Özgüven, Son Hikâye

Fatih Özgüven’in öykü kitabının bu finalini, sonsuz ertelemenin bir hikâyesi olarak düşünüyorum hep. Kitabın açılışındaki Kafka alıntısı “Menziller ve yollar yoktur; yol dediğimiz şey, tereddütlerdir.” savını hakkını vererek kapatıyor burada. Kitabın başlığı da aynı tamamlanamamışlık, varamamışlık, varmak istemezlik hissini çağırıyor. Sinemaya dair kavramsallaştırmaları da benzer tipolojiler kurar: yetişkin olamayan çocuklar ve yaşlandığını fark etmeyen gençler, eyleme geçemeyen politik düşünceler (Entre les murs (2008) eleştirisi), kendiliğini tadamayan erkekler… Frédéric Gros’un analojisinde Kant kabızlık, Nietzsche ise kusma ile ilişkileniyordu. Her ne kadar Fatih Özgüven külliyatı öykü, çeviri ve eleştiri eserlerini hesaba kattığımızda bu ikisinin arasında “sağlıklı” bir noktaya denk düşüyor olsa da, yazınsal üretimi sorun ettiğini hep hissederim, o yüzden yazdığı her metni bir heyecanla okurum. Film eleştirileri diğerlerine benzemez, öyküleri de. Hep “benzememe”yi dert eder gibime gelir. Bir de bir “hafiflik” -onu hafife almak demek değildir umarım bu. Düşünsel yoğunluğunu üslubundaki hafiflikle dile getirebilmesi beni büyüler. Dört öykü kitabını gördüğüm gibi okuyup, “Türkiye Öykü Dünyası”nda yerinin olmamasını hep yadırgardım, sonra Birikim’deki bir sayıya tepeden girdiğini görüp sevinmiştim. Borges, Wilde, Kundera ve Nabokov okudum onun zihninden ama Auster başkasına kısmet oldu. Radikal yazılarının kaybolduğuna üzüldüm, onları neden derlemedi diye düşündüm. Sonra Ekranella diye fuşya pembesi bir mekânda tekrar beliriverdi, sinemayı deşmeye devam ediyor.

“ÖLDÜĞÜNDE, kendini duvarların çepeçevre kitapla dolu karanlık, kuytu, sıcak ama çok da sıcak olmayan bir apartman dairesinde buldu. Arkasında bir kapının hifif bir çıt sesi çıkararak kapandığını duydu. Korkmadı. Dönüp baktı hatta. Öyle büyük bir hafifleme olmuştu hayatın bitmesi.

Bulunduğu antre gibi yerden iki basamakla oturma odasına indi.

Yerden tavana kadar, gölgelere karışmış kitap sırtlarından meydana gelen bir fon önünde karşılıklı iki berjer duruyordu. Kendi kendine berjer diye fısıldadı, canlı hayatı boyunca kulağına tatlı ama utanç verici biçimde yabancı gelen kelimenin nihayet tadını çıkararak.

Koltuklar eski, güzel bir kadifeyle kaplıydı, minderleri oturmaktan ezilmişti. Hatta, son oturanın izi mi vardı soldakinin, ona daha yakın olanın üzerinde?

Neyse işte, o koltuk daha profesyonel görünüşlüydü. Yanı başında eski, ayaklı bir lamba duruyordu. Lambanın ipek kumaşla kaplı eski tarz şapkası hafifçe sararmıştı ama mindere düşen ışığa bakılırsa gene de o koltukta oturup kitap okuyana kusursuz bir okuma ışığı sağlıyordu. Bu eski lambalar en iyi halojenlerden daha iyi, diye aklından geçirdi, maddesel dünyanın çok ötesindeki bu noktada, alakasızca. Koltuk, oturanın ayaklarını altına almasına yetecek kadar geniş, gerektiğinde elini yana indirip okuduğu kitabı parke döşemenin üzerine koymaya izin verecek kadar alçaktı.

Gözleriyle masa aradı. Bir masa olmalıydı.

Başucunda ışık yanan koltuğunda karşısında duran, yarı kanalığa karışmış eşinin tam arkasında bir yazı masası gördü. Üzerinde kâğıt destesi mi, daktilo mu, dizüstü bilgisayarı mı olduğunu hemen çıkaramadığı dikdörtgen karaltılar vardı. Sonra bakacaktı.

Dışarıdan, yere kadar inen koyu renk perdelerin ardından, odadaki, hiçkimseyi hiçbir zaman ıslatmayacağı belli olan, hafif, kesintisiz yağmurun hışırtısı geliyordu.

Artık yazacaktı. Oturacak yazacaktı. İçi bu düşünceden duyduğu sevinçle doldu. Ölmüş olması fark etmiyordu. Hatta belki -öbür dünya hakkında ne biliyoruz?- ölmüş olması bir şeydi.

Bir gün oturup yazmaya başlayacağım deyince aklına gelen, beynine damgalanmış duran anlar birer birer yeniden aklından geçtiler. Çok gençliğinde, çamurlu bir dağ yolundan yukarıya tırmanırken karşıdaki sisler içinde tepeye baktığı an, bir keresinde aynanın önünde gömleğinin en üst düğmesini iliklerken parmaklarının beceriksizce birbirine dolandığı ve kendi kendiyle göz göze geldiği an, şarap açacağı aramak için karıştırırken mutfak çekmecesinde oluşan desene dalıp gittiği an.

Oturup yazacaktı.

Öne doğru bir-iki adım attı. Koltuğunun yanına vardı.

Elleriyle kol dayayacak yerlerine tutunarak kendini yavaşça koltuğa bıraktı. Vücudu, canlılığında her zaman kavgasız gürültüsüz birlikte yaşadığı bu makine, ona zorluk çıkarmadı. Belki biraz yağlanmaya ihtiyacı vardı.

Gömüldü koltuğa. Bacakları tam durmaları gereken yükseklikte durdular. Bacak bacak üzerine attı. Elini yumruk yapıp çenesine dayadı. Evet, ışık kusursuzdu.

Şurada oturayım biraz.

Karşısında, karanlığın içindeki öbür koltuğa baktı. Orada kimin oturmuş olabileceğini düşünmeye çalıştı. Merak etmediğini fark etti. Kendi kendisiyle, ölmüş olmasına rağmen şakaklarında uğuldayan nabzıyla, havadaki bacağının belli belirsiz titreyişiyle dopdoluydu. Çok tatlı bir histi bu.

Çok, çook zamanı vardı.”

Fatih Özgüven, Hep Yazmak İsteyenlerin Hikâyeleri, Metis Yayınları, 2010, s. 91-3.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir