Kristeva, Acı/Dehşet – Céline’de Anlatı

YBugün “Korku” temalı 4. Siyasal Psikoloji Konferansı’na gidince hemen aklıma sevgili Kristeva geldi, bir açıp baktım. Céline üzerinden korku ve benzeri duygularla anlatıyı ve edebiyatı kesiştirdiği bu pasajı buldum.

Kristeva’yı, parça parça okudukça sarsılsam ve hayran olsam da, uzun süreli okumaya, metinlerini tamamlamaya kapasitem yetmiyor, bağlamından kopuveriyorum, boş gözlerle mürekkebe bakmaya dönüyor okuma eylemi. Freud’u ilk elden okudukça görece kolaylaştı ama bir türlü elle tutulur hâle gelmiyor. O yüzden ara ara bakıyor ve irkiliyorum.

Céline ise elimi sürmeye korktuklarımdan. Tarkovsky’i yıllarca ertelemiştim, iyi ki ertelemişim. Céline de öyle fakat bir gün başlamalıyım. Keşke tırtıklayabileceğim öyküleri olsaydı diye düşünürken bir karar aldım. Gecenin Sonuna Yolculuk ve Taksitle Ölüm için hazırlık olsun diye 100 sayfalık Profesör Y ile Konuşmalar’a başlayabilirim. Hem de konuşma olduğuna göre güzel güzel – kötü kötü anlatıyordur. Acı, dehşet ve çığlık ve çürüme. Ben hiçbir şey görmedim.

ANLATI-ACININ GİZLENME YERİ

Céline yazılarında ve söyleşilerinde, “başlangıçta duygu vardı” deyişini sık sık yineler. Ama onu okuduğumuzda, başlangıçta huzursuzluğun olduğu kanısına kapılırız.

Öznenin yeri olarak acı. Öznenin özne haline geldiği, kaostan farklılaştığı yer. İçerisi ile dışarısı, ben ile öteki arasında varlığına dayanılmaz kor halindeki sınır. İlk ve geçici el koyma: “Acı”, “korku” gibi anlamın duyulara, “mahrem”in “sinirler”e doğru kaydığı doruğu hedefleyen nihai sözcükler. Huzursuzluk olarak varlık.

Céline’in anlatısı bir acı ve dehşet anlatısıdır; bunun nedeni acı ve dehşet gibi “izlekler”in bu anlatıda yer alması değil, anlatısal konumun mahrem yanını acının ve kamusal yüzünü dehşetin oluşturduğu iğrenci katetme zorunluluğunun denetimi altında bulunmasıdır.

“Rus biçimciliği”nin ve psikanaliz koltuğunda dile getirilen sayısız biyografinin ardından bunun farkına varmaya başlıyoruz: Aslında anlatı, konuşan varlığı, arzularıyla bu arzularının yasaklanması arasında bir yere, başka bir deyişle Oedipus üçgeninin içine yerleştirmeye yönelik sözdizim yetisinden sonra en gelişkin girişimdir.

Ancak anlatısal yapının sürekli parçalanma riskiyle karşı karşıya kalan incecik bir katman olduğunu duymak için, XX. yüzyılın konusu “iğrenç” olan (kıyamet ve karnaval edebiyatının yerini alan) edebiyatını beklemek gerekecekti. Çünkü anlatı konusu edilen kimlik, bütünlüğünü koruyamadığında, özne/nesne arasındaki sınır sarsıldığında ve hatta içerisi ile dışarısı arasındaki sınır belirsizleştiğinde, ilk sorgulanan şey anlatıdır. Anlatı devam bile etse, yapı değiştirir: düzçizgiselliği parçalanır, kopuk kopuk, muammalar, kestirmeler, yarıda kesilmeler, birbirine karışmalar, kopuşlar halinde gelişir… Daha ileriki bir aşamada yazarın ve yazarı desteklemesi gereken ortamın tahammül edilemez kimliği artık anlatı konusu edilmeyip, en uç noktasına ulaşmış üslupsal bir yoğunlukla (şiddetin, müstehcenliğin ya da metni şiirselleştiren bir retoriğin dili) çığlık atar ya da kendini betimler. Anlatı izlek-çığlık karşısında geri adım atar. Bu izlek-çığlık, iğrençlik olarak adlandırdığımız bir sınır-öznelliğin korlaşmış halleriyle örtüşme eğilimi gösterdiğinde, acının-dehşetin izleği-çığlığı olarak belirir. Başka bir deyişle acı-dehşet izleği, anlatısal bir temsilin içindeki iğrençlik hallerinin en temel işaretidir. İğrençliğin sınırlarında daha da ileriye gitmek istediğimizde, karşımızda ne anlatı ne de izlek buluruz; sözdiziminin ve söz dağarcığının değiştirilmesiyle -şiirin şiddeti ve sessizlik- yüz yüze geliriz.

“ASKIYA ALINMIŞ ÇÜRÜME”

Her şey Gecenin Sonuna Yolculuk‘ta zaten mevcuttur: acı, dehşet, ölüm, paylaşılan acı alay, iğrenç, korku… Ben ile bir ötekisi (hiçbir şey ile her şey) arasındaki tuhaf bir parçalanmışlığın söz aldığı şu dipsiz kuyu. Ayrıca Bardamu ve Arthur gibi konum dğeiştiren bu bitmek bilmez senteze ve sonsuz yolculuğa sancılı bir varlık kazandıran iki aşırılık: Kıyamet ve karnaval arasında yer alan bir anlatı.

İşte böyle başladı. Ben hiçbir şey söylemedim. Hiçbir şey. Beni Arthur Ganate konuşturdu. (1)
O akşam, her şey bana aitti, yalnızca bana. Nihayet ayın, köyün ve müthiş bir korkunun sahibiydim. (2)
Her zaman insanlardan ve yalnızca onlardan korkmak gerekir. (3)
[Generalin Albaya mektuplarının] hiçbirinde bu iğrençliğe derhal son verme emri yok muydu, yahu? Yukarıdakiler bu işte bir hata olduğunu söylemiyorlar mıydı ona? Tiksinti verici bir hata? (4)

Kuşkusuz, savaşın acımasızlıkları bu korkunun gerçek nedeni olarak gösterilir. Ama korkunun neredeyse mistik bir biçim kazanan sürekli mevcudiyeti, korkuyu politik ve hatta (korkunun baskıdan kaynaklanacağı) toplumsal konjonktürden bir başka düzeye taşır. Korku insanlık emaresine dönüşür, yani sevgi çağrısı haline gelir.

Özellikle de size yaşatılan korkular yüzünden bir kez her şeyden şüphelenmeye başladıktan sonra uykuya dalmanın kolay olduğuna inanmamak gerekir. (5)
Onları, bu pisliklerin hepsini korkutan ve gecenin sonunda olması gereken şeyi eninde sonunda kesinlikle bulacaksın… (6)
Olağanüstü bir güven duygusu korkak varlıklarda sevginin yerini tutar. (7)

Ayrıca:

Lola, korku tedavi edilemez. (8)

Ve:

Eğer bu dünyanın içindeyseniz, yapılacak en iyi şey, öyle değil mi, buradan çekip gitmektir? Deli olsanız da olmasanız da, korksanız da korkmasanız da. (9)

Ya da:

Korkuyla karışık üzüntüden başka bir şey olmayan anne:

…Bu üzüntü sanki onu korkutuyor gibiydi; anlayamadığı korkunç şeylerle doluydu. (10)

Son olarak, zamanı geçmiş sanatın şu beklenile tanımı; Céline’in, sanatın hakikatinin itiraf edilmemiş korku olduğunu söyleyebilmek için uzaklaştığı sanat tanımı:

Yeryüzündeki mutluluk, zevk içinde zevkle ölmek olabilir. Gerisi hiçbir şeydir, itiraf etmeye cesaret edemediğimiz korkudur, sanattır.

Başlangıçta beni korkunun içinde var eden bir savaş vardı. Bu ilk durumda, “ben” zayıfım, ürkütücü tehditlerin karşısında korku içindeyim. Kendini savunmak mı? Yalnızca arıtmayla, aşkın değil ama mistik indirgemeyle. Mistik, Céline’in kullandığı bir sözcüktür: Lola’nın bedeninde yolculuk, “mistik anlamda anatomik bir serüvendir”; (11) “[Ürktüğünüz insanların] edimleri, sizi zayıflatıp, zaman yitirmenize neden olan o pis çekiciliğe sahip değildir.” (12) Bu, hiçbir öte oluşturmamaya ama karşı karşıya duran, birbirlerini sırasıyla yargılayan ve nihayetinde ikisi de aynı iğrence indirgenen iki terim oluşturmaya dayanır. Bir yanda ise aşağısı: Öteki hakkında sarf ettiğim ve beni ele geçiren söylem. Boğa, beden, içerisi. Tinin, ötekilerin ve görünüşlerinin karşısında yer alan şey. Hakikat, aşağının yanında yer aldığından; yapmacıksız, suretsiz, çürümüş ve ölü, çıplak yan, rahatsızlık, hastalık, dehşet.

Bu dünyanın hakikati ölümdür. (13)
… O [annesi] ama yine de dişi köpek kadar olamıyordu, çünkü beni elinden almak için söylenen sözcüklere inanıyordu. Oysa dişi köpek sadece hissettiklerine inanır. (14)
Çırılçıplak kaldığında, en sonunda insana kalan, önündeki sarsıntılı ve övüngen bir şekilde boşuna kem küm eden zavallı bir deri parçasıdır. (15)
Doğaya benzemesi boşunaydı, beni doğa kadar tiksindirici buluyordu ve bu doğa ona hakaret ediyordu. (16)

Ve bir yazar konumundaysa:

Ebeveyn olsun ya da olmasın bir insan aslında askıya alınmış bir çürümeden başka bir şey değildir. (17)

Ama dehşete ve hastalığa, zayıflığa ve düşkünlüğe ilişkin bu hakikati var eden şey yine de -güçlü, zengin ve endişelenilen-öteki terimle yüzleşmesidir: “İki kişisinizdir.”

Ancak kişi eğer zayıfsa, ona güç veren şey, en çok çekindiği insanları hâlâ onlara atfetme eğiliminde olduğu en ufak saygınlıktan bile mahrum bırakmaktır. Onları oldukları gibi görmeyi öğrenmek gerek, hatta her açıdan olduklarından da beter olduklarını. Bu insanı rahatlatır, özgürleştirir ve tahmin edilenin çok ötesinde bir korunma sağlar. İnsana ikinci bir benlik katar. Artık iki kişisinizdir.” (18)

Bununla birlikte, merhametsiz bir savaşla bu büyüleyici yüzleşmede, ikisi de aynı tarafta, yani iğrençlikle birleşmiş halde bulunurlar; bu durumda dil [langage] salya sümüğe, konuşma dışkılamaya dönüşür, gecenin sonu gelmiştir.

Örneğin sözcüklerin biçimlendirildiği ve bağıra bağıra söylendiği tarzda durakaldığımızda, tümcelerimiz bu sözcüklerin salya sümüklü dekorlarının felaketine karşı direnemez. Konuşmaya yönelik mekanik çabamız dışkılamaktan daha karmaşık ve daha zahmetlidir. (19)

Yüksek ile aşağısı, benzer ile ötekisi arasındaki bu eşit gösterge yüzünden hiçbir çözüm, hiçbir kurtuluş yok mudur? Her şeye rağmen Céline’in evreni, zaman zaman ve duygulu bir geçicilikle sınırlı bir dışarıya açılır. Çözüm, tiksinti hissetmeyen ama tiksintiyi yalnızca tahayyül eden kadınlardır belki de. -İmkânsız, mahkûm edilmiş ve oldukça eskimiş- başka bir çözüm de belirir kimi zaman. Bu çözüm, yalnızca İdea’yla yetinmeye işgal eden iğrenmeyi garantileyen ve dengeleyen tek bir düşünceyle yetinmeye dayanır gibidir. Son çözüm de Céline’in kendisi için seçtiği yoldur: Dehşetin içinde kalmak ama dehşetle araya ufacık ve sonsuz, Céline açısından temel tiksintinin tam merkezinden ayrılan ve kaydeden küçük bir mesafe koymak: Bir çocuk için duyulan yüce sevgi ya da cinselliğin ötesinde yer alan ve cinselliğe benzeyen edebiyat-yüceltme.

Sınır: Kadınlar.

Kadınlar hizmetçi ruhuna sahiptir. Ama belki de bu tiksinmeyi gerçekten hissetmiyor, daha çok düşlüyordur [sic]; ben de kendimi böyle teselli ediyorum. Onda belki de sadece iğrenç olduğum izlenimini yaratıyorum. Bu tür şeylerde kendime göre bir yeteneğim vardır belki. (20)

Kurtarıcı Birlik: Bir, geçici ve imkânsız düşünce.

Benim düşüncelerim kafamda daha çok kopuk kopuk dolaşıyordu ve tiksindirici oldukça korkunç bir evrenin ortasında tüm yaşam boyu gurursuz ve titreyerek yanıp sönen küçük mumlar gibiydiler. […] Aman neyse, bir gün kafamı Robinson gibi tek bir, ama ölümden çok daha güçlü müthiş bir düşünceyle doldurmayı başarmam mümkün gibi görünmüyordu… (21)

Nihayetindeyse utangaç iki yüzüyle birlikte yüce. Bir yandan:

Haliyle Alcide soyluluğun doruklarında gezinirken hiç zorlanmıyordu ve hatta kendi evinde gibi rahattı, meleklerle senli benli konuşuyordu, bu çocuk, hem de çaktırmadan. Neredeyse farkına bile varmadan, uzaktan akrabası olan küçük bir kıza… yıllar süren bir işkenceyi, kendi zavallı yaşamının bu cehennem sıcağının tekdüzeliğinde yokoluşunu hediye etmişti. (22)

Öte yandan; pek çok kişinin ulaşamadığı, Céline’inse edebi yaşamı boyunca sürekli ulaşmaya çabaladığı müziksel yüceltme:

Hiçbir şeyi yüceltemezdi, yalnızca çekip gitmek, bedenini başka bir yere taşımak istiyordu. Üç kuruşluk bir müzisyen değildi. Baryton’un sona erdirmesi için bir ayı gibi her şeyi tersine çevirmesi gerekiyordu. (23)
Üzüntüyle dolu olmak yetmez, müziği yeniden başlatabilmek, daha fazla üzüntü aramak gerekir. (24)

(1) Voyage au bout de la nuit, s. 11. [Alıntıların çevirisinde romanın Türkçe çevirisinden de yararlanılmıştır. Bkz. Gecenin Sonuna Yolculuk. Çev. Yiğit Bener. YKY, 2002.]
(2) A.g.y., s.40.
(3) A.g.y., s.19.
(4) A.g.y., s.18. (Altını biz çizdik)
(5) A.g.y., s.200.
(6) A.g.y., s.219.
(7) A.g.y., s.227.
(8) A.g.y., s.65.
(9) A.g.y., s.61.
(10) A.g.y., s.95.
(11) A.g.y., s.55.
(12) A.g.y., s.64.
(13) A.g.y., s.200.
(14) A.g.y., s.94.
(15) A.g.y., s.332.
(16) A.g.y., s.382.
(17) A.g.y., s.416.
(18) A.g.y., s.64.
(19) A.g.y., s.332.
(20) A.g.y., s.77.
(21) A.g.y., s.489.
(22) A.g.y., s.159.
(23) A.g.y., s.416.
(24) A.g.y., s.489.

Julia Kristeva, Korkunun Güçleri: İğrençlik Üzerine Deneme, çev. Nilgün Tutal, Ayrıntı Yayınları, 2014 [1980], 2. basım, s. 179-85.

Kristeva, Modern İnsan ve Ruh Üzerine

“Kendimize bir ruh oluşturmak için gerekli ne zamanımız ne de yerimiz var. Bu tür bir kaygıya dair basit bir şüphe bile saçma ve yersiz bulunuyor. Kendi kibrine ve başına buyrukluğuna göbekten bağlı modern insan, belki acı çeken ama asla vicdan azabı duymayan bir narsisiktir [sic]. Istırap onu bedeninde yakalar; onu bedenselleştirir. Yakındığında, umarsızca arzuladığı şikayetinden daha fazla hoşnut olabilmek için yakınır. Eğer depresyona girmemişse, asla tatmin nedir bilmeyen sapkın bir arzu içinde sıradan ve değersiz nesnelerle coşarak kendinden geçer. Parçalanmış ve hızlanmış bir zaman ve uzamda ikamet eden bu modern insan, genellikle kendi yüzünü tanımakta zorluk çeker. Cinsel, öznel ya da ahlaki bir kimliğe sahip olmayan bu amfibi bir sınır varlığıdır, bir “sınır kişilik”tir ya da bir “sahte ben”dir. Genellikle edimsel sarhoşluk coşkusu bile hissetmeden edimde bulunan bir bedendir. Modern insan ruhunu kaybetme yolundadır. Ama bunun farkına bile varamamaktadır, çünkü özne için temsilleri ve anlamlandırıcı değerlerini kaydeden tam da psişik aygıttır. Karanlık oda artık bozulmuştur, çalışmamaktadır.

Modern bireyin içinde biçimlendiği toplum elbette ki bu bireyi çaresiz bırakmaz. Birey bazen oldukça etkili olan bir çareyi nörokimyada bulur. Nörokimya uyku bozukluklarını, kaygıları, kimi ruhsal hastalıkları ve bazı depresyonları tedavi edebilir. Kim buna kusur bulacak ki? Beden ruhun görünmez alanını ele geçiriyor. Öyleyse perde! Bunun sorumlusu siz değilsiniz. İmgelere boğulmuşsunuz, imgeler sizi alıp götürüyor, sizin yerinize geçiyor, hayal alemindesiniz. Halüsinasyonla kendinden geçme: Artık ne zevk ile gerçeklik, ne de doğru ile yanlış arasında bir sınır var. Gösteri bir düş yaşamıdır, hepimiz bu yaşamdan pay almak istiyoruz. “Siz”, “biz” diye bir şey var mı? İfadeniz standartlaşıyor, söyleminiz normalleşiyor. Sizin bir söyleminiz var mı ki?”

Julia Kristeva, Ruhun Yeni Hastalıkları, çev. Nilgün Tutal, Ayrıntı Yayınları, 2017 [1993] (2. basım), s. 17.