Kıran, Bir Çaba Olarak Yürümek

Hüseyin Kıran’ın yeni novellası, yürümek üzerine yaptığım alıntı derlemesine açılışındaki “Yürümek” başlıklı pasajla sert bir giriş yaptı. Daha önce Resul’den (İz Bırakmak Üzerine) ve Gecedegiden’den (Ante Rem “Uzun Yürüyüş”) alıntılar not etmiştim. Kıran’ın metinlerinde yürüme meselesi, yürümeyi sonrasız bir oluş ve eylem olarak kutsayan diğer metinlerin aksine net bir hedefi; etrafı kabuk bağlamış, arayışı sonuna erdirmiş korunaklı bir durma eylemi hayalini içinde barındırıyor. Her ne kadar henüz ikinci paragrafta “Yürümek sanıldığı gibi bir hedefe ulaşmaya yaramıyor” demiş olsa da, Resul’den beridir, ben bu yazarın zihninde yürümenin nihai amacının tamamlanmaya, durmaya, güvenli ve sıcacık olduğu umulan o kozanın içine girilen noktaya yolculuk olduğunu düşünürdüm, bu metin de bu fikrimi destekledi.

Kıran, üzerinden geçtiğim metinlerinde hep yürümeye göz kırpıyordu. Uzun Yürüyüş’ün isim babası olduğunu da hatırlıyorum. YKY’den peşi sıra çıkışları Erlend Loe’nin Doppler’iyle uzak akrabalıkları da çağrıştırdı: ormanlarda gezinen terk-i diyar eylemiş adamların o tatlı böğürtlenlerle beslenişleri… Doppler’in geyiği -ki aslında geyik yani deer değil, moose‘muş sevgili hayvan- Türkiye coğrafyasında daima köpeklerle ikame edilir. Yine Uzun Yürüyüş’e gidebiliriz buradan doğru.

Ön kapaktaki başlık “Yaşamak – Bir Çaba”. Arka kapakta “Yaşamak, adım adım”. Sonra da “Yürümek, bir amaç… Yaşamak, bir çaba…” deniliyor. Çok net, sesi keskin kelimeleri var novellanın: yaşamak, yürümek, çaba, amaç. Önceden, bir modernist olduğunu altını çize çize vurgulayan Kıran’ın doğada yol alan, bu sırada temel ihtiyaçları olarak beslenme ve barınmanın peşinde koşan karakterin gözünden anlattığı hikâye, kendini yerleştirdiği noktayla tutarlı. Yabana doğru giderken temelde aradığımız şeyler nelerdir, hep tartışırlar, sosyolojide de başlı başına bir ders odağıdır ya “beden”, ben pek bilmem beden üzerine konuşmak ne üzerine konuşmaktır diye, çeşitli yönlerden konu başlığını tanıdım bu hikâye akışı boyunca. Kafatası parçalamak, hareketli ve hareketsiz besinleri takip etmek, su ve et arayışı, koyaklarda yol almak, orada burada uyumak, uyanmak, doğayla haklı veya haksız mücadeleler, dayanamamak, becerememek, eninde sonunda bir eve sığınmak…


Yeryüzünde hiçbir şeyin yeri yok. Oradan oraya yürümelerim, gezinmeler, bir yerde ayakta dikilerek sonsuza kadar durma kalma, kendini sabitleme ve artık oraya ait olma, oranın olma, oranın ayrılmaz parçası olma denemelerimin hepsi boşa çıktı.

Yürümek sanıldığı gibi bir hedefe ulaşmaya yaramıyor. Nitekim bunun için bir hedefinin olması, senin kendine bir hedef oluşturman ve artık orayı varılacak bir hedef haline getirmen değil, bu hedefin, hedef olarak adlandırılan yerin seni çağırması, istemesi, kendine çekmesi ve eğer ulaşılabilirse artık bir hedef olmaktan çıkması ve seni kendi parçası kılarak yerleşeceğin yer olması, yerin olması, senin yerinin olması gerekiyor.

