Romancının Romanı – J. M. Coetzee

Türkçeye Romancının Romanı olarak çevrilen bu metni internette “Novelist’s Novel” diye bir süre aratıp bulamayıp, orijinal başlığının romandaki yazarın adı olan “Elisabeth Costello” olduğunu öğrendim. Romancının Romanı, cesur ve iki yoruma açık bir çeviri hamlesi, ilk gördüğümde benim zihnimde yanlış anlamı uyanmış ve yanlış saiklerle okumaya başlamışım. Pişman değilim. Beklediğim gibi, bir romancının, roman yazım sürecini anlatmıyordu fakat bir romancının düşünceleri, geçmişi ve çevresini deşiyordu. Roman ile deneme, felsefi metin ve edebiyat eleştirisi arası gidip gelen, benzerine -herhalde modern romanda sık rastlanan fakat- benim pek rastlamadığım bir romandı.

Elisabeth’in üniversitede, entelektüel elitlere hitaben bir gemi gezintisinde veya ödül töreninde verdiği oldukça iddialı ve tartışmalı dersleri (Edebiyatta Gerçeklik, Kötülük Sorunu, Hayvanların Yaşamları) veya çevresinden kişilerin aynı derecede iddialı sunumlarını (Nijeryalı Yazar Egudu’nun “Afrika’da Roman” veya Elisabeth’in kardeşinin “Afrika’da İnsan Bilimleri”) verdikten sonra dinleyenler ve Elisabeth’in kendi fikirleri çarpıştırılarak, araya küçük olaylar, hatıralar, kısıtlı yan karakterler koyarak bir kurgu yapıyor Coetzee.

Coetzee’yi ilk okuduğumdan beri hep böyle bir klişe ifade yazmak istedim. Avusturalya’da yaşayan, Güney Afrikalı, Afrikaner bir erkek yazar olarak Coetzee’nin, dünyanın çeşitli yerlerini (Afrika hariç değil) dolaşan, 60’larında Avusturalya’lı bir kadın yazarın zihniyet dünyasını anlatma hali beni etkiliyor. “Ben”i, “bir başkası” ile bu denli dengeli düşünebilmek, anlatabilmek, kendi fikirlerini, bunlara karşı alabileceği olası tepkilerden doğan korkularını, tutkularını, kararsızlıklarını bu kurgusal karaktere ve onu içine soktuğu dünyaya bakarak düşleyebilmek ne acayip bir beceri.

Romanda öne sürülen düşüncelerin, hiçbir anda öne sürenin haklılığı gözetilerek verilmemesi, her düşüncenin ya söyleyen tarafından çekinceleri hissettirilerek ya da bir karşı görüşe daima yer verilerek aktarılması, böylesi “düşünceler üzerine kurulu” bir romanı, iddialar bütünü olmaktan alıp, sonsuz diyaloglar nehrine çevirmiş. Elisabeth çıkıp, “mezbahalar soykırımları önceler, kurar. Hayvanların katliamı, II. Dünya Savaşı’nda Yahudilere yapılanların bir başka örneğidir.” diye konuşurken, bir Yahudi, Elisabeth’in kurduğu analojinin sorunları üzerine kendisine bir protesto mektubu gönderiyor. Coetzee bunu iki tarafın dünyasına da girerek yazabiliyor. “Hayvanların Yaşamları” bölümü, vejetaryen/ekolojist ve bu kanadın eleştirisine dair öyle kapıları zorluyor ki, bende sunumu birebir kopyalayıp, herhangi bir yerde (Banvit sponsorluğunda bir söyleşide) sunup tartışma başlatma isteği uyandırdı.

Aynı şekilde, Afrikalı bir yazarın “Afrika’da Roman” konusundaki fikirlerini, Elisabeth, çok da hoşlaşmadığı bu yazarın üzerine sert argümanlarla giderek tartışabiliyor. Afrika’da AIDS’lilere gönüllü yardım eden bir rahibe olan kardeşinin “akıl, bilim, hümanizm başarısız oldu, Hristiyanlığa dönüş tek çözüm” minvalindeki fikirleri romandaki bir başka ekstremite örneği olarak kendine yer buluyor. Elisabeth’in erkek kardeşi John (aaa, Coetzee’nin adı) Elisabeth üzerine kitap çıkaran birisiyle sevişiyor veya aynı adamın felsefeci sevgilisi, John’un bunamış olduğunu düşündüğü annesinin çiğ felsefeden-anlamayan-romancı fikirleriyle alay ediyor, Elisabeth sunumunda eleştireceği bir yazarı dinleyiciler arasında buluyor vb. küçük entelektüel güç mücadeleleri de fikirsel tartışmaları, tartışma halinin duygusal yanlarını da es geçmeden, sinsi sinsi aralara giriyor.

Eş zamanlı okuduğum Homo Deus ve Romancının Romanı’nın “akıl, hümanizm, birey olma hali, hayvanlarla ilişkimiz, bilinç nedir” üzerine çok benzer meselelerden çıkıp çok farklı uçlara yol alan düşünce evrenlerini ise tartışmak için yeterli göremiyorum kendimi, henüz tam yolumu bulamadım. Bu tartışmaları Franz Kafka ve edebiyat bohçasıyla yapınca Coetzee, Stephen Hawking ve pozitif bilim ilgisiyle yapınca Yuval Noah Harari çıkıyor ortaya sanki… İki kitabın da çeşitli noktalarında ortak referans verdiği, benim de bu kitaplarla öğrendiğim, tarihsel önemi olan bir makaleyi bırakarak çekiliyorum.

“What is it like to be a bat?” – Thomas Nagel, 1974

 

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir