Yuval Noah Harari – İnsan Gelecek(te) Olacak Mı? [WEF] – (Çeviri)

Yine yarım bir çeviri, fakat çevirirken bir noktada bunu YouTube’da çevirmiş olan var mıdır diye baktım, varmış. Öylesi daha doğru, az hak yiyen bir yol zaten. Oradan da izlenebilir, benden iyi çevirmişlerdir kesin. Burada da çevirdiğim kadarı metin olarak dursun.


Bugün sizle gelecek hakkında konuşmak istiyorum, türümüzün geleceği, yaşamın geleceği hakkında. Biz büyük ihtimalle homo sapiens’in son nesillerinden biriyiz. Bir veya iki yüzyıl içinde, dünyaya bizden çok farklı olan varlıklar egemen olacak, tıpkı bizlerle Neanderthaller veya şempanzeler arasındaki fark gibi… Çünkü gelecek nesillerde, bedenleri, beyinleri ve zihni nasıl düzenleyeceğimizi (to engineer) öğreneceğiz. Ekonominin temel ürünü bu olacak, 21. yüzyıl ekonomisinin… Tekstil, araçlar veya silahlar değil, bedenler, beyinler ve zihinler… Tam olarak, gelecekte gezegenin efendileri nasıl görünecek? Buna, veriye sahip olan kişiler tarafından karar verilecek. Veriyi kontrol edenler, geleceği -sadece insanlığın geleceğini değil, yaşamın geleceğini de- kontrol edecekler. Çünkü bugün dünyada en değerli mülk, veri.

Antik zamanlarda toprak en önemli mülktü. Eğer çok fazla toprak çok az kişinin elinde toplandığında insanlık aristokratlar ve avam olarak ikiye ayrılıyordu. Sonra modern çağda, son iki yüzyılda makineler en önemli mülk olarak, toprağın yerine geçtiler. Makinelerin çok büyük bir kısmı çok az kişinin elinde toplandığında, insanlık sınıflara ayrıldı: kapitalistler ve proletarya olarak. Şu anda, veri en önemli mülk olarak makinelerin yerini alıyor, ve eğer çok fazla veri çok az kişinin elinde toplanırsa insanlık sınıflara ayrılmayacak, türlere ayrılacak, farklı türlere.

Peki veri neden bu kadar önemli? Önemli çünkü, öyle bir noktaya ulaştık ki, sadece bilgisayarları değil, insanları ve diğer organizmaları da “hack”leyebiliyoruz. Bugünlerde bilgisayarları, e-posta adreslerini, banka hesaplarını, cep telefonlarını hack’lemek ile ilgili konuşmalar yapılıyor, fakat aslında insanları hack’leme yeteneğini kazanmaktayız. Peki bir insanı hack’lemek için neye ihtiyacınız var? İki şeye: çok fazla hesaplama gücü ve çok fazla veri -özellikle biyometrik veri. Ne aldığım ya da nereye gittiğimle ilgili değil, bedenimin içinde ne olup bittiğiyle, beynimin içinde ne olup bittiğiyle ilgili veri. Bugüne kadar hiç kimse insalığı hack’lemek için gerekli hesaplama gücüne ve veriye sahip değildi. Sovyet KGB’si veya İspanyol Engizisyonu sizi her yerde, 24 saat boyunca takip edebilir, yaptığınız her şeyi izleyebilir, söylediğiniz her şeyi dinleyebilir yine de asla beyniniz ve bedeninizin için ne olup bittiğini anlamlandıracak, nasıl hissettiğinizi, ne düşündüğünüzü ve istediğinizi anlayacak bir hesaplama gücüne ve biyolojik bilgiye sahip olamazdı. Fakat günümüzde iki eşzamanlı devrim sebebiyle bu durum değişmekte: bir yanda bilgisayar bilimindeki, özellikle de makine öğrenmesi ve yapay zekadaki, gelişmeler bize gerekli hesaplama gücünü veriyor. Aynı zamanda biyolojideki ve özellikle zihin bilimindeki gelişmeler bize gerekli biyolojik kavrayışı sağlıyor. Charles Darwin’den günümüze gelen 150 yıllık biyolojik araştırmayı yalnızca iki kelimede özetleyebilirsiniz: organizmalar algoritmalardır. Bu modern yaşam bilimlerinin başlıca anlayışıdır. Virüs, muz ya da insan olması önemli değil, organizmalar sadece biyokimyasal algoritmalardır. Biz de bu algoritmaları deşifre etmenin yollarını öğrenmekteyiz.

İki devrim bir araya geldiğinde, bilgi teknolojileri devrimi biyo-teknoloji devrimiyle karşılaştığında, ortaya çıkan insanların hack’lenmesi yeteneğidir. Belki de bilgi teknolojileri ve bito-teknolojilerinin bir araya gelişinin en büyük icadı beyin ve bedendeki biyo-kimyasal süreçleri bilgisayarların saklayıp analiz edebileceği elektronik sinyallere dönüştüren biyo-metrik sensörlerdir. Yeterli miktarda biyo-metrik enformasyona ve yeterli hesaplama gücüne sahip olduğunuzda beni, benim kendimi bildiğimden daha iyi bilecek algoritmalar geliştirebilirsiniz. Ve insanlar kendilerini aslında çok da iyi tanımıyorlar. Bu yüzden algoritmaların bizi kendimizden daha iyi tanımak yolunda şansları yüksek. Biz kendimizi gerçekten tanımıyoruz. Örnek olarak, yirmi bir yaşımdayken, yıllarca yaşadığım reddediş sürecinin ardından, gay olduğumu fark ettim. Bu istisna bir durum değildi. Bir çok gay, reddederek uzun yıllarca yaşıyor, kendileri hakkında çok önemli bir şeyi bilmeden yaşıyorlar. On ya da yirmi yıl içinde şöyle bir durum hayal edin: bir algoritma herhangi bir genç için o kişinin eşcinsel-heteroseksüel spektrumunda nerede konumlandığını söyleyecek, bu pozisyon ne kadar şekillendirilebilir olsa da… Algoritma sizin göz hareketlerinizi, kan basıncınızı, beyin aktivitenizi ölçelerek size kim olduğunuzu söyleyecek. Belki siz kişisel olarak böyle bir algoritmayı kullanmayı tercih etmeyeceksiniz. Fakat kendinizi sıkıcı bir doğum günü partisinde, okuldaki sınıfınızdan bir arkadaşınızlayken, arkadaşlarınızdan birisi müthiş bir fikirle, bu yeni “cool” algoritmayı duyduğunu…

Hardt & Negri, Medyalaştırılanlar ve İfade Etmeme Hâli

Duyuru’nun temel meselesi aşağıda alıntıladığım kısım değildi. Bu pasaj sadece yazarların başta tespit ettikleri dörtlü öznellik figürü örnekleminden, “medyalaştırılanlar” kısmından bir bölüm -diğerleri borçlandırılanlar, güvenlikleştirilenler ve temsil edilenler. Sundukları toplumsal tipler için nihai demek zor, öznellik figürlerinin kendileri de yazarlarının öznelliğinden ileri geliyor. Başlarda bu kesişen kategorilere düşenleri anlattıktan sonra, 2018 itibariyle tozu tamamen kalkmış işgal ve kamp hareketlerine kavramsal çerçeve ve çıkış fikirleri devşirmeyi amaçlıyorlar metin boyunca. İlgili toplumsal hareketlerin nabzı düştükçe, metin e-pamphlet olarak yayımlandığı dönemdeki heyecanını yitiriyor fakat önerileri ve tespitlerinde can alıcı, dar zamana direnen noktalar var. “Su”ya dair kararlar almakla ilgili bölüm, yıllardan gelen ortaklık ve çokluk mefhumlarının devreye girdiği yerler, yasama, yürütme ve yargı üzerine fragmanları ve enformasyon/iletişimin güncel önemine dair tartışmaları… Ben medya bölümünü, Deleuze referansı üzerinden, Zizek’in Don’t Act, Just Think konuşmasıyla rabıtasından, bu blog’a copy-paste değil alınteri yazılar geçirirken ya da sadece bir konuda konuşurken, söz söylemeyle “iyi” sözleri aktarma arasındaki ikilemi düşündüğümden, sosyal medyada içerik paylaşımında Kış Olimpiyatları’ndaki Kuzey Kore amigolarının arasında kalmış durağana bakma ilgimden doğru yol alırken kafama takıldığı için buraya taşıdım. Son not olarak, korsan alıntı: “Medyalaştırılan, bir yanlış bilinç figürü değildir; o daha çok, ağa takılmış, dikkat kesilmiş, büyülenmiş biridir” (s. 45).

“Eski çağlarda, medyayla ilgili olarak, genellikle ortaya çıkan durum, insanlar yeterli enformasyona sahip olmadığı ya da kendi görüşlerini ifade etme araçlarından yoksun olduğu için politik eylemin tıkanmasıydı. Aslında bugün de baskıcı hükümetler web sitelerine erişimi sınırlamaya, blog ve Facebook sayfalarını kapatmaya, gazetecilere saldırmaya ve genel olarak enformasyona erişimi engellemeye çalışıyor. Bu tür baskılara karşı çıkmak kesinlikle önemli bir kavga ve biz tekrar tekrar, medyanın nasıl ağlarını kurduğuna, sonunda ve kaçınılmaz olarak bütün engelleri aşarak buralara erişimi sağladığına, bütün kapatma ve susturma çabalarını boşa çıkardığına tanık oluyoruz.

Biz burada daha çok başka bir soruna; bugünün medyalaştırılan öznelerinin nasıl tam tersine enformasyon, iletişim ve ifade fazlalığından mustarip olduğuna değinmek istiyoruz. “Sorun artık insanların kendilerini ifade etmelerini sağlamak değil” diyor Gilles Deleuze, “sonunda söyleyecek bir şeyler bulabilecekleri küçük inziva ve sükûnet araları yaratmaktır. Baskıcı güçler insanların kendilerine ifade etmelerine engel olmuyor, tam tersine onları kendilerini ifade etmeye zorluyor. Söylenecek hiçbir şeyin olmaması, hiçbir şey söylememe hakkı ne büyük bir nimet; çünkü ancak o zaman nadir olanı ve daha da nadir olanı, söylenmeye değer olan şeyi yakalama şansı doğar.” Gelgelelim, fazla sorunu yokluk sorununa benzemez, hatta bu bir miktar meselesi bile değildir. Anlaşıldığı kadarıyla, Deleuze burada Étienne de La Boétie ve Baruch Spinoza’nın altını çizdiği politik paradoksa işaret ediyor: Bazen insanlar sanki kurtuluşlarıymış gibi kölelikleri için çabalar. Gönüllü iletişim ve ifadelerine, blog yazarken, web’te arama yaparken, sosyal medyada yazışırken, insanlar baskıcı güçlere karşı koymak yerine yoksa onlara destek mi çıkıyor? Bu mümkün mü? Enformasyon ve iletişim yerine, Deleuze’a bakılırsa, bizim genellikle, düşünmek için zorunlu olan sükûnete ihtiyacımız var. Bu gerçek anlamda bir paradoks değil. Deleuze için, amaç gerçekte sessizlik değil, tam tersine söylemeye değer bir şeyimin olmasıdır. Diğer bir ifadeyle, politik eylem ve özgürlük mücadelesinde asıl önemli olan enformasyonun, iletişimin ve ifadenin niceliği değil, niteliğidir.

“Baskıcı aygıtlarda (ya da özgürlük projelerinde) enformasyon ve iletişim, emek süreçlerinin ve ekonomik üretimin her geçen gün giderek daha fazla medyalaştırılıyor oluşuyla önemini artırıyor. Medya ve iletişim teknolojileri giderek daha fazla, her tür üretici pratik için merkezi önem kazanırken, günümüzün biyo-politik üretimi için zorunlu olan işbirliği türleri açısında da vazgeçilmez bir hal alıyor. Dahası, özellikle, egemen ülkelerdeki birçok işçi için, sosyal medya onları aynı zamanda hem işlerinden özgür kılıyor hem de işlerine zincirliyor. Akıllı telefonunuz ve kablosuz bağlantınızla, her yere gidebiliyorken aynı zamanda da işinizin başında kalabiliyorsunuz. Sizin de hemen anladığınız üzere bu şu anlama geliyor: Nereye giderseniz gidin yine de çalışıyorsunuz! Medyalaştırılma, iş ile yaşam arasındaki ayrımın giderek belirsizleşmesinde ana etkendir.

Bu yüzden, böylesi işçilerin yabancılaşmasından değil medyalaştırılmasından söz etmek daha doğrudur. Yabancılaşmış işçinin bilinci ayrılmış ya da bölünmüşken, medyalaştırılan işçinin bilinci ağ ortamına tabi kılınmış ya da özümsenmiştir. Medyalaştırılanın bilinci gerçekte yarılmamıştır; parçalanmış ve dağılmıştır. Daha da önemlisi, medya aslında sizi edilgen kılmaz. Tam tersine, medya sürekli olarak sizi katılıma, neyi istiyorsanız seçmeye, fikirlerinizle katkıda bulunmaya, hayatınızı yorumlamaya davet eder. Medya sizin sevdiğiniz ve sevmediğiniz şeylere karşı hep duyarlıdır ve buna karşılık siz de sürekli dikkat kesilmiş bir halde olursunuz. Medyalaştırılanın öznelliği bu yüzden paradoksal olarak ne aktif ne de pasiftir, sürekli olarak dikkat kesilmiş bir halde bekler.”

Michael Hardt & Antonio Negri, Duyuru, çev. Abdullah Yılmaz, Ayrıntı Yayınları, 2012 [2012], s. 22-3.