Berlin II

Buraya yerleşeli birkaç gün oldu. Üç aylık geçici bir sözleşmeyle eşyalı bir dairede kalıyorum. Ev sahibi evin içini IKEA tasarım evlere karşı eleştirel ve zanaatçi bir niyetle, parçaları tek tek bulup toplayarak, kişisel bir tasarım zevkiyle hazırlamış. Piyanist, piyano öğretmeni (Isabelle Huppert yine göz kırpıyor). Son beş altı yıldır yaşadığım, her yağmurda damlatan ve şişmeleri sürekli ilerleyen tavanıyla, çatının toptan tamirinin her an kentsel dönüşüme girerek yıkılabileceği ihtimaliyle ertelendiği ama benim de bir türlü çıkmaya ikna olamadığım apartmandaki kiralık daireye göre daha şık diyebileceğim bu ev bana 48 saat içinde bir soru sordurdu. Acaba şimdiden ev sahibiyle konuşup 3 aylık kira sözleşmesini 6 aya uzatabilir miyim?

Sigara içemediğim, büyük kapısını sesli çarpmamak üzerine uyarıldığım, içinde yürürken parkeden çıkan seslerden dolayı az ses çıkaran bir terlik aldığım bu eve bir anda “ben burada daha uzun süre kalayım” duygusunu atfetmeme yol açan şey ne diye düşünüyorum. Anlaştığımızdan daha uzun süre kalmayı teklif etme düşüncesi geldikten biraz sonra bu ev sorgusu geldi hemen aklıma. Küçükken sık sık taşınırdık, üniversite sonrasında da üç dört kere taşındım. Bir yerde kalmak mı istiyorum gitmek mi hiç emin olamadım ama genelde gitme düşüncesini taşıyıp daha uzun kaldım.

Geçici olduğu başından belli bir mekanda yaşamak ve gerçekten evim dediğin bir yerde yaşamak arasındaki ayrımı biraz düşününce aklıma bir fikir geldi. Olur da sürekli otel odası veya eşyalı geçici yerlerde kalarak yaşamı idame ettirmeyi başarabilirsem, bu sırada da para biriktirebilirsem belki 15-20 yıl içinde bir ev sahibi olabilirim. Böylece çalışamaz duruma gelip ya da bir kriz sırasında kirayı ödeyemeyip çıkarıldığımda gidecek bir yerim olur. Berlin’e yolculuktan bir gün önce, Taksim’den kalkan bir 559c otobüsünde henüz o gün evsiz kalmış birisiyle tanıştım, Invisible People’da dinlediğim hikayelere çok benziyordu anlattıkları, ilk defa sanal olarak değil de kanlı canlı bir şekilde dinledim, göçmeden bir gün önce. Pandemiyle birlikte düzenli gelirini ve o sıralarda annesini kaybedip birkaç yıldır kaldığı otelden çıkmak zorunda kalan yetmişlik bir adam ve market arabasına yüklenmiş bir tomar kıyafeti.

İlk cumartesi günümde önce Crellemarkt’a gittim, Orta Doğu sponsorluğunda bir semt pazarı. Domates, marul, brokoli, patlıcan ve minicik kabaklar aldım. Bu kabakları daha önce sadece yemek tarifi videolarında görmüştüm. Minicik kabaklara karşı dev salatalıklar. Pazarla ilgili kendisinden daha ilginç olan yan, hemen yanındaki tren raylarının altına kurulan kaçak mal pazarıydı. Köprü altında küçük çantalarda şampuan, çikolata, parfüm, çam fıstığı gibi tamamen rastgele şeyler satanlar. 2018’den beri nasıl kaldırırız burayı diye düşünüyorlarmış. Şampuana markette o kadar para verdiğime üzüldüm. Buraya her hafta sonu uğrayacağım.


Bugün ofise gittiğim üçüncü gün, Berlin’e taşınalı da iki hafta oldu. Şimdiye kadar dışarıdan sadece iki kere yemek yedim, evet ikisi de döner. Evde yemek hazırlama pratiğimi bozmamaya çalışıyorum. Bir kere bozarsam tamamen bırakıyorum ve geri dönülemez şekilde dışarıda yemek yemeye başlıyorum. Şu an pandemi tedbirleri sebebiyle her yerde oturmak yasak olduğu için sokaklar ekmek arası bir şeyler yiyen insanlarla dolu. Bir dönerci varsa yakın çevresine bu koku sinmiş oluyor.

İstanbul’dayken bu yemek söyleme pratiği sadece sağlıksız oluyordu fakat buradaki fiyatlardan şimdilik anladığım hem sağlıksız hem de maliyetli olacağı. O yüzden pazardan sebzelerimi alıp evde dandik yemeklerimi yapıyorum. Tıpkı Balkan Lokantası’nda olduğu gibi, yaptığım yemeklerin hepsinin tadı birbirine benziyor. Tariflerini yazsam neredeyse 70%’i ortak çıkar, aynı açılışa sahipler. Yağ, soğan, salça, sarımsak ve sonrası… Lezzeti değiştiren nüansları da bilmiyorum. Salt, fat, acid, heat feat. ısıt, kaynat, kavur, yakma.

Geçen perşembe günü ofise gittiğimde öğle yemeği için birisi döner yemeyi önermişti. Almancadaki kelime oyunu sebebiyle perşembe günleri bazı dönerciler indirim yapıyorlarmış, 2.5 €’ya bir döner yedik öğlen. Şimdiye kadar Avrupa’da yediğim dönerlerin Türkiye’den en temel farkı salata-yoğun olmaları. Bu salata-yoğunlukları onları bir açıdan sağlıklı tüketim segmentine sokuyor sanırım. İlk izlenimime göre Berlin’deki hızlı yemek kültürü döner-falafel-hellim üçgeninde ilerliyor. Falafel hellim vejetaryen döner olmuş gibi. Hangi kültür ya da mutfaktan geliyor olursanız olun kendi tarzınızla bu ürünleri piyasaya sunabiliyorsunuz. Sudan mutfağıyla Türk mutfağını farklı soslarla aynı potada eritiyor. Çiğ köftenin vegan dostu markalanışı da beslenme maliyetleri ve kültürel farklar arasında sorular yarattı kafamda. Etsiz çiğ köftenin yolculuğu Türkiye’den başlayıp buraya gelirken kat ettiği bütün dönüşümler açısından ilginç.


Tekel’deki (Späti’deki) abiyle tanıştık, geldiğimden beri oturup muhabbet edebildiğim ilk yabancı oldu. Çok güleryüzlü bir şekilde karşıladı beni, birkaç saat konuştuk, hayat hikayelerimizi paylaştık. İlk on dakikada birbirimizi politik olarak anlamaya çalıştık sanırım, burada böyle bir durum olduğunu seziyordum, doğruladım. Kürtler ve Türkler önce bir tartıyorlar sen kimsin diye. Birkaç gün gitmedikten sonra bir daha uğradığımda “öyle bir gelip konuşup bir daha uğramayınca bu eleman ajan mı diye düşündüm” dedi. Hayatımda ilk defa yediğim bir meyve ikram etti, kaki diye. İlk çağrışımı hurma olsa da biraz elma ve şeftali karışımı gibime geldi. Cennet meyvesiymiş, duydum ama görmemiştim, bir ara pazarda pahalı fakat çok sağlıklı diye konuşulduğunu duymuştum. İnternette bakınca Trabzon Hurması olduğunu öğrendim. Gitmek tabi aslında biraz da geri dönmek. Yeni bir şey öğrenmekten ziyade geçmişte bilmediğin bir şeyi daha fark etmek.


Tembellik ettiğim için bir türlü doğru düzgün Almanca çalışamıyorum. Dili sanki gerilla yöntemlerle öğrenebilirmişim gibi sahte bir inancım var. Sürekli Almanca rap dinliyor ve biraz da film izliyorum (Bu rap alemine dair konuşmak ve bir şeyler paylaşmak isteyen kimse var mıdır acaba?). Berlin Alexander Meydanı’nı okudum, şimdi Fassbinder’in dizisine başladım, modern bir uyarlaması da varmış onunla devam edeceğim. Franz Biberkopf belki de yeni bir şehre taşındığımda yoldaş olarak seçebileceğim en baştan kaybeden karaktermiş, her zamanki gibi hatalı bir seçim. İyi edebiyat, boktan yaşam. Babylon Berlin’i de izlemeyi başarırsam izleyeceğim.

Farocki’nin A New Product’ını izledim, geldiğimden beri izlediğim en iyi filmlerden biriydi. Gelmeden önce birkaç arkadaşla Sennett’in Karakter Aşınması’nı okuyup konuşmuştuk, o hattın yönetici tarafına dair korkunç tasarımları ortaya soğukkanlı bir şekilde dökmüş diye düşündüm. İş ortamındaki o tasarlayıcı ve hükmedici dili toplantıları çektiği açılarla ve sürekli rahatsız edici bir etki uyandıran taraflı montajıyla, yani bir filmin/videonun birincil araçsal aygıtlarının dışında hiçbir sözel müdahaleyi kullanmadan aktarmasıyla temasını ve pozisyonunu kabak gibi ortaya koyması çok hoşuma gitti. Çalışma ortamının tasarımına dair geçmişteki büyük geri sıçramalar kadar olmasa da yıkıcı bir zamanda yaşıyoruz. Zaman-mekan sıkışmasına dair tartışmalar bugünün uzaktan çalışma günlerini kehanetçi bir şekilde öncelemişti. Gece aydınlatılan fabrikaları, üretim bandını, ofis ortamını ve birçok başka mekanı tasarladınız şimdi de uzaktan çalışmayı tasarlıyorsunuz, kolay gelsin.

Ev sahibi bir gün çaya davet etti. İkinci yabancı. Bir şekilde rantiye ilişkisinin ötesine geçebildik diye umdum, belki yanlış okumuşumdur. Karşılıklı kitap önerilerinde bulunduk, kim neyi okur bilmiyorum ama bana iki yazar tanıttı. Adını The Reader’dan duyup okumadığım Bernhard Schlink’in yanı sıra Jakob Wassermann ve Martin Suter’i önerdi. Wasserman’ın İngilizce bir çevirisine erişemedim ama Mann çağdaşı ve benzeri dediği için merak ettim. Suter’in ise bir romanının çevirisini okumaya başladım bugün, sanki bir budala romanı gelebilir diye heyecanlandım. Ben de ona Peter Stamm’ı önerdim, bakalım sohbet devam edebilecek mi. Filmlerde de sonunda hep ertelediğim Fassbinder ve Wenders’lere dönmeyi planlıyorum. Handke’nin Solak Kadın’ının filmini ve Kluge’nin çok uzun isimli ajanlı filmini kötü buldum ama korsan yasalarını çiğnemeden iyi Almanca filmler izlemeye çalışacağım. Torrent’in cezalandırıldığı bir yerdeymişim.

Kent kapalı ama kaldırımlar ve parklar hala açık, ne olur kapatmasınlar

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir