Crary, 7/24: Geç Kapitalizm ve Uykuların Sonu (Alıntı ve Notlar)

ABD, “insanların uykusuz kalabilmesini ve üretken ve verimli biçimde iş görebilmesinin mümkün kılmanın yollarını keşfetmek” için kuş sürülerini incelemek, laboratuvar araştırmaları gibi çeşitli birçok araştırma yürütüyor. Uykusuzluğa dayanıklı askerlere erişebilmek öncelikli amaç. (s. 13-4)

“Tarihte de görüldüğü gibi, savaşla ilintili yenilikler kaçınılmaz biçimde daha geniş bir toplumsal çevreye asimile edilir ve uykusuz asker de uykusuz işçi veya uykusuz tüketicinin öncüsü olacaktır. Uykusuzluk ürünleri, ilaç firmalarının agresif satış taktikleriyle önce bir hayat tarzı seçeneği olarak sunulacak, nihayetinde ise pek çok insan için bir zorunluluk haline gelecektir.” (s. 15)

Uykudan yoksun bırakma, aynı zamanda kökeni yüz yıllar öncesine dayanan yaygın bir işkence tipi. (s. 17) “Uyku yoksunluğu insanı aşırı bir âcizlik ve itaate sürükler … uykunun esirgenmesi bir dış kuvvetin benliğe el koyması, bireyin ayrıntılı olarak hesaplanmış biçimde paramparça edilmesidir”. Guantanamo’da kullanılır. (s. 18)

“7/24 sloganının boşluğunun arkasında, insan hayatının ritmik ve periyodik dokularıyla olan bağını reddeden statik bir tekrar var. Türlü türlü ya da biriken deneyimin kendini herhangi biçimde ortaya koyuşundan koparılmış, gelişigüzel, bükümsüz bir hafta şemasını akla getiriyor.” (s. 19-20)

“7/24 bir farksızlık zamanıdır; bu zaman karşısında insan hayatının kırılganlığı giderek bir yetersizlik haline gelmektedir, uykunun zorunluluğu ya da kaçınılmazlığı gibi bir şey söz konusu değildir. Emek açısından, dur duraksız ve sınırsız çalışma fikrini akla yatkın, hatta normal kılar. Cansız olan, süreduran ya da yaşlanmayanla aynı yerde durur. Bir reklam sloganı olarak, mutlak surette müsaitliği, dolayısıyla ihtiyaçların ve ihtiyaç uyandırmanın sonu gelmezliğini, ama aynı zamanda da bu ihtiyaçların daimi bir şekilde tatmin edilmeyişini buyurur. Tüketimde kısıtlamaların olmayışı sadece zamansal değildir. Esasen şeylerin biriktirildiği bir devri geçeli çok oluyor. Şimdi bedenlerimiz ve kimliklerimiz, sürekli büyüyen bir hizmetler, görüntüler, usuller, kimyasallar fazlasını toksik ve çoğunlukla da ölümcül bir seviyede bünyesine alıyor.” (s. 20-1)

Bir direnme süresi olarak uyku:  “Hayatımızın sahte ihtiyaçlar batağından azade olarak, uykuda geçirdiğimiz büyük kısmı hâlâ insanın çağdaş kapitalizmin açgözlülüğüne yönelik en büyük tahkirlerinden biridir. Uyku, kapitalizmin zamanımızı çalmasının ödünsüz kesintiye uğratılmasıdır.” (s. 21) Bütün araştırmalara rağmen henüz uyku sömürülebilir ve finansallaştırılabilir bir şey değil.

Uyku ve makine ilişkisi: “Ne var ki, uyku artık zorunluluk ya da doğa kavramlarından ayrı tutulan bir deneyim. Başka pek çok şey gibi uyku da daha ziyade değişken ama sadece araçsal ve fizyolojik bakımdan tanımlanabilen yönetilebilir bir işlev olarak kavramsallaştırılıyor. Yakın zamandaki araştırmalara göre, mesajlarını ya da kendisine gelen diğer verileri kontrol etmek için gece kendi isteğiyle bir ya da birden fazla kere uyanan insan sayısı katlanarak artıyor. Uykuyu makineye göre adlandıran bir tabir var, pek önemli görülmese de son derece yaygın: “uyku modu”. Bir aygıtın düşük enerji durumunda hazır beklemesini böyle kavramak, uykunun daha geniş anlamını, ertelenmiş ya da azaltılmış bir işleyiş ve erişim koşuluna çevirir. Bir aç/kapa mantığının yerini alır, dolayısıyla hiçbir şey asla tamamen “kapalı” değildir ve hiçbir zaman tam anlamıyla istirahat durumu yoktur.” (s. 23)

Canlı emeğin değerinin düşüşe geçmesi, dinlenme ve sağlığı öncelikli hale getirmez. Aksine çalışma zamanı, tüketim zamanı ve pazarlama zamanından geriye çok bir zaman kalmaz. “Luc Boltanski ve Eve Chiapello çağdaş kapitalizm tahlillerinde telematik ortamda sürekli meşgul, temas halinde, etkileşim içinde olan, iletişim kuran, tepki veren ya da işleyen bireyi takdir eden bir dizi kuvvete işaret ederler. Dünyanın refah içinde kesimlerinde, bu durumun özel zaman ile mesleki zaman, çalışma zamanı ile tüketim zamanı arasındaki sınır çizgilerinin çoğunun erimesiyle meydana geldiğini kaydediyorlar.” (s. 25) 7/24 zamansallığı gerektiren, her an bir şey yapıyor olma ihtiyacı topluma yayılıyor, boş durmaya zaman yok.

“7/24, gece ile gündüz, aydınlık ile karanlık, eylem ile istirahat arasındaki ayrımların sürekli altını oyar. Bir duyu yitimi, hafıza yitimi alanıdır, deneyim imkânını bertaraf eden bir şeyin alanıdır.” (s. 27) (Daha sonra bu karanlık ve aydınlık ikiliğine dönecek yazar.)

Tıpkı temiz suya erişimin sistematik olarak ortadan kaldırılması gibi, “uyku için benzer bir kıtlığın yaratıldığını görmek zor değil”. (s. 27)

İtaat ve saptırma olarak uyku: “Uyku paradoksal olarak, bir yandan iktidarın işleyişine en az siyasal direnci gösteren bir öznelliğin, bir yandan da neticede araçsallaştırılamaz ya da haricen denetlenemez bir durumun sembolüdür – bu şekilde küresel tüketim toplumunun taleplerinden kaçar ya da onları boşa çıkarır.” (s. 33)

Crary, 7/24 kavramını “teknolojinin nesnesi haline getirilmiş bir ortak hayatın sonuçlarından biri” (s. 39) olarak kullanıyor. Daimi erişimin, yaşamın periyodikliğini ortadan kaldırıcı etkilerinden söz ediyor: “Ne var ki artık bir kimsenin alışveriş edemeyeceği, tüketemeyeceği veya ağ kaynaklarından yararlanamayacağı hiçbir an, yer ya da durum kalmadığından, bir zaman olmayan 7/24 toplumsal ve özel hayatın her boyutunu amansızca istila etmektedir.” (s. 40)

Kitaptaki en sert iddialardan biri, Crary’nin dijital tüketim alanındaki işleyen ağ mantığının kökeninde devlet işleyişi ve askeri-endüstriyel tahakküm pratikleriyle (Irak, Afganistan ve Guantanamo örnekleri) örtüştüğüne dair iddiası: “Tek tek özneleri sadece elde etmeye, sahip olmaya, kazanmaya, boş boş etrafa bakmaya, çarçur etmeye ve dalga geçmeye odaklanmaya sevk ettiği gibi, taleplerine tabi olan bu öznelerin gözden çıkarılabilir ve güçsüz olarak kalmasını sağlayan kontrol mekanizmalarıyla da iyice iç içedir. Bireyi dışsallaştırılarak kesintisiz bir tetkik ve tanzim sahasına sokulması, devlet terörünün örgütlenmesinin ve asker-polis modeli çerçevesinde her açıdan tahakkümün bilfiil devamıdır.” (s. 41)

Crary, günümüz fütüristlerinin “yeni dijital çağ” ekseninde yazdıklarını “sahte entelektüel” bularak eleştiriyor. Teknolojideki hızlanan dönüşümlerle, toplumun teknolojiyle ilişkisinin günümüzde sürekli değiştiğini, bireysel açıdan teknolojiyi yakalamanın gittikçe daha zorlaştığını, bunun da bireyler üstünde yadırgatıcı ve güçsüzleştirici etkisi olduğunu iddia ediyor. (s. 45-6)

Yeni medya üzerine beş yıl önce yazılan kitapların ve makalelerin çoğunun şimdiden hükmünü yitirdiğini düşünüyor. Önerdiği odak: “Mevcut durumda, şu ya da bu makinenin ya da ağların işleyişi ya da etkilerinden ziyade, hızlandırılmış ve yoğunlaştırılmış tüketimin ritim, hız ve formatlarının deneyimi ve algıyı nasıl şekillendirdiği önem taşıyor.” (s. 47)

Dikkat ekonomisi bağlamında, Crary’nin “ürün”ü (öyle yazmasa da meta’yı) tanımlarken kullandığı ifadeler: “‘Ürünler’ sadece araç gereçlerden ya da fiziksel aygıtlardan ibaret değildir, kişinin toplumsal gerçekliğinin hâkim ya da münhasır ontolojik şablonları haline geliveren çeşitli hizmetler ve karşılıklı bağlantılardan oluşurlar.” (s. 50)

Fredric Jameson referansı: “Fredric Jameson, çalışma ve boş zaman alanları arasındaki önemli farkların ortadan kalkmasıyla, imgelere bakma buyruğunun, bugünkü çoğu hegemonik kurumun işleyişinde ana öneme sahip olduğunu ileri sürmüştür.” (s. 54) Gözlemci teriminin anlamı gittikçe oluyor. Ona karşı, denetleme ve kullanıcı verisini karlılık amacıyla işlemeye dayalı teknolojiler yükseliyor.

Yeni iletişim araçlarının özgürleştiriciliğine dair övgülerin eleştirisi: “İletişim ağlarının dönüştürme potansiyelini göklere çıkaran pek çok insan, sanallık ve cisimsizleştirme fantezilerinin insan emeğini baskı altına alma biçimlerine ve çevre tahribatına dayandığından bihaber.” (s. 55)

Bernard Stiegler’in “kitlesel senkronizasyon” kavramı. 1990’ların ortasından itibaren internetin yaygınlaşmasıyla: “Deneyimin böylesi büyük bir ölçekte standartlaştırılmasının öznel kimlik ve tekillikte belli bir kaybı beraberinde getirdiğini, ayrıca mübadele edip paylaştığımız simgeleri yaratma sürecinde bireysel katılım ve yaratıcılığın feci biçimde ortadan kalkmasına yol açtığını savunur . . . Tekilliği kültürel deneyimle tekrar buluşturabilecek ve arzuyu bir şekilde tüketim buyruklarından koparabilecek karşı ürünlerin yaratılması için acilen çağrıda bulunur.” (s. 57)

Dikkatin yeniden üretimi üzerine: “Bugün en önemli mesele bir film, televizyon programı ya da müzik parçası gibi sınırları belli bir nesnenin -Stiegler esasen bunların kitlesel alımlanmasıyla ilgileniyor gibi görünmektedir- dikkati çekmesinden ziyade, dikkatin bakma ya da dinleme edimleriyle daima örtüşen mükerrer işlem ve tepkiler halinde yeniden yaratılmasıdır. Bireylerin ayrılmasını, tecridini ve nötrleştirilmesini daimi kılan şey, medya ürünlerinin homojenliğinden ziyade, bunların ve daha pek çok unsurun tüketildiği, daha kapsamlı ve zorunlu düzenlemelerdir.” (s. 58)

Zamansal nesnelerin mevcudiyetinin yoğunlaştığı örnekler: çevrimiçi kumar, internet pornografisi, video oyunları. Küresel olarak herkesin bağlandığı dijital alanda bir senkronizasyon, homojenleşmeyle birlikte gelişen kişiye özelleşmenin de etkisiyle fiziksel olarak yakın olan bireylerin (aile, sosyal çevre vb.) ilgileri iyice izole ve parçalanmış hale geliyor. (alıntılar, s. 59’da)

Crary bütün bu 7/24 kapitalizmin kişilerin sinir sistemleri üzerinde ve psikolojileri üzerinde de tahrif edici etki yarattığını iddia ediyor. Yasal ya da yasa dışı ilaçların, tasarım uyuşturucuların farmakolojik etkisini elektronik akışlarla birlikte düşününce tek tek test edilmesi güç karmaşık etkiler ürettiği iddiasında. Bir nevi ilaç kullanımı karşıtlığı, iletişim araçları ve psikotrop ilaçların paralellikleri üzerine tezler üretiyor. Bu kısımlar tabi çok tartışmalı. (s. 60-1)

Çalışma ve boş zaman arası ayrımların karışmasının bireyler üzerinde, özel yaşamda tıpkı iş yerinde olduğu gibi “daha fazla hüner ve ustalık elde etme mücadelesine sevk etme”ye (s. 63) yol açtığını iddia ediyor. Bunu yapmak içinse yine teknolojik kaynaklardan yararlanma becerisi geliştirmeye çalışıyor insanlar. Sonuçta, “kişinin kendi hayatına dair birincil öz-anlatısının temel tertibi yerinden oynar. Kişinin hayat hikâyesinin ana izleği, aile, iş ve ilişkilerle ilgili basmakalıp yer ve olaylar silsilesi yerine,artık elektronik metalar ve medya hizmetleridir.” (s. 63)

Crary, çevrimiçi karşılığı olmayan gerçek hayat faaliyetlerinin günden güne köreldiği ve önemsizleştiğini iddia ediyor. Her an erişime açık sonsuz bir içeriğin varlığının o an yapılabilecek her şeyden daha “bilgilendirici, şaşırtıcı, komik, eğlendirici, etkileyici” bir çevrimiçi aktivite olabileceği hissinin insan ölçekli iletişime ket vurduğunu iddia ediyor. (s. 64)

3. bölüm bir Modernlik tartışmasıyla başlıyor. Arkwright’ın 1782 yılından, bir köyde gece pamuk fabrikasında ışıkların açık olduğu bir manzarayı resmettiği Cotton Mills by Night tablosuyla konuya giriyor.

Yapay aydınlatmayla birlikte kapitalizmin 7/24 çalışmasının ve uzamın yok edilişinin kökenlerini buradan alıyor. Fakat modernin daima modern dışıyla bir arada var oldığını unutmamak gerekir diyor. Günümüzde modern dışının, sermayenin etkisi altında olmayan alanların büyük ölçüde azaldığı görüşünde. Foucault’nun kapatılma, eğitme, normalleştirme, bilgi biriktirme sahalarının genişlediği, “idare edilemeyen hayatın” daha fazla tehlike altında olduğunu düşünüyor. (s. 67-73)

Lefebvre’e atıfla, gündelik hayatın temel bileşenlerinden “tekrar ve alışkanlık” (s. 73) üzerinde 1980’lerden itibaren bir saldırı olduğunu söylüyor. 1980’ler neoliberalizmiyle okuyor bunu. (s. 75)

Dikkat ekonomisi bağlamında okuduğum diğer makalelerde de sıkça karşıma çıkan Deleuze’ün “Postscript on the Societies of Control” (1992) makalesinden ve Debord’un “Comments on the Society of the Spectacle” (1988) kitabından yola çıkıyor. (s. 75-8) Bu iki metnin o dönem pek yakalanamayan dönüşümü farklı şekillerde işaretlediği iddiasında. Eleştirel bir şekilde Deleuze’ün disiplin toplumundan denetim toplumuna geçiş tartışmalarını ve Debord’un yirmi yıl önce yazdığı Gösteri Toplumu’nda gündelik hayata dair söylediklerinin genişlemesine dair tespitlerini aktarıyor. 1990’ların başında, topkı 19. yy. sonu ulaşım ve iletişim ağlarının genişlemesine benzer bir dönüşüme işaret ediyor. “Bireyin iki yüzyıldır gelişen piyasaların işleyişiyle zamansal açıdan aynı hizaya getirilmesi, çalışma zamanı ile çalışma dışı zaman, kamusal ile özel, gündelik hayat ile örgütlü kurumsal çevreler arasındaki ayrımları önemsiz kılmıştır. Bu şartlar altında, toplumsal faaliyetin daha önce özerk olan alanlarının amansızca finansallaştırılması kontrolsüz sürüyor.” (s. 78)

Dikkat ekonomisine dair 1999’dan bir örnek veriyor: “Dr. Eric Schmidt 21. Yüzyılın “dikkat ekonomisi” dediği şeyle eş anlamlı hale geleceğini, hâkim küresel şirketlerin de istikrarlı biçimde yakalayıp denetleyebilecekleri “gözyuvarları” sayısını azamiye çıkarmayı başaran o şirketler olacağını ilan ediyordu.” (s. 79) Bu ekonomide şirketlerin başarısının önemli kıstası kullanıcılardan topladıkları enformasyonu onları geri döndürebilmek adına ne denli başarıyla işleyebildiğine bağlı. Google, Facebook gibi şirketlerin “Deleuze’ün ana hatlarını çizdiği gibi, sürekli bir arayüz fikrini normalleştirmek ver elzem hale getirmek” (s. 79) için uğraştığını iddia ediyor. Gözyuvarlarının motor hareketlerini hedef alan bir denetim mekanizması. Crary, gündelik hayatın ancak anonimlikle mümkün olduğunu, bunun da sürekli altının oyulduğu kanaatinde (s. 80). Deneyimin standartlaşması eleştirisi içine yerleştiriyor kendi yaklaşımını da.

1950’lerde evlerde televizyonun yaygınlaşmasını, “pazarların da önceleri ilhak edilmemiş zamanlar ve alanları temellükünde başka bir dönüm noktası” (s. 82) olarak değerlendiriyor. Dikkat ekonomisi üzerine düşünürken bütün bu yeni iletişim teknolojilerinin hangi açılardan televizyondan farklı olduğu kafama takılıyor. Çok daha büyük bir dalga olması açısından daha kapsamlı fakat benzer tartışmalar yıllar öncesinden televizyon özelinde de yürütülebilir bir anlamda. Yeni iletişim teknolojilerinde niceliksel olarak daha hassaslaştırılan müşteri ölçme yöntemleri, özel alanın temellükü televizyon için de söz konusuydu. Crary de bu paralelliklerden bahsediyor. Televizyon için “yüz milyonlarca birey birdenbire her gün her gece bilmem kaç saatini az çok hareketsiz biçimde, kırpışıp ışık yayan nesnelerin dibinde geçirmeye başladı” (s. 83) örneğindeki gibi.

Buradaki alıntıda televizyondan yeni iletişim araçlarına geçişin, zamanı ve uzamı kuşatmada bir ileri adım olarak değerlendirildiğini düşünüyorum. Yeni iletişim araçlarındaki etkileşimi olumlayan, 1990’ların küreselleşme övgülerinde filizlenen söylemin eleştirisi ve dikkatin temellüküne dair yeni pratikler: “Bu yeni aletlerin etkileşim imkânlarının insanlara güç verdiği ve yapısı gereği demokratik ve anti-hiyerarşik olduğu ilan edildi -gerçi o zamandan bu yana, bu mitlerin büyük kısmının havası inmiş durumda. Etkileşim diye göklere çıkarılan şey, daha doğru ifadeyle, bireyin bir dizi ucu açık görev ve rutin için seferber edilip bunlara alıştırılmasıydı . . . Bu anlamda 7/24 kapitalizm, dikkatin sürekli ya da ardışık olarak yakalanışından ibaret değildir, aynı zamanda çoklu işlemlerin ya da eğlencelerin -kişi her nerede ya da ne yapıyor olursa olsun- neredeyse eşzamanlı olarak takip edilebileceği şekilde zamanın yoğun biçimde katmanlaştırılmasıdır.” (s. 86)

Raymond Williams’ın televizyon üzerine kitabından, kişi ve enformasyon ilişkisinin içerik değil tüketimin biçimine dair olmasıyla ilgili bir alıntı: “Televizyon, Raymond Williams ve başkalarının da ortaya koydukları gibi, asla farklı programları seyretmeyi seçmekten ibaret olmamıştı; çeşitli anlatı içeriklerinden oluşmakla beraber, ışık bir uyaran akışıyla ayrım gözetmeyen bir arayüz ilişkisi olmuştur.” (s. 89)

Yeni iletişim araçlarına sürekli verdiğimiz dikkat kesintiye uğrayınca gelen o tatsız his üzerine uzunca bir alıntı. Beni etkiledi aşağıdaki bu paragraf, hepsini geçirmek istedim:

“Dikkatin 7/24 zapt edilmesinde elbette sayısız kesinti vardır. Televizyondan başlayarak, ama özellikle son yirmi yılda, televizüel ya da dijital bir ambiyansa uzun süre gömülü kaldıktan sonra ilgili aygıtı kapattığımız zamanki o geçici anlara aşina hale geldik. Dünya kendisini o düşünülmemiş ve görülmemiş aşinalığı halinde yeninden kurmadan önce, kaçınılmaz biçimde, kısa bir ara geçer. Dolaysız çevremizi oluşturan şeyler -sözgelimi bir oda ve içindekiler- zamanla aşınmış maddesellikleri, ağırlıkları, viran olmaya karşı korunmasızlıklarıyla, ama aynı zamanda bir tıklamayla derhal baştan atılmaya karşı kararlı direnişleriyle hem müphem hem boğucu göründükleri zaman, bir anlığına yönümüzü şaşırırız. Elektronik bağlantının verdiği sınırsızlık hissi ile cisimleşme ve fiziksel sonluluğun kalıcı kısıtlamaları arasındaki uyumsuzluğu şöyle bir sezeriz. Eskiden, insanı böyle yerinden eden anlar genellikle taşınamaz aygıtların bulunduğu fiziksel alanlarla sınırlıydı. Fakat gittikçe insanın bir uzvu haline gelen aygıtlarla, bu tür geçişler her yerde, akla gelecek her kamusal ya da özel alanda meydana geliyor. Deneyim, bir denetim ve kişiselleştirme kozası içine gömülü olma durumundan, denetime içsel olarak dirençli bir müşterek dünyanın olumsallığına ani ve sık kaymalardan oluşuyor artık. Bu kaymalarla yaşanan deneyim, kişinin ilk duruma doğru çekimini kaçınılmaz biçimde güçlendiriyor ve ortak bir dünyanın görünüşteki pespayeliği ve yetersizliğinden muaflık ayrıcalığına sahip olduğu serabını gözünde büyütmesine yol açıyor. 7/24 kapitalizm içinde, bireyin kendi çıkarları dışındaki toplumsallık acımasızca kurutuluyor ve kamusal mekânın insanlararası temeli, kişinin fantazmatik tecridi açısından önemsiz kılınıyor.” (s. 91)

Sosyal medyada kimliğini kurmaya çalışmak zorunda kalmanın eleştirisi olarak okuduğum bölüm: “bireyin hayatının, mahremiyetin imkânsız olduğu ve insanın daimi bir veri madenciliği ve gözetim alanı haline geldiği koşullara kaydırılmasıdır. Kişi, uykusuz, fasılasız, 7/24 varlığını sürdüren derme çatma vekil kimlikler biriktirir: benliğin uzantıları değil, kişiliğe bürünmeler olan cansız kimlikler. Cansız burada tam anlamıyla hareketten yoksun demek değildir, daha çok dolaşım ve mübadele edilebilirlikle bağdaşmayan canlı olmanın engellerinden sahte bir kurtuluş anlamına gelir. Duyum açısından yoksullaşma, alımlamanın alışkanlık ve tasarlanmış tepkiye indirgenmesi, kişinin uyanık hayatında tükettiği, idare ettiği ve biriktirdiği bin bir çeşit ürün, hizmet ve “arkadaş”la bir olmasının kaçınılmaz sonucudur.” (s. 104)

Sartre, Diyalektik Aklın Eleştirisi’nde bireylerin gündelik hayatlarını anlamlandırma çabasının karşısına dikilen “sistematik bölme stratejileri” (s. 114) üzerine yazıyor. Toplumsal aygıtlara köleliği ifade eden “atıl-pratik” kavramıyla, Sartre kapitalizmde yalnızlığın yeniden üretimini açıklıyor. Yine gündelik hayat örnekleri: “Dizisellik, kolektifliğin dağılıp birbiriyle ancak içi boş ya da narsisistik kimlikler temelinde ilişkilenen ayrı ayrı bireyler kümesine dönüşmesidir. Sartre’ın ünlü otobüs kuyruğunda bekleme, trafikte takılma ve süpermarkette alışveriş etme örneklerine, bugün gelişigüzel elektronik faaliyetler ve mübadelelerde harcanan akıl almaz miktardaki insan zamanı da eklenebilir.” (s. 114-5). Sartre, Lewis Mumford’u takip ederek, radyoyu da “dolaylı toplanmalar”ın bir veçhesi olarak değerlendiriyor.

Jonathan Crary, 7/24: Geç Kapitalizm ve Uykuların Sonu, çev. Nedim Çatlı, Metis Yayınları, 2015.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir