Lerner, Şiir Nefreti ve Sevgisinin Savunusu

Yer gibi okuduğum iki romanının ardından, Lerner’a henüz doyamadığımdan, her ne kadar şiirden ve şiire dair metinlerden pek bir şey anlamasam da bu denemesini de okumak istedim -nitekim benim içinde olduğum okur grubunu ilgilendiriyormuş kitap.

Lerner’ın autofiction romanları nasıl kendi geçmişine ve kişiliğine dönüşlüyse, bu deneme de sadece aşırı-öznel düşüncelerine dönmekle kalmıyor, çocukluk anılarına kadar inebiliyor. Gayet iyi yazılmış, toparlayıcı bir sonuç bölümü ve son derece kişisel bir kısım olduğundan aşağıdaki pasajı buraya taşıdım. Aynı zamanda, kitapta şiire ve şiire yaklaşımlara dair kurduğu hipotezi bu pasajda bir sinema filmi başlamadan önce duyduğu hislerle örneklendirmesi hoşuma gitti.

Lerner’ın ışıklar sönüp film başlarken hissettikleri bana çok yakın geldi. Sinemada izleyeceğim filmlere gitmeden filmin genel konusu ile ilgili hiçbir şey bilmek istemem. Bir heyecanı yok edecektir o bilgiler diye düşünürüm. Lerner bu çocuksu merakın ve beklentinin şairler, okurlar ve okumazlar açısından nasıl yaşandığını araştırıyor kitap boyunca. En kaba hâliyle, bir sanat eserine, bir şiire yaklaşırken “ideal” olan ile karşılaşmayı bekliyor olabiliriz. Sonunda başarısızlığa uğrayacağımızı bile bile, bir filme ya da şiire bir heyecan duygusuyla yaklaşıyoruz. Sonunda büyük ihtimalle beklentiyi karşılamayacak, belki bu tatminsizlik bir nefret uyandıracak fakat sadece bu heyecan için bile sinemaya gitmeye ya da şiir okumayı denemeye devam edebilir insan.

Lerner, Platon’un şiire dair yasaklayıcı sözlerini şiirin potansiyel gücüne, yoldan çıkarıcı olabilme ihtimaline yoruyor. Buradan doğru açıyor şiire dair ikircikli duygularını: şiiri sevmeyenleri, şiirden anlamayanları, şiire burun kıvıranları, kendi yazdığına inanmayan şairleri, daha büyük bir şiir ihtimalini betimleyen şiirleri, çok kötü yazılmış şiirleri, “şiirleriniz yayınlandı mı” diye merak eden ya da “şiir öldü” diye ilân eden bütün ötekileri, şiirin politikayla bağlarını araştıranları, şiirlerdeki hataları tespit eden eleştirmenleri, şiirin düzyazı içerisinde edindiği yerleri, “gelecekteki geçmişin hayaleti” olan Fütüristleri ve başka birçok konumu “şiir” kavramına dair kendince tespit ettiği kökensel hat üzerine yerleştiriyor:

Şiirle uğraşmak başından yetersizliği kabul etmektir. Öte yandan, şiirin gizil güçlerine dair bir inanç da söz konusudur. Yine de bu “fiili” şiirde bir türlü ortaya çıkmaz, zahiri olanda yerleşiktir. Bu sebeple, etraftaki herkesin şiirle ilişkisi gerilim yüklü olmaya, ne yazık ki / ne mutlu ki, yazgılıdır.

(Her ne kadar bu deneme biraz cesaretlendirmiş olsa ya İngilizce şiirleri okumaktan hâlâ korkuyorum -Lerner’ın da anlayacağı gibi, hiçbir şey anlamamaktan ürküyorum çünkü, nefret duymasam da. O yüzden ne Atocha’dan Ayrılış’da sürekli anılan John Ashbery’yi ne de bu kitapta anılan büyükler Whitman ya da Keats veya ilk kez bu kitapta duyduğum, sanırım bugünlerde ABD’de meşhur Rankine’i hiç okumadım. Nefret aşka dönüşebilir ama anlayış kıtlığı aşka dönüşür mü bilmiyorum.)

Aklıma bir de Gage Park’ta düzenlenen Doğaya Dönüş Günü Kampı’na katıldığım o yaz geliyor. Hava cehennem gibi sıcaktı ve sıcaktan sersemlemiş biçimde ortalıkta gezinen genç kamp rehberleri, kafamıza güneş geçmesi diye biz ufaklıkları beş gün arka arkaya Gage 4 Sineması’ndaki bir dolarlık gündüz seansına götürmüşlerdi. Maymunlar Cehennemi‘ni hatırlıyorum – yaşı küçük olan çocuklar dehşet içerisinde ağlayıp durmuşlardı. Salonun ışıkları karardığında -bunlar ailemle birlikte izliyor olmanın duygusal konforunu yaşamadan bir sinema salonunda izlediğim ilk filmlerdi- başka dünyaların mümkün olabileceğini hissediyordum; tüm duyularım bilenmiş ve keskinleşmiş gibiydi ve sanki beni saran karanlıkta ellerindeki kocaman kola bardaklarıyla oturan çocukların duyularıyla birleşip kaynaşıyor gibiydiler. Bu his, film başlayıp alternatif bir dünyanın görüntüsü ekranda gözlerimizin önüne serilir serilmez hızla azalmaya başlıyordu. Film bitip parlak günışığına tekrar geri salındığımızda sözünü ettiğim histen eser kalmazdı; fakat ışıklar her söndüğünde ve filmin ilk görüntüleri ekranı aydınlatmaya başladığında, şiirle bağdaştırdığım soyut bir gücün beni etkisi altına aldığını hissediyordum. Filmin kendisi değildi beni etkisi altına alan (film çok güzel olduğunda bile); salonun sağladığı küçük alandı bu. (Birkaç yaz önce, Santa Fe’deki muhteşem açık hava tiyatrosunda, fena halde vasat bir opera izledim ve içimdeki sıkışmışlık hissi bir trans haline dönüşmeye başladığında, sahneye oldukça uzak olan oturma yerimden, nasıl olduysa, orkestranın etrafında dolanıp duran bir ateşböceği gözüme ilişiverdi. Ateşböceği bir süre sonra sahneye doğru süzüldü ve nihayet perdenin ötesine geçip gözden kayboldu: Işığı bir orada New Mexico’da bir Sevilla’ya üç fersah uzaklıkta, bir orada gerçek zamanda bir sanatın sürekli şimdiki zamanında beliriyordu. O günden beri, fırsat buldukça açık hava tiyatrolarına giderim; sergilenen oyundan çok, mesela, Central Park üzerinde gezinen bir polis helikopterinin Arden Ormanı semalarına süzülüşünü izlemekle meşgul olurum -bir yandan da tarihsel şimdiki zamanda suçlunun kaçtığını düşünmek hoşuma gider.)

Hem sıradan bir deneyimdir bu hem de sıradanın ardındaki yapının deneyimlenmesi, gerçeğin içinden bakan ham bir kanvasın parçaları. Ve -neden söylemeyelim ki- düzüşmek ve kafayı bulmak da bunun bir parçasıydı, seksin ve kimyasal maddelerin algı parçacıklarını biçim deneyimine dönüştürebilmesi gibi. Bir insanın şarkı söyleyerek kekemeliğini düzeltebilmesi gibi.

Tahrif edilmeden somutlaştırılamayacak bir yetenek hakkında, ona uygun örnekler üretemeyecek bir dürtünün örneklerini çoğaltıp durmaya gerek yok. Bu satırları hem şiiri savunmak hem de onu suçlamamızı savunmak için yazdım, çünkü imkânsız olduğu için önemini kaybetmeyecek bir uğraşın mantığı budur. Şiirden nefret edenlerden -ve ben, keza, onlardan biriyim- tek istediğim küçümsemelerini kusursuzlaştırmak için çabalamaları, hatta işi şiirle ilgilenme noktasına kadar getirmeyi düşünmeleri; o noktada nefret yok olmayacak, aksine derinleşecek, ve yine o noktada, imkân ve mevcut yokluklar için (duyulmayan melodiler gibi) bir yer yaratarak, nefret aşka benzemeye başlayabilir.

Ben Lerner, Şiir Nefreti, çev. Hakan Toker, Everest Yayınları, 2018 [2016], s. 85-8.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir