Enzensberger, Radikal Kaybeden | [I] Yalıtık Birey (Çeviri)

Enzensberger’in 20 Aralık 2006’da Der Spiegel’de yayınladığı, üç parçalık “Terörist Zihniyeti: Radikal Kaybeden” makalesi‘nin ilk bölümü: Yalıtık Birey.

Bu gazete makalesi nihilizm, kaybeden edebiyatı, depolitizasyon/aşırı-politizasyon kıskacı, modernite ve kent yaşamının yabancılaştırıcı yönleri vb. üzerine metinlerde rastladığım referanslardan biriydi, soyadının hatırda kalıcılığının kontrpuanıyla da olsa gerek asıl makaleye bakma merakı uyandırdı. Tamamını okuduğumda, önceden tanımadığım Enzensberger’i muhafazakar düşünceleri de olan bir liberal olarak düşlemiştim, henüz tam emin olamamakla beraber, Ayrıntı Yayınları’ndan çıktığını gördüğüm “Anarşinin Kısa Yazı” kitabı beni bir başka entelektüel mağlubiyete uğrattı. Enzensberger’in “tepeden” konumunu yer yer sinir bozucu ve bazı değerleri küçük düşürücü bulmakla beraber (ki bu bakışım da bir radikal kaybeden figürüne isnat ediyor) birçok maddi tespitinin nokta atışı, oradan doğru radikal kaybedene dönük yorumlara dair eleştirilerinin kafa açıcı olması sebebiyle, metinle daha yakın bir ilişki kurabilmek adına çevirmeye çalışmak istedim. Kesin daha önceden çevrilmiştir fakat birkaç anahtar kelimeyle yaptığım Google aramasında 6. sayfaya kadar baktım, bulamadım.

Bu tasvirlerle tanımlanabilecek, ya da metnin temsiliyet alanını aşsa da ortaklıklar olduğu yadsınmayacak bazı gerçek/kurgu örnekleri çağırdı bende: başta Foucault’nun Ben, Pierre Rivière tarihçesini; Taxi Driver ve Dog Day Afternoon’u; son yılların Batı veya Uzak Doğu’dan Orta Doğu’ya akın eden şehirden-çıktım-dağa idealistlerini; Ted Kaczynski’yi, 1000 küsür sayfalık intihar mektubu yazan Mitchell Heisman’ı, Freud ve Clastres’in ilkel savaşçılarını; kendini yakan ya da… (beni aştı sonrası…)

Almanya’nın en etkili savaş sonrası yazarlarından biri teröristleri oluşturan etmenleri inceliyor -kolektif bir grup tarafından içerisine alınan ve yeni bir çeşit kaybeden dönüştürülen yalıtık birey.

I. Yalıtık Birey

Kaybeden ile ilgili konuşmak zor, konuşmamak ise aptalca. Aptalca, çünkü nihai bir kazanandan söz etmek mümkün değil ve megoloman Bonaparte’dan Kalküta sokaklarındaki son dilenciye kadar hepimiz aynı kaderle karşılacağız. Zor, çünkü problemin asıl patlayıcı yanını, yani politik yanını, gözardı ederek kendini bir metafiziksel sıradanlık açıklamasıyla tatmin etmek işin kolayına kaçmak anlamına geliyor.

Kaybedenin binbir türlü yüzüne bilfiil bakmak yerine, sosyologlar istatistiklerine bağlı kalıyorlar: medyan değerleri, standart sapma, logaritmik dağılım. Nadiren kendilerinin de kaybedenler arasında olabilecekleri ihtimalini göz önüne alıyorlar. Tanımları açık bir yarayı kaşıyor; Samuel Butler’ın dediği gibi, bu kaşıma genellikle yarayı öncesine göre daha da derinleştiriyor. Bir şey kesin: insanlığın kendi yaşamını düzenleyiş biçimleri -“kapitalizm”, “mücadele”, “imparatorluk”, “küreselleşme”- yalnızca kaybedenlerin sayısının günden güne artmasına değil, onlar arasında daha büyük ölçüde bir parçalanmaya sebep oluyor. Kaybeden kaderini kabullenip teslim olabilir; kurban bir tatmin talep edebilir; yenilen bir sonraki tur için hazırlanmaya başlayabilir. Ama radikal kaybeden kendini tecrit eder, görünmez olur, kendi sanrısını korur, enerjisini saklar ve kendi zamanının gelmesini bekler.

Kendilerini nesnel, maddi kriterlerle tatmin edenler, ekonomistlerin indisleri ve deneycilerin çarpıcı bulguları, radikal kaybedenin asıl dramına dair anlamlı hiçbir şey söyleyemeyecekler. Başkalarının onun hakkında düşündükleri -rakipleri veya kardeşleri, uzmanlar veya komşular, okul arkadaşları, patronlar, arkadaşlar ya da hasımlar- yeterli bir motivasyon değil. Radikal kaybedenin kendisi aktif rol almalı, kendini ifade etmeli: Ben bir kaybedenim ve kaybedenden başka bir şey değilim. Kendini buna ikna etmediği sürece, hayat ona kötü davranabilir, yoksul ve güçsüz olabilir, acıyı ve yenilmeyi tadabilir, ama kendisini kazananlar olarak görenlerin yargısını kendisininmişçesine kabullenene kadar radikal bir kaybeden olmaz.

Hiç kimse zorunda olmadıkça radikal kaybedene aldırış etmez. Bu his ise karşılıklıdır. Yalnız olduğu sürece -ki çoğunlukla epey yalnızdır- yola koyulmaz. Kendi hâlinde görünür, sessizdir -uykudadır. Ama kendine dikkat çektiğinde ve istatistiklere girdiğinde, şok edici bir dehşet uyandırır. Varoluşu, diğerlerine onun olduğu noktaya gelmek için ne kadar az bir mesafeleri olduğunu hatırlatır. Belki de tam vazgeçmek üzereyken birisi ona yardım etmiştir. Ama buna iştirak etme amacıyla değil, zaten bu işin bir parçası olarak, işbirlikçi olarak, da görünmez yaptıkları. Birçok meslek için kaydeden bir araştırma nesnesi, bir varoluş sebebi anlamına gelir. Kendilerini kaybedenlerin arasında görmeyen sosyal psikologlar, sosyal hizmet görevlileri, sosyal politika uzmanları, suçbilimciler, terapistler ve diğerleri o olmasa işsiz kalırlar. Ama en iyi ihtimalle, müşterileri onlar için müphemdir: empatileri açıkça tanımlanmış profesyonel sınırları bilir. Bildikleri şey, radikal kaybedenin ulaşılması zor olduğu, ve nihayetinde, tahmin edilemez olduğudur. Ofislerinden geçen yüzlercesinin arasında yolun sonuna kadar gitmeye hazır olan o kişiyi teşhis etmek yapabileceklerinin ötesindedir. Belki bunun bürokratik niyetlerle telafi edilebilir bir sosyal mesele olmadığını duyumsarlar. Bu sırada kaybeden, alttan alta, kendi işinde gücündedir [keep his own counsel]. Belanın peşindedir. Sessiz kalır ve bekler. Hiçbir şey belli etmez. Korktuğu tam da budur. Tarihsel anlamda, bu korku oldukça eskidir, ama bugün her zaman olduğundan daha haklıdır. Toplumda bir nebze gücü olan birisi ara sıra radikal kaybedende olan ve etkisizleştirilemeyecek o devasa yok edici enerji hissini duyar, ona ne kadar anlamlı veya ciddi gelse de.

Her an infilak edebilir. Sorununa dair hayal ettiği tek çözüm bu olabilir: acı çektiği zalim koşulların daha kötü hâle getirilmesi. Gazeteler her hafta onunla ilgili hikâyeler anlatırlar: iki çocuk babası, karısını, küçük çocuğunu ve sonunda kendini öldürdü. Akıl almaz! Yerel haberlerde bir başlık: Bir Aile Trajedisi. Ya da apartmanda barikat kuran bir adam, ondan para isteyen ev sahibini rehin almış. Sonunda polis olay mahaline geldiğinde, ateş etmeye başlıyor. Sonrasında adamın “cinnet” (amok) geçirdiği söyleniyor, kelimenin orijinal Malayca anlamıyla. Kurşun yağmurunda yere yığılmadan önce bir polisi öldürüyor. Bu patlamayı neyin tetiklediği belirsiz kalıyor. Belki karısının dırdırları, gürültücü komşular, bardaki bir tartışma ya da kredi başvurusunu iptal eden bir banka. Üstlerinden gelen küçük düşürücü bir ifade bu adamın bir kuleye tırmanıp süpermarketin önünde hareket eden her şeye ateş açması için yeterli, bu katliamın onun da ölümüne sebep olacak olmasına rağmen değil tam da bu yüzden. Hafif makineli tüfeği nasıl oldu da buldu? Nihayet, bu radikal kaybeden, -akneleri yüzünden zorluk çeken on beş yaşında birisi olabilir-, nihayet, yaşamın ve ölümün efendisidir. Haber spikerinin sözleriyle, “kendini öldürmüştür” [dies at his own hands] ve araştırmacılar işe koyulmuşlardır. Birkaç video, kafası karışık birkaç günlük girdisi bulurlar. Ebeveynleri, komşuları, öğretmenleri olağandışı hiçbir şey fark etmemiştir. Birkaç başarısız ders notu, elbette, muhakkak suskunluk -çocuk pek konuşmazdı… Fakat bu bir düzine okul arkadaşını öldürmek için bir sebep olamaz. Uzmanlar kararlarını açıklarlar. Kültür eleştirmenleri argümanlarını ortaya koyarlar. Kaçınılmaz olarak, “değerler üzerine tartışmak”tan bahsederler. Sebep arayışlarından bir şey çıkmaz. Politikacılar kederlerini iletirler. Vakanın münferit olduğuna dair bir sonuca ulaşılır.

Burası doğrudur, hükümlüler daima kolektiflere erişimi olmayan yalıtık bireylerdir. Ve de yanlıştır, çünkü bu münferit vakalar gittikçe daha olağanlaşmaktadır. Bu artış, çok daha fazla radikal kaybeden olduğu sonucuna götürür. “Gelinen nokta” denilen şey budur. Bu nokta dünya pazarına, sınavların düzenleniş biçimlerine ya da ödeme yapmayan sigorta şirketlerine havale edilebilir.

Fakat radikal kaybedeni anlamak isteyen kişiye biraz geriye doğru gitmesi öğütlenebilir. İlerleme, insanların ıstırabını sonlandırmadı ama onu derinden değiştirdi. Son iki yüzyıl boyunca, daha başarılı toplumlar yeni haklar, yeni beklentiler ve yeni talepler için mücadele verdi ve bunları tesis etti. Kaçınılmaz kader nosyonunu tasfiye etti. İnsan onuru ve insan hakları gibi kavramları gündeme aldı. Tanınma için mücadeleyi demokratikleştirdi ve yerine getiremediği eşitlik beklentileri uyandırdı. Aynı zamanda, gezegenin tüm sakinlerine, saat başı ve her televizyon kanalında, eşitsizliğin sürekli olarak yayınlanmasını sağladı. Sonuç olarak, ilerlemenin tüm evrelerinde, insanların hayal kırıklığı kapasiteleri de bunlarla birlikte arttı.

Felsefeci Odo Marquard “Kültürel ilerlemenin gerçekten başarılı olduğu ve sorunların çözüldüğü bir noktada, bu gelişme nadiren coşkuyla karşılanmaktadır,” der: “Onun yerine, bunlar verili kabul edilir ve dikkat süregelen sorunlara yoğunlaşır. Bu süregelen sorunlar daha çok kızgınlık uyandırır. Olumsuz unsurlar gerçeklikten kayboldukça, daha göze batar hâle gelirler, özellikle de sayıları azaldığı için.”

Bu yetersiz kalan bir ifadedir. Çünkü söz konusu olan basit bir kızgınlık değil, öldürücü bir öfkedir. Kaybedenin takıntılı olduğu karşılaştırmalar asla ve asla onun lehine sonuçlanmaz. Tanınma arzusu sınır tanımadığından, acı eşiği kaçınılmaz olarak dibe batar ve küçük düşmeler gittikçe daha dayanılmaz hâle gelir. Kaybedenin asabiyeti ötekilerin payına düşen her ilerlemede artar. Ölçüt asla ondan daha kötü durumda olanlar değildir. Onun gözlerinde, sürekli olarak hor görülen, aşağılanan ve küçük düşürülen onlar değil, sadece kendisi, radikal kaybedendir.

Bunun neden bu şekilde olduğu sorusu ise çektiği eziyetlere tuz basar. Çünkü bu kesinlikle kendi suçu olamaz. Öylesi tasavvur olunamaz. Bu yüzden kendi kötü durumundan sorumlu olan suçluları bulmak zorundadır.

Peki ama bu gücü her şeye yeten, isimsiz mütecavizler kimlerdir? Yalnızca kendi yetenekleriyle idare etmek zorunda kalmış biri olarak, bu rahat bırakmayan soru yalıtık bireyi aşar. Herhangi bir ideolojik program yardımına koşmazsa, arayışının daha geniş toplumsal bağlama eklemlenmesi güçtür, etrafındaki birincil muhite ve bulgulara bakar: adaletsiz patron, başa çıkılmaz eş, kötü komşu, arkasından dolap çeviren iş arkadaşı, esnek davranmayan kamu görevlisi, sağlık raporu vermeyi reddeden doktor.

Fakat aynı zamanda da görünmez, anonim bir çeşit düşmanın çevirdiği dolaplarla karşı karşıya olamaz mı? Bu durumda kaybedenin kendi deneyimine güvenmesine gerek kalmaz: bir yerlerde duyduğu şeylere müracaat edebilir. Az sayıda insan kendi gereksinimleriyle örtüşen sanrılar icat etme yeteneğine sahiptir. Sonuç olarak, kaybeden de genelde toplumda serbestçe gezinen malzemelere bağlı kalacaktır. Olağan şüpheliler, yabancılar, gizli servisler, komünistler, Amerikalılar, büyük şirketler, politikacılar, inançsızlar… Ve de, neredeyse her zaman, Yahudiler…

Bu çeşit bir sanrı, bir süreliğine, kaybedene rahatlık verebilir ama onu kesinkes yatıştırmaya yetmez. Uzun vadede, birinin hasmane dünyanın karşısında kendini göstermesi zordur, o da kendini daha basit bir açıklamanın olabileceği şüphesinden tamamen kurtaramaz, yani kendisinin sorumlu olduğundan, aşağılamanın kendi suçu olduğundan, özlem duyduğu itibarı hak etmediğinden, kendi hayatının değersiz olduğundan… Psikologlar bu ıstıraba “saldırganıyla özdeşleşme” [identifying with the aggessor] adını verir. Peki bunun anlamı nedir? Kaybeden için şüphesiz bir anlamı yoktur. Ama eğer kendi hayatı anlamsızsa, neden başkalarının hayatını önemsemesi gereksin ki?

“Bu benim hatam.” “Sorumlusu, diğerleri.” Bu iki sav birbirini dışlamaz. Aksine, birbirini pekiştirir. Radikal kaybeden bu kısırdöngüden çıkacak yolu bulamaz, bu da onun dehşet verici gücünü tesis eder.

İkilemden çıkmanın tek yolu yıkım ile öz-yıkımı, saldırıyla kendine saldırıyı birbiri içinde eritmektir. Bir taraftan, infilak anında, kaybeden bir anlığına gerçek güç duygusunu deneyimler. Eylemi, diğerlerini imha ederek onlar üzerinde zafer kazanmasını sağlar. Diğer taraftan, bu güç duygusunun öte yanına, kendi varoluşunun anlamsız olabileceğine dair kuşkuya, ona son vererek, adilce davranmış olur.

İlaveten bir ödül olarak, silahlı güçten, ondan hiçbir şey duymak istemeyen dış dünyadan yararlanmasıyla, dikkatleri üzerine çeker. Medya onun muazzam derecede ünlenmesine izin verilmesini garanti eder- sadece 24 saat sürse bile. Televizyon eyleminin propagandasını yayar, bu sayede olası taklitçileri cesaretlendirir. Ergenler için, özel olarak Birleşik Devletler’deki olayların gösterdiği üzere, bunun temsil ettiği baştan çıkarıcılığa karşı koymak güçtür.

Radikal kaybedenin mantığı sağduyu ile kavranamaz. Sağduyu, kendini koruma dürtüsüne doğanın bir kaidesiymişçesine atıfta bulunur, onu verili kabul eder. Oysa aslında, bu kırılgan bir düşüncedir, tarihsel anlamda oldukça yenidir. Kendini-koruma [self-preservation] fikrine Yunanlılar, Hobbes ve Spinoza değinir, ama bunu doğal bir dürtü olarak değerlendirmezler. Onun yerine, Immanuel Kant’a göre, “İnsanoğlunun bir hayvani varlık olarak olarak kendisine […] birincil görevi, hayvani doğasında kendisini muhafaza etmektir.” Bu görev ancak on dokuzuncu yüzyılda doğa bilimlerinin bozulamaz vakıası hâline gelmiştir. Pek azı bu görüşten sapmışlardır. Nietzsche fizyologların “organik varlığın kendini koruma dürtüsünü başlıca dürtü olarak belirlemeden önce iki kere düşünmesi” gerektiğini söyleyerek buna karşı çıkmıştır. Ama daima hayatta kalmayı öncelikli olarak tercih edenlerin arasında, onun sözlerine hep kulak tıkanmıştır.

Düşünce tarihi bir yana, insanlık da bireysel yaşama yüce bir iyilik olarak yaklaşılmasını asla beklememiştir. Bütün erken dinler insanın kurban edilmesini önemsemiştir. Sonra, şehitlere büyük değerler biçilmiştir. (Blaise Pascal’ın ölümcül şiarına göre, “yalnızca ölüme gitmeye hazır olan tanıkların tarihlerine inanılmalıdır.”) Çoğu kültürde, kahramanlar ölümün karşısındaki korkusuzluklarıyla ün ve şeref kazandılar. I. Dünya Savaşı’nın kitle kıyımına kadar, lise öğrencileri, vatanı için ölmenin tatlı ve onurlu olduğu uyarınca, Horace’ın [Horatius] kötü şöhretli [notorious] dizelerini öğrenmek zorundaydılar. Diğerleri için, denizlere açılmak hayatta kalmaktan daha öncelikliydi. Soğuk savaş sırasında, “Kızıl olmaktansa ölü olmak daha iyi!” diyenler vardı. Peki ya mükemmelen sivil koşullarda, ip cambazları, tehlikeli sporlar, motor yarışları, kutup keşifleri ve olası intiharların diğer formları hakkında neler düşünüyoruz?

Şüphesiz, kendini koruma içgüdüsü pek de iyi bir şey değil. İnsan türünün intihara dikkate değer düşkünlüğü, çağlar ve kültürler boyunca, buna yeterli bir kanıt sunuyor. İnsanları kendi hayatlarını almaktan herhangi bir tabu veya cezalandırma tehdidi alıkoyamadı. Eğilimin niceliği ölçülemiyor. İstatistiğin araçlarıyla bunu kavramaya dair herhangi bir çaba kayıt dışı vakaların çokluğu sebebiyle başarısız oluyor.

Sigmund Freud problemi teorik olarak, ya da stabil olmayan empirik bir temelde, ölüm dürtüsü kavramını geliştirerek çözmeyi denedi. Freud’un hipotezi, belli durumlarda, korkunç bir sonun bitmek bilmez bir dehşete yeğlenebilir olduğuna dair zamana meydan okuyan bir nosyonla mefhumla daha net ifade edilebilir -gerçek de olsa hayali de olsa.

 

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir