Kusursuz Nihilist: Nietzsche (Okuma Notları)

Keith Ansell-Pearson, Kusursuz Nihilist: Politik Bir Düşünür Olarak Nietzsche’ye Giriş, Ayrıntı Yayınları, çev. Cem Soydemir, 1998 [1994].


“Nietzsche’nin kim olduğu sorusunu yanıtlayabilseydik, onun önünde mi, yoksa arkasında mı olduğumuza, onun karşısında mı, yoksa yanında mı yer aldığımıza karar verebilirdik. Nietzsche’nin felsefesinin daha önde gelen hedefi ise, okuyucularını özerk olmaya teşvik etmektir.” (s. 40)

“İnsan, der Nietzsche, yarattığı şeye saygı duyan ‘hürmetkar hayvan’dır (verehrendes Thier). Sorunu ise, artık güvenini yitirmiş -ya da dilerseniz felsefi diyelim- olması ve dünyayı Tanrı’ya ay­kırı, ahlâka aykırı ve gayri insani görüyor olmasından kaynaklanır. Bundan böyle, dünyayı tümüyle değersiz görerek ve bir zamanlar dünyaya gösterdiği hürmeti küçümseyerek dünya hakkında derin bir kötümserlik deneyimlemektedir. Modern insanlık böylece ken­disini, hürmetkârlığını yok ettiği takdirde aynı zamanda kendisini de yok etmek zorunda kalacağı zor bir durumda sıkışıp kalmış bulur. Nietzsche bunun, modern nihilizmin “soru işareti” (Fragezeichen) olduğunu söyler.” (s. 248)

Her ne kadar başlığında “Giriş” ifadesi barındırsa da Ansell-Pearson’ın, öncelikli olarak siyaset felsefesi üzerine çalışmayan Nietzsche’nin düşüncesinde politik olanın izini sürdüğü Kusursuz Nihilist, düşünürün dünyasına (akademide başlangıç seviyesinde okutulma anlamında) safi bir giriş niyetini taşımıyor. Bunun ötesinde, hem Nietzsche’nin yapıtları hem de ertesinde düşünürle ilişkili olarak biriken külliyatı işe koşarak modern dönemde kültürel ve siyasal alana egemen olan eğilimlerle Nietzsche düşüncesi üzerinden bir hesaplaşma içine giriyor. Düşünürün üretimini öncelikle (i) temel kavramları olan Dionysosçuluk, güç istenci, üstinsan, aynının ebedi dönüşü gibi kavramalarını açımlayarak, (ii) kronolojiye görece sadık kalarak ardıllarıyla eleştirel bir diyalog içinde okuduktan sonra (iii) esinini bu düşünürde bulan yakın dönem liberal ve feminist düşünceden örneklerle Nietzsche’nin politik düşüncedeki “buradalığı”nın altını çiziyor. Son olarak ise Nietzsche’nin öne sürdüğü “ilk kusursuz nihilist” (s. 245) tanımını deşerek kendi Nietzsche yorumunu paylaşıyor.

Ansell-Pearson’ın böylesi zorlu bir göreve girişebilmesi, kuşkusuz, Nietzsche üzerine en fazla mesai ayıran birkaç yazardan biri olarak bu kitap dışında da -Bergson ve Deleuze’ün yanı sıra- Nietzsche üzerine pek çok başka metnin yazımı ve editörlüğünü üstlenmiş olması. Öte yandan Kusursuz Nihilist ne Deleuze, Heidegger, Bataille, Klossowski vd. gibi görkemli Nietzsche yorumlarının arasına dahil edilen, ne de ilk anlamıyla “giriş” niyetiyle Nietzsche seçkilerine (reader) dahil edilen bir metin -her ne kadar Ansell-Pearson da böyle bir seçki derlemiş olsa da. Bu durum, yürüttüğü tartışmaların ne indirgeyici, basit, kolay anlaşılır olması ne de Nietzsche’nin felsefesi üzerinden yepyeni, beklenmedik, radikal kavram setleri üretme çabası gütmesine bağlanabilir. Aksine, Nietzsche ile onun mahdumları ve anneleri (Irigaray) üzerinden olabildiğince iyi ve kötünün ötesine geçmeyi amaçlayarak, zanaat yüklü, ikili zıtlıkları reddeden, düşünürün suistimaline karşı çıkan eleştirel bir diyalog kurmayı amaçlayan ve kesin argümanlardan kaçınan bir metin Kusursuz Nihilist. Aynı anda hem Nietzsche’ci (bir Nietzsche soykütüğü peşinde, mutlak bilgi iddiaları içermeyen, yazdıklarının zaman/mekana bağlı bir inşa olduğunun farkında) hem de anti-Nietzsche’ci (riskli ve radikal yorumlardan olabildiğince kaçınan, düşünürü kendi etki alanından çok uzaklaşmadan okuyan) bir pozisyona yerleştirilebilir.

Nazizmin kendi ideolojisine devşirmek için harcadığı yoğun mesaiyi saymazsak, öncelerde eleştirel teorisyenler ve varoluşçular sonrasında ise post-yapısalcı düşünürler ağırlıkta olmak üzere 20. yy’ın sonlarına doğru Nietzsche’nin kültür ve siyaset üzerine söyledikleri daha yoğun tartışılmaya başlanmış görünüyor. Siyaset felsefecisi olarak anılmamasının asıl sebebinin, kitaplarında bazı ip uçları, yer yer çelişkili toplum/birey tahayyüllerine rağmen hatları belli bir siyaset düzenini asla önermiş olmaması söylenebilir. Ansell-Pearson bunu Nietzsche’nin “sistem-karşıtı” (s. 20) oluşuna bağlıyor. Benzer şekilde Nietzsche’nin “en acımasız erkelerin en uzak çağların uzun süre gizli kalmış kötülüğü ve taşkınlıkları şeklinde yeniden canlanmasına yol açtığı”nı (s. 114) düşündüğü “devrim”lere inancının olmayışı ve kültürel olanı politik olana göre daha öncelikli görüşünü düşününce Nietzsche’nin yoğunlukla politik bir düşünür olarak ele alınmaması doğal karşılanabilir. Öte yandan, yine 20. yy’ın ikinci yarısında (i) kültürel alanın git gide daha fazla siyaset merkezli tartışmalarının içine dahil olması (eleştirel teori, ideoloji/söylem tartışmaları, post-marksizm) ve (ii) modernite, rasyonalizm ve hakikat gibi nosyonların daha sorgulanır hale gelmesi, Nietzsche’nin provokatif, David Harvey’in moderniteye atfettiği anlamıyla “yaratıcı yıkım” (creative destruction) içeren fikirlerini siyasal düşünce dünyasında daha merkezi bir yere taşıyor.

