Pettman, Sonsuz Dikkat Dağınıklığı (Alıntı ve Notlar)

Dikkat dağınıklığının zirvesinden yazıyor Pettman. Bunları okumak bazen olumsuzla oyalanmak gibi geliyor bana ama yine de uzun süredir internet kullanımımızla ilgili olup bitene ve bugünlerde yoğunlaşan takıntılarıma biraz mesafelenerek bakabilmemi sağlıyor. Senkronizasyon istenci bölümü, nasıl ifade edileceğini bilmediğim o garip duyguyla okuduğum bir metinde birden yüz yüze geldiğim özel anlardan oldu. Pazar günü nevrozu gibi bir şey.

Pettman her ne kadar bir sosyal bilimci olarak günümüz sosyal medya ağlarının kullanımına eleştirel-teorik bir perspektifle yaklaşsa da, bunun onu bu düzenin bir parçası olmaktan alıkoymadığını, kendisinin de duygusal olarak bu ağlardan etkilendiğini, bir nevi boyun eğdiğini itiraf ederek başlıyor. (s. 9)

Sosyal medyayı sınırsız ve sınırlanmış bir etkileşim alanı olarak görüyor. Sınırsızlığı, herkesin kendine özgü bambaşka deneyimleri olmasından, sınırlanmışlığı da deneyimin eninde sonunda altyapıyı elinde bulunduranlarca belirlenmesinden kaynaklanıyor. (s. 11)

Sosyal medya kavramının muğlaklığı sebebiyle yaklaşımını dikkat ekseninde şöyle özetliyor: “Sayısız şirketin markalaştırmaya çalıştığı anlamıyla “sosyal medya”nın eleştirisinden söz etmek daha doğru olur. Yani, odağımızı daraltmak, dikkatimizi devamlı şekilde verme kabiliyetimizi ketlemek ve aramızdan mümkün olduğunca çok kişiyi dizginsiz tüketimin etkileşimli sahasına gütmek için incelikle ayarlanmış mekanizmalardan müteşekkil, sahne dışındaki koca bir endüstriye işaret eden dar, basit anlamıyla sosyal medya.” (s. 11-2)

Bireyin kendine ait -olduğunu düşündüğü- alışkanlıkları günden güne algoritmalarla ve veri analizleriyle daha çok belirlenmeye başlıyor. Şirketler, bireyi internette bıraktığı izler üzerinden yeniden tanımlıyorlar. Yurttaş olmakla tüketici olmak arasında gidip gelen birey. Pettman bu bireyi anarken, Deleuze’ün “bölünmüşlük” (dividual) kavramını kullanıyor: “(kendileri de aşkın “Ben”den ziyade ulusötesi IKEA üzerine kurulu bir dünya için tasarlanmış) esnek birleşimlerle daha iyi bağlantı kurmak için tasarlanan daha modüler bir ontolojinin alt-öznesine” dönüşen birey. (s. 16)

Pettman, tekno-pesimizmden kaçınma taraftarı. Her teknolojinin kendisiyle beraber McLuhan, Toffler, Postman, Turkle gibi -çok kabaca, felaket tellalı- yeni düşünürler getirdiğini söylüyor. Baudrillard’ı bu eleştiri yazarlarının yanında istisnai buluyor. Frankfurt Okulu hattında ilerlese de “bu kuraldışı gelişmelerden yakınmadığını, zira açıklama getirmek için henüz çok büyük ve hızlı olduklarını yeri gelince ısrarla belirtmiştir” (s. 17-8) diyor. Baudrillard’ın “İletişim Esrikliği” metnindeki “narsisistik ve çok yönlü bağlantı çağı” ve “kişiye özel ‘telematik’” ifadelerini alıntılıyor günümüz dijital teknolojiler bağlamında.

Günümüz iletişim teknolojilerinin hem aramıza mesafe koyarak kendi alanımızdan başkalarını uzak tutma hem de istediğimizde bir tıkla ulaşabilme yakınlığını sunan bir devasa altyapı olarak görüyor. (s. 20)

Kitabın temel tartışmalarından biri: günümüzde bir dikkat dağıtması ve oyalanma halini tespit ettiğimizde ya da verili kabul ettiğimizde, bir adım geri dönebiliriz dikkatimiz nereye odaklanmıştı ki dağıldı? “Bu kitabın varsayımlarından biri, bizatihi dikkat dağılmasının bir olgu, strateji ve geometrik figür olarak dönüşüme uğradığıdır. Dikkat dağılması, rahatsız edici ya da başkalarının fark edilmesini istemediği bir şeyden uzaklaşmak değildir artık. Başka bir şey geçip gitsin ya da onunla yüzleşmeyelim diye “dikkat dağıtacak bir şey yaratma” meselesi de değildir. Daha ziyade tuzağın kendisi, -yani, dikkat dağıtmak için tasarlanmış şey- dikkat dağılmasına yönelik zorunlulukla birleşmiştir . . . olayların devamlı ve bilinç olarak şekillendirilmiş temsillerinin ta kendisi yine o olayları örtmek ve susturmak için kullanılmaktadır.” (s. 21)

Baudrillard, “Sessiz Yığınlar”da kitlenin atalet ve nötrlük özelliklerini öne çıkarıyordu. Bahsettiği televizyon seyircisiydi, televizyon da seyircisini bu kadar yakından takip edemiyordu. Şimdi kişiler kendine ait bilgileri müthiş bir hızla saçıyorlar, “benlikler” metalaşıyor. (s. 22-3)

Sosyal medyanın ekonomik politiği ve dikkat ekonomisi/ekolojisi üzerine: “Sosyal medyayı kuşatan siyasal iktisat, çerçevenin hemen dışında yer alsa da sarf edilen her kelimeyi belirleyecek şekilde etki gösterir: kayıt dışı emek piyasaları, doğal çevrenin sömürülmesi, neo-kolonyal terhaneler, yasallaştırılmış yolsuzluk, finansal baskı ve onun sosyal medyada yer alan aygıtları, altyapıyı ve asalak uygulamaları üretmiş, arzulayan makinelerin kötücül niyetlerle tertiplenmesi. Çerçevenin tam içerisindeyse dikkat iktisadı bulunur: “gözyuvarları” ve “bilgi koparma girişimlerinin” yeni bin yıllık dönemdeki pek çok kültürel faaliyetin hem aracı hem de amacı olduğu farklı biçimler. Hatta son zamanlarda bu konu üzerine çalışan kimi isimler aslında bir dikkat ekolojisiyle sarmalanmış olduğumuzu ileri sürmüştür: dikkat dağılmasına (ve dolayısıyla karşıtına) yapılan vurgu göz önünde bulundurulacak olursa, ileriki sayfalarda irdelenecek bir hipotezdir bu. En baştan ele alınması gereken kısa süre önce oluşmuş yapısal koşullardan biri de, çevrimiçi/çevrimdışı ayrımının -büyük ölçüde mobil cihazlar etkisiyle- kesinkes yitmiş olmasıdır ki, bu da artık sanal ile gerçeği rahat bir şekilde zıtlık içerisinde göremeyeceğimiz anlamına gelir.” (s. 23-4)

Pettman dikkat dağılmasına pek çok farklı disiplinden (etnografya, psikoloji, evrimsel biyoloji, sosyoloji, kültürel inceleme, tarih, felsefe vb.) yaklaşılabileceğini kendi bilgi alanına kısıtlanmış yaklaşımların eksik kalmaya mahkum kalacağını söylüyor. Amacını şöyle ifade ediyor: “retorik, teknoloji ve praksis arasındaki kimi asli semptomatik kesişme noktalarını diğerlerinden ayırarak, dikkat dağılmasına yönelik arzumuzun sadece ebedi bir insani kusur ya da metafizik durumdan değil, aynı zamanda ve özellikle, iletişim seçeneklerimizin tarihsel açıdan özel -ve dolayısıyla zorunluluk taşımayan- politik belirlenimlerinden (ve üzerindeki kısıtlardan) doğduğunu ileri süren hipotezi sınamayı amaçlamaktadır.” (s. 24-5)

Frankfurt Okulu ve çevresinin dikkat dağılmasına yaklaşımlarını özetliyor. Kracauer’in sinema salonunun homojenleştirici etkisine, Benjamin ve Kracauer’in karelerin hızla aktığı sinemanın estetik algılama ve derin düşünme üzerindeki tahrif edici etkisine değiniyor. (s. 27)

Benjamin’in “Tekniğin Olanaklarıyla Yeniden Üretilebildiği Çağda Sanat Yapıtı” yapısından dikkat dağılması bölümünü alıntılıyor: “Dikkat dağılması ile yoğunlaşmanın oluşturduğu karşıtlık, şu şekilde formüle edilebilir: Sanat eseri karşısında dikkatini toplayıp yoğunlaşan kişi, bu eserin içine gömülür; tıpkı efsanedeki Çinli ressamın bitirdiği resim karşısındaki yazgısı gibi, sanat eserinin içine girer. Dikkati dağılmış kitlelerse sanat eserini kendi içine dahil eder. Oluşturdukları dalgalarla onu sarıp sarmalar; kabaran akışlarıyla onu kuşatır.” (29) Benjamin’in dikkat dağınıklığıyla ilk ilişkilendirdiği sanat deneyimi olan mimariyi günümüze taşıyor. Fizyolojik bir olgu olarak mimariyi, günümüz dijital ortamının mimarisiyle eşleştiriyor. (s. 30)

Bernard Stiegler’in ‘hipersenkronizasyon’ terimi üzerine: “Stiegler bu terimle (çevirmenlerinden Patrick Corgan’ı alıntılarsak) “kolektif olanın bilhassa geçici endüstriyel nesneler aracılığıyla aşırı, ihtiyati şekilde üretimi”ni kastetmektedir. Stiegler, kullandığı bu teknik dilin ardında epey önemli bir şey tanımlamaktadır: “halk”ın, tarihsel açıdan eşi benzeri görülmedik şekilde teknolojiler üzerinden yeniden tanımlanması ve bu teknolojilerin yine aynı hamleyle, “halk” olmaya ilişkin kurulabilecek her kolektif tanımı marjlara itmesi, hatta belki yok etmesi. Dolayısıyla hipersenkronizasyon; fizyolojik ve fantazmatik mekanizlamar aracılığıyla, dikkatin, davranışın ve düşüncenin kurumsal şirket-devlet eliyle sinik bir şekilde kontrol altında tutulmasıyla ilgilidir.” (s. 32)

Pettman, Stiegler’in hipersenkronizasyon kavramına sosyal medya bağlamında bir alternatif öneriyor. Sosyal ağlara senkronize değil de, onların yarattığı bir modülasyonun nesnesi olabilir miyiz? Aynı şeye senkron olmak yerine “olası müttefiklerimiz ve akranlarımızla asla aynı şekilde hissetmememize neden olacak şekilde” niyeti olabilir mi sosyal medyanın amacı? “Kasti uyumsuzluk. Verimli gecikme. Yalpalayan oyalanma.” (s. 33)

Hipermodülasyon

Olayların mutlak biçimde birbiriyle değişebilir hale gelişine bir örnek: “İnsan hakları meseleleri gibi potansiyel açıdan tarihsel öneme sahip olabilecek konular, artık sevimli bir hayvan ya da itici bir ünlünün yer aldığı aynı homojen ve boş dijital alana sıkıştırılmıştır (ve tersi de geçerlidir).” (s. 36) Tüm bu haberler eşdeğer ve aynı anlam seviyesinde gibi görünür. Akış içindeki bu sinyaller bizde bir kargaşa duygusu yaratıyor. “Var olmak, dünya’nın vaktini, dikkatini bir anlığına talep etmektir. Böylece bilgilendirilme ya da oyalanma arzumuzun bedelini ödemiş oluruz. Ne var ki bu ister istemez “bilişsel uyumsuzluğa”, yani, birbiriyle uyumsuz iki bilginin işlenememesine yol açar.” (s. 36)

Gününümüz sosyal ağlarını birkaç kişinin planlayıp uygulamaya soktuğuna dair komplocu eleştirilere katılmayan Pettman, sosyal medyayı: “para kazanma dürtüsünün Tanrı rolünü üstlendiği, usta işi bir “akıllı tasarım” örneği” (s. 39) olarak okuyor.

Hipersenkronizasyon ve yeni sembolik sosyal çevrelerinin bireydeki olumsuz etkileri üzerine: “Stiegler’e göre hipersenkronizasyon doğrudan doğruya libido kaybına, yaşama sevincinin yitirilmesine, dünya ve benliğe ilişkin düş kırıklığına yol açar. Bunun sebebi ise, yeni teknolojilerin kaba ritimleri ve sokulgan talepleriyle bildik kronolojimizi parçaladığı bir “sembolik sosyal çevrede”, insanlar arasında hiçbir duygu senkronizasyonu oluşmamasıdır. (Daha doğrusu, yeni tüketim kanalları ve alışkanlıkları açmak için tam da birlikte-olmaklığın daha eski biçimlerini yıkmak üzere tasarlanmış yeni teknolojilerin kötücül tertibidir bunun sebebi.)” (s. 41) Agamben’in teknoloji ve aygıt eleştirisi üzerine yazdıklarına atıfla da mevcut yaşamın beşeri özgürlüklerle birlikte kendi yaşamlarımızın öznesi olmaktan da mahrum bırakılmak olarak işlediğini öne sürüyor. (s. 43)

Senkronizasyon İstenci

Tom Standage’ın kitaplarına referansla insanlığın daima bir dünya ile senkron olma ihtiyacından söz ediyor. Duvar yazılarından Viktorya dönemi telgraflarına, internette ve sosyal ağlarda süren iletişimin insan toplumu kadar eski olduğunu söylüyor. Dedikodunun kadimliğini örnekliyor. Bir arabada giderken en sevdiğimiz şarkılardan oluşan doldurduğumuz kasetler yerine radyoyu açıp dinlememiz üzerinden bir “senkronizasyon istenci” kavramı öneriyor. Medyanın enerji kaynağını burada buluyor. Senkronizasyon istencini evrimsel (biyolojik), metafizik (toplumsal-manevi), duygulanımsal (fenomenolojik), tarihsel (teknik, biyopolitik) ve tarih-sonrası (libidinal-ekolojik) düzlemde değerlendiriyor. 20. yy sonundan günümüze bu istencin yabancılaşmayla kuşatıldığını öne sürüyor. Deneyime ve mantığa dayanmayan yaşamlarını sürekli fazlasını daha vaat eden gösterinin içinde yaşadığı bir yabancılaşma. (s. 46-51)

“Zihnimizde bir yerde, ayak uydurabileceğimiz işleyen bir toplum imgesi vardır, ama kendimizi bodrumda unutulmuş bir yapboz parçası gibi hissederiz. Tamamlanmış resmi sergileyen kutu da kayboluvermiştir; her şeyi tekrar bir araya getirmemizi sağlayacak harita da elimizde yoktur. Dikkatimizi dağıtmaya yönelik arzumuzu körükleyen işte tam da budur. Her durum güncellemesi, her tweet, her gönderi, her Tumblr paylaşımı ve her selfie, Durkheim’ın ayrıntılı biçimde betimlediği modern-öncesi toplumun o kayıp resmine ve yansımasına tekabül etme vaadinde bulunur. Onun yerine her dijital bilgi kırıntısı o kayıp imgeyi daha da karanlığa gömecek gibi olur; zira parlak yüzey kendi kişisel yansımamız dışında başka hiçbir şey gösteremeyecek şekilde güç kaybetmektedir. Böylece “biz” mefhumunu tümden yitiririz.” (s. 53)

Pettman, Lefebvre’e referanslar gündelik hayatın temel özelliklerinden birinin “dolayımsızlık” olduğunu söyledikten sonra kapsayıcı hale gelen iletişim biçimlerinin dolayımlılığını örnekliyor. Yine Lefebvre’in bu gündelik hayattan çıkardığı bir parlama olarak okuduğu “moment” kavramını da böylesine dolayımlanan etkileşimler içinde bulmanın gittikçe zorlaştığını öne sürüyor. (s. 59-61)

Algoritmanın Köleleri

Bu bölümde artık alışılageldikleşen tık tuzağı medya başlıklarından kullanıcıların internetteki deneyimlerine yön veren ve duygulanımlarını manipüle eden algoritmalara akıştaki dikkat ekonomisinin arkaplandaki kâr arttırıcı mekanizmalarını örnekliyor. (s. 66-9) Sağlık verisini işleyen dijital bileklikleri hapishanelerdeki takip cihazı prangalarla okuyarak, biyo-iktidarın zor yoluyla değil severek kullanılan metalar üzerinden renkli ve eğlenceli bir hale geldiğini düşünüyor. “‘Her şeyden önce,’ diye yazar Barthes, ‘iktidarın dayattığı ilk şey bir ritimdir (yaşam, zaman, düşünce, konuşma ritmi olarak her şeye dayatılan bir ritim’)” (s. 70-1)

Her an her yerde ulaşılabilir olan içeriği, eğlence medyasının zamansal niteliğinin mekansal bir niteliğe dönüşmesi olarak okuyor. (s. 75)

Dikkat ve emek ilişkisi üzerine: “Yekpare sayılabilecek “dikkat ekonomisi” mefhumu, bir bakıma, her biri kendine ait bir ekosisteme ve mikro-iklime sahip olan farklı dikkat ekolojilerine bölünüp evrilir. Siyaset felsefecisi Jason Read’in bize anımsattığı gibi, Marksist bakış açısına göre dikkat, emeğin okunduğu şekilde okunamaz. Çünkü iş bir şekilde yapıldığı müddetçe sermaye, emeği kimin sarf ettiğiyle pek alakadar olmaz. Ne var ki söz konusu dikkat olunca, “bu işleri takip edenler nezdinde, tık sayısı ve sitede geçirilen süre kadar kimin dikkat kesildiği de önem arz ettiği için, her tür soyutlama ve niceleme girişiminin gerektirdiği dikkat standartlaşmasını dayatmak zorlaşır. … Dikkati canlı tutmaya yönelik yöntemler olsa da, gündemdeki başlıklar ve mimler o eski 15 dakikalık şöhreti mikrosaniyeye düşürmüş durumda. Dikkatin, şimdiki zamanda sürekli olarak yeniden oluşturulması zorunlu.” (s. 76)

Sosyal medya, Freud Uygarlığın Huzursuzluğu’nda sıraladığı, bilincin yüküyle başa çıkmak için başvurduğumuz üç ana yolda da işlev görür: “kuvvetli dikkat-dağıtıcılar”, “ikame doyumlar” ve “sarhoş edici maddeler”. (s. 94) Fakat sosyal medyaya olan iştah, bulimik bir iştahtır. (s. 96)

Final: “Yapılması gereken şey, gerek Kracauer’in kendi dönemindeki medya tüketicilerine ilişkin eleştirel ve politik içgörüsündeki, gerekse bu içgörünün çağdaşımız medya tüketicileri nezdindeki muhtemel yankılarının (“tam da hakikatle burun buruna kaldıkları için böylesine kolayca uyuşturulmaya razı gelen”, hem toplanmış hem yayılmış, hem pürdikkat hem dikkati dağılmış kitleler) barındırdığı vaadi hayata geçirmektir.” (s. 104)

Dominic Pettman, Sonsuz Dikkat Dağınıklığı: Gündelik Yaşamda Sosyal Medyaya Odaklanmak, Sel Yayınları, çev. Yunus Çetin, 2017 [2016]

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir