Blanchot, Alıntılamanın Eleştirisi ve Yazarın Hâli

Benim bu blog’a alıntılar taşırken içine girdiğim ve çıkmaya çabaladığım bazı çıkmazlar var. Böylesi bir alan açmadaki ilksel niyetim -bilinç akışı olarak- şöyleydi: günümüzde üretilen ve paylaşılan görsel, işitsel ve yazınsal içerikler kimi zaman geçmişte hali hazırda üretilmişlerin kötü kopyaları, az biraz değiştirilmiş yutturmacaları, ilk metinlerin üzerine düşünce veya estetik bir artı değer eklemeyen, var olan külliyattan ise kasten veya farkında olmadan bihaber çabalamalar. Ben de yazmayı denesem, kesin “başkasının yazısı” olarak gördüğümde hunharca eleştireceğim ya da bilseydim daha büyük bir ilgiyle okuyacağım bir metnin yerine karşıma çıkan bir şeyler karalamaya kalkarım, ki kalktım da defalarca. Bu metin enflasyonu elbette sadece tekil yazıcıların üretimiyle ilişkili değil, günümüz dikkat ekonomisiyle de derinden bağlı. Kitapçıların raflarında, internetin çukurluklarında, ücretsiz ulaşılabilecek, telif süreleri dolmuş eserler kış uykusundalarken, bunlardan aparılmış ya da bunların olagelişlerine duyarsız içerikler tarihte hiç olmadığı kadar yüksek bir hızla bölünerek çoğalıyor. Laf uzatılabilir ama faydası yok. Ben de böyle girişilebilinecek bir niyetle bir süredir -ömür boyu- özgün üretimi asgaride tutarak, diğer metinleri çevrimiçi ortama fragmanlar halinde geçirerek hem kişisel bir düşünce arşivi tutmaya, hem ilgilisine bir açılış haritası kurgulamaya hem de parçalar ortaya döküldüğünde ne gibi bağıntılar bulunduğunu keşfetmeye çalışıyorum. “Benden önce bir başkası”nın yazdığı bu pasajları antika bir ortamlararasılık niyetiyle blog’a taşırken, kendi sözümü sakınmaya, alıntıdan öğrenmeye, belki on yirmi yıl sonra bütün bu biriken metinlerden ilişkileri öylesine kolay sezilemeyecek bir sentezle tek bir metin üretmeyi düşlemeye çalışıyorum. Çalışıyordum. Blanchot geldi, yöntemi yerle yeksan etti. Belki de güzeli bu, metodoloji yolda düzülmeli o halde. (Koca Benjamin zamanında alıntı-montaj kitabını tamamlayamamış.) Sonuçta Blanchot’nun kendisi de alıntıladıklarına a priori değil, ne sanmıştı ki!

  • Eğer parçalayıcı gücüyle alıntı metni daha baştan yok ediyorsa, bunu yalnızca metnin içinden koparılmış olmakla yapmıyor ama metnin kendisini kopuş olarak yüceltmeye varana dek yapıyorsa; o hâlde metinsiz ve bağlamsız fragman kökten alıntılanamazdır*.
  • Niçin büyün sonlu, sonsuz, kişisel, kişisel olmayan, şimdiye ait, tüm zamanlara ait acıların altında, daha şimdiden neredeyse haritadan silinmiş görünecek kadar küçülmüş, ama tarihi dünya tarihinden dışarı taşan bir ülkenin tarihsel olarak belirli oysa tarihsiz acısı durmaksızın tınlıyor, niçin tüm o acılar sürekli olarak bu ülkeyi anımsatıyor? Niçin?
  • Yazar (yazar mı?), başkalarının kitaplarıyla doyuma ulaşamayacağı için değil, (tersine, hepsi onun hoşuna gider), bunlar birer kitap olduğu ve yazmakla doyuma ulaşılmadığı için.
  • Yazmak; olumsuz ile nötr, daima örtülü farklılıkları içinde, yakınlıkların en tehlikelisi içinde, biri çalışır diğeri başıboşluk ederken, birbirlerine kendine özgülüklerini anımsatsınlar diye.
  • Bugün yoksuldur; eğer özden de yoksun olacak kadar uç noktada olmasaydı bugünün özüne ilişkin olacak olan bu yoksulluk, bugünün ne mevcudiyete gelmesine izin verir, ne de yeni ya da kadim bir şimdide gecikmesine.
  • Yaz, yalnızca yıkmamak için, yalnızca korumamak için, yalnızca aktarmamak için; olanaksız gerçeğin çekimi altında yaz, her gerçekliğin kazasız belasız battığı şu felaket payını yaz.
  • Dile duyulan güvenin yeri dilin içidir; dile güvensizlik durumunda, yine dildir eleştirinin sarsılmaz ilkelerini kendi alanında bulduğu için kendi kendine güvensizlik duyan.

Dile duyulan güven, dile duyulan güvensizlik olarak dilin içine yerleşmiştir: eleştirinin sarsılmaz ilkelerini kendi uzamında bulduğu için kendine** güvensizlik duyan yine dilin ta kendisidir. Etimolojiye yapılan başvuru (ya da etimolojinin reddi) buradan kaynaklanır, sözcükleri çarpıtmak bahanesiyle sonsuzca çoğaltmaya yönelik anagramatik eğlencelere ve cambazca ters yüz etmelere yapılan sonuçsuz başvuru da; bütün bunlar ancak bu ikisi (başvuru ve ret) inanmaksızın ve duraklamaksızın aynı anda kullanılırsa meşru hâle gelir. Dilin bilinmezi bilinmez kılar.

Dile güven-güvensizlik daha şimdiden bir fetişizmdir, gizli kalmış da olsa daima bir iyi kullanımın bulunduğunu varsayan sapkınlığın keyfine ya da keyifsizliğine göre şu ya da bu sözcüğü seçerek onunla oynayan bir fetişizm. Oysa yazmak; bir dile hakkını ayıracak sapak, ister sapkınlaştırılmış isterse anagrama dönüştürülmüş olsun -hep yoldan çıkan [yazıp-bozan] (dé-crit) yazının sapağı; hoş gelmemiş meçhul için dostluk, her türlü gösterişten, her türlü sözden kaçan “gerçek”.

Kendine karşın yazar: kendi kendiyle, ya da yaşamla, ya da yazıyla bir çelişki ve hatta bir bağdaşmazlık ilişkisi içinde kendine karşı ya da kendine karşın yazmak değil (bu, yazarın ana-öyküden oluşan biyografisidir), başka bir ilişki içinde yazmak, başkasının uzaklaştığı ve bizi kendine çekerken dahi daima bizi uzaklaştırdığı bir ilişki içinde -dilden kendini ayıran şeyin, belki de sabrın yitimi dolayısıyla, gerçek, şan ya da felaket gibi beyhude adlarla kendini dile hasretmesi ya da dile düşmesi bundandır. Çünkü tüm adların -özellikle de sonuncusunun, dile getirilemez olanın -hâlâ da bir sabırsızlığın etkisi olması mümkündür.

*Orijinal çeviride “alıntılamazdır” diye geçiyor, ben çevirinin “alıntılanamazdır” olduğunu, baskı hatası yapıldığını düşündüm. Bunu yaparken asıl metne elbette bakmadım, vebali boynuma.
** Orijinal çeviride “kendine kendine” diye geçiyor, ben yanlışlıkla ikilenmiştir diye düşündüm.

Maurice Blanchot, Felaket Yazısı, çev. Aziz Ufuk Kılıç, Monokl, 2014 [1980], s. 59-62.

Kalecinin Penaltı Anındaki Endişesi | Peter Handke

kalecinin-penalti-anindaki-endisesi

Kalecinin penaltı anındaki endişesini Josef K.’nın fena bir şey yapmamış olmasına rağmen tutuklanması gibi düşünebilir miyiz? Josef K.’yı tutukladılar, Josef Bloch’u işten attılar ve hikaye başladı.

Bloch’un ilk dereceden erkek kardeşleri Josef K., Mersault veya Samsa gibi görünüyor. Burası zaten edebi/eleştirel külliyatın da biriktiği bir alan. Benim için zor alan. Onun yerine öznel olarak kurduğum bir uzak akrabalık oldu Bloch’un öyküsünü okurken.

Edebiyatta ve sinemada “dolaşan karakterler” en sevdiğim hikayelerden. Kentlerde ve kasabalarda gezinen, restoranlara, barlara, marketlere, dükkanlara, parklara, başkalarının evlerine girip çıkan, insanlarla konuşan, bazen de saatlerce boş boş yürüyen ve düşünen kahramanları anlatan hikayeler yaşamın sonsuz ihtimallerine kapı aralıyor. Les quatre cents coups (1959), Victoria (2015), Naked (1993), Cléo de 5 à 7 (1962), After Hours (1985) vb. filmler birbirinden çok bambaşka karakterlere ve hayata bakışlara sahip karakter içeriyor ama ortak yanları mekandaki süzülüşleri. Yeni Hayat’daki otobüs seyahatleri, Kürk Mantolu Madonna’nın takıntılı tutku hikayesinden çok Raif Efendi’nin sokaklarda dolaştığı kısımlar, Görünmez Kentler’deki ihtimaller, Baudlaire ve diğerleri…

Ana motivasyonları gezmek ve keşfetmek olan seyyahlar değil, başka yapacak bir şey bulamadığı için sıkıntıdan dolaşanlar, kafayı dağıtmak için, acıyı hafifletmek için dolaşan karakterler ve onların karşılaştıkları olaylar… Anlatının vardığı noktadan çok içindeki ayrıntılara ilgi duyduğum için, bu kahramanları ve olayları daha ilgi çekici buluyorum. İlla ki flaneur/flaneuse olmalarına da gerek yok karakterlerin. Bir karakter olmasına bile gerek yok.

Eski kaleci Bloch, bu karakter dizisine tepe noktasıdan eklendi. Romanın, oldukça “kuru” ve “kesintili”, karakterin sadece ne yaptığını ve ne düşündüğünü, duygularına hiç yer vermeden anlatan, bir yandan da “ifade edilemez olan”ın etrafında dolaşan bir üslubu var. Ayrıntı Yayınları’ndaki tanıtımda bu üsluba “‘boş’luğun üslubu” denilmiş, güzel söylenmiş. Bu boşluk, bir ağırlığı, anlamı, etkisi olan bir boşluk. Onun açtığı alanda Bloch’un endişelerini, yanlış anlamalarını, kararsızlıklarını, sonuçsuz çabalarını takip edip sonunda ortada kalıveriyoruz. Anlatımın kuruluğunun Bloch’u olduğu kadar okuyucuyu da özgürleştiren bir yanı var.

Öldürücü olan diğer yanının ise varoluşçuluğun olumsuz okumalarından olup, etik açıdan daha olumlu bakışlarla zenginleştirilebileceğini düşünüyorum (de Beauvoir’ın ekledikleri gibi). Bloch da, Mersault da cinayet işlemeseler, kendiliklerinden bir şey kaybetmezlerdi, yapmasalar daha iyi olurdu diyerek felsefeden pek anlamadığımı, aslında bu “varoluşçuluk” meselesini de çok bilmediğimi açık edip, cahilce bitiriyorum okur yorumumu. 🙂