Ayhan Geçgin I – Romancıyı Tartışmak

Orhan Koçak’ın Tehlikeli Dönüşler ile Aylak Adam ve Ayhan Geçgin arasında inşa edilebilecek yol fikri beni de Geçgin’in romanlarından doğru uzun bir yürüyüşe çıkma konusunda ayartmıştı. Koçak’ı tenzih ederek, ben de kendi araçlarımla -ne yöne sapacağını, bir yere varıp varmayacağını bilemediğim- bir yolculuğa çıkarak, Ayhan Geçgin’in edebiyatındaki yakalamam imkansız gibi görünen uçucu düşüncelere bir nebze daha yaklaşabilmeyi umuyorum. İkinci olarak ise, diğer okurların bu romanları nerelerden okuduklarına dair içimde gelişen ilginin bir sonucu olarak Geçgin üzerine yazılan yazıları kat etmeyi deneyeceğim. Kendi adlarına değil de yolda gördükleri üzerine konuşan roman karakterleri gibi, ben de hem romanlarda gördüklerimi hem o romanlarda başkalarının gördüklerini birbirine keserek, karıştırarak, yankılayarak, zıtlaştırarak bozmaya, anlamaya, yıkmaya, öğrenmeye çalışacağım. Temelde bu ikinci kısım bir gözlem nerd’ünün izleği olacak.

Baştan planlanmış değil de kervan yolda düzülür şiarıyla çıktığım yoldaki ilk adımı, romanları okuduktan sonra internette arama yaptığımda karşıma çıkan Ayhan Geçgin eleştirilerinde fark ettiğim ortaklıklar üzerinden atacağım.

Ayhan Geçgin’in romanları edebiyat üzerine konuşan ve yazanları (tanıtım yazarları, eleştirmenler, akademisyenler, denemeciler, blog yazarları -bu benim) belli bir ele alma biçimine davet ediyor. Nisan 2017 itibariyle 4 romanı, birkaç öyküsü ve bir mektuplaşması yayımlanan Geçgin hakkında biriken eleştirel külliyata bakınca, ilgili yazılarda bazı ilginç ortaklıklar ve paylaşılan yönelimler göze çarpıyor.

Kenarda üzerine yazılmış metinleri araştırırken fark ettiğim, romanlarını tek tek ele alan yazıların yanında topyekün bir yazar değerlendirmesini amaçlayan “Ayhan Geçgin romanlarında X” temalı yazılardaki yoğunluk oldu. Metis’in internet sitesinde bastığı kitaplara dair dergilerde yazılan yazıları derlediği bölüm olmasa, internet ortamında safi “Kenarda” üzerine yazılan bir eleştiri yazısına ulaşmam belki de mümkün olmayacaktı. Geçgin, üçüncü romanı “Son Adım” ile en azından internette kitap eleştirisi/tanıtımı yazılası bir yazar statüsüne ulaşana kadar yalnızca edebiyat ile daha sıkı bağı olan kişiler, romanları hakkında yazmış. Son Adım ve Uzun Yürüyüş üzerine yazılan yazılara ise internetten bolca ulaşılabiliyor.

İlk bakışta, Kenarda’yı tek başına ele alan yazı bulamasam da, bulabildiğim değerlendirmeler arasında yazarın genel üretimini tartışmayı amaçlayan yazı başlıklarının fazlalığı ilgimi çekti. “Ayhan Geçgin Romanında Kent, Zaman, Birey” (Gün Zileli ve Ceren Cevahir Gündoğan), “Ses ve Manzara: Ayhan Geçgin Romanları” (Bülent Eken), “Ayhan Geçgin romanlarında evrensellik” (Irmak Zileli), “Vladimir Makanin ve Ayhan Geçgin: Hepimizi istila eden boşluk” (Barış Yarsel), “Ayhan Geçgin’in Düşünce Deneyi” (Nurdan Gürbilek) vb. yazılar çeşitli perspektiflerden Ayhan Geçgin Romanı’nın ne olduğunu anlatıyorlardı. Elbette böyle yazıların var olması, öncelikle, romancının romanlarında açtığı, uğraştığı, tekrarladığı, genişlettiği düşüncelerin mevcudiyetini ve tartışmaya açıklığını gösteriyordu. Öte yanda ise metinleri okumaya başladıkça, yazarın külliyatını konu ettiğini sandığım yazıların bir kısmının hiç de öyle olmadığı ayyuka çıktı.

“Vladimir Makanin ve Ayhan Geçgin: Hepimizi istila eden boşluk” metin boyunca sadece Kenarda romanı ile Makanin’in eserlerini karşılaştırıyor; “Ayhan Geçgin romanlarında evrensellik” sadece Son Adım’ı anarak Geçgin’in safi köyden kente göçen, kendi ifadesiyle, “doğulu birey”in değil bu hikaye üzerinden insanlığa dair kimlik sorunları ele aldığının altını çiziyor; “Ses ve Manzara: Ayhan Geçgin Romanları” ise Kenarda’yı ansa da temelde Gençlik Düşü üzerinden Ayhan Geçgin’de bulunması olası biricik bir edebi sesi edebiyat ve felsefe tarihi üzerinden ağır referanslarla teşhis ediyordu.

Neden bu eleştiri yazarları, romancının bir veya iki kitabına bakarak romancının toptan vesikasını çekme telaşındalar? Ya da bu bir telaş değil, Geçgin’in romanlarında halihazırda paylaşılan düşüncelerin, dilin, anlatıların tek örnek üzerinden incelenebileceğine dair bir saptama mı? Romancının tüm eserlerinde ortak olanlar, tekil olarak bir romanındaki arayışından daha mı değerli? Yoksa tek tek kitaplarına girmek biraz zorlu bir deneyim olduğundan, tek bir kitabı üzerine konuşmayı denerken genel külliyatıyla ortaklaştırmak durumu kolaylaştırıyor mu? Bu sorular elbette sadece Geçgin’in eleştirisine ait durumlar değil, romancının ifadesiyle “kekeleyen” yazarların çoğunun çevresinde böyle bir eleştiri alanı birikiyor.

Eleştirilerde sezdiğim bir diğer nokta, romanlardaki cümlelerin ve paragrafların eleştiri yazılarında kullanılma oranı oldu. Birçok eleştiri adeta romanlardan cümlelerin birbirine montajlanması sırasında araya eleştirmenin bir iki cümle ve kavram ile girişi şeklindeydi. Gürbilek’in öncelikle Deleuze, Kafka, Nietzsche sonrasında heybesinde olduğunu artık öğrendiğimiz başka onlarca düşünürü işe koşarak Geçgin’in tüm romanlarına yayılan ve birbirine yansıyan pasajlarını birbirine montajlayarak sonuçlar çıkardığı yazısı bunun son noktasıydı. Zileli ve Gündoğan’ın daha çok tanıtım yazısı olabilecek yazısı ise üç Geçgin pasajı ve bunlardaki ortaklığı tespit eden bir cümlelik ifadelerin art arda dizilmesinden oluşuyordu. Yazdıkları genelde tanımı gereği bir yargı belirten “aforizma” olmaktan çok uzak olsa da, Geçgin’in farklı romanlarında benzer bir dil ile, tekrar ederek girip çıktığı dipsiz kuyular, okur olarak eleştiri yazarlarını derinden etkileme ve “kendini tekrardan yazdırma, söyletme” gücünü içinde taşıyor.

Son nokta olarak, yine şimdiye kadar okuduğum eleştiriler üzerinden romancının felsefi ve edebi olarak hangi bağlamlar, kaynaklar ve akrabalıklar üzerinden okunduğunun kaba bir dökümünü yapmaya çalışacağım. “Acaba Geçgin hakkında yazanlar kendi corpus’larını romancının üzerine yığarak kendi düşüncelerine romancıyı alet ediyor, kendi düşünce akışlarında kolonize ediyor olabilirler mi? Ya da tam tersi olarak Ayhan Geçgin bizzat nerelerden okunabileceğini okur ve eleştirmenlere fısıldıyor olabilir mi?” gibi bir sorunun peşinden gideceğim. Bu soruların kesin cevapları cılız bir ihtimal ve hiç kimseye kabul ettirilemeyecek bir iddia olurdu, yine de cevabı değil, sorusu heyecan veren bir araştırma nesnesi benim için.

Kurbağalara İnanıyorum’daki ilk mektup, Barış Bıçakçı’nın “Ayhan’ın tavsiyesiyle J. M. Coetzee’nin Romancının Romanı’nı okudum.” ile başlıyor. Geçgin bir röportajında yine ilgili romandan bahsediyor. Coetzee romanında bir yazarı anlatıyor, Costello’yu. Costello anlatı içinde Kafka’nın Akademi için Bir Rapor öyküsündeki (maymun/insan) Kızıl Peter’i derinlemesine tartıştığı bir sunum yapıyor. Gürbilek de Ayhan Geçgin eleştirisine Kafka’yı, Coetzee’yi ve Kızıl Peter’i işe koşarak başlıyor. Aynı şekilde Gençlik Düşü’nde Deleuze’den bahsedilmesini de önemsiyor Gürbilek, okumasının yapıtaşı olarak bu filozofu seçiyor. Buradaki kaynaklar bizzat Geçgin’in çağırdığı kaynaklar. Bu kaynaklar Geçgin’in mektuplarında bahsini ettiği diğer pek çok yazar, felsefeci veya düşünce hattı üzerinden genişletilebilir, başka yazılarda büyük ihtimalle yapılıyordur.

Bir diğer referans-yoğun eleştiride Bülent Eken, yazısına geçmişte yazılan değerlendirmelerden sözü açarak diğerlerinin pek anlamadıklarını ifşa ettiklerini fark etmesiyle adeta Ayhan Geçgin’i doğru okuma ve anlama yolunu gösteriyor. Burada da mevcut olan Deleuze ve Kafka’nın bir adım önüne Ranciere ve Flaubert yerleşiyor.

Türkiye’deki edebiyattan Ayhan Geçgin’le kesişen yollarda yürüyen yazarlardan eleştiriler içerisinde tekrarlananlar Hasan Ali Toptaş, Hüseyin Kıran, Latife Tekin, Yusuf Atılgan, Ahmet Hamdi Tanpınar, Bilge Karasu, Oğuz Atay.

Henüz ilk yazıdan başarısızlığa mahkum gibi görünen bu yolda bakalım yürüyebilecek miyim.

Yazıyı bitirdikten birkaç saat sonra Koçak’ın Tehlikeli Dönüşler’deki şerhine henüz vardım. Sonradan bakmak için buraya eklemem gerekti. Ben cebelleşirken, o çok daha sarih bir dille Geçgin’in nerelerden okunabileceğini ve bu okumaların kaçınılmaz olup olmadıklarını söylemiş girişinin sonunda.

“Buraya kadar söz alan yorumcuların hepsi yol gösterecek bize; Lukacs, Naci, Bloch, sonra Ekrem Işın ve Orhan Kemal. En çok da Benjamin. Öte yandan hepsinin söylediklerini fazla itiraz etmeksizin büken, burkan Lacan var. Burada hemen şunu söylemeliyiz: Geçgin’in metinleri bir tartışma forumudur, kahramanları da “şahıs” olmanın ötesinde, farklı düşüncelerin birbiriyle çekişme içine girdiği birer platform. Orada çekişen Emmanuel Levinas ile Maurice Blanchot veya Gille Deleuze’ü hiç dikkate almadan okumak da mümkündür elbet. Ama almak, alabildiğimizce almak, daha yararlı olur. Öte yandan, Aylak Adam da Geçgin’in durduğu yerden bakıldığında biraz öyle görünüyor: “Sartre” ile “Freud” arasında (özgürlükle belirlenmişlik arasında) bir çekişme alanı açılmıştır Atılgan’da. Galibin peşinen belirlenmiş olması, tartışmanın ilginçliğini azaltmadığı gibi romanın bize hala niçin zevk vermeye devam ettiği hakkında da bir şeyler söyler.” (sf. 46)

Romancının Romanı – J. M. Coetzee

Türkçeye Romancının Romanı olarak çevrilen bu metni internette “Novelist’s Novel” diye bir süre aratıp bulamayıp, orijinal başlığının romandaki yazarın adı olan “Elisabeth Costello” olduğunu öğrendim. Romancının Romanı, cesur ve iki yoruma açık bir çeviri hamlesi, ilk gördüğümde benim zihnimde yanlış anlamı uyanmış ve yanlış saiklerle okumaya başlamışım. Pişman değilim. Beklediğim gibi, bir romancının, roman yazım sürecini anlatmıyordu fakat bir romancının düşünceleri, geçmişi ve çevresini deşiyordu. Roman ile deneme, felsefi metin ve edebiyat eleştirisi arası gidip gelen, benzerine -herhalde modern romanda sık rastlanan fakat- benim pek rastlamadığım bir romandı.

Elisabeth’in üniversitede, entelektüel elitlere hitaben bir gemi gezintisinde veya ödül töreninde verdiği oldukça iddialı ve tartışmalı dersleri (Edebiyatta Gerçeklik, Kötülük Sorunu, Hayvanların Yaşamları) veya çevresinden kişilerin aynı derecede iddialı sunumlarını (Nijeryalı Yazar Egudu’nun “Afrika’da Roman” veya Elisabeth’in kardeşinin “Afrika’da İnsan Bilimleri”) verdikten sonra dinleyenler ve Elisabeth’in kendi fikirleri çarpıştırılarak, araya küçük olaylar, hatıralar, kısıtlı yan karakterler koyarak bir kurgu yapıyor Coetzee.

Coetzee’yi ilk okuduğumdan beri hep böyle bir klişe ifade yazmak istedim. Avusturalya’da yaşayan, Güney Afrikalı, Afrikaner bir erkek yazar olarak Coetzee’nin, dünyanın çeşitli yerlerini (Afrika hariç değil) dolaşan, 60’larında Avusturalya’lı bir kadın yazarın zihniyet dünyasını anlatma hali beni etkiliyor. “Ben”i, “bir başkası” ile bu denli dengeli düşünebilmek, anlatabilmek, kendi fikirlerini, bunlara karşı alabileceği olası tepkilerden doğan korkularını, tutkularını, kararsızlıklarını bu kurgusal karaktere ve onu içine soktuğu dünyaya bakarak düşleyebilmek ne acayip bir beceri.

Romanda öne sürülen düşüncelerin, hiçbir anda öne sürenin haklılığı gözetilerek verilmemesi, her düşüncenin ya söyleyen tarafından çekinceleri hissettirilerek ya da bir karşı görüşe daima yer verilerek aktarılması, böylesi “düşünceler üzerine kurulu” bir romanı, iddialar bütünü olmaktan alıp, sonsuz diyaloglar nehrine çevirmiş. Elisabeth çıkıp, “mezbahalar soykırımları önceler, kurar. Hayvanların katliamı, II. Dünya Savaşı’nda Yahudilere yapılanların bir başka örneğidir.” diye konuşurken, bir Yahudi, Elisabeth’in kurduğu analojinin sorunları üzerine kendisine bir protesto mektubu gönderiyor. Coetzee bunu iki tarafın dünyasına da girerek yazabiliyor. “Hayvanların Yaşamları” bölümü, vejetaryen/ekolojist ve bu kanadın eleştirisine dair öyle kapıları zorluyor ki, bende sunumu birebir kopyalayıp, herhangi bir yerde (Banvit sponsorluğunda bir söyleşide) sunup tartışma başlatma isteği uyandırdı.

Aynı şekilde, Afrikalı bir yazarın “Afrika’da Roman” konusundaki fikirlerini, Elisabeth, çok da hoşlaşmadığı bu yazarın üzerine sert argümanlarla giderek tartışabiliyor. Afrika’da AIDS’lilere gönüllü yardım eden bir rahibe olan kardeşinin “akıl, bilim, hümanizm başarısız oldu, Hristiyanlığa dönüş tek çözüm” minvalindeki fikirleri romandaki bir başka ekstremite örneği olarak kendine yer buluyor. Elisabeth’in erkek kardeşi John (aaa, Coetzee’nin adı) Elisabeth üzerine kitap çıkaran birisiyle sevişiyor veya aynı adamın felsefeci sevgilisi, John’un bunamış olduğunu düşündüğü annesinin çiğ felsefeden-anlamayan-romancı fikirleriyle alay ediyor, Elisabeth sunumunda eleştireceği bir yazarı dinleyiciler arasında buluyor vb. küçük entelektüel güç mücadeleleri de fikirsel tartışmaları, tartışma halinin duygusal yanlarını da es geçmeden, sinsi sinsi aralara giriyor.

Eş zamanlı okuduğum Homo Deus ve Romancının Romanı’nın “akıl, hümanizm, birey olma hali, hayvanlarla ilişkimiz, bilinç nedir” üzerine çok benzer meselelerden çıkıp çok farklı uçlara yol alan düşünce evrenlerini ise tartışmak için yeterli göremiyorum kendimi, henüz tam yolumu bulamadım. Bu tartışmaları Franz Kafka ve edebiyat bohçasıyla yapınca Coetzee, Stephen Hawking ve pozitif bilim ilgisiyle yapınca Yuval Noah Harari çıkıyor ortaya sanki… İki kitabın da çeşitli noktalarında ortak referans verdiği, benim de bu kitaplarla öğrendiğim, tarihsel önemi olan bir makaleyi bırakarak çekiliyorum.

“What is it like to be a bat?” – Thomas Nagel, 1974

 

Ben Buradan Okuyorum | Tim Parks

Huysuz Tim Parks’ı, Metis soluk sarı kapağıyla basmasa tanıyamayacaktım. Halbuki romanları daha önceden Kanat ve Alef’den çevrilmiş, yayımlanmış. “Ben Buradan Okuyorum”, birkaç kitapçıda da ilk haftasında tükenmişti, çalışanlarla beraberce şaşırmıştık, nasıl popülerleşti bir “metis eleştiri” kitabı acaba diye. Ben kapağın ve başlığının albenisinden diye düşünmüştüm.

Kitabı okuduktan sonra eleştirilerine bakarken, kitabın başlığının (orijinali “Where I’m Reading From”) Raymond Carver’ın öykü derlemesinden (Where I’m Calling From) alıntılandığını, kitabı epeyce haşlayan bir eleştiriden öğrendim. Carver’ın bu derlemesi aynı seçkiyle Türkiye’de yayımlanmamış, ama öykü tanıdık geldi. Derlemeye adını veren öykü Can Yayınları’ndan çıkan, alkol yüklü “Katedral” kitabında varmış, buldum. Bu derlemede, ilgili Where I’m Calling From öyküsünün çevirisi de “Nereden Aradığım”. Kitap başlığı referansları için de, “çeviride kaybolan kadardır” diyebiliriz o halde. Gerisi bize müthiş çeviriler armağan etmiş Roza Hakmen ve Ayça Sabuncuoğlu’nun arasında profesyonel bir diyalog ister.

Hemen, aslında yazının başına koymam gereken kitap alıntısını, gecikmeli olarak ekliyorum. Buraya kadarki saçma girişle, kitap budalası olmayanları ve eleştirinin eleştirisinden haz etmeyenleri eledik.

“Geribildirim için internet var. Bazen hepsi geribildirimmiş, hiç bildirim yokmuş gibi geliyor. Okurların kendi incelemelerini yazdıkları sitelerde en şaşırtıcı olan şey, gazete incelemelerine çok benzemeleri. Amazon yıldızlarını dağıtmaya itirazları yok. Övgüyü de, cezayı da nasıl dağıtacaklarını çok iyi biliyorlar. Sorgusu ölçütleri var. Mecra tonu belirliyor. ‘Kitabı okumadım aslında, ama…’” (s. 10)

Imdb’de veya Goodreads’de her puan tıklamasında yaşadığım anlık endişeleri bir seferde tokat gibi vurdu yüzüme Parks bu pasajla. Ne yapalım, biz zavallı okurlar da, böyle eğleniyoruz, sosyalleşiyoruz. Ama işte, bu hizaya çekme sonrasında belki farklı yollar aramaya başlayabiliriz.  Neden bir kültürel nesneyi, onu değerlendiren diğer profesyonellerin diliyle değerlendirmek zorunda olalım ki? (Öte yandan, karşı bir örnek olarak, bir okurun Kafka’nın Dava’sına 1 yıldız verip, “fazla abartılmış bir roman!!!” diye yorum yazması ve birileri tarafından beğenilmesi, bir entelektüel galibiyet hissi veriyordur.) Neyse, ben de elimden geldiğince bir edebiyat eleştirmeni hallerine girmeye çalışmadan, safi kitabın bende yarattığı heyecanı paylaşmak amacıyla bir şeyler yazmak istiyorum. Okurken, yazarı her yazıda sürekli benimle diyaloğa giriyormuş gibi hissettiğimden, ben de söze girmeye çalışırken metrobüste kendi kendime konuştuğumu fark ettiğim için, en azından düşüncelerimi New Yorker dışında bir mecrada yazarak özgürleşmek istedim.

Kitap, Tim Parks’ın blog yazılarından derleme. Blog’u The New Yorker’da tuttuğu için özenerek yazıyor. Uzun yıllardır İtalya’da akademisyenlik yapan, ABD’de bir gazetede yazan bir İngiliz olduğundan elbette oldukça beyaz tenli. Roman yazıyor, çeviri yapıyor, sipariş üzerine kitap eleştirisi yazıyor, bir de bu kitaptaki yazıları oluşturan metinler gibi, edebiyatın çeşitli yönlerine dair daha serbest stil denemeler yazıyor. Yer yer otobiyografiye kayacak derecede, kendi kişisel deneyimlerini de esirgemediği, iyi sorularla başlayan metinler… İngilizce (çeviri) küresel romanın yükselişinden Nobel’in saçmalığına; pazarlanan büyük yazarlardan zor geçinen genç yazarlara; okuma zevkinin nasıl kazanıldığından, edebiyatın nasıl bir kaybetme zihniyeti üzerinden beslendiğine; en ciddi sınırının karakter sayısı olduğu yazılar…

37. ve son metinde Parks, TV filmine uyarlanan bir romanının (Kader) film versiyonunu nasıl bulduğunu incelemeye koyuluyor. Yazının sadece konusu Parks’ın beni neden heyecanlandırdığını net olarak anlamamı sağladı. Yorumlamayı, eleştirmeyi, değerlendirmeyi -kültürel varlıktan doğru düşünmeyi- ölesiye seviyor. Öyle ki, kendi yazdığı romanın anlamadığı bir dilde yapılan uyarlamasını, neden o sahneyi orada çektiklerini, filmin romandaki hangi anlamları yitirdiğini, bunun yerine ne öğeler koyduğunu yorumluyor da yorumluyor. Burada, -dünyanın 99%’u için anlamsız olsa da- dur durak bilmez bir eleştiri/seyir zevki ve keşfi var. Aynı bakış, edebiyatın (veya sanatın) geneline yayıldığında, aslında genel kabul gören büyük övgüleri (“Franzen dahi bir yazar”) sorgularken, entelektüel olarak aşağılanan (polisiye, popüler roman vb.) öteki yakada öznel anlamların nasıl bulunduğunu ortaya seriyor. “Neden o Kundera sever, öteki Tolstoy sever?”, “Neden kazanma toplumunda kaybetmeyi anlatan Alice Munro böyle meşhur oldu?” gibi soruların incelenmesine çevrilebilecek metinleri, benim gibi biraz şaşkın okurlara da yol haritalarını çizmekte yardımcı olabilecek parçalar içeriyor.

Okurlardan yazarlara geçince, örneğin “ilk romanını yazma” sıçramasını tiye aldığı bir yerde, yıllarca yayınlatamadığı öyküler, romanlar yazmış veya bir türlü hiçbir şey yazamamış ama yazmak için kıvranan; dostlarının bile okumadığı ve ciddiye almadığı, herkesin “başka bir iş mi bulsan acaba” diye şefkatle yaklaştığı yazar adaylarının, bir romanlarını yayınlattıktan sonra, bütün bir kültür sanat medyası tarafından “Bir sonraki eseriniz ne hakkında olacak?”, “Nereden esinlendiniz bu romanda?”, “Genç yazarlara tavsiyeleriniz nelerdir?” kabilinden aşırı önemsenen birisi haline gelişindeki absürd kırılmayı ince bir alayla anlatıyor. Yazarların zihniyet dünyalarında, anılarını/notlarını yayınlatıp kazanacakları paracıklardan söyleşilerde sorulan saçma sorulara karşı tavırlarına pek çok noktaya bakarak “yazar”ı kutsal yerinden kaldırıp, olağan olan noktaya yerleştirmeyi amaçlıyor sanki. Bu yazar meselesinin daha derinlikli analizine Parks’ın bıraktığı yerden Coetzee’nin “Romancının Romanı” ile devam etmeyi umuyorum. 

Orwell’in 1984’ünün daha açılış cümlesinden İtalyanca’da nasıl anlamı yitirtilerek çevrildiği (Türkçesine baktım, nüans pek kaçırılmamış denebilir); günümüz yazarlarının kendi dillerinde yazarken bile nasıl sürekli olarak “kolay çevrilebilirlik” kaygısı gözettiği –Türkiye’de Avrupa’ya göre dozajı bu kadar yüksek değildir sanırım, biz kendimize yeteriz çünkü ama ben bilemem o kadar detay tabi, İngilizce’ye çevrilen yazarlara sormak isterdim, samimi cevaplasınlar da isterdim– 30 dile çevrilen ve küresel olarak anlaşılan bir kitabın neden başka hiçbir dile çevril(e)meyen çünkü gücünü büyük ölçüde yerellikten alan bir hikayeden en az 30 kat daha “iyi” olduğu gibi çeviri meseleleri belki çevirmenler için klişe tartışmalardır ama bana aklıma gelmeyen sorular sordurdu.

Az bilen, ve denemeye çok açık olmayan korkak bir okur olarak, birisi bana “Chinua Achebe kesin oku” dediğinde, okumalıyım demiştim. 4 yıl oldu henüz başlayamadım. Fakat yeni bir Kundera, Tolstoy, Kafka okumak düşünce olarak derin ve belki Achebe’den daha zorlayıcı yazarlar olsalar da hikayelerinin içinde geçtiği kültürel atmosferi daha kolay anlayabildiğimi düşündüğümden –anlamıyor olabilirim elbet, ama en azından anlamadığımı da fark etmiyorum– tereddütsüz okumaya başlayabildiğim yazarlar. Achebe’nin de Nijerya üzerine romanını okuyup, anlamamaktan çekiniyorum. Öte yandan Parks, Charles Dickens’dan veya Scott Fitzgerald’dan öyle bir bahsediyor ki o dönemde yaşamamış, dile hakim olmayan, çevrilirken yitirilen nüansları topladığında İngiliz/Amerikan olmayan bir okurun bu metinlerin büyük kısmını kaçırarak okuyabildiğini iddia ediyor.

Yine de Parks, sağolsun, bu yüz kızartıcı duygunun oluşumunda edebiyat endüstrisinin payı olduğunu iddia ederek beni biraz rahatlattı. Norveçli bir yazara ödül verirken sebep olarak “Norveçli olduğunu hiç belli etmemesi” gibi bir ifadenin kullanılması olumlu okumada “insan sorunu”na eğilen bir yazar olması gibi görünse de, öte yandan olabildiğince fazla insanın anlayabileceği ve satın alabileceği bir roman yazma eğilimini ifade ediyor. Bu da özgür bir kalemin önünde tehdit elbette. Bunun karşısında ise Rushdie, Pamuk vb. gibi isteseler de istemeseler üzerilerine kendi kültürlerini Batı’ya anlatma sorumluluğu yüklenen yazarlar var, bu kişiler Norveçli yazarın aksi gibi görünse de, sonuç olarak “uluslararası-batılı-ingilizce-ingilizceden çeviri okur” kitlesinin ve yayıncıların ekonomik baskılarının edebiyat dünyasını ne denli şekillendirdiğine dair ipuçları veriyor.

Bu yazıyı, beni bunları paylaşmaya teşvik edici rolü olan Parks’dan son bir alıntıyla bitirmek isterim.

“Ortaya şöyle bir soru çıkıyor: Her türlü laf (Beckett’in düşündüğü gibi) kaçınılmaz olarak boş laf mıdır; acaba Batı kendini yavaş yavaş şehvetle, bir kırtasiyecilik dağı altında ezerek yok mu edecek ve bu arada bütün bu rezil işleyişi tasvir edip tatlı tatlı kınayan tepeleme bir edebiyat yığınıyla ölene dek eğlenecek mi? . . . Baksanıza, oturmuş bir şeyler hakkında bir şeyler yazan insanlar hakkında yazıyorum, şansım yaver giderse başka bir yerde bir başkası beni alaycı ve sorumsuz olmakla suçlayacak.” (s. 107)

ilginç bilgi ps. Avrupalıların Franzen, Murakami, Knausgaard, Ferrante vb. (“Bu yaz Ferrante okunur!” bana çok komik gelen bir reklamdı.) yazarların popüler romanlarını okumalarının sebebinin “yazın seyahat ederken tanıştığı kişilerle ortak bir payda bulabilmek adına” olduğu gibi acayip bir iddiası var Parks’ın. Hollanda’daki bir kitapçıda müşterilere “Ne okuyorsun, neden onu okuyorsun?” diye sorarak yaptığıbir saha çalışmasının bulgusuymuş, ne keyifli bir iş!

Yürüyorum

“But only one is a wanderer, two together are always going somewhere.”

Sevgi Soysal | Yürümek

Thomas Bernhard | Yürümek – Evet

Ayhan Geçgin | Uzun Yürüyüş

Rebbeca Solnit | Yol Aşkı: Yürümenin Tarihi

David Le Breton | Yürümeye Övgü

Werner Herzog | Buzda Yürüyüş: Münih – Paris

Henry David Thoreau | Doğa ve Yürüyüş Üzerine Seçme Denemeler

Oruç Aruoba | Yürüme

Frédéric Gros | Yürümenin Felsefesi

Wim Wenders | Paris, Texas

Mike Leigh | Naked

Edebiyattaki Adam

Şevket Süreyya Aydemir | Suyu Arayan Adam

suyu-arayan-adam

Giovanni Papini | Bitik Adam
bitik-adam-papini

Thomas Bernhard | Bitik Adam
bitik-adam

Katherine Burdekin | Mağrur Adam
magrur-adam

Georges Perec | Uyuyan Adam
uyuyan-adam

Albert Camus | İlk Adam
ilk-adam

Robert Musil | Niteliksiz Adam
niteliksiz-adam

Sait Faik Abasıyanık | Lüzumsuz Adam
luzumsuz-adam

Alfred Bester | Yıkıma Giden Adam
yikima-giden-adam

Aslı Erdoğan | Kabuk Adam
kabuk-adam

Paul Auster | Karanlıktaki Adam
karanliktaki-adam

Yusuf Atılgan | Aylak Adam
aylak-adam

D. H. Lawrence | Ölen Adam
olen-adam

José Saramago | Kopyalanmış Adam
kopyalanmis-adam

H. G. Wells | Görünmez Adam

John M. Coetzee | Yavaş Adam

Luigi Pirandello | Gölge Adam

Ralph Ellison | Görülmeyen Adam

Hüseyin Rahmi Gürpınar | Utanmaz Adam

Zorba – Nikos Kazancakis

zorba

Zorba’yı okurken sürekli bir arada kalmışlık hissi yaşadım. İsimsiz anlatıcı ve Zorba arasında sık sık basit sorularla açılan felsefi tartışmalar açılıyor, sorgulayıcı sözler sarf ediliyor, sonra tüm mesele bir anda et yemeye, (dul) kadınları aşağılayıcı ve tapınmacı bir şekilde baştan çıkarmaya ve kafasının estiğini yapmaya dair övgülerle sonlanıveriyordu. 350 sayfalık deneyimim Zorba’nın ağzından şu kısa pasajda özetlenebilir:

“Bir zamanlar diyordum ki: Bu Türk’tür, bu Bulgar’dır ve bu Yunan’dır. Ben, vatan için öyle şeyler yaptım ki patron, tüylerin ürperir, adam kestim, çaldım, köyler yaktım, kadınların ırzına geçtim, evler yağma ettim… Neden? Çünkü bunlar Bulgar’mış ya da bilmem neymiş… Şimdi kendi kendime sık sık şöyle diyorum: Hay kahrolasıca pis herif, hay yok olası aptal! Yani akıllandım, artık insanlara bakıp şöyle demekteyim: Bu iyi adamdır, şu kötü. İster Bulgar olsun, ister Rum, isterse Türk! Hepsi bir benim için. Şimdi, iyi mi, kötü mü, yalnız ona bakıyorum. Ve ekmek çarpsın ki, ihtiyarladıkça da, buna bile bakmamaya başladım. Ulan, ister iyi, ister kötü olsun be! Hepsine acıyorum işte… Boş versem bile, bir insan gördüm mü içim cız ediyor. Nah diyorum, bu fakir de yiyor, içiyor, seviyor, korkuyor, onun da tanrısı ve karşı tanrısı var, o da kıkırdayacak ve dümdüz toprağa uzanacak, onu da kurtlar yiyecek… Hey zavallı hey! Hepimiz kardeşiz be…. Hepimiz kurtların yiyeceği etiz… Ve bu kadınsa, gayri o zaman, vallahi ağlayasım geliyor. Sen ikide bir, kadınları seviyorum diye benimle alay edersin. Nasıl sevmeyeyim be? Nasıl acımayayım ki, onlar zayıf yaratıklardır, ne yaptıklarını bilmezler, memelerinden tutuversen, kapılarını açıp teslim olurlar!…” Can Yayınları, 25. Basım, s. 256-7

Bu yoğun, pek çok dönüşüm içerdiğini düşündüğüm pasaj, Kazancakis’in Homeros, Buddha, Bergson ve Nietzche ile beraber hayatını en derinden etkileyen, hatta bir “ruh kılavuzu” seçse onu seçeceği Zorba’nın roman boyu anlattığı pek çok yaşam deneyiminden birisi. Bir akıllanma, doğruyu bulma hikayesi. Irk temelli özcü nefretin manasızlığına varan Zorba (21. yy itibariyle epey insan vardı, epeyi hala varamadı), bir adım ileri giderek, “halkların ve canlıların kardeşliğini/çilesini” de öngörmeyi başarabiliyor. Buna rağmen Zorba’nın cinsiyet körlüğünü üzerinden atamaması anlaşılabilir, fakat roman boyunca “yaşamın anlamı”, “inancın nesnesi”, “düşünen insan/eyleyen insan”, “sosyalist geçinen entelektüel patron” çelişkileri üzerine düşünen Kazancakis’in tek satırda Zorba’nın bu bakışını sorun etmeyişini aklım almıyor.

Romana dair eleştirileri okuyunca bu cinsiyetçi bakışı savunanların ve sorun etmeyenlerin daima “dönemin şartları”nı göz önünde bulundurmak gerektiği savunmalarını gördüm. “O zamanlarda, o topraklarda kadınlar nasıl görülüyorsa onu anlatmış”. Anlamadığım nokta, romanın ve Kazancakis’in bakışının değeri zaten dönemini “aşabilen” tartışmalardan ileri gelmesi… Ulus fikrinin asıl palazlandığı, dinlerin etki alanının bugünden çok daha yaygın olduğu vb. bir dönemde yersizyurtsuz ve dinsiz bir Zorba övgüsü okumak güzel ama iki sayfaya bir “zavallı dullar şöyledir”, “insanlığı tartışılan kadın varlığı böyledir” iddialarını okumak kuvvetli sinirler gerektiriyor.

“Olumsuzla oyalanmak”tan vazgeçerek okurken en çok keyif aldığım noktaları düşününce “düşünce insanı/eylem insanı” arasındaki gerilimleri Kazancakis’in tattığı anlar aklıma geliyor. Günümüzde bu romanı okuyup bitiren insanların büyük çoğunluğu Zorba’dan çok Kazancakis’e yakındır. Çünkü Zorba gibiler kitap okumuyorlar zaten -ki belki o zamanlarda çok olmayan, iki tipin karışımı olan tipolojiler de çıktı 60’larla birlikte: Beat kuşağı, Fante, Bukowski vb. gibi. Entelektüelliklerini tamamen bedensel ve duygusal arzularından soyutlamayan, aksine tam da entelektüelliği bu “yaşam deneyimi” ile birleştirenler… Hatta Türkiye’de de İkinci Yeni’yi ve 2010’larla İkinci Yeni’nin kazandığı yeni imgeleri Zorba ve Kazancakis’in kesişimine oturtabilir miyiz?

Neyse daha uzun düşünmek, üzerinden geçerek yazmak lazım, ben şimdi yazmayı beceremeyeceğim, temaları not düşeyim, sonradan hatırlayıp düşünmek üzerine:

(Kazancakis’in bu kadar okuyup düşünmesi fakat Kazancakis’in hayat ile, inanç ile ilgili birkaç kelimelik sorularına bile cevap veremeyişi),

(Okumak, bilmek, düşünmek gibi yoğun kafa mesaisi ayrılan eylemlere rağmen iletişim kurmak söz konusu olduğunda, Zorba’nın sadece raks ederek Kazancakis’in anlatamadıklarını anlatabilmesi),

(Kazancakis’in Zorba’ya hayranlığının gerçek ve içten bir duygu mu yoksa kendinden çok aşağı gördüğü bir insanın aslında o kadar da aşağı olmadığını fark etmesiyle duyduğu şaşkınlıktan mı ileri geldiği),

(Hep kazanma, başarma ile anılan mutluluğun, tam tersine her şeyini yitirme ile de benzer bir şekilde deneyimlenip, deneyimlenemeyeceği; bu ikisi arasında duygular açısından bir ortaklık olup olmadığı)

(sosyalist patron figürünün daha ne kadar gerilere gittiği, günümüzde Tanıl Bora’nın dediği “sosyalizmin orta sınıflara sıkışması” probleminin tarihte Marx’a kadar gidip gitmediği, görünüşleri, azılı entelektüel, sosyalist sermayedarlar, Kazancakis gibi bugün okunduğunda yanında çalıştırdığı işçilerin haklarıyla, kendi konumuyla ilgili acınası bir kara komedi ilişkisi kuranlar),

(Dünya’da hiç en sevdiği ve son okuduğu kitap Zorba olan, sonrasında okumayı bırakan okurun bulunup bulunmadığı)

İlerisi için not: Zorba artık klasikleşmiş bir roman. Acaba 20. yy’da Yunanistan’dan çıkan başka bir yazar tanıyor muyum, en son noktası Kazancakis mi diye düşünüyordum. Başka kimseyi bilmiyormuşum. İnternetten bakınca, 20.. yy’da iki Yunanistan’lı yazarın Nobel aldığını gördüm. Buraya not düşüyorum. Giorgos Seferis (1963) ve Odysseas Elytis (1979). Sanki Seferis’i duydum diyordum ama yalan söylemeyeyim. Urla’da doğmuş.

Kalecinin Penaltı Anındaki Endişesi | Peter Handke

kalecinin-penalti-anindaki-endisesi

Kalecinin penaltı anındaki endişesini Josef K.’nın fena bir şey yapmamış olmasına rağmen tutuklanması gibi düşünebilir miyiz? Josef K.’yı tutukladılar, Josef Bloch’u işten attılar ve hikaye başladı.

Bloch’un ilk dereceden erkek kardeşleri Josef K., Mersault veya Samsa gibi görünüyor. Burası zaten edebi/eleştirel külliyatın da biriktiği bir alan. Benim için zor alan. Onun yerine öznel olarak kurduğum bir uzak akrabalık oldu Bloch’un öyküsünü okurken.

Edebiyatta ve sinemada “dolaşan karakterler” en sevdiğim hikayelerden. Kentlerde ve kasabalarda gezinen, restoranlara, barlara, marketlere, dükkanlara, parklara, başkalarının evlerine girip çıkan, insanlarla konuşan, bazen de saatlerce boş boş yürüyen ve düşünen kahramanları anlatan hikayeler yaşamın sonsuz ihtimallerine kapı aralıyor. Les quatre cents coups (1959), Victoria (2015), Naked (1993), Cléo de 5 à 7 (1962), After Hours (1985) vb. filmler birbirinden çok bambaşka karakterlere ve hayata bakışlara sahip karakter içeriyor ama ortak yanları mekandaki süzülüşleri. Yeni Hayat’daki otobüs seyahatleri, Kürk Mantolu Madonna’nın takıntılı tutku hikayesinden çok Raif Efendi’nin sokaklarda dolaştığı kısımlar, Görünmez Kentler’deki ihtimaller, Baudlaire ve diğerleri…

Ana motivasyonları gezmek ve keşfetmek olan seyyahlar değil, başka yapacak bir şey bulamadığı için sıkıntıdan dolaşanlar, kafayı dağıtmak için, acıyı hafifletmek için dolaşan karakterler ve onların karşılaştıkları olaylar… Anlatının vardığı noktadan çok içindeki ayrıntılara ilgi duyduğum için, bu kahramanları ve olayları daha ilgi çekici buluyorum. İlla ki flaneur/flaneuse olmalarına da gerek yok karakterlerin. Bir karakter olmasına bile gerek yok.

Eski kaleci Bloch, bu karakter dizisine tepe noktasıdan eklendi. Romanın, oldukça “kuru” ve “kesintili”, karakterin sadece ne yaptığını ve ne düşündüğünü, duygularına hiç yer vermeden anlatan, bir yandan da “ifade edilemez olan”ın etrafında dolaşan bir üslubu var. Ayrıntı Yayınları’ndaki tanıtımda bu üsluba “‘boş’luğun üslubu” denilmiş, güzel söylenmiş. Bu boşluk, bir ağırlığı, anlamı, etkisi olan bir boşluk. Onun açtığı alanda Bloch’un endişelerini, yanlış anlamalarını, kararsızlıklarını, sonuçsuz çabalarını takip edip sonunda ortada kalıveriyoruz. Anlatımın kuruluğunun Bloch’u olduğu kadar okuyucuyu da özgürleştiren bir yanı var.

Öldürücü olan diğer yanının ise varoluşçuluğun olumsuz okumalarından olup, etik açıdan daha olumlu bakışlarla zenginleştirilebileceğini düşünüyorum (de Beauvoir’ın ekledikleri gibi). Bloch da, Mersault da cinayet işlemeseler, kendiliklerinden bir şey kaybetmezlerdi, yapmasalar daha iyi olurdu diyerek felsefeden pek anlamadığımı, aslında bu “varoluşçuluk” meselesini de çok bilmediğimi açık edip, cahilce bitiriyorum okur yorumumu. 🙂