Pettman, Sonsuz Dikkat Dağınıklığı (Alıntı ve Notlar)

Dikkat dağınıklığının zirvesinden yazıyor Pettman. Bunları okumak bazen olumsuzla oyalanmak gibi geliyor bana ama yine de uzun süredir internet kullanımımızla ilgili olup bitene ve bugünlerde yoğunlaşan takıntılarıma biraz mesafelenerek bakabilmemi sağlıyor. Senkronizasyon istenci bölümü, nasıl ifade edileceğini bilmediğim o garip duyguyla okuduğum bir metinde birden yüz yüze geldiğim özel anlardan oldu. Pazar günü nevrozu gibi bir şey.

Pettman her ne kadar bir sosyal bilimci olarak günümüz sosyal medya ağlarının kullanımına eleştirel-teorik bir perspektifle yaklaşsa da, bunun onu bu düzenin bir parçası olmaktan alıkoymadığını, kendisinin de duygusal olarak bu ağlardan etkilendiğini, bir nevi boyun eğdiğini itiraf ederek başlıyor. (s. 9)

Sosyal medyayı sınırsız ve sınırlanmış bir etkileşim alanı olarak görüyor. Sınırsızlığı, herkesin kendine özgü bambaşka deneyimleri olmasından, sınırlanmışlığı da deneyimin eninde sonunda altyapıyı elinde bulunduranlarca belirlenmesinden kaynaklanıyor. (s. 11)

Sosyal medya kavramının muğlaklığı sebebiyle yaklaşımını dikkat ekseninde şöyle özetliyor: “Sayısız şirketin markalaştırmaya çalıştığı anlamıyla “sosyal medya”nın eleştirisinden söz etmek daha doğru olur. Yani, odağımızı daraltmak, dikkatimizi devamlı şekilde verme kabiliyetimizi ketlemek ve aramızdan mümkün olduğunca çok kişiyi dizginsiz tüketimin etkileşimli sahasına gütmek için incelikle ayarlanmış mekanizmalardan müteşekkil, sahne dışındaki koca bir endüstriye işaret eden dar, basit anlamıyla sosyal medya.” (s. 11-2)

Bireyin kendine ait -olduğunu düşündüğü- alışkanlıkları günden güne algoritmalarla ve veri analizleriyle daha çok belirlenmeye başlıyor. Şirketler, bireyi internette bıraktığı izler üzerinden yeniden tanımlıyorlar. Yurttaş olmakla tüketici olmak arasında gidip gelen birey. Pettman bu bireyi anarken, Deleuze’ün “bölünmüşlük” (dividual) kavramını kullanıyor: “(kendileri de aşkın “Ben”den ziyade ulusötesi IKEA üzerine kurulu bir dünya için tasarlanmış) esnek birleşimlerle daha iyi bağlantı kurmak için tasarlanan daha modüler bir ontolojinin alt-öznesine” dönüşen birey. (s. 16)

Pettman, tekno-pesimizmden kaçınma taraftarı. Her teknolojinin kendisiyle beraber McLuhan, Toffler, Postman, Turkle gibi -çok kabaca, felaket tellalı- yeni düşünürler getirdiğini söylüyor. Baudrillard’ı bu eleştiri yazarlarının yanında istisnai buluyor. Frankfurt Okulu hattında ilerlese de “bu kuraldışı gelişmelerden yakınmadığını, zira açıklama getirmek için henüz çok büyük ve hızlı olduklarını yeri gelince ısrarla belirtmiştir” (s. 17-8) diyor. Baudrillard’ın “İletişim Esrikliği” metnindeki “narsisistik ve çok yönlü bağlantı çağı” ve “kişiye özel ‘telematik’” ifadelerini alıntılıyor günümüz dijital teknolojiler bağlamında.

Günümüz iletişim teknolojilerinin hem aramıza mesafe koyarak kendi alanımızdan başkalarını uzak tutma hem de istediğimizde bir tıkla ulaşabilme yakınlığını sunan bir devasa altyapı olarak görüyor. (s. 20)

Kitabın temel tartışmalarından biri: günümüzde bir dikkat dağıtması ve oyalanma halini tespit ettiğimizde ya da verili kabul ettiğimizde, bir adım geri dönebiliriz dikkatimiz nereye odaklanmıştı ki dağıldı? “Bu kitabın varsayımlarından biri, bizatihi dikkat dağılmasının bir olgu, strateji ve geometrik figür olarak dönüşüme uğradığıdır. Dikkat dağılması, rahatsız edici ya da başkalarının fark edilmesini istemediği bir şeyden uzaklaşmak değildir artık. Başka bir şey geçip gitsin ya da onunla yüzleşmeyelim diye “dikkat dağıtacak bir şey yaratma” meselesi de değildir. Daha ziyade tuzağın kendisi, -yani, dikkat dağıtmak için tasarlanmış şey- dikkat dağılmasına yönelik zorunlulukla birleşmiştir . . . olayların devamlı ve bilinç olarak şekillendirilmiş temsillerinin ta kendisi yine o olayları örtmek ve susturmak için kullanılmaktadır.” (s. 21)

Baudrillard, “Sessiz Yığınlar”da kitlenin atalet ve nötrlük özelliklerini öne çıkarıyordu. Bahsettiği televizyon seyircisiydi, televizyon da seyircisini bu kadar yakından takip edemiyordu. Şimdi kişiler kendine ait bilgileri müthiş bir hızla saçıyorlar, “benlikler” metalaşıyor. (s. 22-3)

Sosyal medyanın ekonomik politiği ve dikkat ekonomisi/ekolojisi üzerine: “Sosyal medyayı kuşatan siyasal iktisat, çerçevenin hemen dışında yer alsa da sarf edilen her kelimeyi belirleyecek şekilde etki gösterir: kayıt dışı emek piyasaları, doğal çevrenin sömürülmesi, neo-kolonyal terhaneler, yasallaştırılmış yolsuzluk, finansal baskı ve onun sosyal medyada yer alan aygıtları, altyapıyı ve asalak uygulamaları üretmiş, arzulayan makinelerin kötücül niyetlerle tertiplenmesi. Çerçevenin tam içerisindeyse dikkat iktisadı bulunur: “gözyuvarları” ve “bilgi koparma girişimlerinin” yeni bin yıllık dönemdeki pek çok kültürel faaliyetin hem aracı hem de amacı olduğu farklı biçimler. Hatta son zamanlarda bu konu üzerine çalışan kimi isimler aslında bir dikkat ekolojisiyle sarmalanmış olduğumuzu ileri sürmüştür: dikkat dağılmasına (ve dolayısıyla karşıtına) yapılan vurgu göz önünde bulundurulacak olursa, ileriki sayfalarda irdelenecek bir hipotezdir bu. En baştan ele alınması gereken kısa süre önce oluşmuş yapısal koşullardan biri de, çevrimiçi/çevrimdışı ayrımının -büyük ölçüde mobil cihazlar etkisiyle- kesinkes yitmiş olmasıdır ki, bu da artık sanal ile gerçeği rahat bir şekilde zıtlık içerisinde göremeyeceğimiz anlamına gelir.” (s. 23-4)

Pettman dikkat dağılmasına pek çok farklı disiplinden (etnografya, psikoloji, evrimsel biyoloji, sosyoloji, kültürel inceleme, tarih, felsefe vb.) yaklaşılabileceğini kendi bilgi alanına kısıtlanmış yaklaşımların eksik kalmaya mahkum kalacağını söylüyor. Amacını şöyle ifade ediyor: “retorik, teknoloji ve praksis arasındaki kimi asli semptomatik kesişme noktalarını diğerlerinden ayırarak, dikkat dağılmasına yönelik arzumuzun sadece ebedi bir insani kusur ya da metafizik durumdan değil, aynı zamanda ve özellikle, iletişim seçeneklerimizin tarihsel açıdan özel -ve dolayısıyla zorunluluk taşımayan- politik belirlenimlerinden (ve üzerindeki kısıtlardan) doğduğunu ileri süren hipotezi sınamayı amaçlamaktadır.” (s. 24-5)

Frankfurt Okulu ve çevresinin dikkat dağılmasına yaklaşımlarını özetliyor. Kracauer’in sinema salonunun homojenleştirici etkisine, Benjamin ve Kracauer’in karelerin hızla aktığı sinemanın estetik algılama ve derin düşünme üzerindeki tahrif edici etkisine değiniyor. (s. 27)

Benjamin’in “Tekniğin Olanaklarıyla Yeniden Üretilebildiği Çağda Sanat Yapıtı” yapısından dikkat dağılması bölümünü alıntılıyor: “Dikkat dağılması ile yoğunlaşmanın oluşturduğu karşıtlık, şu şekilde formüle edilebilir: Sanat eseri karşısında dikkatini toplayıp yoğunlaşan kişi, bu eserin içine gömülür; tıpkı efsanedeki Çinli ressamın bitirdiği resim karşısındaki yazgısı gibi, sanat eserinin içine girer. Dikkati dağılmış kitlelerse sanat eserini kendi içine dahil eder. Oluşturdukları dalgalarla onu sarıp sarmalar; kabaran akışlarıyla onu kuşatır.” (29) Benjamin’in dikkat dağınıklığıyla ilk ilişkilendirdiği sanat deneyimi olan mimariyi günümüze taşıyor. Fizyolojik bir olgu olarak mimariyi, günümüz dijital ortamının mimarisiyle eşleştiriyor. (s. 30)

Bernard Stiegler’in ‘hipersenkronizasyon’ terimi üzerine: “Stiegler bu terimle (çevirmenlerinden Patrick Corgan’ı alıntılarsak) “kolektif olanın bilhassa geçici endüstriyel nesneler aracılığıyla aşırı, ihtiyati şekilde üretimi”ni kastetmektedir. Stiegler, kullandığı bu teknik dilin ardında epey önemli bir şey tanımlamaktadır: “halk”ın, tarihsel açıdan eşi benzeri görülmedik şekilde teknolojiler üzerinden yeniden tanımlanması ve bu teknolojilerin yine aynı hamleyle, “halk” olmaya ilişkin kurulabilecek her kolektif tanımı marjlara itmesi, hatta belki yok etmesi. Dolayısıyla hipersenkronizasyon; fizyolojik ve fantazmatik mekanizlamar aracılığıyla, dikkatin, davranışın ve düşüncenin kurumsal şirket-devlet eliyle sinik bir şekilde kontrol altında tutulmasıyla ilgilidir.” (s. 32)

Pettman, Stiegler’in hipersenkronizasyon kavramına sosyal medya bağlamında bir alternatif öneriyor. Sosyal ağlara senkronize değil de, onların yarattığı bir modülasyonun nesnesi olabilir miyiz? Aynı şeye senkron olmak yerine “olası müttefiklerimiz ve akranlarımızla asla aynı şekilde hissetmememize neden olacak şekilde” niyeti olabilir mi sosyal medyanın amacı? “Kasti uyumsuzluk. Verimli gecikme. Yalpalayan oyalanma.” (s. 33)

Hipermodülasyon

Olayların mutlak biçimde birbiriyle değişebilir hale gelişine bir örnek: “İnsan hakları meseleleri gibi potansiyel açıdan tarihsel öneme sahip olabilecek konular, artık sevimli bir hayvan ya da itici bir ünlünün yer aldığı aynı homojen ve boş dijital alana sıkıştırılmıştır (ve tersi de geçerlidir).” (s. 36) Tüm bu haberler eşdeğer ve aynı anlam seviyesinde gibi görünür. Akış içindeki bu sinyaller bizde bir kargaşa duygusu yaratıyor. “Var olmak, dünya’nın vaktini, dikkatini bir anlığına talep etmektir. Böylece bilgilendirilme ya da oyalanma arzumuzun bedelini ödemiş oluruz. Ne var ki bu ister istemez “bilişsel uyumsuzluğa”, yani, birbiriyle uyumsuz iki bilginin işlenememesine yol açar.” (s. 36)

Gününümüz sosyal ağlarını birkaç kişinin planlayıp uygulamaya soktuğuna dair komplocu eleştirilere katılmayan Pettman, sosyal medyayı: “para kazanma dürtüsünün Tanrı rolünü üstlendiği, usta işi bir “akıllı tasarım” örneği” (s. 39) olarak okuyor.

Hipersenkronizasyon ve yeni sembolik sosyal çevrelerinin bireydeki olumsuz etkileri üzerine: “Stiegler’e göre hipersenkronizasyon doğrudan doğruya libido kaybına, yaşama sevincinin yitirilmesine, dünya ve benliğe ilişkin düş kırıklığına yol açar. Bunun sebebi ise, yeni teknolojilerin kaba ritimleri ve sokulgan talepleriyle bildik kronolojimizi parçaladığı bir “sembolik sosyal çevrede”, insanlar arasında hiçbir duygu senkronizasyonu oluşmamasıdır. (Daha doğrusu, yeni tüketim kanalları ve alışkanlıkları açmak için tam da birlikte-olmaklığın daha eski biçimlerini yıkmak üzere tasarlanmış yeni teknolojilerin kötücül tertibidir bunun sebebi.)” (s. 41) Agamben’in teknoloji ve aygıt eleştirisi üzerine yazdıklarına atıfla da mevcut yaşamın beşeri özgürlüklerle birlikte kendi yaşamlarımızın öznesi olmaktan da mahrum bırakılmak olarak işlediğini öne sürüyor. (s. 43)

Senkronizasyon İstenci

Tom Standage’ın kitaplarına referansla insanlığın daima bir dünya ile senkron olma ihtiyacından söz ediyor. Duvar yazılarından Viktorya dönemi telgraflarına, internette ve sosyal ağlarda süren iletişimin insan toplumu kadar eski olduğunu söylüyor. Dedikodunun kadimliğini örnekliyor. Bir arabada giderken en sevdiğimiz şarkılardan oluşan doldurduğumuz kasetler yerine radyoyu açıp dinlememiz üzerinden bir “senkronizasyon istenci” kavramı öneriyor. Medyanın enerji kaynağını burada buluyor. Senkronizasyon istencini evrimsel (biyolojik), metafizik (toplumsal-manevi), duygulanımsal (fenomenolojik), tarihsel (teknik, biyopolitik) ve tarih-sonrası (libidinal-ekolojik) düzlemde değerlendiriyor. 20. yy sonundan günümüze bu istencin yabancılaşmayla kuşatıldığını öne sürüyor. Deneyime ve mantığa dayanmayan yaşamlarını sürekli fazlasını daha vaat eden gösterinin içinde yaşadığı bir yabancılaşma. (s. 46-51)

“Zihnimizde bir yerde, ayak uydurabileceğimiz işleyen bir toplum imgesi vardır, ama kendimizi bodrumda unutulmuş bir yapboz parçası gibi hissederiz. Tamamlanmış resmi sergileyen kutu da kayboluvermiştir; her şeyi tekrar bir araya getirmemizi sağlayacak harita da elimizde yoktur. Dikkatimizi dağıtmaya yönelik arzumuzu körükleyen işte tam da budur. Her durum güncellemesi, her tweet, her gönderi, her Tumblr paylaşımı ve her selfie, Durkheim’ın ayrıntılı biçimde betimlediği modern-öncesi toplumun o kayıp resmine ve yansımasına tekabül etme vaadinde bulunur. Onun yerine her dijital bilgi kırıntısı o kayıp imgeyi daha da karanlığa gömecek gibi olur; zira parlak yüzey kendi kişisel yansımamız dışında başka hiçbir şey gösteremeyecek şekilde güç kaybetmektedir. Böylece “biz” mefhumunu tümden yitiririz.” (s. 53)

Pettman, Lefebvre’e referanslar gündelik hayatın temel özelliklerinden birinin “dolayımsızlık” olduğunu söyledikten sonra kapsayıcı hale gelen iletişim biçimlerinin dolayımlılığını örnekliyor. Yine Lefebvre’in bu gündelik hayattan çıkardığı bir parlama olarak okuduğu “moment” kavramını da böylesine dolayımlanan etkileşimler içinde bulmanın gittikçe zorlaştığını öne sürüyor. (s. 59-61)

Algoritmanın Köleleri

Bu bölümde artık alışılageldikleşen tık tuzağı medya başlıklarından kullanıcıların internetteki deneyimlerine yön veren ve duygulanımlarını manipüle eden algoritmalara akıştaki dikkat ekonomisinin arkaplandaki kâr arttırıcı mekanizmalarını örnekliyor. (s. 66-9) Sağlık verisini işleyen dijital bileklikleri hapishanelerdeki takip cihazı prangalarla okuyarak, biyo-iktidarın zor yoluyla değil severek kullanılan metalar üzerinden renkli ve eğlenceli bir hale geldiğini düşünüyor. “‘Her şeyden önce,’ diye yazar Barthes, ‘iktidarın dayattığı ilk şey bir ritimdir (yaşam, zaman, düşünce, konuşma ritmi olarak her şeye dayatılan bir ritim’)” (s. 70-1)

Her an her yerde ulaşılabilir olan içeriği, eğlence medyasının zamansal niteliğinin mekansal bir niteliğe dönüşmesi olarak okuyor. (s. 75)

Dikkat ve emek ilişkisi üzerine: “Yekpare sayılabilecek “dikkat ekonomisi” mefhumu, bir bakıma, her biri kendine ait bir ekosisteme ve mikro-iklime sahip olan farklı dikkat ekolojilerine bölünüp evrilir. Siyaset felsefecisi Jason Read’in bize anımsattığı gibi, Marksist bakış açısına göre dikkat, emeğin okunduğu şekilde okunamaz. Çünkü iş bir şekilde yapıldığı müddetçe sermaye, emeği kimin sarf ettiğiyle pek alakadar olmaz. Ne var ki söz konusu dikkat olunca, “bu işleri takip edenler nezdinde, tık sayısı ve sitede geçirilen süre kadar kimin dikkat kesildiği de önem arz ettiği için, her tür soyutlama ve niceleme girişiminin gerektirdiği dikkat standartlaşmasını dayatmak zorlaşır. … Dikkati canlı tutmaya yönelik yöntemler olsa da, gündemdeki başlıklar ve mimler o eski 15 dakikalık şöhreti mikrosaniyeye düşürmüş durumda. Dikkatin, şimdiki zamanda sürekli olarak yeniden oluşturulması zorunlu.” (s. 76)

Sosyal medya, Freud Uygarlığın Huzursuzluğu’nda sıraladığı, bilincin yüküyle başa çıkmak için başvurduğumuz üç ana yolda da işlev görür: “kuvvetli dikkat-dağıtıcılar”, “ikame doyumlar” ve “sarhoş edici maddeler”. (s. 94) Fakat sosyal medyaya olan iştah, bulimik bir iştahtır. (s. 96)

Final: “Yapılması gereken şey, gerek Kracauer’in kendi dönemindeki medya tüketicilerine ilişkin eleştirel ve politik içgörüsündeki, gerekse bu içgörünün çağdaşımız medya tüketicileri nezdindeki muhtemel yankılarının (“tam da hakikatle burun buruna kaldıkları için böylesine kolayca uyuşturulmaya razı gelen”, hem toplanmış hem yayılmış, hem pürdikkat hem dikkati dağılmış kitleler) barındırdığı vaadi hayata geçirmektir.” (s. 104)

Dominic Pettman, Sonsuz Dikkat Dağınıklığı: Gündelik Yaşamda Sosyal Medyaya Odaklanmak, Sel Yayınları, çev. Yunus Çetin, 2017 [2016]

Pettman, Akıllı Telefonlar ve Sosyal Medya’nın Dikkate Saldırısı

“İtalyan düşünür Giorgio Agamben’e göre, günümüz dünya nüfusu “insanlık tarihinin gördüğü en uysal ve korkak nüfustur” (s. 22). Ona bakılırsa bu durumun altında, Stiegler’in de son derece etraflıca yakındığı libidinal yıkım güçlerine kendimizi tümden teslim etmemiz yatar. Farklı bir terminoloji kullanmakla beraber Stiegler’den daha da karamsar bir sonuca varan Agamben’e kalırsa, sadece beşeri özgürlüklerimizden değil, kendi yaşamlarımızın öznesi olma yetimizden de sistematik biçimde mahrum bırakılmaktayız. Sahiden de işin ironik yanı Agamben’in hal ve gidişatı, epey Hollywoodvari bir yaklaşımla, Terminatör tarzında okumasıdır. Teknoloji insanlığın doğuşunda hazır bulunmuş olsa da, Agamben’in “aygıt” olarak adlandırdığı olgu, özümüzde bulunan çok şey vadeden hayvanın intikamı olarak betimlenir. Gelgelelim, Platon’un illüzyonlarla dolu mağarasından, mağaranın duvarından koparılmış cep telefonu şeklinde küçük parçaları cebimize atmak için çıkmışız gibi, bu hayvan kendi edilgen hipnozunu daima daha taşınabilir ve yaratıcı yollarla icat etmeyi seçer. (Felsefeden olabildiğince uzak bir çıkışında Agamben itirafta bulunur: “İnsan ilişkilerini daha da soyut hale getiren bu aygıta [cep telefonuna] dindirilemez bir öfke duymaya başladım… [Sahiden] şu telefondarı hem nasıl yok edeceğimi ya da etkisiz hale getireceğimi, hem de onları elinden bırakmayanları ortadan kaldırmasam bile, nasıl cezalandırıp hapse atacağımı düşünürken buldum kendimi birkaç kez” [s. 16].) Agamben’e göre canlı varlıklar “aygıtlarla” devamlı ve “günlük bir göğüs göğse mücadele içerisindedir” (s. 15), zira aygıtlar “canlı varlıkların hareketlerini, davranışlarını, görüşlerini veya söylemlerini öyle ya da böyle yakalama, yönlendirme, belirleme, önleme, şekillendirme, denetleme ya da ele geçirme kabiliyetine sahip hemen her şeydir” (s. 14).[9] Artık telefonlarımızı konuşmaktan ziyade sosyal medya uygulamalarımızın sunucusu olarak kullandığımız da hesaba katılırsa, yanlış bir şevke kapılıp Debord’un deyimiyle “genel bir otizm” üzerinden hareket edişimizi lanetlemek için Agamben’in nedenleri azalmaktan ziyade artacaktır.

Ne var ki Agamben’in sistemi, meseleyi ele almamızı zorlaştıracak ölçüde Manicidir, zira “aygıt”tan kurtulmanın tek yolu beşeri niteliklerimizden sıyrılmak ve her nasılsa mucizevi bir şekilde teknolojiden arınmış bir dünyada yolumuza devam etmektir. Ruhumuzun bile envai çeşit teknikle şekillendirildiği düşünülürse, bu sistem politik bir çözümden ziyade idealist bir hüsnü kuruntuya daha yakın durmaktadır. Bunun yerine, altyapı ile ideolojinin birbirini hangi yollarla pekiştirdiğine açıkmala getirmeliyiz ki, hem aralarındaki güçlü suç ortaklığına karşı koyacak stratejiler geliştirebilelim, hem de Crary’nin ifadesiyle “tekniklerin nesnesi haline getirilmiş ortak yaşam gibi bir akıbetten” (s. 29) kurtulalım. Gerçekten de sosyal medyanın senkronize edici işlevi öylesine etkilidir ki, sosyal platformlarının neredeyse özelliklerini göklere çıkaran Zuckerberg ve şürekası bizimle alay ediyor olmalıdır. Neticede başka platformlar kullanmamamız ya da sosyal medyadan tümüyle çıkmamamız için milyarlarca dolar harcamaktadırlar. Yine Crary’nin uyardığı üzere, “Ağlar ortak deneyim ve yakınlık üzerinden kurulmuş halihazırda mevcut ilişkilerin hizmetinde değilse; ayrışmaları, bulanıklığı ve kullanımlarına içkin çıkarcılığı her zaman yeniden üretir ve pekiştirirler.” Başka bir deyişle, “asli kaynakları sosyal medyanın kullanılmasına uzanan her karışıklık, kaçınılmaz surette kısa ömürlü ve önemsiz kalmak zorundadır” (s. 121). Fakat bu ikisi arasında, yani sosyal medyanın şuursuz esareti ile internetten el etek çekmenin yol açtığı ve giderek daha yalıtılmış bir hale bürünen özgürlük dışında başka seçenek yok mu? İkiyüzlü ağın etkileşen özneyi kendi kendini fesheden bir tür özdeşleşmeye çağırdığı, Silikon Vadisi’nin stratejik dijital celbine teslim olmaksızın bu yeni iletişim araçlarını kullanmanın yolları yok mudur?

Paul North’un sunduğu formül manidardır: “Sinema bize imgelerden vazgeçmeyi öğretir” (s. 174). Sosyal medya da kendi payına imge, metin ve ses üzerinden bize aktarılan kişiselleştirilmiş ayartıcı taleplerden vazgeçmemizi öğretir. Fakat bunu sadece bir sonraki dikkat dağıtıcı bileşime yeniden hazırlanmamız için yapar. Ve bir sonraki.

Ve bir sonraki.”

[9] Agamben’e göre dilin kendisinin bir aygıt olduğu düşünülürse, teknolojinin menfur tuzaklarından “kurtulmak” da, sözde insanlığımızı tümüyle reddederek, kurtarılmış hayvanlığımızın açıklığında, hiçbir şekilde yabancılaşmaya uğramamaış bir duruma dönüp dolaşıp gelmekten başkaca bir şey olamaz. Dilsel olarak sömürgeleştirilmiş düşünceden azade, gelecekteki insan(-sonrası) hayvana dair kurulmuş bu düş, Agamben’in gerçekten de en sıkı teknoloji karşıtlarından biri olduğunu ortaya koymaktadır.

Agamben, Giorgio, “What is an Apparatus?”, “What is an Apparatus” and Other Essays içinde, çev. David Kishik ve Stefan Pedatella, Stanford: Stanford University Press, 2009.
Crary, Jonathan, 24/7: Late Capitalism and the Ends of Sleep, Londra: Verso, 2014 [Türkçesi: 7/24: Geç Kapitalizm ve Uykuların Sonu, çev. Nedim Çatlı, İstanbul: Metis, 2015].
North, Paul, The Problem of Distraction, Stanford: Stanford University Press, 2012.

Dominic Pettman, Sonsuz Dikkat Dağınıklığı: Gündelik Yaşamda Sosyal Medyaya Odaklanmak, Sel Yayınları, çev. Yunus Çetin, 2017 [2016], s. 43-5.

Pettman, Tekno-Pesimizm ve Tüketici/Bot İnsan Eleştirisi

“İnsanlar, internet üzerindeki davranışlara ilişkin muhtelif ölçütler bakımından bot hesaplarından ne kadar farklı? Bize ait alışkanlıklar ne ölçüde tümüyle önceden belirlenmiş alt-rutinlere dönüştü ya da görünürde algoritmik hale geldi? Belli bir açıdan -mesela, Target’ın reklam tavsiye motoru açısından- bakıldığında, Google’da yapılan bir dizi kelime aramasından ya da alışveriş alışkanlıklarındaki bazı değişimlerden yola çıkılarak bir kadının hamile olduğu varsayılabiliyor artık. Herhangi bir şirket (gündemi epey meşgul etmiş bir hadisede olduğu gibi) belki de anne adayının kendisi bile farkına varmadan önce bunu tahmin ediyor. “Büyük verileri” bir araya getirmek üzere bilgi toplama fonksiyonlarından oluşmuş devasa nano-ordu, birey olarak adeta kaybolduğumuz dijital kahve telvelerinde birtakım şekiller arıyor; en azından yetkililerin, tüm bu elektronik sis içerisinden özgün şahsiyetimizi arayıp bulmayı çıkarlarına uygun görmelerine kadar; işte o zaman birey bu keşmekeş içerisinden yeniden oluşturuluveriyor.

Yirmi birinci yüzyılın ilk çeyreğinin sonlarına yaklaşırken içinde bulunduğumuz durum bu: bot olmak ile olmamak, anonim ile etiketlenmiş, genel ile özel arasında asılı kalmış haldeyiz. Bir tarafta haklara, sorumluluklara, kişiliğe, failliğe vs. sahip bir yurttaş, yani şahıs olmaya ilişkin daha eski anlayışlar ile diğer tarafta özlemlere, beğenilere, profillere ve görüşlere sahip, ardında çerez kırıntıları bırakan bir tüketici olmak gibi yeni yeni ortaya çıkan varoluş biçimleri arasında gidip geliyoruz. Liberal felsefenin ve tarihin hakim bireyi (tekilliği), günümüzde epey hızlı bir şekilde, Gilles Deleuze’ün “bölünmüşlük” olarak adlandırdığı şeye dönüşmektedir; yani (kendileri de aşkın “Ben”den ziyade ulusötesi IKEA üzerine kurulu bir dünya için tasarlanmış) esnek birleşimlerle daha iyi bağlantı kurmak için tasarlanan daha modüler bir ontolojinin alt-öznesine.

En azından anlatılan hikâye bu minvalde.

Ruhumuzu, bedenlerimizi, banka hesaplarımızı ve ekosistemdeki değerli -ister internetteki etkileşimlerimiz, ister bizzat kullandığımız iletişim aygıtlarını üretmek için çıkarılan madenler olsun- her şeyi emip tüketen geç kapitalist komplodan başka yöne dikkatimizi çekmek için internetin eşi görülmemiş yaygınlığının ve gücünün kullanılmasına dur demek, yani “ölümüne tıklayışımıza” son vermememiz adına çağrıda bulunan çok sayıda düşünür vardır. Her yeni teknoloji beraberinde yeni bir McLuhan, yeni bir Toffler, yeni bir Postman ya da yeni bir Turkle getirerek, yeni kültürel ve politik itaat biçimlerinin ana hatlarını belirleyen yeni sibernetik tertibatın istemsiz şekilde benimsenmesinin doğuracağı tehlikelere karşı bizi uyarır. Elinizdeki kitap da bu uyarılarda bulunmaktadır. Ne var ki “medya”nın (hâlâ bu gibi yekpare terimlerle konuşabileceksek) genel toplumsal eleştirisinin, tam da medyanın yaygınlığını, etkisini ve kâr marjını artırmak için kullanılmasına kapı açacak şekilde makine kırıcı koroya bir endişeli ses daha eklemekle yetinmek niyetinde değildir. Üstelik bu kısa kitap, daha bildik yönelim veya yöntemlere engel olan yeni medya platformlarının, buna rağmen hem birtakım beklenmedik toplumsal fırsatları hem de ilerici politik düşünceleri gündeme getirdiğini sırası geldikçe göstermeyi amaçlamaktadır. (Hiç değilse Platon’dan beri teknolojik değişime yönelik böyle bir yaklaşım farmakon burcu altına düşer; yani onu kullananları iyileştirebildiği gibi öldürme kabiliyetine de sahip olduğu için ihtiyatla yaklaşılması gereken bir “deva”dır.)

Bu bakımdan Jean Baudrillard ilginç bir isimdir ve simüle edilmiş toplumun yükselişiyle gerçekleşen radikal kırılmanın ya da devrimin en ileri görüşlü tanı koyucusu olmayı sürdürmektedir. Genelde bir pesimist olarak görülse de Frankfurt Okulu’nu izleyen gelenek içerisinde (“Vaziyet eskiden de iç açıcı değildi, ama kötüye gittiği kesin!”) sayılsa da, bu kuraldışı gelişmelerden yakınmadığını, zira açıklama getirmek için henüz çok büyük ve hızlı olduklarını yeri gelince ısrarlar belirtmiştir. Klasikleşmiş kısa eseri “İletişim Esrikliği”nde Baudrillard, bizatihi öznelliğin kendi “sahnesini” (scène), menşeini ve temsilini yitirdiğini ve yerini “müstehcen” (obscène) olana ekranlardan ve bilişimden oluşan bir yok-ülkeye bıraktığını öne sürer. Asli sahne (özele karşı genel, kendiliğe karşı öteki ve özneye karşı nesne gibi temel ayrımlara dayalı) esasen psikolojik bir nitelik taşırken, ayrım ve diyalektik agon‘a ilişkin güven sağlayıcı göstergeleriyle yeni müstehcenlik böyle kemikleşmiş bir metafizikle ilgilenmemektedir. “Narsistik ve çok yönlü bağlantı çağı” (s. 127) sayesinde, aynanın yerini ağ almıştır: (birçoklarının daha ziyade makineyle uyum sağlamış, insan-üstü bir varoluş şekli olarak tanımlayacağı) çok farklı bir insan olma biçimine yol açan, belirleyici bir ikamedir bu. Tanınmaya yönelik üretici mücadelelerle birlikte, ıskalanan melankolik kendine dönük yüzleşmeler de kapı dışarı edilmiştir. Bunların yerine, “işlemlerin meydana geldiği -iletişimin pürüzsüz işlevsel yüzeyi… yansımaz bir yüzey,” (s. 126-127) ortaya çıkar. Peki ya sonuç?

Artık harcama, tüketim ve icra yok, bunların yerine nizam, ince ayarlanmış bir işlevsellik, aynı sistemin bütün unsurları arasında dayanışma, kurulmuş bir birliğin denetimi ve küresel yönetimi… Kişiye özel “telematik”: her bir kişi kendini mükemmel ve ücra bir hakimiyet konumunda yalıtılmış halde, menşe evreninden sonsuz uzaklıkta, farazi bir makinenin başında görür. Yani, tam da mekikteki astronotun konumu gibi, gezegene geri çakılmamasını sağlayacak daimi bir yörünge uçuşu ve hız gerektiren bir ağırlıksızlık halinde. (s. 128)”

Baudrillard, Jean, “The Ecstasy of Communication”, The Anti-Aesthetic: Essays in Postmodern Culture (haz. Hal Foster) içinde, Port Townsend, WA: Bay Press, 1983.

Dominic Pettman, Sonsuz Dikkat Dağınıklığı: Gündelik Yaşamda Sosyal Medyaya Odaklanmak, Sel Yayınları, çev. Yunus Çetin, 2017 [2016], s.16-8.