Hardt & Negri, Medyalaştırılanlar ve İfade Etmeme Hâli

Duyuru’nun temel meselesi aşağıda alıntıladığım kısım değil elbette. Bu pasaj sadece yazarların başta tespit ettikleri dörtlü öznellik figürü örnekleminden, “medyalaştırılanlar” kısmından bir bölüm -diğerleri borçlandırılanlar, güvenlikleştirilenler ve temsil edilenler. Sundukları toplumsal tipler için nihai demek oldukça zor, öznellik figürlerinin kendileri de yazarlarının öznelliğinden ileri geliyor. Başlarda bu kesişen kategorilere düşenleri anlattıktan sonra, 2018 itibariyle tozu tamamen kalkmış işgal ve kamp hareketlerine kavramsal çerçeve ve çıkış fikirleri devşirmeyi amaçlıyorlar metin boyunca. İlgili toplumsal hareketlerin kandaki nabzı düştükçe, metin e-pamphlet olarak yayımlandığı dönemdeki heyecanını yitiriyor fakat önerileri ve tespitlerinde can alıcı, dar zamana direnen noktalar var. “Su”ya dair kararlar almakla ilgili bölüm, yıllardan gelen ortaklık ve çokluk mefhumlarının devreye girdiği yerler, yönetimin temel unsurları olan yasama, yürütme ve yargı üzerine fragmanları ve enformasyon/iletişimin güncel önemine dair tartışmaları. Ben medya bölümünü, Deleuze referansı üzerinden, Zizek’in Don’t Act, Just Think konuşmasıyla rabıtasından, bu blog’a copy-paste değil alınteri yazılar geçirirken ya da sadece bir konuda konuşurken, söz söylemeyle “iyi” sözleri aktarma arasındaki ikilemi düşündüğümden, sosyal medyada içerik paylaşımında Kış Olimpiyatları’ndaki Kuzey Kore amigolarının arasında kalmış durağana bakma ilgimden doğru yol alırken kafama takıldığı için buraya taşıdım. Son not olarak, korsan alıntı: “Medyalaştırılan, bir yanlış bilinç figürü değildir; o daha çok, ağa takılmış, dikkat kesilmiş, büyülenmiş biridir” (s. 45).

“Eski çağlarda, medyayla ilgili olarak, genellikle ortaya çıkan durum, insanlar yeterli enformasyona sahip olmadığı ya da kendi görüşlerini ifade etme araçlarından yoksun olduğu için politik eylemin tıkanmasıydı. Aslında bugün de baskıcı hükümetler web sitelerine erişimi sınırlamaya, blog ve Facebook sayfalarını kapatmaya, gazetecilere saldırmaya ve genel olarak enformasyona erişimi engellemeye çalışıyor. Bu tür baskılara karşı çıkmak kesinlikle önemli bir kavga ve biz tekrar tekrar, medyanın nasıl ağlarını kurduğuna, sonunda ve kaçınılmaz olarak bütün engelleri aşarak buralara erişimi sağladığına, bütün kapatma ve susturma çabalarını boşa çıkardığına tanık oluyoruz.

Biz burada daha çok başka bir soruna; bugünün medyalaştırılan öznelerinin nasıl tam tersine enformasyon, iletişim ve ifade fazlalığından mustarip olduğuna değinmek istiyoruz. “Sorun artık insanların kendilerini ifade etmelerini sağlamak değil” diyor Gilles Deleuze, “sonunda söyleyecek bir şeyler bulabilecekleri küçük inziva ve sükûnet araları yaratmaktır. Baskıcı güçler insanların kendilerine ifade etmelerine engel olmuyor, tam tersine onları kendilerini ifade etmeye zorluyor. Söylenecek hiçbir şeyin olmaması, hiçbir şey söylememe hakkı ne büyük bir nimet; çünkü ancak o zaman nadir olanı ve daha da nadir olanı, söylenmeye değer olan şeyi yakalama şansı doğar.” Gelgelelim, fazla sorunu yokluk sorununa benzemez, hatta bu bir miktar meselesi bile değildir. Anlaşıldığı kadarıyla, Deleuze burada Étienne de La Boétie ve Baruch Spinoza’nın altını çizdiği politik paradoksa işaret ediyor: Bazen insanlar sanki kurtuluşlarıymış gibi kölelikleri için çabalar. Gönüllü iletişim ve ifadelerine, blog yazarken, web’te arama yaparken, sosyal medyada yazışırken, insanlar baskıcı güçlere karşı koymak yerine yoksa onlara destek mi çıkıyor? Bu mümkün mü? Enformasyon ve iletişim yerine, Deleuze’a bakılırsa, bizim genellikle, düşünmek için zorunlu olan sükûnete ihtiyacımız var. Bu gerçek anlamda bir paradoks değil. Deleuze için, amaç gerçekte sessizlik değil, tam tersine söylemeye değer bir şeyimin olmasıdır. Diğer bir ifadeyle, politik eylem ve özgürlük mücadelesinde asıl önemli olan enformasyonun, iletişimin ve ifadenin niceliği değil, niteliğidir.

“Baskıcı aygıtlarda (ya da özgürlük projelerinde) enformasyon ve iletişim, emek süreçlerinin ve ekonomik üretimin her geçen gün giderek daha fazla medyalaştırılıyor oluşuyla önemini artırıyor. Medya ve iletişim teknolojileri giderek daha fazla, her tür üretici pratik için merkezi önem kazanırken, günümüzün biyo-politik üretimi için zorunlu olan işbirliği türleri açısında da vazgeçilmez bir hal alıyor. Dahası, özellikle, egemen ülkelerdeki birçok işçi için, sosyal medya onları aynı zamanda hem işlerinden özgür kılıyor hem de işlerine zincirliyor. Akıllı telefonunuz ve kablosuz bağlantınızla, her yere gidebiliyorken aynı zamanda da işinizin başında kalabiliyorsunuz. Sizin de hemen anladığınız üzere bu şu anlama geliyor: Nereye giderseniz gidin yine de çalışıyorsunuz! Medyalaştırılma, iş ile yaşam arasındaki ayrımın giderek belirsizleşmesinde ana etkendir.

Bu yüzden, böylesi işçilerin yabancılaşmasından değil medyalaştırılmasından söz etmek daha doğrudur. Yabancılaşmış işçinin bilinci ayrılmış ya da bölünmüşken, medyalaştırılan işçinin bilinci ağ ortamına tabi kılınmış ya da özümsenmiştir. Medyalaştırılanın bilinci gerçekte yarılmamıştır; parçalanmış ve dağılmıştır. Daha da önemlisi, medya aslında sizi edilgen kılmaz. Tam tersine, medya sürekli olarak sizi katılıma, neyi istiyorsanız seçmeye, fikirlerinizle katkıda bulunmaya, hayatınızı yorumlamaya davet eder. Medya sizin sevdiğiniz ve sevmediğiniz şeylere karşı hep duyarlıdır ve buna karşılık siz de sürekli dikkat kesilmiş bir halde olursunuz. Medyalaştırılanın öznelliği bu yüzden paradoksal olarak ne aktif ne de pasiftir, sürekli olarak dikkat kesilmiş bir halde bekler.”

Michael Hardt & Antonio Negri, Duyuru, çev. Abdullah Yılmaz, Ayrıntı Yayınları, 2012 [2012], s. 22-3.

Pettman, Akıllı Telefonlar ve Sosyal Medya’nın Dikkate Saldırısı

“İtalyan düşünür Giorgio Agamben’e göre, günümüz dünya nüfusu “insanlık tarihinin gördüğü en uysal ve korkak nüfustur” (s. 22). Ona bakılırsa bu durumun altında, Stiegler’in de son derece etraflıca yakındığı libidinal yıkım güçlerine kendimizi tümden teslim etmemiz yatar. Farklı bir terminoloji kullanmakla beraber Stiegler’den daha da karamsar bir sonuca varan Agamben’e kalırsa, sadece beşeri özgürlüklerimizden değil, kendi yaşamlarımızın öznesi olma yetimizden de sistematik biçimde mahrum bırakılmaktayız. Sahiden de işin ironik yanı Agamben’in hal ve gidişatı, epey Hollywoodvari bir yaklaşımla, Terminatör tarzında okumasıdır. Teknoloji insanlığın doğuşunda hazır bulunmuş olsa da, Agamben’in “aygıt” olarak adlandırdığı olgu, özümüzde bulunan çok şey vadeden hayvanın intikamı olarak betimlenir. Gelgelelim, Platon’un illüzyonlarla dolu mağarasından, mağaranın duvarından koparılmış cep telefonu şeklinde küçük parçaları cebimize atmak için çıkmışız gibi, bu hayvan kendi edilgen hipnozunu daima daha taşınabilir ve yaratıcı yollarla icat etmeyi seçer. (Felsefeden olabildiğince uzak bir çıkışında Agamben itirafta bulunur: “İnsan ilişkilerini daha da soyut hale getiren bu aygıta [cep telefonuna] dindirilemez bir öfke duymaya başladım… [Sahiden] şu telefondarı hem nasıl yok edeceğimi ya da etkisiz hale getireceğimi, hem de onları elinden bırakmayanları ortadan kaldırmasam bile, nasıl cezalandırıp hapse atacağımı düşünürken buldum kendimi birkaç kez” [s. 16].) Agamben’e göre canlı varlıklar “aygıtlarla” devamlı ve “günlük bir göğüs göğse mücadele içerisindedir” (s. 15), zira aygıtlar “canlı varlıkların hareketlerini, davranışlarını, görüşlerini veya söylemlerini öyle ya da böyle yakalama, yönlendirme, belirleme, önleme, şekillendirme, denetleme ya da ele geçirme kabiliyetine sahip hemen her şeydir” (s. 14).[9] Artık telefonlarımızı konuşmaktan ziyade sosyal medya uygulamalarımızın sunucusu olarak kullandığımız da hesaba katılırsa, yanlış bir şevke kapılıp Debord’un deyimiyle “genel bir otizm” üzerinden hareket edişimizi lanetlemek için Agamben’in nedenleri azalmaktan ziyade artacaktır.