Fakat bütün yürümelerimin sonucu olarak ortaya çıktı ki, yürümeye başladığım nokta ya da yer bir anlam içeriyor değil. Değil mi ki bir adım geriden de başlanabilirdi ve orası bambaşka bir başlama noktası olurdu, bir adım ileriden de başlanabilirdi ve orası bambaşka bir başlama noktası olurdu. Ve yürürken her adımla geçilen yerler seninle kesinlikle ilgilenmiyor; sen de orasıyla, o yerle, her an değişen ve farklılaşan bu alanlarla, zeminle, toprakla, çamurla, taşlık ya da otlak olan, ilgilenmezsin çünkü bu yerde bulunma amacın orayı geçmektir, seni oraya dahil eden tek şey bu geçici geçme eylemidir, geçerek sürekli bir eylem içindesindir, bu eylem süreklilik içerir ama geçilen her bir yer için tamamen geçicisindir, geçerek gerçekten geçersin ve bu kadar; geçme eyleminin sürekli geçiciliği, seni geçtiğin herhangi bir yerle ilişkilenme konusunda tamamen engelleyen bir niteliğe sahiptir.

Yürümenin her anında içinde bulunduğun yer yenileniyor, bir anlama gelmiyor çünkü sen orayı, o yeri, o küçük bulunma yerini, koyağı konaklamak için seçsen bile bu yeterli sonuca yol açmıyor, yani koyağı kolayca terk edebiliyorsun, kolaylıkla terk edilemez olmalı değil, kolaylıkla ya da zorlukla asla terk edilebilir olmamalı çünkü bu karar sana ait olmamalı, artık koyak seni kendine ait kılmalı, başka herhangi bir yerde bulunmak mümkün olmamalı ve bunu hissederdim, kendimi tam ve ait bilirdim, orası olduğunu eksikliğini hissettiğim yerin ve o yerin benim eksikliğimi hissettiğini elbette, koyak bensiz yeterince koyak olamamış olurdu, benim şu an eksik ve yetersiz ve boşuna ve ne yapacağını bilmezlik içinde oluşum gibi olurdu koyak, böyle olmasa ve ben tam o koyağın eksikliğini hissettiği varlık olsam ve onun serinletici varlığına katılsam koyak esneyerek beni bedenine alır, kendini açar ve bedenine yerleştirirdi, bensizliği mümkün bulmazdı, böylece tam bir tamamlanış gerçekleşirdi ve bu konu hakkında konuşulamazdı; tam şeyler hakkında konuşmak esasen mümkün değildir, konuşma bir tamamlama çabasıdır, çabanın kendisidir, yürümek çabasının kendine yer bulmak çabası olması gibi böyledir, yeryüzünde her şey tam ve yerinde olsa tek bir adım bile atılmasına ihtiyaç kalmazdı, düşünülmez olurdu fakat düşünülüyor çünkü yeryüzünde hiçbir şey tam ve tamam değil, yerinde değil olanları yürümekte bulunmalarından, bu hallerinden anlayabiliriz, tam da bu yüzden zaten sürüyor; yürümek.

Hüseyin Kıran, Yaşamak – Bir Çaba, Yapı Kredi Yayınları, 2018, s. 7-8.

Kıran, Ante Rem “Uzun Yürüyüş”

Ayhan Geçgin’in Uzun Yürüyüş kitabının ithafı “Bu kitabın esinlendiği yerlerden biri, Hüseyin Kıran’ın yapıtlarıdır. Kitap, ona ithaf edilmiştir.” idi. Romanları da sıkça birlikte anılan iki yazarın -okurun şahit olduğu Blanchot’cu ‘edebi’- dostluğu hem nadiren kamuya açılan ifadelerinde, hem de yazarları yok ettiğimizde elde kalan metinlerin içinde anlık parıltılarda açığa çıkıyor. “Uzun Yürüyüş” adı Gecedegiden’den mi geliyor bilmiyorum ama, buradaki işkenceci Selman ağabeyin, Uzun Yürüyüş’deki tedavi eden doktor Selma’ya dönüşümü bir hınzır referansa davet ediyor. Kesin öyle değildir, bu Eco’nun bir aşırı yorumudur, önemli değil.

Yine de müteakip uzun yürüyüş kararlarını anmak, hatıratımı güçlendirir. Kıran ve Geçgin’de Thoreau’nun doğal şiddetsiz doğa gezintileri, insani şiddetle çeperlenen kent yürüyüşlerine benzer bir dile tahvil oluyor. Kıran, “Bu benim uzun yürüyüşümdü, büyük hareketim.” derken, Geçgin de atfı “Sabah, diye düşündü, erkenden kalkıp yola koyulacağım. Uzun bir yürüyüş olacak bu.” ve birkaç cümle sonrasında “Şimdi yolu izleyeceğim, dedi kendi kendine, dümdüz gideceğim. Benim hicretim artık başlıyor.” diye romana açıyor.

Gecedegiden’in aşağıda zerk ettiğim (ç)alıntısını okurken, safi bir Geçgin/Kıran edebi yakınlaşmasının ötesinde bir tematik benzerlik canlandı. Kabadan doğru girecek olursam, bu çağrışıma “maruz kalınan şiddet” estetiği diyebilirim. Gecedegiden’de aşağıdaki çocuğa şiddet ve bunu katmer katmer aşan sözde-teröriste karşı şiddet, Resul’da bedenin kendini duvarlar çekerek korumaya çalıştığı iletişimsel olandan fiziksel olana uzanan şiddet… Uzun Yürüyüş’de Gezi Parkı’nda uç veren, Son Adım’da son noktasına varan, “insan olma/oluş”u sorgulayan şiddet. Sokaktaki vatandaştan devlet erkanına ulaşan bir tokatlar, hortumlar, kerpetenler, elektronlar ve en  ucuzundan küfürler evreni. Kahramanlarını betonda ve toprakta dövdüre dövdüre kağıt gibi inceltip saydamlaştıran romancılar.

Her okumada değilse de, morallerin düşük olduğu bir okumada şuna ulaşabilir miyiz bu edebi perspektiften: Rastladığım edebiyat, en çarpıcı hâllerinden bazılarına işkence tasvirlerinde ulaşmaktadır. Öyle ki, bu işkenceler ille de kelimenin birinci anlamıyla, en çıplak hâliyle, gerçekleştirilmeye ihtiyaç duymaz. Zaten varoluş, özelde bu ülkede, genel olarak günümüz toplumunda, edebiyata geçişi itibariyle, kendine uygulanan şiddetin zeki, şiddet uygulayanları şiveli ve iyi betimleyen, maruz kalanı ise ikna edici ve “suçsuz haklı” bir edebi dilden doğru tasvir edilmesiyle maduna bir değer atfetme çabasına dönüşmüş olabilir mi? Bunu ifade edebilmeyi başaramıyorum, aslında basitçe “kahraman”ı değil de “acı çeken”i anlatma odaklı bir yazından bahsediyorum. Herhalde Nietzsche’nin Nihilizm(ler)’i, Agamben’in Kutsal İnsan’ı, Bernstein’ın Zelil Kahraman’ı, Simmel’in topyekûn kentlileri vd. gibi kavramları bunu ifade edilebilir hâle getirmeyi sağlıyor. Neyse, yiyebileceğinden büyük lokmayı ağzıma atmamam gerek.

Sonrası zordu. Uzayıp giden yollarda arabalar vardı ve hiç çöp yoktu, yok denecek kadar azdı. Şehirlere girmiyor, girmek zorunda kalırsam geceyi bekliyor ve sürüyordum hurda arabamı, lokanta bidonlarından çıkarılmış çöplerle dolu. Bir süre yiyeceğimiz oluyordu, sonra aç kalıyorduk, ufaklık mızıldanıyor ağlıyordu bazen yoksa oraya mı dönmek istiyordu, bilemiyordum ama şu kesindi: yemek verilirse susuyordu, kötü alışkanlıklar edinmişti. Ağlamayı kesmesi için onu dövmek pek kâr etmiyordu daha da ağlıyordu, onu bırakıp uzaklaşıyordum sesini duymayacağım ama görebileceğim bir mesafeye, bekliyordum. Bu benim uzun yürüyüşümdü, büyük hareketim.

Bazen şanslıysam, şehir çöplüğü denen yeri buluveriyordum. Bu öyle bir yerdi ki şehirde bile böyle bir zenginliği bir arada bulmak imkânsızdı ve sahibi yoktu buraların herkes insanlar ve hayvanlar özgürce buralarda eşinme hakkına sahipti, buraya yerleşip bunlardan birinin kıyısında yaşayabileceğimi düşündüğüm oluyordu.

Nihayet buna karar vermenin sınırına geldim. Çöpü eşeleyenlerden birinin dediğine göre ‘Adabazarı’ çöplüğüydü, gürdü gösterişliydi, kırk elli adamı sırtında besliyordu da bana mısın demiyordu, bi dünya köpek vardı, henüz beni çağıranı olmamıştı ama olurdu biliyordum. Sonra çöp kuşları vardı, martı deniyordu boklu çocuk bezlerini bile dideliyorlardı, gagaları pek. Küçük için küçük bir in buldum yerleştik, su buldum, yürümedim, çöplüğü karıştırdım, buldum getirdim ağlamalar kesildi, onu da götürdüm bir iki, işe yaramıyordu, yenmeyecek şeyleri bulup çıkarıyordu. İnin girişine naylondan kapı yaptım, artık üşümedi, üşümedik, onu bırakıp aşağıda akan suya indim, şişelerimi doldurup getirecektim biri bana, “Dur la amına godumun teröristi” dedi. “Elleriği galdır! Galdır, ibine. Yat la yere! Yat, amına godumun çocuğu!” Birisi kafama av tüfeğinin dipçiğiyle vurdu. Burnumdan kan boşaldı.

Yedi sekiz kişiydiler av tüfekleri fişekliler birkaç tazı hiçbiriyle bakışamadık sadece biri elimin kanını yaladı pek bir şey hissedemedim.

Ellerimi bağladılar ve boğazımı, çok sıkmamışlardı uzun ipin bir ucu ellerindeydi, yolda durup dinlendiler beni bir kenarda beklettiler, aklım ufaklıktaydı ama yanına gidemezsem çöplüğün yerini biliyordu aç kalmazdı, su alınan yeri göstermemiştim bulur muydu? Biri üstüme işedi. Birisi elindeki kaynar çayı kafama döktü, yanmak güzel değildi, genç birini getirdiler daha önce hiç terörist görmemişti öyle diyordu, elindeki sopayla acemice birkaç vuruşla kendini gösterdi, güldüler ama genel olarak ciddiydiler.

“Öldürelim gitsin. Dereye atarız. Kim bilecek, değil mi Selman ağabey?” “Gafanız basmıyo de mi? Ben teröristleri bilirim, tek gezmez bunnar. Alıp götürüp gonuşturmamız lazım. Bunnar gendilerine sığınak yapar, ağşam seyretmedin mi şov tivide. Gireller oraya, daha bulamazsın. Sonra çıkarlar gecenin bir vaktı, köyü basıp kadın çocuk dinnemeden, annıyo musun. Ötekileri de bulup hepsini geberdiriz.” “Eee, soralım o zaman. Ne bekliyoz?” “He, salak, sen soracam da oda söyleyecek he mi? Herkesi gendin gibi salak belliyor ella? Ben askerlikteyken bunnardan gaçı elimizde galdı biliyon mu? Hemen gonuşmaz bu ibne. İyice ezmek lazım. Rüştü’nün bağ evine götürür orda bakarız icabına. Gerekirse gece de ordayız, ona göre.”

Rüştü’nün bağ evi çok oturaklı bir yerdi. Sigara içildi, biri sırtıma çıktı, telefonlarıyla resimlerini çektiler birbirlerinin çok şıktı. Ayak parmaklarım çekiçle ezildi, arkadaki bok çukuruna soktular kokuyorum diye hortumla yıkadılar, hortumun ucundan kesip uzunca vurdular, orada bazı şeyler karanlıktı tam adını diyemeyeceğim şekilde, uzundu sordular bu kısmı pek anlamadım sığınak neredeydi, buna bir yanıt veremezdim bana bunları yapanlar ufaklığa da zarar verirlerdi, onu korudum, arkadaşların nerede gizleniyor dediklerinde boş boş bakmıştım, sığınak nerde dendiğinde gözlerimi kaçırmıştım Selman ağabey çözmüştü, bunun anlamını etrafta başka terörist yok ellam emme bi sığınakları var bu ipnelerin geçen televizyonda çıkan gibi silah dolu bulursak birer dene de gendimize ayırırık birer dene ondörtlü, sonra bana dönüp gonuş amına godumun ibnesi, diye devam etti, hortum çalıştırdı gendinizi yorman, ellerinizi sakının ellerinizle vurman bırakın hortumla ezelim, diye bilgilendirdi herkesi. Hortumla ezildim. Tekrar çay demlemişti birisi, ara verinde gelin la millet, diye seslendi. Kümesten yumurta buldum yağa gırdım gelin de yiyek. Yediler. Çay içip konuşuyorlardı, genç olanı “galan yumurtayı buna vereyim mi Selman ağabey” diye sordu. “Oğlum teröriste acımayacan. Şimdi sen bu ibneye acırsan, ellerini gurtardığı anda hepimizin gafasına sıkar gider, ona göre. Zete versen de yimez, bunnar yakalanınca açlık grevi yapar, hiçbi şey yimezler. Dene istersen.” Genç kalktı. Kalan yumurtayı ekmeğin içine doldurup uzaktan önüme attı. Ağzımdaki kanı yutkundum. Her yanım biber sürülmüş gibi yanıyordu. “Dimedim mi sağa” dedi Selman ağabey. Bu ibnelere iyilik yaramaz zaten. Yakalayınca ezip gonuşturacan, sonra da kafasına sıkıp atacan bi çıkıra, yallah”

“Gomtanım çöplük havalisinde bulduk. Televizyonda vardıydı ya ağşam, bizim köye yakın, burnumuzun dibinde sığınak eşmişler, içini silah doldurmuşlar. Dövlet her yana yetişemez tabi, biz de dedik, bi dolanak bakalım belki bir ikisine rast gelirsek, burası Adabazarı, burada gomünist yaşatmayız dedik, dövletimize yardımcı olalım dedik. Siz burada olduğumuzu nereden bildiniz?”

Gomtan beni arabaya bindirdi, daha önce hiç binmemiştim, aralarında konuştular duyamadım benimle ilgili değildi sanırım, ayağımı sardı bir asker sıhhiye diyorlardı, revire götürelim, dedi gomtan toparlanın, dedi geçti yerine oturdu, aklım ufaklıktaydı Allah’tan uzak değildi, aklım kesiyordu geri döneceğime, gün doğusuna doğru biraz gittik, ayağıma bir şey döküp yaktılar, zırlama lan iyi olacaksın, dediler; yıkadılar, giydirdiler, sivilden bulun demişti gomtan buldular, keten pantul yakıştı ibneye, dediler güldüler. Gomtan sordu bilemedim, karışık şeyler anlattı sustum, bir yere kapadılar bekledim, sonra yemek getirdiler yedim, çişim gelince altıma yaptım çok kızdılar helaya götürün dediler, hortum görünce korktum ama sadece yıkamak için kullandılar, suyu süzülsün biraz yatakları berbat eder bu ibne, dediler gittiler geldiler gomtan seni görecek ona göre, dediler bu değişikti, kimse kımıldamıyordu, beklediler gomtan sordu yine bilemedim, nerden buldunuz bu garibanı yollayın gitsin, dedi arkasını dönüp gitti.

Hüseyin Kıran, Gecedegiden, Ayrıntı Yayınları, 2011, s. 85-8.

Kıran, İz Bırakmak Üzerine

“Hiç yürümemiş insan olamaz. Hiç izi olmayan insan olamaz demektir bu; insan ayak izlerinden kurtulamaz. Ve Resul de yürümüştü, izle doluydu hayatı ve pek çok izler bırakmıştı. Ama böyle olmasın isterdi. Hiçbir kum zerresini oynatmamış, hiçbir suyu bulandırmamış olmak isterdi… Olduğu yere oturdu. Oturdu da denemez, çökmüştü. Ama hissediyordu ki hala tam değildi yaptığı, eksik kalan bir şey vardı. Anladı; o durumunu korumak için bile, az da olsa sarf etmesi gereken bir enerji vardı. Ondan da kurtulmalıydı. Tam bir vazgeçiş. Buydu gereken. Tamamen dirençsiz, tam olması gerektiği gibi. Neredeyse kum kadar ölü. Neredeyse su kadar kendiyle eşit. Bir şey yapmadan, bir şey beklemeden, ne kum ne su, kumla su arası bir varlık. Bedenini ezen sonsuz su kütlesinin ürpertici derinliğinin sınırlarını araştırmaktan alamadı kendini; bakmaktan, görmekten, hiç değilse görmeye çalışmaktan. Görülecek hiçbir şey yoktu, uzun çözünük bir mavilikten başka. Sevindi buna. Görülecek bir şey yoksa akıl yürütmek gerekmeyecekti. Rahattı, sadece buradaydı işte. Tam olması gerektiği gibi, kurtulamazdı; kurtulması, onları unutması, bu izlerin dünyadan silinmelerini beklemesi ve kendi bedeninde bu izleri silmesi zaman alırdı. Belki eski izler bilmezden gelinebilirdi. Bilmezden gelmek kurtarır bizi. Ama yeni iz yaratmayacaktı; yapmayacaktı bunu.”

Hüseyin Kıran, Resul, Sel Yayıncılık, 2017 [2006], s. 12-3.