Kusursuz Nihilist, Nietzsche’nin içinde yetiştiği Bismarck Almanya’sına, politikaya dair düşüncelerinin bu toplumsal ortamdaki gelişimine, temel bazı kavramlarına ve bunların eleştirel okumalarına yer veren “Nietzsche sorunu” bölümüyle başlıyor. Nietzsche’nin bir felsefeci olarak en ayırt edici ve beklenmedik yanlarından olan üslup sorununu düşünürün “hakikat” kavramıyla ilişkisiyle birlikte okuyor. Bu ilişki aslında Nietzsche’nin kültür eleştirisi, sanata atfettiği rol, modernite ve Hıristiyanlık üzerine düşüncelerine dek varabilme imkânı üretiyor. Nietzsche’nin ayrıksı üslubunu nedenselleştiren birçok iddianın -hasta olması ve bu yüzden uzun süre okuyup yazmaması gerektiği için aforizmalar şeklinde yazmaya başlaması, yalnızlık, reddedilmişlik ve öfkesinin ürettiği hınç duygusu- ötesinde Nietzsche’nin üsluba verdiği önem dilin kurucu işlevini derinden önemsemesiyle ilişkilendiriliyor (s. 34). Nietzsche’nin bilginin gelişimini bir güç istenci, dış dünya üzerinde hakimiyet kurulması olarak görürken, bunun dil aracılığıyla yapıldığını, hakikatin hâli hazırda var olanı bulmak değil de bir yaratım süreci sonucunda ortaya çıktığını iddia ediyor Ansell-Pearson. Bu elbette Foucault’nun da Nietzsche mirâsından devralıp geliştirdiği temel bir yön. “Nietzsche’nin üslup takıntısı perspektifsel hakikat ve bilgi teorisinin ayrılmaz bir parçasıdır.” (s. 37) alıntısı Nietzsche’nin kendi retoriğiyle kurmaya çalıştığı felsefi hakikati açık bir şekilde ortaya koyuyor. Bu iddiası, kendini “geleceğin felsefesi”ni yapmaya adamış bir düşünür için dilin ve diğer sembolik yapıların sosyal üretiminin sorgulandığı 20. yy’da önemli bir kaynak olmasını sağlayan yıkıcı tezlerinden birini oluşturuyor. Ardından gelişen dilbilim, göstergebilim, soykütük araştırmalarının Nietzsche’nin mirasıyla ilişkisinin dolaylı yoldan altı çiziliyor bu girişte.

Nietzsche’nin kişisel olarak güncel siyasete karşı politik konumlanışı, pek çok yakın dönem entelektüeli gibi siyasete yaklaşımında öne çıkan özelliklerden değil. Angaje bir entelektüel ve filozof olmayan Nietzsche’nin, gençliğinde devletçi ideolojiyle gönüllü askerlik yapmaya karar vermesiyle başlayan kısa bir flörtleşme döneminin ardından Alman siyasetiyle bağlarının tamamen koptuğunun altını çiziyor Ansell-Pearson. Liberalizm eleştirisinin temelinde yatan Almanya merkezli düşüncesinin de, milliyetçiliğin ürettiği kültürün liberalizmin ideallerini tahrip etmesinden ileri geldiğini ifade ediyor. Pek çok farklı bölümde Ansell-Pearson, Nietzsche’de temel bir eleştiri olarak Hıristiyanlığın, milliyetçiliğin, ekonomik ilgilerin hakimiyetine giren liberalizmin ve modern rasyonalitenin, düşünürün “ideal kültür” olarak kavramsallaştırdığı, insanlığın ulaşması gerektiği nokta olarak konumladığı kültürel zenginlikten toplumu uzaklaştırdığını örnekliyor.

“Dionysosça” düşüncesi ise tam da Nietzsche’nin Hıristiyanlık öğretisine karşı kendini konumladığı pozisyonu ifade etmekte işlevli bir kavram olarak sunuluyor. İlk önemli eseri olan Tragedyanın Doğuşu’nda Antik Yunan sanatında bulduğu ikilik olarak; düş, ışık, güzellik yanılsaması, rasyonalite, nesnellik, maddiyat ile ilişkilendirdiği Apollonca düşünce ve buna karşı önerdiği tinsel, müzikle ifade edilen, “öznel olan her şeyin eksiksiz kendinden geçme içinde kaybolduğu esrime” (s. 91) olarak ifade edilen Dionysosçu düşünce Nietzsche’ye yaklaşmak için değerli bir ilk adım Ansell-Pearson’a göre. Hem de, diğer pek çok Nietzsche yorumcusu gibi bu Apollonca ve Dionysosça ikiliğini basit bir zıtlık olarak değil, Nietzsche’nin “bütünün büyük ekonomisi” (s. 74) olarak adlandırdığı, yaşama genel bakışta birlikte var olan, birbirini tamamen değillemeyen fakat birinin diğerine büyük ölçüde üstünlük kurduğu bir ikilik olarak okuyor. Bu okuma Nietzsche’yi kolayca akla karşı duyguyu, huzura karşı yıkımı, adalete karşı zulmü savunan bir düşünür olarak okuma kolaycılığından sıyırıyor.

Her ne kadar Nietzsche, bir süre Dionysosca kültürü Wagner’de bulduğuna inanmış olsa da Wagner’in klasik Hıristiyan ahlâkını övdüğü ve sürdüğünü düşündüğü, Bayreuth’daki Parsifal operası deneyiminden sonra, Ansell-Pearson’a göre “gençliğinin politik idealizmi ve kültürel romantizminden kopuş” (s. 47) yaşıyor. Bu kopuşun Nietzsche’nin varoluşu anlamak için insanlığa bir trajedi olarak bakmasını, “nihilizm”i hem tarihsel bir sürecin sonucu hem de kişisel bir deneyim olarak bu trajedinin içine yerleştirmesine ve bu trajedi ile ilişkilendirilebilinecek diğer önemli kavramları aynının ebedi dönüşü ve üstinsan kavramlarına varmasını engellemediğini görüyoruz. Nietzsche’nin idealleştirdiği kültüre ve insanlık durumuna ulaşma isteği, tüm yaşamına sinen bir “romantizm” olarak okunabilir belki de. Fakat şöyle de düşünülebilir, ilk zamanlarında arayışını “geçmiş”e dayandıran bir düşünür olarak Nietzsche belki de Wagner olayından sonra “geleceğin” felsefecisi olmaya, arayışını geçmişten diriltmek yerine kendisinin kurması gerektiğinin farkına varmış olabilir. Nitekim, halkın hep beraber acıları, ıstırapları, çıkış yollarını deneyimlediği hâliyle trajediye olan ilgisini, yıllarca münzevi bir hayat sürerek yaşam üstüne düşünen sonra çıkıp bunu kamusal alanlarda halkla paylaşan, alaycı ve bilge Zerdüşt’ü karşılaştırarak iki yaklaşımın ortaklıkları ve zıtlıkları üzerine düşünülebilir.

‘Politikaya karşı kültür’ görüşü Nietzsche’yi çağdaşı ve ardılı olan pek çok siyaset düşünüründen ayrılan bir noktada konumlarken, ideal kültür kavramsallaştırması da basitçe “iyi, yüce, sağlıklı” olarak tanımlanamaz Ansell-Pearson’a göre. “Nietzsche, modern kültürde eksik olan şeyin, korkutucu yönleri karşısında yaşamın onaylanmasını gerektiren bu ‘güç kötüm­serliği’ olduğunu öne sürer” (s. 92). Buradaki kötümserlik ve onun kabulü, -felakete kahkahayla yaklaşma- Nietzsche’yi hümanist, eşitlikçi, adaletçi düşünürlerin uzağına yerleştirir. Köleliği, aristokratik yönetim düşüncesini savunuşu, modernite ve hatta dini ahlâk içinde yetişmiş bireye rahatsız edici gelmesinin yanı sıra mevcut toplumsal yaşam üzerine daha da rahatsız edici bir sorgulama ihtimalini barındırır. Böylesi bir kölelik ve aristokrasi reddi üzerine kurulmuş modern siyasal sistemler vaatlerini ne derecede uygulamaya geçirebilmişlerdir? Nietzsche’nin karanlık görünen vizyonu, toplumsal yapıların bir kısmında hali hazırda işler değil midir?

Bu noktada Nietzsche’nin hem kendi ve toplum arasına yerleştirdiği, hem de zengin kültürel üretim için gerekli olduğunu öngördüğü, aynı zamanda Zerdüşt ve aristokrasi savunusunun temelini oluşturan, Ansell-Pearson’ın “mesafe pathos’u” olarak adlandırdığı kavramın önemli ve radikal olduğunu düşünüyorum (s. 149). Nietzsche toplumun büyük bir kesimini “sürü ahlâkı”nca kararlar alan ve yaşamını sürdüren hegemonya altındaki bireyler olarak görerek, sürüden bir başkalaşma, ayrılma fikri kurgular. Kendi benliğiyle de yakın ilişki içinde olan Zerdüşt figürü, “Evet deme” ve “hayır deme”ye (s. 163) dair “insanı aşma” çabaları, tüm felsefesine sinen “kendi olma” ve bireyin etrafında kurulan kültürün farkına vararak içinden çıkabilme çabaları bu mesafenin üretilmesini sağlama niyetinin ürünleri olarak okunabilir. Toplumsal mesafenin en belirgin olduğu toplumsal yönetim ise aristokrasidir. Bir anti-hümanist olarak sürünün kalanı, Nietzsche’nin ilgisine üstinsan yolunda yürüyenler kadar mazhar olamaz. Ahlâkın soykütüğünü çıkarma çabası da iyi ve kötüye dair genel geçer gibi alınan ahlâki yargıların bir “önce”si olduğunu, belli tarihselliklerde -Hıristiyanlık öğretisi veya Rousseau’nun Toplum Sözleşmesi gibi- kurulduğu iddiası taşır (s. 168). “Nietzsche, ahlâkın karşısında “yaşamı desteklemesini meşrulaştırmak için kendi düşüncesinin bir doğa nosyonuna yaslandığını göstererek, “kendini alt etmeyi” yaşamın yasası olarak koyutlar” (s. 180) alıntısında ifade edildiği üzere Nietzsche’de “aşma” ideali, toplumsal adalet ve eşitlik gibi görüşlerden çok daha başat bir noktadadır.

Ansell-Pearson, Nietzscheci düşüncenin önerdiğini iddia ettiği iki temel politik eğilimden söz eder: (i) mevcut ideallerle ironik bir biçimde ilişkilenen bir hayatta kalma politikası ve (ii) zulüm politikası olarak adlandırılabilinecek, Platon’cu devlet düşüncesine yakın, felsefi yasa koyucuların oluşturduğu yeni insalık düşüncesi. İronik ilişkilenmenin bizzat Nietzsche’nin metinlerinden yapılan alıntılarda da görüleceği üzere, düşünürün üslubuna, kendi düşüncelerine ve varoluşuna içkin bir politik konumlanış olduğunu söyleyebiliriz. Ansell-Pearson, kültürel aristokrasi niyetine dair ise, Nietzsche’nin ahlâk-üstü (s. 192) bir pozisyondan meşrulaştırmaya çalıştığı aristokratik elit fikrinin ise paradoksal olduğunu ve böyle bir siyasetin nasıl yapılacağının altının doldurulmasının oldukça güç olduğunu iddia eder. Nietzsche’nin insan doğasına atfettiği güç istenci, “büyüme, yayılma, alt etme, zapt etme, hakim olma” (s. 189) içermesinden ötürü, bu karakter üslubuyla (s. 171) mücadele edebilen, bunu aşabilen kısıtlı bir elitin yaratacağı kültürel evren -gelecek- arayışındadır. Ansell-Pearson’ın buna karşı yönelttiği “‘çoğunluk’ kendi özgürlüğünü dışavurmayı arzulayan bir güç istemine sahip değil midir?” (s. 193) sorusu ise kitap boyunca süregiden Nietzsche ve politika tartışmalarındaki en temel soru olarak dikiliverir. Tam da bu böylesi bir sorunun ertesinde Nietzsche esinli siyaset fikirlerine geçtiğimizde, bu fikirlerin asla Nietzsche düşüncesini topyekûn almadıklarını, daima parçalar seçerek söylemlerine dahil ettiklerini görebiliriz.

Nietzsche’nin tehlikeli, kolay uzlaşılmaz, radikal düşünceleri ancak parçalarına ayrılarak veya genel motivasyonuna sadık kalınsa da içeriği ciddi bir biçimde dönüşüme uğratılarak başka söylemlere devşirilebilecek bir “şimşek” (başka bir bağlamda Ansell-Pearson “şimşek” metaforunu kullanıyor, s. 177) etkisi taşır. Rorty’nin “liberal ironizm”i ve Conolly’nin “radikal liberalizm”ini tartışırken Ansell-Pearson tam da bu devşirme gerilimlerini ortaya çıkararak bu görüşlerle eleştirel olarak ilişkilenen bir düşünsel potansiyel arayışına girer. Ansell-Pearson’a göre Rorty, Nietzsche’nin liberalizm eleştirileri hatırda tutulmakla beraber liberalizmin reddedilemez öz-yaratım ve adalet arasındaki aşılamaz çelişkilere rağmen, bunları bir ironiyle karşılayarak liberalizmin öz-yaratımın sağlanması hususunda en vaatkâr ideoloji olduğu iddiasındadır. Rorty’nin post-modern göreceliği Nietzsche için -burada tartışamamış olsak da- bir diğer başat görüş olan yaşamın estetizasyonu ile de harmanlarak Nietzsche’yi liberal görüşün içine, belki kısmen “rastgele” diye de ifade edebileceğimiz bir şekilde yerleştirir. Tıpkı liberalizmin kendisini “ideoloji dışı” sunma çabalarında görüldüğü gibi, Rorty de liberalizmi nazizm ve marksizm ile karşılaştırırken “ciddi olmama” nosyonuyla öne çıkarır. Ansell-Pearson’ın Nietzsche’nin bilim bahsindeki sözlerini anarken karşılaştığımız bu ciddiyet/ironi ayrımı bu kez liberalizm övgüsü için kullanılır. Rorty’nin okumasını yaratıcı bulan Ansell-Pearson’ın eleştirisinde kullandığı “[o]ysa Nietzsche, Rorty’nin aksine, seçkinciliğini gizlemez, ama aristokratik bir yönetim tarzından yana tercihte bulunurken devasa bir çoğunluğu yoksul bir yaşama mahkûm etmekte olduğunu da kabul eder.” (s. 211) cümlesi ise Nietzsche’ci düşüncenin ele avuca sığmazlığı, üzerine (post-)modernist/hümanist bir düşünce temellendirmenin güçlüğü açısından oldukça yerinde bir müdahale olarak okunabilir.

Öte yanda, Ansell-Pearson’ın finaldeki kişisel Nietzsche okumasına da sinen bir motif olarak, Alexander Nehamas’ın Nietzsche üzerine kitabı “Edebiyat Olarak Hayat” başlığında da olduğu gibi bir yaşamın, düşüncelerin “edebi” bir eser olarak tüketilmesi örneklenebilir. Ansell- Pearson’ın “[o]nun nihilizm deneyimi, taklit edilecek, göstermelik bir şey olarak değil, bir örnek olarak, daha çok, kendisinden ders alınacak bir şey, kendisinden yeni bir yaşamın doğabileceği bir şey işlevini görmektedir” (s. 245) yorumu, Nietzsche’nin bir öğretici olarak da diğer pek çok felsefeciden farklılığının altını çizer. Ansell-Pearson’a göre Nietzsche için, mutlak hakikat iddiasında bulunmamak kaba post-modern okumalarında işaret edildiği üzere “her düşünceye koşulsuz olarak aynı mesafede durmak” değil, düşünürün kendi subjektivitesini karşısındakine birebir dayatması yerine alımlayıcının aktarılan sözden kendine-dönen bir anlam üretmesi niyetini taşır. Yazarın Nietzsche ve politikaya dair görüşlerini toparladığı sonsözü de bu görüşün ışığında yazılmış.

Ansell-Pearson’ın Nietzsche’nin ürettiği birçok kavramın içinde “nihilist”e öncelik verişinin sebepleri kitabın sonsözünde açıklığa kavuşur. Yazarın Nietzsche’de bulduğu temel nokta, Batı’da Hıristiyanlığın yaşamı düzene sokan başat öğe olmaktan dışlanışı (Nietzsche’nin ifadesiyle Tanrı’nın ölmesi) ile birlikte içine düşülen etik ve politik krizin milliyetçilik yüklü liberalizm ile anlamlandırılmakta yetersiz kalındığı ve ortaya çıkan bu “nihilizm”in içinde hem ıstırap verici hem de üretici potansiyeller barındırdığıdır. Daha önce de yaşanmış olan bu durum (aynının ebedi dönüşü, bu noktada anlamlı olabilir) yeni değerlerin yaratılacağını da müjdeleyebilir. “[N]ihilizm acımasız bir mantık kapsamında gelişecek ve en azından başlangıçta kötürümleştirici bir epistemolojik ve aksiyolojik nihilizmle sonuçlansa bile meydan okumasıyla doğrudan yüzleşilmesi gerekecektir. Ama modern insanlar açmazlarının hem tehlikesinin hem de vaadinin farkına varmakla yükümlüdürler” (s. 250). Ansell-Pearson da bu yükümlülüğün altına girmeye dair bir çağrı yapark Kusursuz Nihilist’i yazarak, okuyup kendi özerkliğini okuyucuyla paylaşarak, okurdan da da bir özerklik talep eder.

 

 

 

Webster & Giddens: Enformasyon, Düşünümsellik & Gözetim

Webster, F. (2014). Theories of the Information Society (4 ed.). London & New York: Routledge.

Webster’ın kitabının 11. Bölümü olan “Enformasyon, düşünümsellik ve gözetim: Anthony Giddens” (Information, reflexivity and surveillance: Anthony Giddens) için sunum notları.


Giddens (1938 – )

Kariyerini sosyal teori ve modernitenin (17. Yüzyıldan bugüne) gelişimine adamış bir sosyolog. Sistem içi bir düşünce insanı. Tarihselcilik ve empirisizm karşıtı. Yorumsamacı denilebilir mi?

70’lerden günümüze çalıştığı konular: structuration theory (katmanlaşma, yapılanma), tarihsel sosyoloji, düşünümsel (reflexive) modernleşme, üretilmiş belirsizlik (manufactured uncertainty) hüküm sürerken alınan kararlar, pratik sonuçları üzerine çalışıyor.

3rd way (üçüncü yolculuk) ile ilişkilendirilir akademi dışında (New Labour, Bill Clinton, Tony Blair…). Son yıllarda politik mücadele alanına geçti. Önce sosyoloji tarihi üzerine, sonra yapılanma, sonra modernite, düşünümsellik, risk; şimdilerdeyse reel politik üzerine çalışıyor. Dijital devrim(?) üzerine de yazıyor.

Enformasyonun önemine dikkat çeken öngörüleri için konu ediyor Webster:

  • Enformasyon savaşı
  • Gözetim ve demokratikleşme

Giddens direkt enformasyon toplumu üzerine yazmaz, şüphe ile yaklaşır: Dönemi Radikal Modernite olarak adlandırır, modernite ile ilişkilendirilen özelliklerin artan bir hızda gelişimini görür.

Modern toplumlar başından beri bilgi toplumuydular. (Webster’ın çekincelerine uygun.) Enformasyonlaşan ilişkiler üzerine düşünülmeli fakat “yeni” bir enformasyon toplumuna girmiyoruz diye düşünür.

Modernite problematiği: Klasik sosyal teorisyenlerle ilişki içinde: Marx, Durkheim, Weber. Onlar gibi modernitenin ortaya çıkışıyla sosyolojinin de ortaya çıkışı ve amacını inceliyor: “geleneksel” toplumlardan kopuş:

  • Fabrika üretimi
  • Bürokratikleşme
  • Kentleşme
  • Bilimsel üretimin yükselişi
  • Doğayı yeni görme biçimleri

Kurumsal ve davranışsal dönüşümler…

Giddens Marx (kapitalizm), Durkheim (endüstrileşme), Weber (rasyonelleşme) yorumlarını yetersiz, basitleştirici bulur. Onların kenara ittiği iki ana meselesi vardır:

  • Yükselen gözetim
  • Şiddet, savaş ve ulus devlet

Gözetim fikri Foucault ve Weber’den etkilenir.

Enformasyonun kökeni, önemi ve gelişimine dair ilginç bir perspektif sunar.

Organization, observation and control

Hayat geçmişe oranla büyük ölçüde daha (organized) kurulmuş, organize.

Fakat bu demek değil ki, önceden daha özgürdük. Çok ciddi başka sorunlar vardı (açlık, doğa korkusu, kadınlara doğurma baskısı, yönetenlerin direkt baskısı, sınırlar..) Rousseau’cu bir “world before chains” hali yoktu.

Günümüzün rutin ve sistematik yönetilmişliği hapishanede yaşıyoruz anlamına gelmez. Artan özgürlüklerin daha iyi organizasyonel becerilerle ilişkili olduğu bile söylenebilir. Fakat başlangıç noktası şu:

“Yaşam önceden olduğuna oranla, çok daha organize olmuş durumda.”

Modern yaşamın organizasyonel becerileri: Eğitim sistemi & Besin alışveriş sistemi. Çok daha karmaşık örnekler verilebilir. Biz de bu organizasyona “güveniriz”.

Bölümün de teması olarak: Yaşam bilgisini sistematik olarak toplamalıyız, toplumsal bir yaşam sürebilmek için insanları tanımamız gerekir. “Rutin gözetim” efektif organizasyon için gerekli. Neyi ne kadar tüketirler vs. (Soru: bu günümüzde dönüşen bir şey olabilir mi? Aslında belki de gerekli değildir. Biten kaynaklar ile bitmeyen kaynaklar arasındaki ayrımı düşünebiliriz burada. Yemeği, çamaşır makinesini vs. kaç kişinin alacağı düşünülürek üretmek mantıklı ama elektriği, interneti vs. böyle üretmeyiz. Burada fiziksel olan ve enformasyonel olan arasında bir ayrım konulabilir.)

Organizasyon ve Gözlem bir ikiz olarak modern toplumda birlikte gelişmişlerdir.

Yaşam gittikçe “gömülü” (embedded) olmaktan çıkıyor, “topluluk”lara ve “doğa”ya bağımlı değil. Böyle zorunluluklar geçip gitmiş durumda. Kollektif olduğu kadar kişisel kararlar da alınabiliyor. Bunun sonucu: kaderin, “bu iş böyle yapılır” vaazının inanılırlığını kaybetmesi. Doğal limitler zorlanıyor, ahlaki iddialara karşı geliniyor (Soru: bu çok önceden de olan bir şey değil mi? Yeni “popülerleşmiş” olabilir mi?).

Şunun insanlar hep farkında sürekli: Karşımıza gelen şeyler verili değil, toplumsal olarak kurulmuş.

Moderniteyle birlikte yükselen seçim fırsatları şunu çağrıyor: yükselen bir düşünümsellik. Fakat bununla birlikte gelen de yükselen bir gözetim (bilgi toplama).

Din de böyle bir duruma geldi, dine inanmak için insanların o dine dair bilgi alması gerekiyor. (Weber miydi, din de 1 günlük kültürel bir pratik haline geldi diyen?).

Seçim ancak olanaklara dair bilgi edinildiğinde elde edilir. Bu noktada medyanın rolü de artıyor.

Gömülü olmaktan çıkış (disembedding) artan bir düşünümsellik talep ediyor, geleceğe dair de önemli sonuçları var:

  • Risk yönetimi gerekiyor. (Evlilik öncesi birlikte yaşama üzerinden örnekler.)
  • Devlet & Şirket çevre, ulaşım, tarım vs. üzerine çalışırken de aynısını yapar: gözetim ve bilgi toplama

Paradoks: Geçmiştekilere göre yapabileceklerimizin sınırları çok daha geniş. Hayatlarımız üzerinde özgürlük ve kontrol haklarımız var. Fakat yine de onlara göre daha az emin, şüpheci, kararsız, belirsiz bir durumdayız. Geleneksel sonrası toplumda yaşam paradoks dolu.

Bugünkü dünya enformasyona dair doymak bilmez bir iştahla dolu, tüm gelenekleri sorgulayan, hayatı her aşamasında “kontrol altına almaya” çalışan bir mentalite. Kurumsal, siyasal ve kişisel olarak.

Paradoxes of modernity

Gözetim hakkında yazanlar hep olumsuz yaklaşırlar. Weber örnek verilebilir.

“Specialists without spirit, sensualists without heart”, “mechanised petrification”, “iron cage”, “rational-legal organization”.

Bunlar ışığında bir ayrım yapmak gerekli:

  • Individuation (bireyleşme, fert olma): Herkesin bir kişi olarak, tekil bir kayıt altına alınması, isim, doğum tarihi, iş yaşamı, tc kimlik vs.
  • Individuality (bireylik, bireysellik): Kendi kaderini elinde tutma, kendi isteğini yapma, yaşamında kontrol sahibi olma, -fakat toplumsal örgütlenmeyle tahlike altına girmiş durumda

Bu ikisi birbirine karşıt bir biçimde gelişmekte. Bireyleşme arttıkça bireylik olumsuz etkileniyor. Öte yandan özgürlüğün yolunu açmayı da sağlıyor. Oy vermek istiyorsak, bunu sağlamalıyız. Aynı şekilde, insanlara yardım edilmesi gerekiyorsa durumları tanımlanarak ve detaylandırılarak yapılmalı.

Şöyle bir premise olabilir: “İnsanlara dair bilgi toplanacaksa, bu onların yararına olmalıdır.”

Buna örnek olarak telefon hattı verilebilir (Bunu da WhatsApp vs. Telegram üzerinden sorunsallaştırabiliriz.)

Webster, kredi kartı bilgilerinin toplanmasını da, bir özgürlük yaratımı olarak değerlendiriyor.

Diğer paradoks: Komşuluk kültüründen çıkıp yabancılık kültürüne geçtik:

  • “Community” (cemaat, aile, köy vb.) den kentsel yaşamın yabancılarıyla yaşamaya (otobüs şoförü, tezgahtar, bakkal)
  • Burada Simmel’i anarak, kapalı topluluktan yabancılarla yaşamaya geçişin hem kafa karıştırıcı hem özgürleştirici yanlarını gördük. Baskıcı bağlardan sıyrılma, anonimleşme, dedikodudan ve alaydan kurtulma vs…

Cemaat – Şehir yapısındaki ayrımda oluşan paradoks: Aslında şehirde işleyişi sürdürmek için çok daha fazla/detaylı bilgi toplanıyor bireye dair:

  • Toplanan bilginin doğası farklı
    • Pre-modern: konuşma ve hafızaya dayalı
    • Modern: dijital ve yazılı kayıtlar (izler), banka servisleri vs.

(Burada toplanan bilgiler sorunsallaştırılabilir… Toplanan bilginin doğası, ne işe yaradığı, ötekinin bilmesinin kişi için ifade ettiği anlam, “kim”in bildiği, bilgi toplanan kişinin görece anonimliği, bilgi toplamanın “önlenemezliği” vs.)

Webster Manichean (ahlaki dualizm) pozisyon’dan kaçınmayı öğütlüyor: “Daha çok veri toplanıyor, bireyin özgürlüğünü daha kısıtlıyor, organizasyon arttıkça otonomi azalır” gibi basite indirgememek lazım.

The nation state, violence and surveillance

Giddens artan gözetim ve organizasyon için dikkatini büyük ölçüde (ulus) “devlet”e veriyor. “Toplum” ve “ulus devlet” ayrımını yapmanın önemine dikkat çekiyor.

Giddens’ın argümanında merkezi bir nokta: Sınırları çizili bir alan ile tanımlanan ulus devlet için, egemenliğini sürdüğü alanda “enformasyon”un özel bir değeri var. Bu açıdan, Giddens’ın meşhur alıntısına göre, modern devletler başından beri enformasyon toplumuydular, ulus devletler merkeziyetçi yönetim adına bunu katmerledi (Burada Bauman’ın Küreselleşme metni örnek verilebilir, şehir plancılığını tartıştığı kısım.)

  • Kim vatandaşı, kim değil diye ayırt edebilmeli
  • Tahsis edebileceği kaynaklarını (planlama, yönetim) bilmeli
  • Otoriter kaynaklarını (iktidar ve denetleme) bilmeli

1] Modern dünya “ulus devletler” ile kurulmuştur. Küreselleşme süreçlerini es geçmek değildir bu elbet.

  • Bu düşünceyi destekleyen: Anti-AB eylemleri, ulusal maçlar/olimpiyatlar, siyasal hareketler
  • Milliyetçiliğin otokratik, ırkçı, savaşçı görünümleri, etnik temizlikler. Etrafında bir sürü mitik geçmiş öğesi var.

Marksistler de kabul etmeli ki işçi sınıfı “ulus devlet” söylemine “tüm dünyanın işçileri birleşin” iddiasından daha sıkı sarıldı. Fakat, “ulus” aidiyeti aynı zamanda da bir dışlamadır. Şöyle bir çağda:

  • Büyük ölçekli göçler
  • Ulusa dair yasal kavramsallaştırmalar (pasaport, yurttaş hakları vs.)

Bu dönüşüm hisler, anlamlar, ittifaklar ve kimliklerin yer aldığı kültür alanında daha gergin ve zehirli bir ortam yaratabilir.

Endüstriyel kapitalizm ulus devletlerinin çözülmesini değil, aksine güçlenmesini sağladı. Ulus devlet mali, eğitim, refah devleti, yasaya ve düzene dair uygulamaları gibi açılardan sosyal hayatı da belirleyen başlıca faktörlerden oldu.

Ulus devlet kendisini ezeli ve ebedi gibi gösterse de tarihi oldukça kısa (en fazla birkaç yüz yıl). Ne zaman sona ereceği bilinmez. Birçok devlet kendi içlerindeki uluslaşma niyetleri tarafından tehdit ediliyorlar

2] Ulus devletler yeniler ve yeniden düzenlenmeye açıklar fakat bir diğer ortaklıkları var: çoğunlukları savaş koşullarında kuruldu ve güven verici askeri savunma stratejileriyle ayakta kalmaktalar. Ulus devlet için savaşma ve savaşa hazır olma temel bir özellik.

Benedict Anderson ulus devlet için “iktidar kurumlarının” (institutions of power) bilgi kaynaklarıyla ilişkisini tartıştı: haritalar ve nüfus sayımları.

Harita: sömürgeciliğin işleticisi (tekniğe dair)

Devletin kontrolü altındaki her şeyi (kişiler, bölgeler, dinler, diller, ürünler, yapılar vs.) modelleyebilecek arayışlar var: “total surveyability”, “a totalizing classificatory grid”

Daha az dramatik olarak ifade edersek: Ulus devletin tanımı belli bir bölgede egemenlik olduğundan “savaşa hazır olmak” tüm ulus devletlerin zorunlu oldukları bir durum diyebiliriz.

3] Modern savaş/savunma 20. yy’da “toplumun genelini” çok daha büyük oranda etkileyen bir mesele haline geldi. (Roger Stahl, Militainment, Savaş Oyunları A.Ş.) 20. yy’da savaşlarda hayatını kaybedenlerde (savaşan ve sivil halk) artma oldu (öyle mi, bak?). 1. Dünya Savaşı savaş ölümleri açısından dönüm noktasıydı, can kayıpları tahmin edilemez noktalara ulaştı. 39-45 arası 45M kişi hayatını kaybetti.

Savaş hali, “endüstriyel aktivite” ve “savaşa hazır olma hali” ile ilişkili olarak toplum yapısının derinlerine nüfuz etti. Giddens’a göre 1. Dünya Savaşı sırasında ve sonrasında kimyasallar, enerji, mühendislik gibi bilimsel uğraşlar savaş ile iç içe girdi. (Klasik new-media örneği olarak Arpanet verilebilir.)

Savaş ve savunma sanayi, endüstriyel gelişim ile şekillenen bir pratik oldu, “savaşın endüstriyelleşmesi” denebilir buna da 1914-1970 arası için (Industrial Warfare). Kitle seferberliği ve endüstriyel üretim/savaş becerisi arasında yakın bir bağı imleyebiliriz.

Information War

Endüstriyel savaş hali, zamanla yerini enformasyon savaşına bıraktı (Information War):

  • (Olası) düşmanları gözlemek
  • Kaynakları enformasyon ekseninde ayarlamak
  • İçeride ve dışarıda kamuoyunu (-n algısını) yönetmek

Bilgi teknolojileri her alana girdi. Enformasyon kaynaklı silahlar (düşmanı gözleyen uydular, akıllı silahlar, vur-unut). Paradigmatik dönüşüm: artık bilgi/teknik sadece rakibi izlemek değil (Soğuk Savaş) aynı zamanda kendi eylemlerini belirleyen bir araç/(ajan?) haline geldi.

Enformasyon Savaşı’nın ayırt edici özellikleri:

  • Denizaşırı sistemleri yönetmek için dayanıklı komuta ve kontrol (command and control) sistemleri. Günümüz savaşı için bilgisayar iletişimi şart. Aynı anda hem güç hem zafiyet. Ele geçirilebilir.
  • Sovyetlerin çöküşü, soğuk savaşın bitişi, süper güçlerin sahneden çekilişi Castells’in deyimiyle “anlık savaşlar” (instant wars) problemini üretti. Küçük karşılaşmalar: yol kenarında bombalamalar, intihar eylemleri. Toplumun genelini duygusal olarak etkileyen olaylar.
  • Enformasyon savaşı toplumun mobilizasyonunu gerektirmiyor. “Askeriye”den “bilgi savaşçıları”na geçiş var, küçük bir profesyonel asker grubu karar alabiliyor. Seçkin bir askeri sınıf, teknik bilgi gerektiren cihazlarda çalışarak savaş halini yürütebiliyor. (Burada Snowden örneği verilebilir. Yine risk içeren bir uygulama.)
  • “Algı yönetimi”ne çok önem veriliyor. Kamunun mobilizasyonu savaşa katılma değil de demokratik olarak savaşı destekleme/reddetme üzerinden kuruluyor. Algı yönetimi, pek çok veçheleriyle önemli, yaşayarak öğrendi devlerler. 1991 Körfez Savaşı ilk imtihandı. İmajlar ortadaydı.
  • Enformasyon Savaşı aşırı derecede gelişmiş teknolojilerle yapılıyor. Hem askeriyeye hem enformasyon araçlarına epey yatırım yapılıyor.
  • Savaş alanı da dijitalleşti, siber-savaş teknolojileri gelişiyor.
  • Genel bir endüstriyel üretim, çaba ve yığılım gerekmiyor. Son teknoloji üretime ulaşmak yeterli oluyor.
  • “Esneklik” savaş için de geçerli. Hareketli olma, çabuk karar verme, hızlı tepki önemli.Oyun teorisi ve simulasyonlar önemli. “Belirsizliğin kesinliği” (certainty of uncertainty).
  • Önceden programlanan kararlar, otomasyon. (Sorulabilir, savaşta böyleyse gittikçe gündelik hayatta da böyle olacak denebilir mi? Toplum, askeriyeyi takip ediyor bazı açılardan.)

Symbolic struggles

Enformasyon savaşının bir yönü sembolik ve yoğunlaşan medya yayılımı. Savaş daima medyatiktir fakat artık internet siteleri, e-mail’ler, haber gruplarına yayılıyor. (Kentte şöyle bir dolaşarak küresel savaşlar hakkında bilgi edinilebilinir.)

Geçmişe göre (radyo, tv, gazete) savaş haberlerini yapan medya organları da küreselleşti.

Eskiden birinci elden deneyimlenen savaş artık medya dolayımıyla “izleniyor”. (İnönü patlaması).

“We are safer from war than ever” (Bu sorunsallaştırılabilir, Türkiye için). Gözlemci olarak haberdar oluyoruz. Enformasyon savaşını çok az kişi yürüttüğü için bizzat savaşanlarla çok daha az muhattap oluyoruz. Öte yandan savaşlara dair ön tartışmalar, haberler, stratejik planlamalar vb. Şeylere dair öncesine göre kat be kat daha haberdarız (http://mideast.liveuamap.com). Rus kışını hissetmesek de. Her an bir şeyler patlak verebilir. Giddens bu duruma yoğunlaşmış düşünümsellik (intensified reflexivity) diyor.

Her alana yayılan medyanın da önemini belirtmek gerekli. 24/7 servisler, ulusaşırı haberler, bilginin anında ulaşımı… Medya da dönüşmekte: yakınsama ve eklemlenme (convergence and integration). Guardian basılı/internet örneği.

Vietnam Savaşı’nda sınırsız erişim verildi, sonuçları ağır oldu. Sonrasında “embedded gazeteciler” vb. şekillerde ulus devletler bilgi akışını kontrol altında tutmaya çalıştılar. Yine de işbirliği yapmayan gazeteciler oluyor (Vimeo’da izlediğim, Kürdistan’a giden NY’lu fotoğraf sanatçısı, VICE. Tabi bu kişilerin etki alanı da düşünülmeli. Joey L. – Guerilla fighters of Kurdistan).

Medya araştırmaları yapanlar genelde haberleri izler ve iktidar/devlet tarafından nasıl yönlendirildiklerini saptarlar. Fakat bugün medya üretimi için bu bakış modası geçmiş bir bakıştır. Şu an daha muğlak bir durum var. Sadece “bizim çocukları destekleyin” yok çünkü medya da ulusaşırı güçlerin barındığı bir alan. İnternet, bloglar, yurttaş gazeteciliği vs. ile alan daha çok mücadeleci gücün savaştığı bir alan haline geldi. Bu çoğulculuğun artması değil savaşıma giren güçlerin artması olarak okunabilir. Fakat şu da var, artık haberler “resmi” makamların sansürüne o kadar takılmıyor. (Türkiye için durum yine biraz daha çetrefilli).

Surveillance and national defence

Soğuk savaşın bitişiyle savunma kurumlarının ortadan kalktığını söyleyenler olabilir. Soğuk savaş gözetim için bir varoluş sebebiydi fakat hala bu sebepler üretilmekte (Ortadoğu). Bu alanda hala ciddi çalışmalar mevcut.

Uydular vb. Araçlarla gizli gözetim sürüyor.

Ülkeler sadece ülke dışı düşmanlarını değil kendi vatandaşlarını da gözlüyorlar (Devletin bankalara erişimi var mesela. Bitcoin vb. araçlarla bankacılık da ulusaşırılaşırsa bu dönüşebilir.).

Öte yanda terörist saldırlar da artmakta. “İçimizdeki düşman”ı aramak için yapılan çalışmalar gözetimi artırıyor. İçeride ve dışarıda artan gözetim çabaları ise David Lyon’un “kategorik şüphe” (categorical suspicion) diye adlandırdığı durumu doğuruyor.

Human rights regimes

Enformasyon savaşlarının paradoksal etkileri var. Öte yanda “insan hakları” iddiaları yükseliyor. Yerel muhalif sesler öyle ya da böyle duyuluyor. Sebepleri:

  • Demokrasinin yayılımı
  • Daha fazla haber dağılımı
  • TV belgeselleri
  • Modern seyahatler
  • Af Örgütü, Sınır Tanımayan Doktorlar gibi NGO’lar

Bu örgütler/çabalar tekil bir mesaj vermek yerine “global vatandaşlar” olarak hak ihlallerine dikkat çekiyorlar. Bir şey yapmalı diye düşünüyorlar.

Küreselleşme ve komünizm fikrinin çöküşüyle entelektüeller de kendilerinden çok uzaktaki hak ihlallerine dikkat çekiyorlar.

Giddens’ın “düşmansız devletler” (states without enemies) görüşü. Köktenci (fundamentalist) örgütlerle mücadelelerin doğuşu. Bu bir dönüşüm anlamına geliyor, Havel’in de altını çizdiği üzere, devletlerin pozisyonları bu durumlarda kendi sınırlarını korumakla ilgili değil, dünya barışı ile ilgili bir hale geliyor. 2. Dünya Savaşı ve Nazi Almanya’sının Yahudi’lere yaptıklarını düşününce bu yeni bir gelişme.

Eskiden çok fazla ölüm olurken bunlar bir şekilde geçiştirilebiliyordu. Bugün savaş cinayetleri kayıt altına alındığı ve kamuoyunda etki uyandırdığı için daha kaçınılan şeyler. Öte yanda Suriye’deki savaş bir şekilde yürütülebiliniyor. Medyanın olayları iletimi de asimetrik güç ilişkileriyle bağlantılı.

Citizenship and surveillance

Şu ana kadar Enformasyon Savaşı bağlamında ulus devleti askeri yapılanmalarıyla gözetimin ilişkisinden bahsedildi fakat bu gözetimin başka bir yönü daha var: devletin yurttaşlarıyla ilişkisi.

Ulus devletin sınırlarını koruyabilmek için önce sınırları içindeki çalkantıyı durdurması gerekiyor. Giddens buna “dahili pasifleştirme” (internal pacification) diyor. İlk adım, nüfus sayımı. Tarihi ise 19. yy sonlarına gidiyor. Giddens’a göre yönetsel güç kendi iç düzenlemelerine dair enformasyon toplamadıkça işleyemez. Askere almak için erkeklerin takibi… Vatandaşlık ülkede yaşayan kişi yurtdışına çıktığında vb. Durumlarda ülkesiyle kontratını sürdürmesi anlamına gelir.

Refah devletinin faydaları da kitle gözetiminin temel uygulamalarındandır. Bu sayede yurttaşlar sürekli olarak sınıflandırılır, “kategorik ilgi” işler.

Dangers of surveillance

Ulus devletin gözetim ihtiyacı yurttaşlarının “güvenlik ihtiyaçlarını” ya da “hak ve görevlerini” belirleme ihtiyacından doğuyor ve bir “gözetleme toplumu” ortaya çıkıyor.

Kişiler hakkında polis dosyalarının tutulmasının o kişilerin adil yargılanmaları ve tutuklanmalarıyla ilgili sorunlu ilişkilerini inceleyen yoğun bir literatür var.

Devlet gözetimine dair iki temel çekince var:

  • Güvenlik servisleri iş edinme, sağlık ve banka kayıtlarına ulaşabilir
  • Alakasız veritabanlarının karışması

Dijitalleşen kayıtlarla birlikte bunların kesişmesi daha olanaklı. Elektronik kimliklerle “kişisel portre”nin oluşumu ihtimali söz konusu. Devlet için verimli bir çözüm bu.

Öte yandan, gizli verilerin kaybedilme ihtimali var.

Burada Panoptikon tartışması devreye giriyor. Jeremy Bentham’dan Foucault’ya uzanan panoptikon literatüründe, elektronik cihazlarla günümüzde bu durum epey olası.

Toplanan veriler vatandaşların yaşamlarının dönüşmesine de hizmet ediyor. Boşanma oranları. Bu da reflexive modernization ile ilgili.

Bauman’ın “post-panoptican” iddiaları: tek bir merkezden değil, her yerden gözetlenme. Ağaçlar yerine otlar metaforu. Manuel de Landa’nın askeri gözetim görüşleri bir “makine görüşü” (machine vision) öngörüsünde bulunuyor, gördüğü her şeyi kategorize eden bir program, bu anlamda “panspectron”, yani “optik olmayan istihbarat toplama makinesi”.

Şunu anlamak gerekli: gözetim modern toplumların temel uğraşlarından ve buna karşı mücadele için temel, tekil, basit bir siyasal programdan söz edilemez.

Corporate surveillance

Ulus devlet üzerinden ilerleyen bu gözetim tartışmasında sermayenin de gözetleme sistemlerini unutmamak gerekir. Giddens da es geçmez bu yanı. Sermaye için de yatırımlarını garantiye almasının ve operasyonel stratejiler geliştirmesinin en iyi yoludur. Yöneticiler sermaye ilgilerini bu yönde artırmak için inceler, analiz eder, planlar.

Taylor’un işin efektifliğini artırma amaçlı yürüttüğü tartışmalar burada önemli. Yönetilenler üzerinde ne kadar kontrol sağlanması gerektiği, işin “beyin takımı” ve “kol gücü” olarak karakterize edilişi.

Şirket kapitalizmi 20. yy başından beri 3 açıdan gelişti:

  • Şirketler mekansal olarak genişledi (ulusal ve ulusaşırı)
  • Konsolidasyon gerçekleşti, birkaç şirket monopoli kurdu
  • Şirketler toplumun derinliklerine nüfuz etmeyi başardı, herkes müşterileri.

Şirketlerin kullanıcı profillemeleri. Walmart vakasından online e-commerce sitelerine…

Sosyal medya kullanıcılarının satılması… Bir servis ücretsizse, ürün sizsiniz.

Temas noktaları

  • Bauman, Küreselleşme
    • Harita kullanımı (bilgi toplamanın geleneksel modaliteleri)
    • Bauman’da ulus devletin düşüşü ve Giddens’da önemi karşılaştırması
    • Bauman’da panoptikon’un düşüşü, hapishane örneği, Giddens’daki iki yönlü gözetim tartışmaları
    • Zaman/mekan ilişkileri (Bauman, Giddens, Harvey)
  • Genel olarak yorumların ve tespitlerin Batı-merkezli, hatta gelişmiş kentler üzerinden oluşu
  • Ulrich Beck, Risk Toplumu
    • Otomasyon ile yok olacak işler üzerine yürütülen tartışmalar
  • Zizek, Tamagotchi
    • Burada ne diyeceğim emin değilim, güzel bir anektod olarak Zizek & Sanal Bebek
  • “Bu kadar bilgi topluyorlar, bana daha iyi önerilerle gelsinler artık, bilmeleri lazım neyi nasıl sevdiğimi, istediğimi…”
    • Giddens’ın gözetimi olumlayan yorumlarına dair IT-nerd örneği
  • Algorithms to Live By – Brian Christian, Tom Griffiths
    • Düşünümselliğin günümüzde ulaştığı uç noktalardan, yaşamı algoritmalarla yaşamak
  • Weapons of Math Destruction – Cathy O’Neill
    • Gözetimin günümüzde nasıl otomasyona bağlandığı, günlük yaşamdan bir vaka
  • Adam Curtis, Hypernormalisation (documentary)
    • Belgeselci Curtis’in toplumu nasıl okuduğu, Webster’ın farklı okumaları birlikte değerlendirişi, topyekun bir analizin imkanı, post post post kavramlar yaratma üzerine
  • IŞİD & Las Vegas Saldırısı: risk, teknolojinin getirdiği zarar ihtimali
    • Güncel bir vaka analizi, gündelik risk, teknoloji ve medya görünürlüğü ile ilişkisi
  • Beck, Giddens, Bauman: üst seviye soyutlamalar, empirik veri üzerine kurulmayış, kolay yanlışlanabilirlik

İnsanlara, topluma dair toplanan bilginin amansız artışı vs. geleceğin mutlak kestirilemezliği paradoksu (Bauman, Guardian)