Ne var ki Agamben’in sistemi, meseleyi ele almamızı zorlaştıracak ölçüde Manicidir, zira “aygıt”tan kurtulmanın tek yolu beşeri niteliklerimizden sıyrılmak ve her nasılsa mucizevi bir şekilde teknolojiden arınmış bir dünyada yolumuza devam etmektir. Ruhumuzun bile envai çeşit teknikle şekillendirildiği düşünülürse, bu sistem politik bir çözümden ziyade idealist bir hüsnü kuruntuya daha yakın durmaktadır. Bunun yerine, altyapı ile ideolojinin birbirini hangi yollarla pekiştirdiğine açıkmala getirmeliyiz ki, hem aralarındaki güçlü suç ortaklığına karşı koyacak stratejiler geliştirebilelim, hem de Crary’nin ifadesiyle “tekniklerin nesnesi haline getirilmiş ortak yaşam gibi bir akıbetten” (s. 29) kurtulalım. Gerçekten de sosyal medyanın senkronize edici işlevi öylesine etkilidir ki, sosyal platformlarının neredeyse özelliklerini göklere çıkaran Zuckerberg ve şürekası bizimle alay ediyor olmalıdır. Neticede başka platformlar kullanmamamız ya da sosyal medyadan tümüyle çıkmamamız için milyarlarca dolar harcamaktadırlar. Yine Crary’nin uyardığı üzere, “Ağlar ortak deneyim ve yakınlık üzerinden kurulmuş halihazırda mevcut ilişkilerin hizmetinde değilse; ayrışmaları, bulanıklığı ve kullanımlarına içkin çıkarcılığı her zaman yeniden üretir ve pekiştirirler.” Başka bir deyişle, “asli kaynakları sosyal medyanın kullanılmasına uzanan her karışıklık, kaçınılmaz surette kısa ömürlü ve önemsiz kalmak zorundadır” (s. 121). Fakat bu ikisi arasında, yani sosyal medyanın şuursuz esareti ile internetten el etek çekmenin yol açtığı ve giderek daha yalıtılmış bir hale bürünen özgürlük dışında başka seçenek yok mu? İkiyüzlü ağın etkileşen özneyi kendi kendini fesheden bir tür özdeşleşmeye çağırdığı, Silikon Vadisi’nin stratejik dijital celbine teslim olmaksızın bu yeni iletişim araçlarını kullanmanın yolları yok mudur?

Paul North’un sunduğu formül manidardır: “Sinema bize imgelerden vazgeçmeyi öğretir” (s. 174). Sosyal medya da kendi payına imge, metin ve ses üzerinden bize aktarılan kişiselleştirilmiş ayartıcı taleplerden vazgeçmemizi öğretir. Fakat bunu sadece bir sonraki dikkat dağıtıcı bileşime yeniden hazırlanmamız için yapar. Ve bir sonraki.

Ve bir sonraki.”

[9] Agamben’e göre dilin kendisinin bir aygıt olduğu düşünülürse, teknolojinin menfur tuzaklarından “kurtulmak” da, sözde insanlığımızı tümüyle reddederek, kurtarılmış hayvanlığımızın açıklığında, hiçbir şekilde yabancılaşmaya uğramamaış bir duruma dönüp dolaşıp gelmekten başkaca bir şey olamaz. Dilsel olarak sömürgeleştirilmiş düşünceden azade, gelecekteki insan(-sonrası) hayvana dair kurulmuş bu düş, Agamben’in gerçekten de en sıkı teknoloji karşıtlarından biri olduğunu ortaya koymaktadır.

Agamben, Giorgio, “What is an Apparatus?”, “What is an Apparatus” and Other Essays içinde, çev. David Kishik ve Stefan Pedatella, Stanford: Stanford University Press, 2009.
Crary, Jonathan, 24/7: Late Capitalism and the Ends of Sleep, Londra: Verso, 2014 [Türkçesi: 7/24: Geç Kapitalizm ve Uykuların Sonu, çev. Nedim Çatlı, İstanbul: Metis, 2015].
North, Paul, The Problem of Distraction, Stanford: Stanford University Press, 2012.

Dominic Pettman, Sonsuz Dikkat Dağınıklığı: Gündelik Yaşamda Sosyal Medyaya Odaklanmak, Sel Yayınları, çev. Yunus Çetin, 2017 [2016], s. 43-5.

Pettman, Tekno-Pesimizm ve Tüketici/Bot İnsan Eleştirisi

“İnsanlar, internet üzerindeki davranışlara ilişkin muhtelif ölçütler bakımından bot hesaplarından ne kadar farklı? Bize ait alışkanlıklar ne ölçüde tümüyle önceden belirlenmiş alt-rutinlere dönüştü ya da görünürde algoritmik hale geldi? Belli bir açıdan -mesela, Target’ın reklam tavsiye motoru açısından- bakıldığında, Google’da yapılan bir dizi kelime aramasından ya da alışveriş alışkanlıklarındaki bazı değişimlerden yola çıkılarak bir kadının hamile olduğu varsayılabiliyor artık. Herhangi bir şirket (gündemi epey meşgul etmiş bir hadisede olduğu gibi) belki de anne adayının kendisi bile farkına varmadan önce bunu tahmin ediyor. “Büyük verileri” bir araya getirmek üzere bilgi toplama fonksiyonlarından oluşmuş devasa nano-ordu, birey olarak adeta kaybolduğumuz dijital kahve telvelerinde birtakım şekiller arıyor; en azından yetkililerin, tüm bu elektronik sis içerisinden özgün şahsiyetimizi arayıp bulmayı çıkarlarına uygun görmelerine kadar; işte o zaman birey bu keşmekeş içerisinden yeniden oluşturuluveriyor.

Yirmi birinci yüzyılın ilk çeyreğinin sonlarına yaklaşırken içinde bulunduğumuz durum bu: bot olmak ile olmamak, anonim ile etiketlenmiş, genel ile özel arasında asılı kalmış haldeyiz. Bir tarafta haklara, sorumluluklara, kişiliğe, failliğe vs. sahip bir yurttaş, yani şahıs olmaya ilişkin daha eski anlayışlar ile diğer tarafta özlemlere, beğenilere, profillere ve görüşlere sahip, ardında çerez kırıntıları bırakan bir tüketici olmak gibi yeni yeni ortaya çıkan varoluş biçimleri arasında gidip geliyoruz. Liberal felsefenin ve tarihin hakim bireyi (tekilliği), günümüzde epey hızlı bir şekilde, Gilles Deleuze’ün “bölünmüşlük” olarak adlandırdığı şeye dönüşmektedir; yani (kendileri de aşkın “Ben”den ziyade ulusötesi IKEA üzerine kurulu bir dünya için tasarlanmış) esnek birleşimlerle daha iyi bağlantı kurmak için tasarlanan daha modüler bir ontolojinin alt-öznesine.

En azından anlatılan hikâye bu minvalde.

Ruhumuzu, bedenlerimizi, banka hesaplarımızı ve ekosistemdeki değerli -ister internetteki etkileşimlerimiz, ister bizzat kullandığımız iletişim aygıtlarını üretmek için çıkarılan madenler olsun- her şeyi emip tüketen geç kapitalist komplodan başka yöne dikkatimizi çekmek için internetin eşi görülmemiş yaygınlığının ve gücünün kullanılmasına dur demek, yani “ölümüne tıklayışımıza” son vermememiz adına çağrıda bulunan çok sayıda düşünür vardır. Her yeni teknoloji beraberinde yeni bir McLuhan, yeni bir Toffler, yeni bir Postman ya da yeni bir Turkle getirerek, yeni kültürel ve politik itaat biçimlerinin ana hatlarını belirleyen yeni sibernetik tertibatın istemsiz şekilde benimsenmesinin doğuracağı tehlikelere karşı bizi uyarır. Elinizdeki kitap da bu uyarılarda bulunmaktadır. Ne var ki “medya”nın (hâlâ bu gibi yekpare terimlerle konuşabileceksek) genel toplumsal eleştirisinin, tam da medyanın yaygınlığını, etkisini ve kâr marjını artırmak için kullanılmasına kapı açacak şekilde makine kırıcı koroya bir endişeli ses daha eklemekle yetinmek niyetinde değildir. Üstelik bu kısa kitap, daha bildik yönelim veya yöntemlere engel olan yeni medya platformlarının, buna rağmen hem birtakım beklenmedik toplumsal fırsatları hem de ilerici politik düşünceleri gündeme getirdiğini sırası geldikçe göstermeyi amaçlamaktadır. (Hiç değilse Platon’dan beri teknolojik değişime yönelik böyle bir yaklaşım farmakon burcu altına düşer; yani onu kullananları iyileştirebildiği gibi öldürme kabiliyetine de sahip olduğu için ihtiyatla yaklaşılması gereken bir “deva”dır.)

Bu bakımdan Jean Baudrillard ilginç bir isimdir ve simüle edilmiş toplumun yükselişiyle gerçekleşen radikal kırılmanın ya da devrimin en ileri görüşlü tanı koyucusu olmayı sürdürmektedir. Genelde bir pesimist olarak görülse de Frankfurt Okulu’nu izleyen gelenek içerisinde (“Vaziyet eskiden de iç açıcı değildi, ama kötüye gittiği kesin!”) sayılsa da, bu kuraldışı gelişmelerden yakınmadığını, zira açıklama getirmek için henüz çok büyük ve hızlı olduklarını yeri gelince ısrarlar belirtmiştir. Klasikleşmiş kısa eseri “İletişim Esrikliği”nde Baudrillard, bizatihi öznelliğin kendi “sahnesini” (scène), menşeini ve temsilini yitirdiğini ve yerini “müstehcen” (obscène) olana ekranlardan ve bilişimden oluşan bir yok-ülkeye bıraktığını öne sürer. Asli sahne (özele karşı genel, kendiliğe karşı öteki ve özneye karşı nesne gibi temel ayrımlara dayalı) esasen psikolojik bir nitelik taşırken, ayrım ve diyalektik agon‘a ilişkin güven sağlayıcı göstergeleriyle yeni müstehcenlik böyle kemikleşmiş bir metafizikle ilgilenmemektedir. “Narsistik ve çok yönlü bağlantı çağı” (s. 127) sayesinde, aynanın yerini ağ almıştır: (birçoklarının daha ziyade makineyle uyum sağlamış, insan-üstü bir varoluş şekli olarak tanımlayacağı) çok farklı bir insan olma biçimine yol açan, belirleyici bir ikamedir bu. Tanınmaya yönelik üretici mücadelelerle birlikte, ıskalanan melankolik kendine dönük yüzleşmeler de kapı dışarı edilmiştir. Bunların yerine, “işlemlerin meydana geldiği -iletişimin pürüzsüz işlevsel yüzeyi… yansımaz bir yüzey,” (s. 126-127) ortaya çıkar. Peki ya sonuç?

Artık harcama, tüketim ve icra yok, bunların yerine nizam, ince ayarlanmış bir işlevsellik, aynı sistemin bütün unsurları arasında dayanışma, kurulmuş bir birliğin denetimi ve küresel yönetimi… Kişiye özel “telematik”: her bir kişi kendini mükemmel ve ücra bir hakimiyet konumunda yalıtılmış halde, menşe evreninden sonsuz uzaklıkta, farazi bir makinenin başında görür. Yani, tam da mekikteki astronotun konumu gibi, gezegene geri çakılmamasını sağlayacak daimi bir yörünge uçuşu ve hız gerektiren bir ağırlıksızlık halinde. (s. 128)”

Baudrillard, Jean, “The Ecstasy of Communication”, The Anti-Aesthetic: Essays in Postmodern Culture (haz. Hal Foster) içinde, Port Townsend, WA: Bay Press, 1983.

Dominic Pettman, Sonsuz Dikkat Dağınıklığı: Gündelik Yaşamda Sosyal Medyaya Odaklanmak, Sel Yayınları, çev. Yunus Çetin, 2017 [2016], s.16-8.

Virilio, Teknoloji ve Etkileri Üzerine

“Her siyasal devrim bir dramdır, ama geleceği haber verilen bir teknik devrim bir dramdan daha fazla bir şeydir. Bilginin trajedisidir, bireysel ve kolektif bilgilerin Babil Kulesi’ndeki diller gibi birbirine karışmasıdır.

Esopos’un dili gibi Internet de, olabileceğin hem en iyisi hem de en kötüsüdür. Bir yandan sınırsız bir iletişimin ilerle­mesidir. Diğer yandan bir faciadır, sanal yolculuğun Titanic’i ile buzdağının bir gün mutlaka gerçekleşecek olan karşılaş­ması.

Tıpkı “Tarih’in sonu” gibi Soğuk Savaş sonrasında orta­ya çıkan bir “tekno-bilgisel” yanılsamanın meyvesi olan bu Internet ağının sibernetiği aslında bir teknikten ziyade bir sis­temdir. Bu, stratejik bir iletişim tekno-sistemidir. Bu tekno­sistemin beraberindeki sistemsel risk, küreselleşmenin ger­ekleşmesi halinde, yol açtığı zararları bir zincirleme reaksi­yona dönüştürecektir.

Bugün kısa zaman önce görülen Asya krizinin bölgesel olup olmadığı konusunda fikir yürütmek gereksiz. Eğer fi­nans piyasasının sibernetiği etkin bir biçimde küreselleşmiş olsaydı, 1997 sonbaharında yaşanan bu kriz gezegenin tümü­ne yayılacak ve tam bir ekonomik faciaya yol açacaktı.

Böylece, atom bombasından ve kırk yıl süren genel bir nükleer caydırmadan sonra bir enformasyon bombası patla­mıştır. Bu bomba nedeniyle yakın zaman içinde yeni bir cay­dırma, bu kez toplumsal bir caydırma söz konusu olacaktır. Ulusların toplumsal çekirdeğinin aşırı ısınmasını, hatta yarılmasını engelleme amaçlı “otomatik akım kesiciler” kullanıla­caktır.

Gerçekten de, telekomünikasyonun gerçek zamanlı küre­selleşmesiyle birlikte -ki Internet bu durumun vahşi bir mo­delidir- enformasyon devrimi bir sistemli ihbarcılık devrimi haline gelmektedir. Ortaya söylentiler ve kuşkulardan oluşan bir panik fenomeni çıkmakta, bu fenomen “hakikat”in ve do­layısıyla basın özgürlüğünün temelindeki meslek ahlakını yıkmaktadır. Bu durum lnternetin Clinton / Lewinsky dava­sındaki rolünde de görülmüştür: beyan veya ihbar edilen ol­guların hakikati hakkında şüpheler, haber kaynaklarının ve dolayısıyla kamuoyunun manipüle edilmesinin kontrolsüz şekilde artması. Bu öncü işaretler gerçek enformasyon devriminin aslında sanal dezenformasyon devrimi olduğunu, şu andaki tarihe gerçekten etki eden bir devrim olduğunu gös­termektedir.

Maddenin bileşenlerinin radyoaktifliği gibi enformasyo­nun bileşenlerinin interaktifliği de sessiz bir şekilde yayılarak çeşitli zararlara yol açmakta, genel bir kirlenmeye doğru git­mektedir.

Gerçek zamanda faaliyet gösteren ve birbirlerine etki eden aktörler, sibernetik telekomünikasyon devriminin tele­aktörleri belli bir ritmi harekete geçirmişlerdir. Bu teknik tempo, ülkelerin ve toplumların yerel zamanının tarihsel öne­mine egemen olmuştur. Bu durum yalnızca bir dünyasal za­manın lehine çalışmaktadır. Bu dünyasal zaman artık ulusla­rın tarihine değil, bir EVRENSEL ZAMAN POLİTİKASI soyutlamasına aittir. Enformasyon savaşı ilanı durumunda devreye girecek olan bazı genelkurmaylar dışında hiçbir siyasal temsilci bu politikadan sorumlu değildir.

Örneğin National Security Agency’nin (Ulusal Güvenlik Kurumu) Internet ağının geliştirilmesinin tarihindeki rolünün araştırmacılar tarafından örtbas edilmesini nasıl açıklayabiliriz?

Bugün ABD Dışişleri Bakanlığı’nın yeni küresel düzene karşı çıkanlara -şimdilik Irak’a- verilecek askeri cevapları otomatikleştirme isteğini nasıl değerlendirebiliriz?

Böylece siyasal partilerin temsili demokrasisini yenile­yeceği söylenen doğrudan (live) demokrasi için yapılan öz­gürlükçü propagandanın ardında bir otomatik demokrasi ideolojisi yatmaktadır. Bu otomatik demokraside tartışarak karar almanın yerine kamuoyu araştırması veya televizyon izleyici araştırması gibi bir “toplumsal otomatikleşme” geçecektir.

Kolektif akıl yürütmeye yer vermeyen bu refleks demok­rasisinde “seçim kampanyası” yerini şartlanmaya bırakacak­tır. Parti programlarının “sergileyici” niteliğinin yerini birey­sel davranışları koşullandırmaya dayanan “canavarlaştırıcı” bir nitelik alacaktır. Nitekim reklamcılık da uzun zamandır bu davranış kontrolünün parametrelerini test etmektedir.

Zaten bir atom savaşının elektromanyetik etkilerine da­yanacak şekilde tasarlanan Arpanet sistemine dayanan Inter­net de Körfez Savaşı’ndan bu yana bir evrensel reklamcılık iş­levi görmektedir. İlk olarak Internet tarafından reklamı yapı­lan bu sistemsel ürün özel olarak kimseyi ilgilendirmemekle birlikte, genel olarak herkesi ilgilendirmektedir.

Internet ağının ve on-line servislerin promosyonu eşi benzeri görülmemiş bir ideolojik bulaşma olgusudur. Internet promosyonunun pratik bir teknolojinin piyasaya sunulmasıy­la, bir taşıt aracının satılmasıyla veya herhangi bir iletişim aracıyla (radyo, televizyon) ilgisi yoktur. Burada şimdiye kadar “barış zamanında” hiç denenmemiş bir şey denenmek­te, en büyük kamuoyu dönüştürme operasyonu düzenlenmek­tedir. Bu operasyon ulusların kültürünü olduğu kadar kolek­tif zekayı da hiçe saymaktadır.

Bu nokta her tür aşırılığın, örneğin Çoktaraflı Yatırım Anlaşması gibi önerilerin veya “Atlantik Ötesi Serbest Tica­ret” projesinin kaynağıdır.

Bu küreselleştirici kampanyalar info war -enformasyon savaşı- lehine çalışan Amerikan propagandasıyla neredeyse aynı yoğunluktadır. Nitekim Pentagon da Soğuk Savaş’ın bi­timinden bu yana askeri işlerde devrim üzerine çalışmaktadır.

Ancak Interneti ve gelecekteki enformasyon otoyollarını tam olarak anlayabilmek için Internetin interaktif boyutunu ve hakiki bir KARŞILAŞTIRMALI REKLAMCILIĞIN ortaya çıkışını unutmamak gerekir. Bu karşılaştırmalı reklamcılık şu ya da bu ürünün üstünlüğünü övmek yerine ticari rakibi suç­lamak yoluna gitmekte, tüketicilerin konumlarını ve ihtiyat­lılıklannı küçümseyerek onların direncini kırmaya çalışmak­tadır.

Metaları satın alan kimselerin meşru meraklarını tatmin etmekle yetinmeyen reklam ajansları artık rakiplerinin sim­gesel ölümünü gerçekleştirmeye çalışmaktadırlar… Avrupa Parlamentosu da işte bu nedenle “sistemli karalama kampan­yalarına” karşı mücadele edecek yasalar çıkarma kararı al­mıştır.(37)

Aynca Internet ağını gelecekte onun yerini almayı amaç­layan teknik evrimden de ayıramayız. Gelecek on yılda analog enformasyonun yerini tüm bilgi kaynaklarının dijitalleşmesine bırakması hedeflenmektedir.

Sayısal olan, görsel-işitsel ortamın tüm alanlarına yayıldığı için Avrupa Birliği Teknolojik Birleşme Üzerine Yeşil Ki­tap hakkında çalışmaktadır.

Bu raporu hazırlayanlara göre tek bir teknolojinin -sa­yısal teknolojinin- farklı yerlerde (telefon, televizyon, bil­gisayar) kullanılması sonucunda görsel-işitsel araçların kullanımı da değişecek, telekomünikasyonda olduğu gibi bu araçlar da piyasa kanunlarına bağımlı hale gelecekler.

Kollarını her yana uzatan bu birleşmenin ikinci bir veç­hesi de Intemeti kapsamaktadır. Amerikan kaynaklı bu şebe­kede her şey serbest olduğuna göre, şebeke gelecekte de hu­kuki olarak yalnızca ABb’ye ait olacaktır.

Böylece hiç farkında olmadan bir tür İMGELER KRİZİNE doğru gitmekteyiz.

İkonlar arasındaki rekabet göze göz dişe diş ilkesine gö­re sürmektedir. Dünya ölçeğinde geniş bir pazara gidilen bu dönemde her şey gibi küreselleşen bu rekabet, ikonlar üzerin­den işleyen enformasyonun zamansallık rejimini istikrarsız hale getiriyor.

Ekrana karşı ekranın savaştığı bu dönemde ev bilgisaya­rının terminali ile televizyonun monitörü, küresel algı piya­sasına egemen olmak için çarpışmaktadır. Bu piyasanın kontrolü yakın gelecekte hem etik hem de estetik açıdan yep­yeni bir çağın kapılarını açacaktır.”

(37) Mayıs l 998’de Adam Lisowski tarafından kurulan kadın moda­sı kanalı Fashion TV, The Walt Disney Company’yi karalayıcı söylenti­ler nedeniyle mahkemeye verdi. Rakip bir moda kanalı açmayı planla­yan Disney, “Fashion TV ortakları ve müşterileri nezdinde bir karalama kampanyası” başlatmıştı. Bkz. Le Nouvel Observateur, 30 Mayıs 1998, televizyon eki.

Paul Virilio, Enformasyon Bombası, Metis Yayınları, çev. Kaya Şahin, 2003 [1998], s. 104-8.

Fuchs, Stuart Hall, İdeoloji & İnternet

“Stuart Hall vd. (1978) sokak soygunu (“saldırıp soyma”) ile ilgili ahlaki paniğin 1970’lerde İngiltere’de nasıl geliştiğini betimlediler. Onlar, bu paniğin 1970’lerin ortasının krizi bağlamında görülmesi gerektiğini öne sürüyorlar. Bu kriz, kapitalizmin küresel bir krizi (durgunluk), siyasay aygıtlar krizi (örneğin egemen sınıfın ve işçi sınıfı partilerinin), devlet krizi, hegemonya ve siyasal meşruiyet kriziydi (Hall vd. 1978, 317-319). Krizlerde insanlar nedenleri ve yanıtları ararlar. Sistemi sürdürmek isteyen ideoloji, krizin sistematik nedenleri ile ilgilenmez, daha çok nedenleri ideolojik olarak değiştirir. Bir “değiştirme etkisi” vardır: “kriz ve çoğunluğun sosyal deneyimi içerisine mal edilme biçimi arasındaki bağlantı -sosyal anksiyete- bir dizi yanlış ‘çözüm’ün içinden geçer” (Hall vd. 1978, 322). Teknolojik ve çözümcülük ve İnternet merkezcilik günümüzde küresel kriz durumlarında ideolojik olarak yanlış çözümlerdir.

Teknolojik çözümcülük ve İnternet/sosyal medya fetişizmi, Hall vd.’nin (1978) anlamlandırma sarmalları adını verdiklerinin kalıcı bir biçimini oluşturur. Bir anlamlandırma sarmalında, bir tehdit tanımlanır ve “önlem alınmadığı takdirde” “emin adımlar çağrısı” ile sonuçlanan “daha çok rahatsız edici zamanların” geleceği iddia edilir (Hall vd. 1978, 223). Eğer harekete geçmez ve en yeni İnternet platformlarını ve uygulamalarını kullanmazsak, günümüz ideolojileri bize, toplumun korunamayacağı ve suçluların, teröristlerin, sübyancıların, sapkınların, aşırılık yanlılarının kurbanı olacağımızı söylerler ve bilgisizliğimiz eşsizce, bize söylemek istedikleri gibi, denetlenebilir. Bugün İnternet’in dünyanın kötülüklerinin nedeni ve/veya çözümü olarak görüldüğü çok sayıda İnternet anlamlandırma sarmalı vardır.

Ahlaki panik içerisinde, “denetim kültürü” (örneğin suç ve terörizm ile ilgili polis söylemleri) ve “anlamlandırma kültürü” (magazin medya tarafından oluşturulan suçlu abartısı gibi) sık sık birlikte hareket eder (Hall vd. 1978, 76). Medya, polis gibi, “denetim sürecinin kendisinin bir aygıtı, ‘ideolojik devlet aygıtı’ olarak hareket eder” (Hall vd. 1978, 76). İnternet nispeten yeni bir enformasyon, iletişim ve işbirliği ortamı olarak (Fuchs 2008a), adeta ideolojik denetim kurumları olarak hareket etme eğiliminde olan ana akım medyadan farklı bir şekilde günümüzün ahlaki paniği içine sokulur. İnternet ve sosyal medya ahlaki panik ile ilişkili korkuların ve umutların ideolojik tasarımlarının sahneleri olarak hareket eder; bazıları, teröristler, isyancılar, vandallar ve suçlular tarafından kullanılan tehlikeli alanlar olmaları nedeniyle İnternet gözetimi yardımıyla denetlenmeleri gerektiğini iddia ederken, mallar, protestolar ve devrimlerin merkezinde olan siyasal umudun yeni bir mekânı olduğunu iddia eder. İki söylem de toplumdan bağımsız olarak teknolojinin gücüne olan yüksek inancı paylaşır. Toplumsal olaylara (suç, terör, krizler, siyasal dönüşümler) teknolojinin neden olduğu ve toplumsal olayların teknoloji tarafından denetlendiğinde yanılırlar. Ancak toplumsal fenomenler sadece iletişimsel ve teknolojik mekânlarda kendilerini ifade eder; teknolojiler onlara neden olmaz. Teknolojik determinizm, gücü teknolojiye atfeder; gücü teknolojik olarak yönetilebilir olgulara indirger ve böylece teknoloji ve toplum etkileşimini göz ardı eder. İnternet, ana akım kitlesel medyanın ideolojik bir aktöründen ziyade, ahlaki panikler ve ahlaki coşku içinde ideolojik anlamlandırmaların bir nesnesi gibidir.

Google sadece insanların gerçeklik algısını denetlemeye, bu algıları kâra dönüştürmeye odaklanan bir denetim makinesi değildir, aynı zamanda denetim fetişizminin bir simgesidir ve teknolojik determinizm, ideolojiler olarak, üçüncü milenyumun kriz içinde olan ilk yıllarına eşlik etmiştir.”

  • Fuchs, Christian. 2008a. Internet and society: Social theory in the information age. New York: Routledge
  • Hall, Stuart, Chas Critcher, Tony Jefferson, John Clarke and Brian Roberts. 1978. Policing the crisis: Mugging, the state and law and order. London: Macmillan.

Christian Fuchs, Sosyal Medya: Eleştirel Bir Giriş, Nota Bene, çev. Diyar Saraçoğlu & İlker Kalaycı, 2016 [2014], s. 188-90