yani. Huws’un karanlık dijital anları, Erykah Badu’nun “Phone Down” şarkısını hatırlattı. Problemi sadece telefon ya da dolayımlayan üçüncü parti araçlar değil tabii ki, her bir eylemden altyapıyı ve organizasyonu kuran şirketlerin kar ettiği iletişim araçlarına gömülmüş ve onların dolayımı olmadan iletişim kurmayı unutmuş bir bireyler toplamı görüyor kafasını kaldırıp baktığında. Buradan doğru da sermayenin dijital ürünlerinin toplumsal ilişkilerin içine sızmaktaki kuvvetinin altını çizmek istiyor. Her ne kadar kamusal alanlarda insanların kendilerini bu denli yabancıya veya yakınına kapatmasını, kendi ekranına hapsolmasını onlar adına da değil, kendi adıma, onlarla iletişim kurmak konusunda yoksunlaştırıldığım için üzücü buluyor olsam da bağlantılılık halinin bu dört kareyle karakterize edildiğini düşünmüyorum, yazar da düşünmüyordur. O cihazlara gömülen bizlerin zaman zaman otobüslerde, konferans salonlarında, ilkokul bahçesinde, partilerde, barlarda, parklarda, çay bahçelerinde, aile içerisinde kurabilecekleri iletişim ihtimallerinin daha ötesinde karşılaşmalar yaşayabildiklerini, yaşayabildiğimi, biliyorum. Dolayısıyla, ücretsiz yüz yüze muhabbet bir şey, aylık ya da kullanım bazlı internet ücretini ödedikten sonra o iletişim teknolojileri olmasaydı asla karşılaşamayacağın biriyle, bir objeyle ya da sanal veya hayali bir kamuyla bir şeyler paylaşabilmek, paylaştıklarını deneyimleyebilmek başka bir şey. Yazar burada daha çok dijitalleşen yaşamın gündelik anları nasıl sömürdüğünün altını çiziyor, olumlu etkilerini konu etmiyor. Dijital olana gömülmüşlüğü ifade ederken bastığı birkaç tahta ve detaylara olan hakimiyeti hoşuma gitti. Çağırdığı “doğrudan temas” ise bir varmış bir yokmuş gibi.

Şimdi yakın zamandaki kişisel gözlemlerimden az çok gelişigüzel seçilmiş dört fotoğraf karesine bakalım:

İlki, sokakta birlikte yürüyen, birbirleriyle değil de orada olmayan insanlarla neşeli bir şekilde yüksek sesle konuşan okul çağında bir çocuk grubu. Bir cep telefonu şirketinin, doğrudan birbirleriyle konuşmayı tercih etseler bedava olacak iletişimlerinin her dakikasından para kazandığı çok aşikâr. Kuşkusuz başka şirketler de şüphesiz onların çevrimiçi faaliyetlerinden kazanç sağlıyor; sözgelimi sosyal medya şirketleri ve buralarda reklam yapan şirketler. Ama bir de donanım sorunu var. Son çıkan akıllı telefona sahip çocuk, bu toplumsal konum göstergesiyle hava atabiliyor. Ötekilerse (işsizlerin, ayrılmış ana-babaların, yeni gelmiş göçmenlerin, bunları alamayan ya da almak da istemeyenlerin çocukları), ileri tüketici kapitalizmi altında (yanlış marka ayakkabı ya da kıyafete sahip olmak gibi) zaten var olana eklenen yetersizlik ve dışlanmışlık duygusuna açık hale getiriliyor. Sosyalliklerinin piyasa tarafından sömürgeleştirilmesi, yalnızca yeni bir kâr kaynağı olmakla kalmayıp toplumsal hayatlarının dokusuna hasar vererek gelecekteki dayanışmanın temellerini baltalamıştır.

İkinci kare, bir kafede aynı masada beraber oturan beş kişi. İkisi ustaca mesajlaşıyor, biri telefon sinyalinin zayıflığından yakınıyor, diğeri telefonuyla çevresini fotoğraflıyor, beşincisi kızgın biçimde menüye bakıyor. Hiçbiri mutlu görünmüyor. Doğrudan kişilerarası temasın zengin ve incelikli, çoklu duyusal olanaklarını kullanmak yerine, iletişimleri için sınırlı mecraları tercih ediyorlar: SMS mesajlarının steno gibi kısaltılmış yazısı, bağırılan kelimelerin boğuk sinyalleri. Kişilerarası sosyal etkileşim kalitesinin bozulmasıyla birlikte bir kez daha ticari kârlar elde ediliyor.

Üçüncü kare, çeşitli dillerde telefon konuşmasının kulakları tırmaladığı bir Londra otobüsünden. Bazısı yüksek sesli, didişken, bazısı içini döker gibi samimi, bazısı da sanki tamamen gereksiz görünecek kadar bayağı, neredeyse kaygılı bir tike sahip, bir an bile boş kalmaya dayanamıyor, iletişimde kalarak etkinlik yanılsaması veriyor: ‘Otobüsteyim. Evet, 73 numara. İşten 15 dakika önce çıktım. Evet, 20 dakikaya ordayım. Hayır, özel bir şey yok.’ Telefonlarıyla konuşma yapmayanların birçoğu parmaklarıyla kurcaladıkları elektronik cihazlara bağlı kulaklıkları takmış oturuyor. Bu, baş hizalarındaki işaretlere göre yerlerini vermeleri gereken insanlarla iletişimden kaçınmalarına olanak tanıyor. Otobüs artık, geçmişte olduğu gibi beklenmedik karşılaşmaların, yabancılarla şakalaşmanın ya da o günkü tek toplumsal bağı bu olabilecek yalnız bir kişinin moralini yükseltecek bir iletişim yeri değil. Bir yandan yatak odasının ya da mutfağın özel mahremiyeti hiç ayrım gözetmeden dünyaya haykırılırken, öte yandan aynı sosyal alanı paylaşan yabancılar doğrudan göz ardı ediliyor, ters ters bakılıyor ya da iletişim paydaşı olarak reddediliyor. Kişiselle genelin arasındaki ilişki tersyüz edilmiş görünüyor. Ama her zaman küresel iletişim şirketlerine gelir akışı yaratılıyor.

Dördüncü ve son kare, bir konferansta sahnedeki dört insana ait. Biri başkanlık ediyor, biri konuşuyor, diğer ikisi ise dizüstü bilgisayarlarına ya da iPad’lerine bakıyor. İzleyicilerin çoğu da aynı şeyi yapıyor; birçoğu bizzat beraber olmak için (bu süreçte sürüsüne bereket jet yakıtı kullanarak) hatırı sayılır mesafeler kat etmiş olmalarına rağmen hemen hemen sıfır göz temasıyla, besbelli e-postalarını inceliyor. Her durumda, doğrudan ses, dokunma yahut bakışla bedava iletişimin reddedilip, aracılığı elektronik olarak sağlanmış sohbet söz konusu. Saat farkından kuşkusuz rahatsız konuşmacılar, hazırladıkları yazıları boğuk sesle okuyor; bunları her izleyici başka bir yerde kâğıttan veya bir dizi farklı aygıttan okuyabilirdi. Hatta bazıları, konuşmacı sözünü bitirdiğinde uygun bir müdahaleye hazırlanmak için tam da bunu yapıyor olabilir. Orada olmanın amacı gerçek iletişim için herhangi bir arzudan ziyade, gelecek iş başvurularında kullanacakları bir yayının sunulduğuna dair belge almak gibi görünüyor. Bu pahalı maskaralık, doğrudan etkileşim açısından pek az şey üretir gibi gözüküyor, tabii bu e-postalarına yetişmek, cefakâr ailelerini aramak ya da bir sonraki konferans sunumunu yazmak için otel odalarına çekilecek kadar zaman fakiri olmayanlarca daha sonra barda gerçekleştirilebilir.

Ursula Huws, Küresel Dijital Ekonomide Emek, çev. Cemre Şenesen, Yordam Kitap, 2018 [kitapta 2015 yazıyor, Monthly Review Press baskısında 2014]. s. 14-6.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir