Deleuze & Guattari, Clastres ve Devletin Varoluşu Üzerine

“Devletin ne üretim ilişkilerinin gelişme­siyle ne de politik güçlerin farklılaşmasıyla açıklanabileceğini gösteren Clastres’ı izliyoruz. İlgili kamu iş­levlerinin örgütlenmesini, artık-ürünün oluşmasını büyük bayındırlık işlerinin girişimini olanaklı kılan, tersine devlettir. Yönetilenler ve yönetenler ayrımını olanaklı kılan da odur. Onun öngördüğüyle, isterse diyalektiğe başvursun, devletin nasıl açıklanacağını pek göremiyoruz. Anlaşılana göre, devlet aniden, İmparatorluk biçiminde meydana çıkıvermiştir ve gelişimci ögelere gönderimde bulunmaz. Devletin yerinde baş­ gösterivermesi tıpkı bir üstün yetenek darbesi gibi olan Athena’nın doğuşudur. Bir savaş makinasının devlete karşı yönlendirildiğini, ya oluşumunu başından beri sövmüş olduğu gizil devletlere karşı ya da yıkımlarını önerdiği güncel devletlere karşı yönlendi­rildiğini gösterdiğinde Clastres’i yeniden izliyoruz. As­lında, savaş makinası, şüphesiz, ilkel toplumların “Vah­şi” düzenlemelerinden çok göçebe “barbar, savaşçılarının düzenlemelerinde gerçekleşmiştir. Her halükarda savaşın bir devlet üretmesi yahut da galiplerin, yendiklerine yeni bir kanunu zorunlu kıldığı bir savaşın sonucu olan devletin üretilmesi, savaş makinasının güncel veya gelecekteki devlet biçimine karşı yönlen­dirildiğine göre, tamamen bir kenara atılmalıdır. Dev­leti anlamak için politik ve ekonomik güçlerin geliş­mesi, onun savaşın bir sonucu olmasından daha tat­min edici değildir. Buradan itibaren Pierre Clastres kopma’yı kazıyor: ilkel denilen devlete karşı toplum­larla, canavarımsı denilen devletli toplumlar arasında, onların nasıl oluştuklarını görmek olanaksız hale geli­yor. Clastres tıpkı La Boetie’de olduğu gibi, “istekli bir hizmetkarlık” sorunuyla yanıp tutuşuyor: mütebessim ve istenç dışı savaştan ortaya çıkmayan bir hizmetkar­lığı insanlar nasıl arzu ettiler veya istediler? Hani dev­lete karşı bir mekanizmaları vardı: öyleyse, niçin ve nasıl devlet oluştu? Niçin devlet bu zaferi kazandı? Pierre Clastres, sorunu genişlete genişlete, sorunu çözme yollarını kaybetti (13). O ilkel toplumlardan kendi kendine yeterli bir bütün, bir uknum (hipostaz) yapmaya doğru gitmekteydi. (Bu nokta üzerine çok ıs­rar ediyordu). Biçimsel dışarıdanlıktan gerçek bir ba­ğımsızlık oluşturuyordu. Bu nedenle de evrimci kalmaktaydı ve kendini doğa durumuna bağlı hissediyor­du. Fakat, bu doğa durumu salt bir kavram olacağına, Clastres’a göre, tamamen sosyal bir gerçeğe bağlıydı ve bir evrim, bir gelişim olacağına, ani bir değişinim (mütasyon) oluyordu. Çünkü, bir yandan devlet oluşmuş olarak ansızın fırlıyor, diğer yandan ise devlete karşı toplumlar devlete sövmek ve ortaya çıkmasına engel olmak için çok kesin mekanizmalara sahip oluyordular. Bu iki önermenin geçerli olduğuna inanıyo­ruz, fakat birbirlerine zincirlenmelerinde hata var. Çok eski bir şema vardır: “Klanlardan İmparatorluklara”… Ama hiç bir şey bu yönde bir evrimin varlığı­nı bize göstermiyor; çünkü çeteler ve klanlar İmpa­ratorluk-Krallıklardan az örgütlü değillerdir. Öyleyse iki terim arasındaki kesintiyi kazıyarak, yani çetelere kendi kendilerine yeterlilik ve devletten daha canavarımsı veya mucizevi bir şekil vererek, evrim varsayı­mıyla ilgi kesilmez.

Devletin daima varolduğu, onun mükemmel ve çok iyi biçimlenmiş olduğu söylenmeli. Kazıbilimciler yeni buluşlar yaptıkça, birçok İmparatorluk buluyorlar. Ur devletinin varsayımı doğrulanmış gibi gözüküyor, “devlet insanlığın en eski zamanlarına kadar gidiyor.” İlkel toplumların büyük İmparatorluk devletleriyle ilişkide olup, iyi denetlenmemiş alanlarda ve çevrede yaşadıklarını düşünemiyoruz. Fakat en önemlisi, bu­nun tam tersi olan varsayımdır: yani devletin kendisi daima dışarısıyla ilişki halindeydi ve bu ilişkinin dışın­da onu düşünebilmek mümkün değildir. Devletin yasaları, bunların hepsi veya hiçbiri değildir (Devletli toplumlar veya devletsiz toplumlar) ama dışarısının ve içerisinin toplumları vardır. Devlet egemenlik de­mektir. Ama egemenlik içine aldığı, üzerinde yerel olarak kendine edindiği ölçüde hüküm sürebilir. Hem evrensel devlet yoktur, hem de devletlerin dışarısı “dış politikaya” indirgenemez, yani devletler arası ilişkilere indirgenemez. Dışarısı aynı anda iki yönde durur: dev­letlere nazaran çok geniş bir özerklik sahibi olan ve belli bir anda tüm oecumene’e (evrensel -dini anlamda-) dağılmış olan büyük dünyasal makinalar (örne­ğin “büyük ticaret şirketleri” tipindeki örgütler, ya­hut sanayileşmiş yapılar, hem de mesihçilik, peygam­bercilik vb. gibi hareketler, İslâmiyet, Hıristiyanlık gi­bi dini oluşumlar); ama aynı zamanda çetelerin, ke­narda kalanların, devletin iktidar organlarına karşı parça parça toplumların haklarım doğrulamaya devam eden azınlıkların yerel mekanizmaları. Çağdaş dünya bu iki yönde, özellikle gelişmekte olan imge­leri, bugün, hem evrensel-dinsel dünyevi makinaların yanında, hem de Mac Luhan’ın betimlemiş olduğu ye­ni klancı bir toplumun yeni-ilkelliğinde bize sunar. Bu yönler, her zaman olduğu gibi tüm sosyal alan­larda yok değildir. Hem de kısmi olarak bunlar birbir­lerine bile karışabilirler, örneğin bir ticari örgüt birçok işinde ve yolunun bir bölümünde, bir korsan yahut yağma çetesidir; yahut dinsel bir oluşum çeteler tarafından işler. “Burada ortaya çıkan, dünyasal örgüt­lerlerden daha az önemli olmayan çetelerin devlete indir­genemez bir biçim sunmalarıdır ve bu dışarıdanlık bi­çimi yaygın ve çok biçimli, zorunlu olarak bir savaş makinasının biçimi gibi ortaya çıkar. Bu yasadan çok değişik bir “nomos”tur. Devlet-biçimi içeridenlik biçi­mi olarak daima kamu bilgisine hitap ederek, rahatça kutuplarının sınırında tanınabilen değişiklikler süre­since kendisine özdeş ve kendi kendini yeniden üret­meye yatkındır. (Maske takmış bir devlet mümkün de­ğildir). Ama savaş makinasının dışarıdanlık biçimi ken­di değişmelerinde varolmasını öngörür. Savaş makina­sı hem sanayici buluşlarda, dini yaratıcılıklarda, tek­nolojik buluşlarda, devlet tarafından ikincil olarak edi­nilmeye bırakılan tüm akımlarda ve akışlarda varlığı­m gösterir. İmparatorlukları büyük makinaları, kral­lıkları ve çeteleri devlete özdeş aygıtları ve değişken savaş makinalarını, içeridenliği ve dışarıdanlığı, bağım­sızlık terimlerinde değil, daima birbirleriyle ilgili sü­rekli bir alanda, rekabet ve birliktelik varolma terimlerinde düşünmek lazımdır. Aynı alan içeridenliğini devletlerde gösterdiği gibi, devlete karşı dikilen veya devletlerden kurtulanlarındakindeki dışarıdanlığı da betimler.”

(13) Clastres, (Devlete Karşı Toplum), s. 170. “Devletin başgöstermesi Uygarlar ve Vahşiler arasındaki büyük topolojik paylaşmayı oluşturdu. Onun ötesinden sonrasındaki silinmeyen kopmayı (kesintiyi) tamamen değiştirerek kayda geçirdi, çünkü zaman Tarih olmaya başladı.” Bu başgöstermeyi anlamak için Clastres öncelikle demografik bir öğeyi anımsattı fakat “ekonomik determinizmin yerine demografik bir determinizm getirmeye kalkmayı düşünmeden…” ve aynı şekilde savaşçı makinanın olaylara bağlı zıvanadan çıkması (?), veyahut hiç beklenmeyen bir biçimde önce “şeflere” karşı olan, sonra başka türlü korkunç bir iktidar üretecek olan bir şekilde peygamberliğin dolaysız rolü. Fakat, Clastres’in bu soruna vermiş olduğu çözümlerden daha iyisini önyargılamak, tabii ki, olanaksızdır. Peygamberliğin olayları bağlı rolü üzerine, Helene Clastres’in kitabına başvurulur. La terre sans mal, le prophetisme tupi guarani. (Acısız Toprak, Tupi Guarani Peygamberliği) Seuil Yay.

Gilles Deleuze & Felix Guattari, Kapitalizm ve Şizofreni I – Göçebebilimi incelemesi: Savaş Makinası, Bağlam Yayınları, çev. Ali Akay, 1990 [1980], s. 39-43.

Capitalisme et Schizoprenie: Mille Plateaux’dan ‘Traité de Nomadologie’ adlı bölümün çevirisi. (Edition de Minuit, 1980)

Vahşi Savaşçının Mutsuzluğu (Okuma Notları)

Pierre Clastres, Vahşi Savaşçının Mutsuzluğu: Siyasal Antropoloji Çalışmaları, Ayrıntı Yayınları, çev. Alev Türker & Mehmet Sert, 1992 [1980].


Genel Tartışmalar

Vahşi Savaşçının Mutsuzluğu, Clastres’in 1970’lerde Les Temps Modernes, l’Homme, Interrogations, Libre vb. dergiler ile kitap bölümleri olarak yazdığı 12 yazının derlenmesinden oluşuyor. Ansiklopedik metinlerden monograflara ve polemik metinlere yayılan bir üslup çeşitliliği içinde, tüm yazılara temel oluşturan ana izleği şöyle ifade edebiliriz: İlkel toplumların “devletsiz” toplumlar oluşundan yola çıkarak, iktidarın ayrı bir siyasal organa devredilmediği bu “bölünmemiş” toplumlarda sosyal, politik, ekonomik yaşam nasıl işler? Clastres, hem –Guayaki ve Guayani yerlileriyle yaptığı– kendi etnografik deneyimleri hem de bu alanda yapılan diğer çalışmalar üzerinden, Dünya’nın dört bir yanındaki ilkellere dair üretilen antropolojik söylemleri tartışarak bu toplulukların politik ve ekonomik örgütlenmelerine dair klasikleşmiş ve popülerleşmiş bir çok etnolojik teze radikal eleştirilerde bulunuyor.

Clastres’in karşısına aldığı söylemlerin başında, ilkellere dair Avrupa merkezli üretilen evrimci okumalar vardır. Bu okumalar uyarınca ilkel topluluklar bir toplum olmamakla, yasasız, hiyerarşisiz, vahşi olmakla addedilir. Kısaca, Thomas Hobbes’un Leviathan’da “doğal durum” olarak kavramsallaştırdığı, devlet öncesi durumdur bu. Clastres ise bu toplumsal yapıyı, ilkellerin gelişememiş olmaktan değil de bilinçli olarak verdikleri bir karar sonucunda kurdukları siyasal örgütlenme olarak değerlendirir. Toplumdan ayrılmış bir iktidarı, yani devlet aygıtını reddeden, bunun yerine kendilerinden önce yaşamış atalarının ve mitlerin ortaya koyduğu yasaları değişmez olarak kabul eden, iktidarın topluluktan ayrılmadığı bir sosyo-politik bir yapının varlığını öne sürer. Bu bakış, Clastres’e göre Batı’da –sıkça andığı üzere Boétie ve Montaigne’i ayırarak– sürekli olarak yadsınmış ve yoksayılmış bir perspektiftir. Batı, Yeni Dünya’nın keşfiyle karşılaştığı vahşi toplulukları kendi dini, siyasal ve ekonomik kabullerine göre yontmaya çalışmış, ilkel topluluklarda henüz bu düşüncelerin ve toplumsal yapıların yeşermemiş olduğunu varsaymıştır. Fakat Clastres’in ilkellere dair analizleri bu görüşleri ayyuka çıkarır.

Mevcut önkabullerin yıkımı açısından ilkellere dair en çarpıcı gözlemlerin başında Clastres’in “geçim toplumu”na karşı “bolluk toplumu” önermesi sayılabilir. Antropoloji literatüründe sıkça ilkellerin geçim toplumları, yani ancak geçinebilecek kadar üretim yapabildikleri, sıkça da gelişmemiş tekno-ekonomik yapıları sebebiyle birbirileriyle savaşa girdikleri öne sürülmüştür. Clastres ise etnografik veriler ve Marshall Sahlins’in analizlerinden yola çıkarak, ilkellerin olağanüstü durumlar haricinde günde yaklaşık 5 saatlik bir işgücü ile geçimlerini sağlayabildikleri, artı değer üreterek stok yapmaktan kaçındıkları, bolluk ve boş zaman toplumları olduklarını ortaya koyar. Ev tipi üretim tarzı (ETÜT) ile kavramsallaştırılan bu üretim, liberal ve Marksist perspektiften değerlendirilen girişişimcilik ve üretim ilişkilerinin kapsadığı alanın dışına düşmesi sebebiyle ilkellerin ekonomik yapılanmalarındaki özgüllüğün altını çizer. ­Clastres’e göre bu üretim ilişkileri toplumu kuran şey değil, ilkellerin kendi seçtikleri politik örgütlenmenin bir sonucudur.

Bu politik örgütlenme ise ilkellerdeki “şef” sorununu çağırır. Yeni Dünya’yı keşfeden Batı’lıların bir diğer şaşkınlığının temelini oluşturan, ilkel toplumlarda “iktidar sahibi olmayan şef” ile ilgili olarak Clastres, bu toplumlarda şefin kabile üzerinde bir iktidarı olmadığını, onun sadece toplumun kendi kararlarının bir aktarıcısı olduğunu, genel hükmedici/hükmeden şemasının bu toplumsal yapıda tersine dönerek toplumun şef üzerinde bir iktidar kurduğunu gösterir. Aynı şekilde ekonomik sömürü de şefin topluluğu sömürmesinden, topluluğun şefi sömürmesine doğru yer değiştirmiştir. Şefin konumu her daim tehdit altındadır, hatalı kararları toplumdan dışlanmak veya öldürülmekle sonuçlanır.

Clastres, ilk sömürgeci akınların ilkellere bakışlarını eleştirdiği ölçüde yapısalcı ve Marksist etnolojiye de eleştiriler getirir. Alanı kuruculuğu ve çalışmalarının yetkinliği üzerinden kendisine duyduğu saygıyı ileterek Claude Lévi-Strauss’un yapısalcı ­analizlerini “yaşam”a dair bir şey söylememekle eleştirir. Marksist etnolojiye getirdiği eleştirilerde ise çok daha serttir: üretimi ve üretim ilişkilerinin çizgisel ilerlemeci gelişimini toplumsal yaşamın ve kuramlarının merkezine koyan Marksist’lerin devletin ve ekonomik sömürünün bulunmadığı ilkel toplumlar üzerine söyleyecekleri sözlerinin bulunmadığını öne sürer. Clastres’e göre, Marksistler modern toplumlara dair analizlerinde kullandıkları üretim ilişkileri, emek sömürüsü vb. kavramları ilkel topluluklar üzerine yerleştirmeye çalıştıkları ölçüde başarısızlığa mahkum olurlar.

“Kavimkırım” kavramı üzerinden ilkellerin yaşamlarını keşfettikten sonra onların dini inançlarını ve toplumsal yapılarını dönüştürmeye çalışan sömürgeci devletlerin ve misyonerlerin yaklaşımlarını eleştiren Clastres, Batı’nın ilkellere bu yaklaşımında da ilkellerin kendi politik yapılarının yok edilmesini eleştirir. Bir önceki kitabı Devlete Karşı Toplum’da ilkellere dair soykırımı yeterince ortaya koymuş olduğundan ve de bu yazıları yazdığı dönemde Amerika, Afrika, Avusturalya ve Gine gibi yerlilerin yaşadığı yerlerde bu toplulukların keşfedilme ertesinde sömürgeci güçlerce katledilmelerine dair gerçekler artık kabullenildiğinden olsa gerek, Clastres ilgisini kültürel sömürgecilik üzerine yoğunlaştırır. Kendi toplumlarını ve fikirlerini mutlak gerçek ve ilerlemeci düşüncenin vardığı nokta olarak gören sömürgeci keşifçilerin ilkelleri de kendi gerçekliklerine adapte olmaya zorlayan pratiklerini ve bu yaklaşımlarında seçici olarak dışladıkları ve yok saydıkları ilkel toplumsal örgütlenme biçiminin incelemesini yapar.

İlkel topluluklarda Clastres’in tartışma konusu ettiği başlıca sosyolojik olgular, bu topluluklarda devletsiz yaşamın hangi dinamiklerle mümkün kılındığı; üretim ve değiş tokuşun işleyiş tarzı; mitik yasadan uzaklaşmama ve muhafazakarlık olarak kendini gösteren korumacı politik önlemler; atomik örgütlenen ilkellerin bağımsızlık talepleri; şef, savaşçılar, kadınlar ve erkeklerin toplum içindeki konumlarıdır. Bu problemlerin doğru analizlerinin hem ilkelleri hem de günümüzdeki ihtimalleri anlamak açısından kilit bir önemi olduğu düşünür Clastres.

Son Çember

Kitaptaki ilk ve tek monografik metin olan Son Çember, Clastres’in Jacques Lizot ile birlikte Venezüella’nın güneyindeki Yanomano yerlileriyle geçirdiği birkaç günlük deneyimi anlatır. Bir süredir bu yerlilerle kalan Lizot’a yeni katılan Clastres, Yanomano yerlileriyle bir dizi yolculuk yaparak farklı kabilelerle karşılaşır ve bu süreçteki gözlemlerini belgeler. Metinde en çok öne çıkan tema Yanomanoların “çok büyük tüketiciler” (s. 8) oldukları ve sürekli olarak değiş tokuş yapma hevesi güttükleridir. Aynı zamanda yerlilerin yaşamındaki mizah öğelerini, sıklıkla birbiriyle dalga geçme pratikleri üzerinden örnekleyen Clastres, toplu kalınan evler olan chabuno’lardaki gündelik yaşamı da aktarır. İlk cinsel deneyimini yaşamak üzere akrabalarının yanına giden Hebeve ile çıktığı yolculukta her an başlayabilecek savaş halini, savaşa hazırlıktaki tiyatrovari ayin pratiklerini anlatır. Özdüşünümsel bir bakışla Yanomano yerlilerini inceleyen Clastres, kendisine dönen “kıllı, beyaz adam” bakışını ve yerlilerin onu podyumdaki bir manken olarak incelemelerini da mizahi bir şekilde konu eder. Ebena adı verilen uyuşturucuların da yerlilerin yaşamındaki merkezi yerini bu metinde tespit etmek mümkündür. Şamanların ayinlerinde kullandıkları bu uyuşturucu değiş tokuş süreçlerinde de birincil önemdedir.

Clastres bu pasajda aynı zamanda erkek çocukların ergenlikten itibaren ailelerinin de izniyle evrildikleri sert ve saldırgan karakterler ve bunların kabileler arası savaşlarla ilintilerine dair gözlemlerine yer verir. Kendisinin kaldığı sürede de deneyimlediği bir baskın üzerinden savaş dinamiklerini gözlemler. Savaşmanın ilkel toplumlara içkinliği bu monografın üst temasını oluşturur. Saldırıya uğranıldığında karşılık vermemenin mümkün olmaması, her ne kadar ilkellerde teknolojik olarak çok gelişmiş kıyım silahları olmasa da sıklıkla ölümlere kapı açan bir sosyalliği imler. Her an olası savaş halinin öte yanında ise Yanomano’ların günde üç saat çalışarak bir bolluk toplumu ve boş zaman uygarlığı olarak yaşadıklarını iddia eder yazar. Hristiyanlar’ın tembel olarak niteledikleri bu yerliler beslenmelerini sağlayacak kadar üretip, birikim yapmayı önemsemeyerek gündelik yaşamlarını sürdürür.

İlkellerin yaşamında doğa olayları toplumsal olaylar olarak yaşanır. Çatıları uçuran bir kasırga düşman kabilenin gönderdiği kötü ruhların saldırısı olarak görülür. Hastalıklar da aynı şekilde, hortlakların ruhu zapt etmesi olarak değerlendirilir. “Toplumların yalnızca tedavi edebildikleri hastalıklara el attıkları, patoloji alanının az çok egemenlik altına alındığı söylenebilir” (s. 25). Bu doğa durumları ve hastalıklarla mücadele etmek ve yarattıkları hasarları gidermek için ayinler ve şaman pratikleri devreye sokulur.

Metinde konu edilen ayinlerden birinde Clastres içyamyamlık pratiklerini de anar. Yakılan bir ölünün akrabaları tarafından küllerinin erimiş muz ile birlikte yenilmesinden bahseder. Hafifletilmiş yamyamlık olarak anılan bu cenaze töreninde danslar, yas şarkıları, misafir ağırlamaları ve değiş tokuş pratikleri hep bir arada yürütülür. Clastres’in makalesinin finalini yaptığı paragraf ise savaş ve bayramın iç içe geçişinden yerlilerin yüzyıllardır yaşadıkları bastırma ve sömürgeleştirmeyi, karanlık ve yakın görünen gelecekte bir sona erişe doğru yolculuklarını imgelere döker:

Bin yıl savaş, bin yıl bayram! İşte Yanomanolar için dileğim bu. Dinsel bir dilek mi bu? Korkarım öyle. Kuşatmaya direnen son yerliler onlar. Öldürücü bir karanlık her yerden yayılıyor… Ya sonra? Belki de hâlâ yaşayan bu son özgürlüğün son çemberi de kırıldıktan sonra kendimizi daha iyi hissedeceğiz. Belki de bir kez bile uyanmadan uyumak mümkün olacak. Chabuno’larda geçirdiğimiz birkaç gün içinde, petrolcülerin vinçleri, tepelerin yamaçlarında elmas arayıcılarının açtığı çukurlar, yollarda polisler, nehirlerin kıyısında dükkânlar… Her yerde uyum. (s. 30) 

Vahşi Bir Etnografi

On bir yaşında bir çocukken zehirli bir okla karnından yaralanılarak ilkel topluluklar tarafından kaçırılan, yerlilerle yaşadığı yirmi iki yılda iki evlilik yapıp dört çocuk doğuran Elena Valero, 1961’de kabilesini terk ederek beyazların dünyasına geri döner. Anlattıkları anılar Ettore Biocca tarafından kitaplaştırılır. Clastres bu nadir karşılaşılabilecek deneyimin detaylarını konu eder “Vahşi Bir Etnografi” metninde. Valero’nun pozisyonu ve deneyimi daha önceden rastlanmamış bir özellik arz eder. Okuma yazma bilen, modern dünyanın kültürünü tanımış bir çocuk olarak Valero’nun ilkellerin arasına karışması, onlarla ilişkisinde daima kendi dünyasına dair düşüncelerin ürettiği bir mesafeyi korumasını sağlar. Kadın olması sebebiyle daha iyi uyum sağlama şansı bulduğu –ilkeller bir erkeği Valero’yu karşıladıkları gibi karşılamayacaklardır– toplulukta içeriden gözlemler yapma fırsatı yakalar. Clastres için Valero’nun hem bir yerli haline gelebilmesi hem de bir süre sonrası yerliliği reddedebilmesi iki önemli soru işareti barındırır. Yerli oluşu şiddete dayalı bir kaçırma sonucu gerçekleşmişken, bu kimlikten çıkışıysa yaşı itibariyle geldiği yerin bilincine vakıf olması ve aslında hiçbir zaman tam anlamıyla bir yerli olmamasıyla açıklanabilir.

Valero’nun yerlilerin hayatındaki dışarlıklı konumu onun birçok pratiği sorunsallaştırması ve bunun sonucunda da şiddete mahkum olmaktan azad edilmesini sağlar. Örneğin, akraba olan ölülerin küllerinin yendiği iç-yamyamlık âdetlerine bir antipati besleyerek eleştirmiş fakat karşılığında yerliler de onu “Siz akrabalarınızı toprağın altına koyuyorsunuz ve kurtlar onları yiyorlar; siz sizinkileri sevmiyorsunuz.” (s. 35) diyerek yanıtlamışlar fakat cezalandırmamışlardır. Clastres, Valero’nun yerlilerle ilişkisinde bir özgürlük alanı üretebilmesine dikkat çeker. Bu özgürlük alanı, eve dönme fikrini de üretmiş, her ne kadar uzunca bir süre buna karar vermemiş olsa da bir noktada çıkıp gitmesinin yolunu açmıştır.

Clastres’in modern dünya ile karşılaştırıldığında yerlilerdeki iktidar ilişkilerinin farklılığının altını çizdiği ilk pasaj bu metnin içinde yer alır:

Yerlilerde politik otorite modelini, şeflik sistemini belirgin kılan özellikler bulunur: Hitap yeteneği ya da şarkıcılık yeteneği, cömertlik, çok kadınla evlilik, yüreklilik vb. Bu dağınık sıralama, bu özellikleri bütünleştiren hiçbir sistem ya da bunları anlamlı bir bütün içinde toplayan hiçbir mantığın bulunmadığını göstermez. Tam tersine. Bizim söylemek istediğimiz, Fusive’nin kişiliğinin, yerlilerin bizimkilerden kesinlikle farklı olan iktidar anlayışına tam anlamıyla uygun düştüğüdür; grubun bütün çabası, şefliği ve zorlayıcılığı kesin olarak birbirinden ayırmaya ve böylece bir anlamda iktidarı güçsüzleştirmeye yönelmiştir. . . Grup, iktidarın kötüye kullanıldığı yönünde en ufak bir şey sezerse, şefin prestiji bitti demektir. (s. 38-9)

Buradan yola çıkarak, Clastres ilkel ve modern arasındaki ayrımı politik otoritedeki değişim üzerinden açıklamanın öneminin altını çizer. Şeflik, modern toplumdaki hükümdarlıktan oldukça farklı bir politik pozisyondur, iktidar sahibi değildir şef. Hobbes’un insanın “toplumsallık önceki durumu” olarak adlandırdığı yerli hayatı, Clastres’e göre “toplumsallık öncesi” değil, farklı bir toplumsallığın kuruluşudur. İleriki metinlerde daha detaylı incelenecek olan bu toplumsal yapı ise beyazların gelişiyle tahribata uğrar. Kabileler arası düşmanlık artar, bu düşmanlık ise yerliler ve savaşa dair soruları üretir. Clastres’in yine diğer metinlerinde detaylandıracağı temel toplumsal ünitelerden olan müttefik gruplar kadın değiş tokuşunda bulunan, aslında düşman olmayan gruplardır. Clastres savaşların “öldürme” yerine öldürücü araçların tercih edilmediği “dövüşme” pratiklerinin uygulandığının altını çizerek bu dövüşlerin intikam duygusunu tüketmeyi amaçlayan pratikler olduğunu iddia eder. Bu tema sıçramaları büyük olasılıkla Valero’nun anılarına gönderme yapar fakat ilgili metni bilmeyen okuyucu için Clastres’in sözlerinden çıkarım yapmak biraz güçtür.

Bu ilintisiz görünen örnekleri Clastres, Valero’nun konumu üzerinden entolog’un pozisyonuna bağlayarak sonlandırır. Vahşiler üzerine araştırma yapmak hem onlardan olmak, hem de daima uzaklarında kalmak demektir. Bu araştırma sürecinde her yakınlaşma çabası beraberinde bir uzaklaşmayı da getirebilir. Fakat Clastres hem orada hem burada olma özgürlüğünün imkânsızlığını teslim ederek, çabalamanın sonucunda üretilecek bilgiyi sessizliğe yeğlediğini bildirir.

Turistik Gezi Hikâyesi

Bu kısa hikâyede Clastres yerli turizmini keskin bir dille eleştirir, fakat bunu tek taraflı bir turizm sektörü eleştirisiyle sınırlı tutmayarak aynı zamanda yerlilerin turistlere karşı tavırlarını da metnin konusu eder. Lüks otellerden çıkıp yerli yaşantısını keşfetmek isteyen turistlerden, Bay Brown’u konu ederek onun bir yerliyle fotoğraf çekilme üzerine yaptığı pazarlığı aktarır. İkili arasında oluşan iktidar mücadelesini Brown’un yerlinin sözlerine boyun eğme zorunluluğunun yarattığı gülünç durum üzerinden tartışır. Bay Brown’un iç sesiyle:

Ben, ırkların eşitliğine inanan, beyaz olma şansı olmayanlara karşı kardeşlik duyguları besleyen uygar beyaz adam, pis kokulu paçavralarını giymediği zaman çıplak dolaşan bir sefilin iki lafına boyun eğiyorum. Benden beş peso istiyor, ben ona beş bin de verebilir. O hiçbir şey değil, hatta bir hiç bile değil, ama gene de bitti dediğinde ben duruyorum. Neden? (s. 46)

Kısaca, bu metinde Clastres, bir sonraki metinde detaylı bir biçimde tartışacağı problem olan, beyaz adamın yerlilere kavimmerkezci ve aşağılayıcı bakış açısını masaya yatırır. Bu bakış tam da turistik bir gezintide krize girmeye mahkumdur. Her ne kadar Bay Brown bir müşteri olarak yerlileri seyretmeye ve poz verdirmeye gelmiş bir seyirciyse de yerliler direkt olarak bu yabancıya boyun eğmez, en azından pratik bir fotoğraf çektirme seansında bile yukarıdan gelen iktidarın meşruluğunu krize sokar. Kişisel olmasa da modern toplumun bir üyesi olarak yerlilere boyun eğdirdiğini düşünen, onlardan üstünlüğünü sorunsallaştırmayan turist de kendini soymaya çalıştığını düşündüğü bu “hırsız çetesi” ile pazarlık etmenin bir yolunu bulamayıp bu “tembeller”i aşağılayarak terk eder, kendi bakışını temize çeker.

(Buradan sonrası yalnızca “premium” üyeler.. şaka şaka, yetiştiremedim. Umarım bir gün tamamlayabilirim.)

Kavimkırım Üzerine
Güney Amerika Yerlilerinin Mitleri ve Ayinleri
İlkel Toplumlarda İktidar Sorunu
Özgürlük, Talihsizlik ve Adlandırılamazlık
İlkel Ekonomi
Aydınlanmacıların Dönüşü
Marksistler ve Antropolojileri
Şiddetin Arkeolojisi: İlkel Toplumlarda Savaş
Vahşi Savaşçının Mutsuzluğu

 

Clastres, Devlete Karşı Toplum Fikri

“İlkel toplumun temel özelliği, kendisini oluşturan her şey üzerinde mutlak ve eksiksiz bir güce sahip olması, onu meydana getiren alt gruplardan hiçbirine özerklik tanımaması, toplumsal yaşamı besleyen her türlü iç, bilinçli ve bilinçsiz hareketi toplumun istediği sı­nırlar içinde ve doğrultuda tutmasıdır. Kabile, gerekirse şiddete baş­vurarak, bireysel, merkezi ve ayrı bir siyasal iktidarın ortaya çıkmasım engelleyerek bu ilkel toplumsal düzeni korumaya kararlı olduğunu gösterir. Demek ki ilkel toplum hiçbir şeyi gözden kaçırmaz, hiçbir şeyin kendi dışına çıkmasına izin vermez: Bütün çıkış yolları tutulmuştur. Dolayısıyla ilkel toplum önemli hiçbir şeyin kendisini etkilemesine izin vermeksizin sonsuza kadar kendini yinelemek ister.

Bununla birlikte, toplumun denetiminden, bir ölçüde de olsa kaçan bir alan, toplumun ancak bir ölçüde “kodlama” olanağı bulduğu bir “akım” vardır ki, o da nüfus hareketidir; kültürel kurallarca olduğu kadar doğal yasalarca da belirlenen, topluma olduğu kadar biyolojik yapıya da kök salmış bir yaşamın hüküm sürdüğü, belki de kendine özgü bir mekanizmaya bağlı olarak işlediği için toplumsal etkilerin dışında kalan bir alan söz konusudur burada.

İktisadi bir determinizmin yerine nüfusa ilişkin bir determinizm koymak, nedenlere –nüfus artışı– kaçınılmaz sonuçlar –toplumsal örgütlenmenin değişmesi– yüklemek gibi bir niyetimiz olmamakla birlikte, özellikle Amerika’da, nüfusun toplumsal ağırlığına, yoğunluk artışının ilkel toplum üzerindeki sarsıcı –yok edici demiyoruz– etkisine değinmek zorundayız. İlkel toplumun varlığını sürdürmesinin temel koşullarından birinin, nispeten sınırlı bir nüfus olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz. İlkel toplum modeli ancak nüfus kalabalık değilse işleyebilir. Ya da başka bir deyişle, bir toplumun ilkel olabilmesi için fazla kalabalık olmaması gerekir. Gerçekten de vahşiler dünyasında dikkati çeken şey, her biri, koşullar –özellikle de savaş koşulları– gerektirdiğinde soydaşlarla geçici ittifaklar kurmak dı­şında, parçası olduğu bütün içinde özenle özerkliğini korumaya çalışan, sayısız “millet”, kabile, topluma bölünmüş yerel grupların varlığıdır. Kabile dünyasının bu şekilde atomlaşması, yerel grupların birleşmesiyle toplumsal-siyasal bütünler oluşmasını, bunun da ötesinde, özü itibariyle birleştirici bir güç olan devletin ortaya çık­masını engellemenin herhalde etkin bir yoludur.”

Pierre Clastres, Devlete Karşı Toplum, Ayrıntı Yayınları, çev. Nedim Demirtaş & Mehmet Sert, 1991 [1974], s. 170-1.

Clastres, 1789 Devrimi, Devlet ve Kavimkırıcılık Üzerine

“1789 Devrimi, Jakobenlerin merkeziyetçi anlayışının Jirondenlerin federalist eğilimlerine üstün gelmesini sağlayarak, Paris yönetiminin politik gücünü pekiştirdi. Kapsadığı topraklar üzerinde belli bir bütünlük meydana getiren taşra bölgeleri, kültürel açıdan homojen olan, eski bir temele dayanıyorlardı (dil, politik gelenekler vb.) Bunların yerine, yöresel ayrılıkları bütünüyle silmeye, dolayısıyla devlet otoritesinin her yere girişini kolaylaştırmaya yönelik olan département sistemi konularak, soyut bir bölümlendirmeye gidildi. Farklılıkların, devletin gücü karşısında birer birer yok olduğu bu uygulamanın bir sonraki aşaması laik, parasız ve zorunlu okul ve ardından zorunlu askerlik sayesinde, III. Cumhuriyet yönetiminin Fransa’da oturan herkesi yurttaşlar haline getirmesiydi. Taşra ve kırsal bölgelerdeki özerk güçler yenik düştüler. Fransızlaştırma gerçekleştirilmiş, kavimkırım tamamlanmıştı: Geleneksel diller geri kalmış taşra ağızları diye nitelenerek engellendi, köy yaşamı ancak turistlerin ilgisini çekebilecek folklorik gösteri düzeyine indirildi vb.

Kısa da olsa, ülkemizin tarihine attığımız bu bakış, sosyo-kültürel farklılıkların az çok otoriter bir tarzda yok edilmesi anlamında kavimkırımın daha baştan devlet mekanizmasının yapısında ve işleyişinde varolduğunu göstermeye yeterlidir; bu mekanizmanın ayırt edici özelliği, bireylerle ilişkisini tek biçimli hale getirmesidir: Devlet yalnızca kanun karşısında eşit yurttaşları tanır.”

Pierre Clastres, Vahşi Savaşçının Mutsuzluğu: Siyasal Antropoloji Çalışmaları, Ayrıntı Yayınları, çev. Alev Türker & Mehmet Sert, 1992 [1980], s. 56.