Proust Okuma Notlarım II | Okuma Notu Bile Yazamamak

Üvertür: Bu yazı romanlarla hiç ilgisi olmayan tam bir günlük girdisi oldu. Buranın günlük gibi bir yanı da olduğu için ileride dönüp bakayım diye kayıt altına almak istedim.

İşler, her zaman olduğu gibi, başta düşündüğüm yolda ilerlemedi. “İşler”, “hayat” ya da “günler” gibi kelimelerle sorumluluğu birinciden üçüncü tekile kaydırmayı seviyorum. Okumada Sodom ve Gomorra’nın başlarına geldim fakat bu okumanın şeceresini yazıyla tutma niyetimi bir türlü gerçekleştiremedim. Okumaya eş zamanlı olarak bir yandan notlar alarak, önce kitap kitap olay örgülerini ve karakterleri not etmeyi; sonra okuduklarımın bana düşündürdükleri ve hissettirdiklerini toparlayarak denemeye öykünen bir şeyler yazmaya çalışmayı; sonunda tüm kitaplar bittiğindeyse Proust üzerine metinlere bakarak oradan doğru çıkardıklarımı kaydetmeyi planlıyordum. Kişisel bir öğrenme ve arşiv çalışması gibi olabilir demiştim. Dolu dolu bir okuma yazma etkinliği… O Proust blog’larına mı özenmiştim acaba yoksa beğendiğim eleştirmen ve denemecilerin birden verdikleri referanslara, kurdukları ilişkilere mi, bilmiyorum. Olsun, alışkınım başlamamaya ya da bitirememeye, hem Marcel, Enis Akın’ın sorduğu gibi “benim sana kimseye açılmamış bir duygu borcum mu var?”, yoksa yok.

En azından yolun bu kırıldığı yerden başka bir yöne saparak devam etmeyi deneyebilirim belki. Devam edemediğim ilk nota şöyle başlamışım:

(basitliği utanç verici olsa da iki şeyi bir araya getirmeyi seviyorum)

Uzun (400+ sayfa) roman okuma pratiğim pek yok. Bunca satırı okuduktan sonra karakterleri ve olay örgüsünü hatırlamakta güçlük çekiyorum. Detayları ise genelde hiç okumamışçasına tamamen unutuyorum. Kitabı bitirir bitirmez ilk sayfaya baktığımda sanki hiç okumadığım bir roman gibi gelebiliyor. Swann’ların Tarafı’nın, gece uykuya dalmadan evvel okunan kitaplardan yola çıkarak hatıra, hayal dünyası, ince duyumsallık ve hüsran gibi romanın kalanına dair temel noktalara işaret eden 4-5 sayfalık müthiş açılışını sonradan tekrar okumasam hiç kalmayacakmış aklımda.

Sonra buradan ilerleyemeyince, vazgeçip, başka bir akşam deftere şu notu almışım:

Swann’ların Tarafı Marcel’in uyumadan önce okuduğu kitaplarla, uyku ile uyanıklık arasında bu kitaplardan doğan hayallerle açılıyor. “[K]itapta sözü edilen şey benmişim gibi gelirdi bana; bu bir kilise de olabilirdi, bir dörtlü de, I. François’yle Şarlken arasındaki rekabet de” (s.9). Basit anlamda bir karakterle özdeşleşmenin ötesinde kendini herhangi bir varlığa; kişiye, nesneye, duyguya ya da bir fikre dönüştüren Marcel zamanla bu birliktelikten ayrılarak hem okuduklarına mesafelenen hem bu sırada etrafının farkına varmaya başlayan (tren düdükleri vb.) noktaya çekildiğinde devreye bu kez de hayal dünyası ve hatıralar giriyor. ‘An’ böylece yoğunlaşıyor. Kitap, benlik, dış dünya, hayaller, hatıralar (ileriye ve geriye dönük) [1] birkaç sayfada romanın evreninin kurucu parçaları olarak yerleşiyorlar. Sonradan bunlara resimler, sonatlar, mimari vd. eklenecek.

Not almayı bırakmamın sebebine biraz yaklaştım böyle toparlayınca. Bu hızla giderek ne ilk parçayı bitirebilirim, ne devam edecek gücü bulabilirim. Yaza yaza birkaç sayfa kat edebilmişim ancak. Şimdilik, ancak alıntıları ve bağlamından koparılmış olan diğer duyguları takip etmeye devam edebilirim.

Koçak’ın Tanpınar/Kafka üzerine olup da Proust karikatürüyle açılan şu yazısına da bugünlerde denk geldim, aslında eski bir yazıymış, karikatürün aslını bir türlü bulamadım ama tahayyül edebiliyorum:

“Bir karikatür hatırlıyorum bundan kırk-elli yıl öncesinden, yabancı bir yayında görmüş olmalıyım, belki New Yorker: plajda bikinili ve “hoş” diye işaretlenmiş bir kadın Proust okuyor, yanına usulca kendi havlusunu atan sinek gibi bir genç adam yanaşıyor, sivilceli, ürkek, o zamanın “nerd”ü, diyor ki “ben de hep Proust okumak istemişimdir, yakında başlayacağım.” Bikinili kadın istifini bozmadan elindeki kitaba devam ediyor. Üçüncü kare: bilgisayarcı çocuğun havlusuna da basarak izbandut gibi bir oğlan dalmıştır sahneye, dalgalı saçlarıyla bir Adonis, bir Zaloğlu Rüstem. Dördüncü: Proust cildi kumların üzerinde, Rüstem ile bikini kol kola kabine doğru gidiyorlar. Evet, biliyoruz: zamanla bikini yaşlanacak ve böylece romanın son ciltlerine doğru ilerleyecek, yazılımcı bütün ömründe hiç vakit bulamayacak ve Rüstem de kitabı okumadan okumuş, hatta baştan sona “yazmış” olacaktır.– Ama adamın kendisi de bunun tam böyle olması gerektiğini bilir gibiydi. Bkz., Charlus’yle ilgili kısımlar.”

Karikatürü sürdüren, genişleten, biraz da tersyüz eden bir hatırlama bu. Proust okumaya başladığım yaşta genç olmasam da, bilgisayarcıyım, biraz nerd’üm, “sinek gibi”yi de kendime yakıştırıyorum. Tüm bunlar bir arada, bir denemecinin karikatürle desteklenen şablonun yanına ama hafif de dışına düşmüş olmaktan mutluyum. En çok bunu başarmış olabilirim. Yılbaşı gecesi sarhoş dolu bir sarı dolmuşta eve dönerken, çantamdan bir şiir kitabı çıkarıp okumaya başlayınca ilk iki soru “ne iş yapıyorsun?”, “bilgisayarcılar şiirden anlıyor mu yahu?” olmuştu. Bilmiyoruz ama yine de okuyoruz.

Bhupen Khakhar, Landscaping on Head, 1985

Son olarak, en azından bir Proust notu alayım: Sodom ve Gomorra’nın başlarında bir yerde, Marcel, bir salonda önceden tanıştığı biriyle karşılaşıyor fakat bir türlü o kişinin adını hatırlayamıyordu. Adını hatırlayamadığımız birini görünce zihnimizden neler geçer diye düşünerek o saniyelerde zihnin dolaştığı bütün o karmaşık koridorları bir sayfada anlatıyordu. Bu pasajı okuyunca, yazarın ustalaştığı alanlardan birini anlamaya yakınlaştığımı hissettim. Diğer insanlarla paylaştığımız o gündelik deneyimlerin takıntılı ve sonuna kadar gidecek anlatımını üstlenmiş bir yazar var. Bir yanda kıskançlık, statü, arzu, hafıza gibi büyük kavramların etrafında ağır ağır dolaşırken bir yanda da en tali deneyimleri küçücük parçalarına kadar söküp birleştiriyor. Okunmasının zorluğu, okurunun çoğunluğunun edebiyata görece daha düşkün olanlardan oluşması da bu yüzden olabilir mi? Zihinsel deneyimin sınırlarının uç noktalarını zorlarken tahammül noktalarını ancak yazarın çok da hayati olmayan bir konuda söyleyeceklerini önemseyenler esnetebiliyor.

“Paris’te, şehrin en çirkin semtlerinden birinde bile, öyle bir pencere bilirim ki, birçok değişik sokakta yer alan, bir araya yığılmış damlardan ve mor, bazen kırmızımsı, bazen de, atmosferin çıkardığı en seçkin “suret”lerde, küllerden damıtılmış siyahlıkta bir kubbeden oluşan art arda iki, hatta üç ayrı plan görülür; Saint-Augustin Kilisesi’ne ait olan bu kubbe, bu Paris manzarasına Piranesi’nin kimi Roma manzaralarının havasını verir. Ne var ki, bu küçük gravürlerden hiçbirine hafızam ne kadar zevkle hatırlasa da, uzun süre önce kaybettiğim şeyi, yani nesneleri birer görüntü olarak algılamamıza değil de, benzeri olmayan insanlarmışçasına onlara inanmamıza yol açan duyguyu koyamadığından, hiçbiri Combray’in kilisenin arkasına düşen sokaklardaki çan kulesi görüntüsünün hatırası gibi hayatımın derin bir bölümünü hâkimiyeti altında bulundurmaz.” (Swann’ların Tarafı, s. 69-70)

[1] hatıra denen şey -henüz bulunduğum yeri hatırası değilse de, daha önce yaşadığım ve şimdi de içinde bulunabileceğim yerlerden birkaçının hatırası- kendi başıma içinden çıkamayacağım bu boşlukta beni çekip almak üzere gökyüzünden uzatılmış bir yardım eli gibi, bana geri dönerdi…” (s. 11)

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir