Barthes, Kapaktaki (Meşhur) Asker Üzerine

Hayata 21 günlük bedelli askerlik molasını, dün gittiğim -haklılıkla alaycı- berberden sonra hangi alıntıyla ifade edebilirim? Aslan Asker Şvayk (Hašek),  ya da Adam Adamdır (Brecht) belki. En yakınlara bakarsam, gösterge yorumlamanın ilk “mağdurlarından” Barthes’ın berberde bir dergi kapağındaki siyah asker fotoğrafıyla karşılaşması ve bununla ilgili yazdığı, sonradan içinden çok sular akacak geniş dere yatağına dair kurucu fikirlerini alıntılayarak anabilirim. Evet, bu en doğru yol. Zaten, birçok kişi Barthes’dan bahsetmeye bu gibi örneklerle başlıyordur herhalde.


Şimdi de başka bir örnek: Berberdeyim, Paris-Match‘ın bir sayısını uzatıyorlar. Kapakta, Fransız üniforması giymiş genç bir zenci, gözleri yukarıda, hiç kuşkusuz üç renkli bayrağın bir kıvrımına dikili, asker selamı veriyor. Resmin anlamı bu. Ama, bönce olsun, olmasın, bana neyi belirttiğini görüyorum: Fransa büyük bir imparatorluktur, renkli renksiz tüm oğulları bayrağının altında bağlılıkla hizmet eder, sözde sömürgecilik suçlayıcılarına bu zencinin sözde sömürücülerine hizmet etme çabasından daha iyi bir yanıt olamaz. Böylece, burada da, büyütülmüş bir göstergesel dizge karşısındayım: daha önce bir ön dizgeden oluşmuş bir gösteren var (bir zenci asker Fransız selamı veri­yor); bir gösterilen var (bu da amaçlanmış bir fransızsallık ve asker­sellik karışımı); son olarak da gösteren içinde gösterilenin varlığı var.

Söylensel dizgeyi terim terim çözümlemeye geçmeden önce, te­rimler konusunda anlaşmak uygun olacak. Şimdi, biliyoruz, gösteren söylende iki görüş açısından ele alınabilir: dilsel dizgenin son terimi olarak ya da söylensel dizgenin ilk terimi olarak: öyleyse burada iki ad gerekiyor: dil düzleminde, yani ilk dizgenin son terimi olarak gös­tereni anlam (adım arslandır, bir zenci Fransız asker selamı veriyor) diye adlandıracağım; söylen düzleminde de biçim diyeceğim ona. Gösterilene gelince, bulanıklık söz konusu değil: kavram adını alıko­yacağız. Üçüncü terim ilk ikisinin karşılıklı bağıntısı: dil dizgesinde gösterge‘dir bu; ama bu terimi yeniden ele alıp da çift anlamlılığa düş­memeye olanak yoktur, çünkü söylende (baş özelliği de budur) göste­ren daha önceden dilin göstergelerinden oluşmuştur. Söylenin üçün­cü terimine anlamlama diyeceğim: söylenin gerçekten bir çifte işlevi bulunduğu için, sözcük tam yerindedir: gösterir ve bildirir, anlatır ve benimsetir.

Roland Barthes, Çağdaş Söylenler, Metis Yayınları, çev. Tahsin Yücel, 2014 [1957], 4. basım, s. 185-6.

 

Pamuk, Sinemadan Çıkınca Bir Başkası

Kara Kitap’tan bu kısa pasaj, buraya alıntı istiflerken beni çağıran birçok temayı içinde taşıyor. Pamuk’un aralarına zamansal mesafe koyarak okumaya çalıştığım romanları her seferinde birkaç sayfada bir arşivleme dürtülerimi tetikliyor zaten, bu kez temkinli davranmaya çalışıyorum.

Çağıranlar: Taksim ve İstanbul, sinema ve kurgu, insanları gözlemleme, kişisel hüznün devredilişi, ötekini yorumlama ve tüm bu yorucu sürecin bir yere varamayışı.

Bir film izleyip sokağa çıkınca gelen ilk hislerden birisi, elbet filmle ilgili olarak çeşitlense de, kendi duygularımının ötekinin duygularıyla yer değiştirmesi oluyor. Başkasının -hem de kurgu karakterin- dertlerini dert edinmek çok korunaklı çünkü sorumluluk hissi taşıtmıyor. Kendim dahil olmak üzere, gerçek insanlardan çok sinema -yahut roman- karakterlerini kafaya takıyor, dönder aktar düşünüyor ve onlarla ilgili hisleniyor olmam belki de kaçışçı ruh halimin bir parçasıdır. Yaşayan varlıklar hakkındaki tefekkür başka gerilimler taşıyor, harekete geçmek gibi. Tabi böylesi bir bakış sinemayı -edebiyatı ve genel olarak sanatı- sağaltıcı bir işleve hapsediyor. Belki de sağaltıcılığını kabul ederek olumlu yanları üzerine düşünmek işe yarar.

Atılgan’ın dağarcığımıza soktuğu sinemadan çıkmış insan imgesini 30 yıl sonra Pamuk yeniden anıyor, diğer pek çok şeyi, mesela Vesikalı Yarim üzerinden bu kez “sinemaya girmiş insan”ı, yeniden andığı gibi. “Romanı bitirmiş insan” fiziksel bir mekandan çıkmak ve kalabalığa karışmak gibi bir eyleyişte bulunmadığından olsa gerek güçlü bir imge olamamış. Orada da bir şeyler var ama, arka kapağı çevirdikten sonra zihindeki elektrokimyasalların ebleh bir gülümseme veya -yine- hüznü tetiklediği, daha sıklıkla özel alanda gerçekleşen bir durum. Toplu taşımada kitap okuyanlardan kitabın sonuna yaklaşan birileri varsa durağı kaçırmak pahasına o bitirişi nasıl yaşadıklarını, bedenleriyle neleri ifade ettiklerini görmek için bekliyorum: bir garip zafer.


Taksim yakınlarında birdenbire kendini boşalan bir sinemanın kalabalığı içinde buldu. Dalgın dalgın önlerine bakarak, elleri ceplerinde ya da kol kola yürüyerek merdivenlerden sokağa çıkan insanların yüzleri öyle bir anlamla yüklüydü ki, Galip içinde yaşadığı kendi kâbusumsu hikâyesinin bile önemli olmadığını düşündü. Sinemadan çıkan kalabalığın yüzünde bir hikâyeye gırtlaklarına kadar gömülebildikleri için kendi mutsuzluklarını unutan insanların huzuru vardı. Hem burada, bu sefil sokaktaydılar, hem de orada, içinde olmayı hemen isteyiverdikleri o hikâyenin içinde. Çok daha önceden yenilgi ve acılarla boşaltılmış bellekleri, şimdi, bütün hüznü ve hatırayı yatıştıran derin bir hikâyeyle doldurulmuştu: “Başka biri olduklarına inanabiliyorlar!” diye düşündü Galip özlemle. Kalabalığın az önce seyrettiği o filmi görüp, o hikâyenin içinde kaybolup bir başkası olabilmek istedi bir an. Sokaklara dağılan insanların sıradan dükkân vitrinlerine baka baka bildik tanıdık eşyaların o bezdirici dünyasına geri döndüklerini görüyordu. “Kendilerini koyuveriyorlar!” diye düşündü Galip.

Oysa, bir başkası olabilmek için, insan bütün gücünü kullanmalıydı. Taksim Meydanı’nda çıktığında Galip, içinde bu amaçla bütün iradesini harekete geçirebilecek bir kararlılık hissetti. “Ben bir başkasıyım!” dedi kendi kendine. Hoş bir duyguydu bu, yalnız ayaklarının altındaki buzlu kaldırımların, Coca-Cola ve konserve ilanlarıyla çevrili bütün meydanın değil, kendi kişiliğinin de tepeden tırnağa değiştiğini hissettiriyordu. Kararlılıkla bu cümleyi tekrarlaya tekrarlaya bütün dünyanın değiştiğine de inanabilirdi insan, ama o kadar ileri gitmeye gerek de yoktu: “Ben bir başkasıyım,” dedi Galip kendi kendine. Adlandırmak istemediği bu başka kişinin anıları ve kederiyle yüklü bir müziğin, içinde yeni bir hayat gibi yükseldiğini keyifle hissetti. Bütün hayatının coğrafyasını belirleyen temel merkezlerden biri, Taksim Meydanı, iri hindiler gibi dolanan otobüsleri ve dalgın ıstakozlar gibi ağır ağır hareket eden troleybüsleri ve her zaman karanlıkta kalmaya kararlı belirsiz köşeleriyle bu müziğin içinde ağır ağır değişti ve Galip’in ilk defa adım attığı fakir düşmüş umutsuz bir ülkenin allanıp pullanmış ‘modern’ bir meydanına dönüştü. Karlarla kaplı Cumhuriyet Heykeli de, hiçbir yere çıkmayan o geniş Yunan merdivenleri ve Galip’in on yıl önce cayır cayır yanışını seyrettiği ‘Opera’ binası da, böylece, işareti olmak istedikleri hayali ülkenin gerçek parçaları haline dönüştüler. Galip, otobüs duraklarının önündeki telaşlı kalabalığın içinde, itişerek araçlara binen insanların arasında ne esrarlı bir yüz görebildi, ne de örtüler arasındaki ikinci dünyanın işareti olabilecek plastik bir torba.

” (s. 203-4)

Orhan Pamuk, Kara Kitap, Yapı Kredi Yayınları, 2018 [1990], 10. basım, s. 203-4.

Sönmez, Belleksizin Kent Yürüyüşü

Otomatik kapılar açılıp kapanıyor. Geniş bir meydana giriyorum. Kentin içinde başka bir kent mi burası? Alışveriş merkezindeki bütün koridorlar meydana bağlanıyor., insanlar burada buluşup, buradan dağılıyor. Her koridor uzadıkça bir sokağa dönüşüyor, kıvrılıp derinleşiyor. Buraya daha önce gelmişsem etrafa yine böyle şaşarak bakmışımdır. Dışarıdaki İstanbul’a benzemiyor. Serin. Sakin. Ayak seslerim mermer zeminde su gibi akıyor. Ardımda bir gölge hissetmiyorum. Burada herkes gölgesiz sanki. Kendi kendilerine yetiyorlar. Benim gibi. Bazen baş ağrısı veya uykusuzluk çekerlerse, ilaçlar imdada yetişiyor. Her köşe başında bir eczane. Gündüz yetmez, gecelere de birer eczane. Kentin dört bir yanındaki kıyafet mağazaları, ayakkabıcılar, lokantalar, kafeler, marketler, kitapçılar, çilingirler, bankalar, sinemalar ve çocuk oyun salonları buraya toplanmış. Alışveriş merkezi değil, kat kat yükselen duvarlarıyla yeni bir kale. Geniş ekranlı televizyonlar. Kahve kokusu. Acıkma hissi. Parktan çıkıp buraya neden geldiğimi anlamaya çalışıyorum. Karınca yok. Trafik yok. Polis otolarının sireni duyulmuyor. Koridorları her yandan kameralar izliyor. Çocuklar sağa sola koşturuyor. Bir ağacın yanındaki banka oturuyorum. Ağaçlar ve banklar, parkı andırıyor. Ağır adımlarla yürüyen yaşlılara bakıyorum. İçlerinde geçmişimi getirecek biri var mı diye yüzlerini süzüyorum. Kaygılanmayın, demişti doktor, geçmişiniz size eninde sonunda gelecek. Doktorum sanırım fazla televizyon dizisi izliyor, veciz sözlerle konuşmayı seviyor. Geçmişim bana beklediğim değil beklemediğim bir anda gelecekmiş. Deminden beri düşündüklerim, aklımda dolananlar, bana ait değil. Kafamın içi doktorun kelimeleriyle dolu. Zihnimin ne kadarı gerçekten benim, bilmiyorum. En iyisi yürümek. Kimseye çarpmadan yürüyebiliyorum burada. Bir vitrinin önünde durup cansız mankenlere bakıyorum. Yan taraftaki vitrine geçip geniş bir akvaryumu seyrediyorum. Balıklara benziyorum. Aynı yerde yüzüp, aynı sınırlarda dolanan. Denizden korksam da akvaryumu ve balıkları seviyorum. Yeterince uzun yaşarsam, öteki günleri de görebilirim: Gelecekte alışveriş merkezlerinin bir ucuna doğumevi, diğer ucuna mezarlık yapılır. Burada doğulur, yaşanır ve nihayet burada ölünür. Belki benim diğer hayatım da öyledir, diğer bir hayatım varsa. Güneş burada kimseyi yakmaz, kar kimseyi üşütmez. Gökyüzü dahildir bu dünyaya. Yürüyen merdivenlerden çıkarken, başımı kaldırıp yukarı bakıyorum. Camla kaplı tavandan içeri gün ışığı doluyor. Geniş kubbeli camilerin ve gotik kiliselerin görkemi. Budist bir tapınağın çın çın ezgileri dökülüyor yukarıdan. Yanımdan geçenlere bakıyorum. Yüzleri dingin. Aynı ayarda, aynı niyette aranıyorlar. Ben nereye gittiğimi bilmeden bir sağa bir sola dolanıyorum. Çocuklara ayrılan bir köşede palyaço gösterisi izliyorum. Gösteride söylenen şarkıları dinliyorum. İzleyiciler arasında Serka’yı fark ediyorum. Meraklı gözlerle etrafı süzüyor. Ya nişanlısını arıyor ya da sohbet etmek için yanaşacağı yeni birini. Ona bakarken, insanların bambaşka dertlere düşebileceğini anlıyorum. Bana tercih sunsalar, kendi derdimde kalmayı mı yoksa Serka gibi olmayı mı seçerdim, bilemiyorum. Ona görünmeden uzaklaşıyorum. Kendimi tekrar akvaryumun önünde buluyorum. Bir anlığına dünyayı bu alışveriş merkezinden ibaret sayıyorum. Dışarısı diye bir yer yok. Vitrinler nehir gibi durmaksızın akıyor ve ben akvaryumun parçası olmayı hayal ediyorum. Camın içinde cam. Suyun içinde su. Bir başıma, aynı yerde.

Burhan Sönmez, Labirent, İletişim Yayınları, 2018, s. 48-9.

Labirent – Burhan Sönmez (Okuma Notları)

“Gece yarısında kent uyuduğunda (kent uyur mu?) yılanlar avizelerden çıkıp tavana yayılır, ölümsüz sıvılarıyla duvarlarda dolaşır, perdelerin ardına süzülüp tıslaşır, zehirlerini birbirlerine akıtarak sarıla dolana sevişir, sonra güneşin ilk ışığında kanları sakinlemiş ve derileri parlamış halde yuvalarına geri dönerler”. (s. 13-4).

Burhan Sönmez’in, dördüncü romanı, Eylül 2018. İntihar sonrası hayatta kalmış fakat hafızasını kaybetmiş bir caz müzisyeninin İstanbul sokaklarında ve yaşlı bir Rum kadının eşyalarıyla dolu evinde hatıralarına tutunma ve onlardan kaçma ikilemindeki çırpınışları.

Burhan Hoca’nın bu romanı beni şaşırttı. Çıkışına heyecanlandım, birkaç gün kitapçıları süzdükten sonra bir hafta sonu camekânın ardında gördüm, bir oturuşta okudum. Sırrına vâkıf olamadım diye hüzünleniyorum. Burhan Hoca sıklıkla, Marquez’den alıntılayarak, “gerçeğin evine arka kapıdan girmek gerekir” derdi. Bu romanda o arka kapıyı bir labirentin ardına saklamış olsa gerek, ben vasat okur olarak bulmayı başaramadım. Borges’de de böyle olmuştu zaten. Belki bu başarısızlığı ifade etmeye çalışırken romana yeni pencereler açabilirim diye koyuldum.

İlk his: sanki son değil, bir ilk roman. Olgunluk değil, gençlik romanı. Nedir böyle düşündüren? Masumlar’da İngiltere’de karşılaşan ve yoğun duyguların ve olgunluğun sahibi entelektüel sürgünlerle Haymana’daki hayat ve aile tarihinin ikiliği üzerinden giden paralel kurgu; ardına İstanbul İstanbul’da tükenmek bilmez kent hikâyelerinin zindanlardan doğru dillenişi… Şimdiyse bir konu olarak “yakışıklı, karizmatik, caz müzisyeni” Boratin ve belleksizlik -demek ki öyküsüzlük- çok hafif kalıyor diye düşündüm okurken. Şimdi tekrar düşününce bunun sığ bir ilk his olduğunu hissediyorum. O yüzden diyorum, labirentten arka kapıya ya da arka kapıdan labirente girmeyi başaramadım diye.

Orhan Koçak, kesin başka birçok metinde anmıştır fakat, Tehlikeli Dönüşler’de Ayhan Geçgin’i bir gelenekle ilişkilendirirken Türkçe edebiyat içinde önemsediği hikâye anlatma gururunu, keyfini, estetiğini, sevgisini vd. anıyordu. Tahkiyecilik. Aynı sayfada Pamuk, Tekin ve Anar’ın ardına Sönmez ile nokta konuluyordu, hem de roman içi bir alıntısıyla -ben bu listeye öznel olarak tepeden Gürbüz’ü eklerdim elbet:

“… bir hikâyecilik memnuniyeti, bir tahkiye neşesi. Düzgün, kurallı cümle de hikâyeyi eksiksizce ve zevkle iletme çabasının türevidir. Nitekim son dönemin iyi yazarlarından Burhan Sönmez de Masumlar romanında (2011) şöyle diyecektir, romanın kahramanı Brani Tawo’nun ağzından: “Hikâye anlatma arzusu sevgimin işaretiydi. Hikâye anlatmak kolaydı, ben hangi kelimelerle anlatacağımı dert ederdim”. (s. 117)

Labirentler’de ara sıra uç veren fakat tam da bu hikâyeciliği seven bir okur olarak hevesimi kursağımda bırakan sapaklar vardı. Ben sıradan insanların sıradışı, absürt, trajik, rastlantılara bağlanan ve daima yüzeysel görünmesine, talepkâr olmamasına rağmen insanın içinde bir düşünce, acı, korku, rahatsızlık, anksiyete uyandıran hikâyeleri seviyorum herhalde. Vuruculuk iddiası taşıyan, gizemli, güzel, ince ince oyulmuş, üzerine kafa yorulması gerektiğini derinden hissettiren, düşüne düşüne içinde bilgelik kırıntıları bulunacak ağır hikâyeleri değil… Buradakiler aşina ve ilgili olmadığım tarafa daha yakındı.

Sahaftaki gizemli kitap (s. 25), bilge saatçinin icat, felsefe ve Firavun tartışmaları (s. 53), Haydarpaşa karşılaşması (s. 117), ormanda kayboluş, aynadaki yansıma vd… Tekrarlayan geçmiş, bellek, bugün, hatırlama, unutma sorguları, bunlar beni aştı.

Boratin, Bek, Hayala, Efendi, Boratin’in ablası, ikizler, gizemli kadın, ölen çocukluk arkadaşı Zafir, eski kız arkadaş Suzan, anarşist gençler, kitapçı, saatçi, Rum ev sahibi, evdeki İsa ve Meryem, Bessie Smith, intihar eden müzisyenler, kırılan kuş yumurtaları… Bunlar neler yapıyorlar, bütün bu ilişkileri nasıl okumalıyım?

Yer yer de roman içindeki rasyonel anlam simyasını artık terk etmem gerektiğini, bunun arkaik bir niyet olabileceğini de düşünüyorum. Bütünü bir anlam nehrine akıtamamış olsam da çeşitli pasajlar beni etkiledi. Başta kent yürüyüşleri, İstanbul gözlemleri, bazı ev içi kendini sorgulayışlar, Boratin’in dostlarının sürdürülebilir tükenmişlikleri ve fakat hayallerindeki tanıdıklıklar gibi.

Serbest stil bir aşırı-yorum spekülasyonu ile bitirmek istiyorum:

İletişim’in arka kapakları he ne kadar birörnek görünselerde bana kitap anlamlandırmada hep çok yardımcı olur –derlemiştim de. Bu roman için tanıtımdaki son cümle: “yüzeyde hüzünle akan, derinde keskin akıntılara kapılan bir yeni çağ romanı” (vurgu benim). Bu romanın yeni çağa ait olmasının katmanlarını düşünüyorum. (i) “Yeni çağ”ın romanı”: İstanbul’un bar ortamlarında, Haydarpaşa’nın bir sembol olarak kapandığı, kentsel dönüşümün ivmelendiği, yaşamın günden güne umutsuz ve yüzeysel bir hal aldığı, belleğin hiç olmadığı kadar silip süpürülmeye çalışıldığı günümüz: yeni çağımız. Elbet tüm bunlar geçmişte de vardı ve fakat günden güne şiddetlenmekte, sizler de Boratin’e benzer hayatlar sürmüyor musunuz sevgili okurlar?  (ii) “Yeni çağ romancılığı”: yaşamın yüzeyselleştiği, edebiyatın da bu yüzeyselliği böylesi bir karakter durumu ve ilişkiler ekseninden anlatabileceğine dair bir günümüz roman kurgusu ve üslubu. Özellikle yüzeysel, özellikle karakterleri derinlemesine işlemeyen, kurguyu yaşamın bir yansıması olarak tasarlayan, küçük dokunuşlarda çağrışımsal anlam arayan ve üreten bir yöntem. Warhol gibi: böyle hayata böyle roman. Bilemiyorum sevgili roman.


Buraya da okuma notlarımı yazdıktan sonra okuduğum eleştiri yazılarını toplayayım ki utancımı kamusal olarak yaşayabileyim:

1 – “Labirent”, Ölmeyen Zamanın İzinde | Elçin Yıldızbayrak
http://kalemkahveklavye.com/2018/09/labirent-olmeyen-zamanin-izinde-elcin-yildizbayrak.html

2 – Labirent: Hafıza, anlar ve vicdan anlatısı (Burhan Sönmez ile röportaj) https://www.gazeteduvar.com.tr/kitap/2018/09/27/labirent-hafiza-anlar-ve-vicdan-anlatisi/
(Bu röportaj benim için kıymetli oldu. Utanca dayanamadığım bir noktada silebilirim bu yazıyı. Ama vesika olarak olabildiğince tutmaya çalışacağım.)

Bernhard, Dar Zamanlar’da Kitaplar ve Müzik

Bernhard’ın sevdiğim birçok şeyden yaptığı karma metin, yine tek satır başlı. Kitabı sayfa aşırı çiziyordum, birçok noktası üzerine konuşabilmek, zaman geçtikten sonra hatırlayabiliyor olmak, Bernhard-vari bir hayata bakışla fiziksel sağlığımı yitirmeden yaşamı sürdürebilmek isterim. Fakat ben bu hıncı canlı tuttuğumda cilt hastalıklarım azıyor ne yazık ki. Kaşınmayan bir Bernhard olabilseydim keşke.

Bu pasajda da pesimizm, kitaplar, sembolik düzende aranan kurtuluş fikri, yitirme sonrası ruh hâli, bir düşünürü -Schopenhauer- kendine yontarak hayatta kalma fikri, bir anda nedensizce çukurdan çıkma anısı var. Bernhard roman boyu müziğin, edebiyatın, felsefenin, resmin vb. uğraşların büyük ustalarını sürekli sert eleştirilere mahkûm ediyor. Bana göre, bu mahkûm edişin güzelliği nesnellikten ziyade pür öznellikte hayat buluyor oluşunda. Felsefeyle, mantık dizgeleriyle, nedenselleştirilmiş argümanlarla ya da bilimsel formülasyonlarla değil retorikle, yorumcu okuyuşla, müzikal bir dille saldırıyor Bernhard tüm kalıplara, ustalara, değerlere. Felsefe dersinde değil de, en yakınını kaybettiğinde hangi düşünürleri anarsın diye soruyor.

En sevdiğin kitaplar neler Thomas? Esintili bir yaz gününde şu, cenazede beklerken bu.

Kendimi nasıl öldüreceğim konusunda kesin bir görüşüm yoktu ve sonunda kendimi öldürme düşüncesini, hiç değilse kısa bir süre için, kafamdan uzaklaştırabildim, dedi Reger bana. Kentte günlerce ve belki haftalarca oradan oraya gitme ya da haftalarca kapanma arasında seçim yapabilirdim, dedi Reger bana, haftalarca kapanma kararını verdim. Karısının cenazesinden sonra bir tek insan bile görmek ve başlangıçta hiçbir şey yemek istememiş, ama günlerce berrak su içmeye üç dört gün dışında hiçbir insan dayanamaz ve o da gerçekten çok çabuk zayıflamış, sabahları birden ayağa kalkacak gücü bulamadım, bu bir işaretti, dedi Reger bana ve ben gene yemek yemeye başladım, Schopenhauer’le uğraşmaya, özellikle Schopenhauer’le karım ve ben çok ilgilenmiştik, arkamda düşüp kalça kemiği denilen kemiğini kırdığı sıralarda, dedi Reger düşünceli olarak. Bu altı haftalık kapanma sırasında servetimin vârisi ile birkaç telefon konuşması yaptım ve Schopenhauer okudum, herhalde beni bu kurtardı, dedi Reger, kendimi kurtarmış olmamın doğru olup olmadığından emin olmasam da, belki de, dedi Reger, kendimi kurtarmış olmasaydım ve öldürseydim daha iyi olurdu. Ama cenaze ile ilgili olarak yaptığım onca koşuşturma da zaten bana kendimi öldürme zamanı bırakmadı. Kendimizi hemen öldürmezsek, bir daha hiç öldürmeyiz, korkunç olan bu, dedi. Tıpkı en sevdiğimiz insan gibi ölü olmak isteğini duyarız, ama kendimizi gene de öldürmeyiz, bunu düşünürüz, ama gene de yapmayız, dedi Reger. Garip bir biçimde bu altı hafta boyunca hiçbir müziğe tahammül edemedim, bir kez bile olsun piyanonun başına oturmadım, bir kez düşüncemde Wohltemperierten Klavier’den bir parçanın deneyini yaptım, ama bu deneyden hemen vazgeçtim, beni bu altı hafta içinde kurtaran müzik değildi, Schopenhauer’di, hiç durmadan birkaç satır Schopenhauer, dedi Reger. Nietzsche de değildi, yalnızca Schopenhauer’di. Yatakta dik oturdum ve birkaç satır Schopenhauer cümlesi okudum ve düşündüm okuduklarımı ve gene birkaç Schopenhauer cümlesi okudum ve bunları düşündüm, dedi Reger. Dört gün su içip Schopenhauer okuduktan sonra ilk kez bir parça ekmek yedim, öyle sertti ki onu bir et bıçağı ile ekmekten koparmak zorunda kaldım. Singer Sokağı tarafı pencere pufuna oturdum, şu iğrenç Loos-koltuğuna ve aşağıya, Singer Sokağı’na baktım. Düşünün, Mayıs sonu ve kar serpiştiriyor, dedi. İnsanlardan çekiniyordum. Onlara evden baktım, Singer Sokağı’nda bir aşağı bir yukarı koşuşmalarını gördüm, yığınla giysi ve yiyecekle dolu olarak ve onlardan iğrendim. Bu insanların yanına artık geri dönmek istemiyorum, diye düşündüm, bu insanların yanına değil, başkaları da yok ki, dedi Reger. Aşağıya, Singer Sokağı’na bakarken, şu aşağıda, Singer Sokağı’nda oradan oraya koşuşan insanlar dışında başkalarının olmadığını anladım. Aşağıya, Singer Sokağı’na baktım ve insanlardan nefret ettim ve ben artık bu insanların yanına geri dönmek istemiyorum diye düşündüm, dedi Reger. Bu hainliğe ve bu zavallılığa artık geri dönmek istemiyorum, dedim kendi kendime, dedi Reger. Komodinlerin birçok çekmecesini açtım ve içlerine baktım ve hiç durmadan karımın bazı fotoğraflarını ve yazılarını ve mektuplarını çıkardım ve hepsini teker teker masanın üzerine dizdim ve art arda hepsine baktım sevgili Atzbacher, dürüst olduğum için şunu söylemeliyim ki, bu arada ağladım. Ağlamayı birden iyice salıverdim, onyıllarca ağlamamıştım ve birden ağlamamı salıverdim, dedi Reger. Orada oturup ağlamamı salıverdim ve ağladım ve ağladım ve ağladım ve ağladım, dedi Reger. Onyıllarca ağlamamıştım, çocukluğumdan beri ve birden ağlamamı salıverdim, dedi Reger bana Ambassador’da. Saklayacak bir şeyim yok ki ve üstünü örtecek bir şeyim de yok, dedi, seksen iki yaşımda en ufak saklayacak ve üstünü örtecek bir şeyim yok, dedi Reger, böylece birdenbire katıla katıla ağladığımın ve durmadan ağladığımın, günlerce ağladığımın üstünü örtecek değilim, dedi Reger. Orada oturup karımın zaman içinde bana yazdığı mektuplara ve zaman içinde aldığı notlara baktım ve katıla katıla ağladım. Onyıllar içinde aldığı notlara baktım ve katıla katıla ağladım. Onyıllar içinde doğal olarak bir insana alışıyoruz ve onu onyıllar boyunca seviyoruz ve sonunda onu her şeyden çok seviyoruz ve ona sarılıyoruz ve onu kaybettiğimizde gerçekten de sanki her şeyi kaybetmiş gibi oluyoruz. Ben hep müziğin benim için her şey anlamına geldiğini sandım, bazen felsefe de öyleydi, özellikle de yüksek ve daha yüksek ve en yüksek yazarlığın doğrudan sanat olduğunu sandım, ama her şey, tüm sanat ve de her neyse, bu bir tek sevilen insan yanında hiçbir anlam taşımaz. Bu tek sevdiğimiz insana neler yapmadık ki, dedi Reger, binlerce ve yüzbinlerce acının için soktuk bu hiç kimseyi sevmediğimiz gibi sevdiğimiz insanı, nasıl da üzdük bu insanı ve gene de onu başkasını sevmediğimiz gibi sevdik, dedi Reger. Bizim dünyada hiç kimseyi sevmediğimiz kadar sevdiğimiz insan öldüğünde, bizi korkunç kötü bir vicdan azabıyla bırakır geride, dedi Reger, onun ölümünden sonra birlikte varlığımızı sürdürmek zorunda kalacağımız ve günün birinde onun tarafından boğulacağımız dehşet verici bir vicdan azabıyla, dedi Reger. Yaşamım boyunca topladığım ve tüm bu rafları doldurmak için Singer Sokağı evine getirdiğim bütün bu kitaplar ve yazılar sonuçta bir işe yaramadı, karım tarafından yalnız bırakılmıştım ve bütün bu kitaplar ve yazılar gülünçtüler. Biz o zaman Shakespeare ya da Kant’a yaslanırız sanıyoruz, ama bir aldatmaca bu, Shakespeare ve Kant ve tüm diğerleri, yaşamımız boyunca bizim tarafımızdan en büyükler olarak değerlendirilenlerin hepsi, tam da onlara iyice gereksinmemiz olacakken bize ihanet eder, dedi Reger, bizim için ne çözüm ne de avuntudurlar, ancak birden bize iğrenç ve yabancı görünürler, hepsi, bu büyük ve önemli denilenlerin düşünüp üstelik de sonradan yazdıklarını umursamayız, dedi Reger. Biz hep bu önemli ve büyük denilenlere tam gerektiği anda, hem de yaşamsal hem de yaşamsal önemi olan anda güvenebileceğimizi sanırız, ama bir yanılgıdır bu, biz her zaman bu önemli ve büyük denilenler tarafından, tam olarak yaşamsal önemi olan anda tüm bu önemliler ve büyükler ve deyim yerindeyse ölümsüzler tarafından yalnız bırakılırız, böylesi bir yaşamsal önemi olan anda bize, onların arasında bile yalnız olduğumuz, tamamen korkunç anlamda kendimizle baş başa kaldığımız gerçeği dışında bir şey vermezler. Bir tek Schopenhauer bana yardımcı oldu, onu yaşamda kalabilme amacım uğruna kötüye kullandığım için, dedi Reger bana Ambassador’da. Herkesten önce Goethe, Shakespeare, Kant örneğin daralttı, iğrendirdi, böylece ben doğrudan doğruya Schopenhauer’e saldırdım o umutsuzluğum içinde ve Schopenhauer’le Singer Sokağı tarafı pufuna oturdum yaşamda kalabilmek için, çünkü birden yaşamda kalmak istiyordum, ölmek istemiyordum, karımın ardından ölmek istemiyordum, burada kalmak istiyordum, bu dünyada kalmak, duyuyor musunuz Atzbacher, dedi Reger Ambassador’da. Ama doğal olarak benim Schopenhauer’le de onu kendi amaçlarım uğruna kötüye kullandığım için yaşamda kalma şansım oldu ve gerçekten de onu en haince çarpıttığım için, dedi Reger, onu doğrudan doğruya yaşamda kalma aracı durumuna soktuğum için, oysa gerçekte hiç de öyle değil, tıpkı daha önce andıklarımın da olmadıkları gibi. Ömür boyu kendimizi büyük beyinler ve eski ustalar diye anılanların eline bırakırız, dedi Reger ve sonradan ölesiye düş kırıklığına uğrarız onlardan, gerektiği anda amaçlarını yerine getiremedikleri için. Büyük beyinleri ve eski ustaları istifleriz ve gerekli olan, yaşamda kalma anında onları kendi amacımız için kullanabileceğimizi sanırız, diğer bir anlatımla, onları kendi amacımız için kötüye kullanırız, oysa ölümcül bir yanılma olarak ortaya çıkar bu. Biz beyin kasamızı bu büyük kafalarla ve eski ustalarla doldururuz ve yaşamsal önemi olan anda onlara başvururuz; ama bu beyin kasasını açtığımızda içi boştur, gerçek bu, biz bu boş kasanın önünde durur ve yalnız ve gerçekten de tamamen çaresiz olduğumuzu görürüz, dedi Reger. İnsan, her alanda ömür boyu istifler ve sonunda eli boş kalakalır, dedi Reger, düşünsel meleke için de geçerlidir bu. Ben ne büyük bir düşünce melekesi istifledim, dedi Reger Ambassador’da ve sonuçta işte tamamen eli boş duruyorum burada. Yalnızca hain bir numarayla Schopenhauer’i kendi amacım için kullanmayı başardım, dedi Reger. Birden ne demek olduğunu anlıyorsunuz boşluğun, sizi yalnız bırakan binlerce ve binlerce kitabın ve yazının arasında durduğunuzda, birden sizin için bir hiç, işte bu korkunç boşluktan başka bir şey olmayan kitapların arasında, dedi Reger. Siz en yakınınızı kaybettinizse, size her şey boş gelir, istediğiniz yöne bakın, her şey boştur ve siz bakar ve bakarsınız ve her şeyin gerçekten boş olduğunu ve her zaman öyle olacağını, ama o bir tek, ikinci bir kişiyi sevmediğiniz gibi sevdiğiniz insan olduğunu kavrarsınız. Ve bu kavrama içinde ve bu kavramayla birlikte siz yalnızsınızdır ve size hiçbir şey ve kimse yardım edemez, dedi Reger. Kendinizi evinize kapatır ve umutsuzluğa kapılırsınız, dedi Reger, ve siz gün geçtikçe daha derin umutsuzluğa kapılırsınız ve haftalar geçtikçe daha umutsuz bir umutsuzluğa dalarsınız, dedi Reger, ama birden bu umutsuzluktan çıkarsınız. Ayağa kalkarsınız ve bu ölümcül umutsuzluktan çıkarsınız, hâlâ bu en derin umutsuzluktan dışarıya çıkma gücünüz vardır, dedi Reger, ben birden bu Singer Sokağı tarafı pufundan kalktım ve aşağıya, Singer Sokağı’na indim, dedi Reger ve birkaç yüz metre sonra kent merkezine gittim; ben Singer Sokağı yanı pufundan kalktım ve evden dışarıya çıkıp kent merkezine gittim bir kez daha yaşamda kalma deneyi yapma düşüncesiyle, dedi Reger. Singer Sokağı evinden dışarıya çıktım ve tek bir yaşamda kalma deneyi daha yapayım dedim ve bu düşünceyle kent merkezine gittim, dedi Reger. Ve bu yaşamda kalma deneyi başarılı oldu, herhalde gerekli bir dakikada ve herhalde en son dakikada Singer Sokağı tarafı pufumdan kalktım ve aşağıya, Singer Sokağı’na indim ve kent merkezine gittim, dedi Reger.

Thomas Bernhard, Eski Ustalar, çev. Sezer Duru, Yapı Kredi Yayınları, 2018 [1985], 5. basım, s. 137-42.

Bradbury, Kitapları Yakmadan Hemen Önce

Bu blog Fahrenheit 451’de anlatılan kısaltılmış, kırpılmış, özetlenmiş, basitleşmiş, ucuzlamış, asgariye indirgenmiş içeriğin bir örneği olduğu derecede utanç vericidir. Benjamin’in arşivci fikirlerinden heveslenip, Bradbury’nin distopyasına dönmüştür.


Beyaz Kitaplık

Mildred huzursuzlandı.

Beatty’nin kendini toplaması bir dakika aldı ve ne söylemek istediğini yeniden düşündü.

“Bütün bunlar ne zaman başladı, diye soruyordun, bizim işimiz, nasıl ortaya çıktı, nerede, ne zaman? Gerçekten, ben de sana İç Savaş denilen şey civarında başladı diyebilirim. Gerçi bizim kural kitabımız daha önce kurulduğunu öne sürüyor. Gerçek şu ki, fotoğrafçılık gelene kadar biz pek yol alamadık. Sonra, yirminci yüzyılın başlarında sinema doğdu. Radyo, televizyon. Artık kitleleri olmaya başladı.”

Montag yatağında oturdu, kımıldayamıyordu.

“Kitleleri olunca, basitleşmeye başladılar,” dedi Beatty. “Önceleri kitaplar birkaç kişiye çekici gelmişti, şurada, burada, her yerde. Onlar farklı olmayı göze alabiliyorlardı. Dünyada yer çoktu. Fakat sonra gözler, dirsekler ve ağızlarla doldu taştı dünya. Nüfus iki, üç, dört kat arttı. Filmler, radyolar, dergiler, kitaplar bir çeşit puding hazırlama yönergesi düzeyine indi, beni anlıyor musun?”

“Sanırım.”

Beatty havaya üflediği dumandan şekillere bakıyordu. “Gözünde canlandır. Ondokuzuncu yüzyıl insanı, atları, köpekleri, kedileri, ağır çekim halinde. Sonra, yirminci yüzyılda, kameranı hızlandır. Kitaplar kısaltılmış. Özetler, anahatlar, ufak resimli gazeteler. Her şey komik öykülere, kopuk sonlara dönüşüyordu.”

Mildred başıyla onaylayarak “Kopuk sonlar,” dedi.

“Klasik yapıtlar kesilip on beş dakikalık radyo oyunlarını, tekrar kesilip, iki dakikalık kitap sütununu dolduruyor, daha da kısalınca sözlük sayfasında on ya da on iki satırlık özet oluyorlardı. Şüphesiz abartıyorum. Sözlükler başvuru içindi, fakat çoğunun Hamlet ile ilgili bütün bilgileri (Montag bu adı şüphesiz bilirsin; Mrs. Montag sizin için belki de belirsiz bir ad olabilir Hamlet) dediğğim gibi Hamlet ile ilgili bütün bilgileri, şunu iddia eden bir kitaptaki bir sayfalık özetten ibaretti: artık nihayet tüm klasikleri okuyabilirsiniz; komşularınızla aşık atabilirsini. Görüyorsun, çocuk yuvasından üniversiteye, üniversiteden tekrar çocuk yuvasına; işte geçen beş yüzyıldaki entelektüel örüntünüz.”

Mildred ayağa kalktı ve odada dolaşmaya başladı, birşeyleri toplayıp, yerine koyuyordu. Beatty ona aldırmadı ve devam etti:
“Filmi hızlandır, Montag, çabuk. Tıkla? Resim, Bak, Göz, Şimdi, Fiske, Burada, Orada, Çabuk, Adım, Çık, İn, İçeri, Dışarı, Niçin, Nasıl, Kim, Ne, Nerede, Ee? Ya! Pat! Şak! Şaplak, Bing, Bong, Bum! Özetin özeti, özetin özetinin özeti. Politika mı? Bir sütun, iki cümle, bir başlık! Sonra, orta yerde, her şey kaybolur! Yayıncıların, sömürücülerin, radyo-televizyoncuların ellerinde adamın beyni öyle hızlı döndürülür ki, sanki bir santrifüj tüm vakit kaybettiren düşünceleri savurup atar.”

Mildred yatak örtüsünü düzeltti. Mildred yastığına hafif hafif vururken Montag yüreğinin ağzına geldiğini hissetti. Şimdi de yastığı alıp güzelce düzeltip yerine koyabilmek için Mildred, omzunu çekiştiriyordu. Belki bağıracak, bakacak ya da eliyle tutup, “Bu nedir?” diye sorup, saf saf kitabı havaya kaldıracaktı.

“Okullar kısaltıldı, disiplin gevşedi, felsefe, tarih, dil dersleri kalktı, İngilizce ve imla gitgide ihmal edilmeye başlandı, en sonunda tümüyle yok sayıldı. Yaşam dolaysız, iş az, eğlence çalışmaktan, anahtarı döndürmekten, somunları ve civataları sıkmaktan başka bir şeyi öğrenmeye ne gerek var?”

Ray Bradbury, Fahrenheit 451, çev. Zerrin Kalaylıoğlu & Korkut Kalaylıoğlu, İthaki Yayınları, 2012 [1953-1981 (gözden geçirilme)], s. 89-92.

Peter Stamm – Yedi Gün (Okuma Notları)

(Yine dandik bir okuma notu yazma hevesini bile tamamlayamadım, asla tamamlayamayacağımı fark edince, yarım olarak bırakayım dedim.)

Kitabın kapak fotoğrafı: tertemiz, ütülü, beyaz yatak örtüsü ve yastığın üzerinde belli bir ağırlıkla çöküntü oluşturan kırmızı elma. Kusursuz gibi görünen düzenli bir yatak odasına sızan “ilk günah”ı imliyor olmalı. Dini ve mitik referanslarla örülü olmasa da, kitaba adını veren “Yedi Yıl” hikâyesi de, romanda da anıldığı üzere (s. 132), Yaratılış bölümünde Yakup’un Rahel ve Lea ile evliliklerine gönderiyor: Yakup Rahel’e aşık olur, Rahel’in babası Lavan bunun karşılığında Yakup’un yedi yıl kendisine hizmet etmesini ister. Yedi yılın sonunda Yakup’u, Rahel yerine, küçük kardeşi Lea ile evlendirir. Yakup’un itirazı üzerine, kendisine yedi yıl daha hizmet etmesi karşılığında Rahel’i de Yakup’a verir. Rahel uzun yıllar boyunca bir türlü çocuk sahibi olmaz fakat Lea’nın birçok çocuğu (doğru saydıysam, 7 çocuk) olur. İncil’deki şu cümleler, Stamm’ın romanının alt yapısını kurarken, üslup olarak da yazarın büyük olayları veya duyguları birkaç cümlede mesafeli ve soğuk bir şekilde anıp geçen üslubunu hatırlatıyor:

RAB Lea’nın sevilmediğini görünce, çocuk sahibi olmasını sağladı. Oysa Rahel kısırdı. Lea hamile kalıp bir erkek çocuk doğurdu. Adını Ruben koydu. “Çünkü RAB mutsuzluğumu gördü” dedi, “Kuşkusuz artık kocam beni sever.”

(Yaratılış 29:31-32)

Lea doğan her yeni çocuğu, sevilmemesi karşılığında Tanrı’nın ona verdiği bir hediye olarak görürken bu karakterin romandaki karşılığı Iwona oluyor. Yakup’un yerine Alexander, Rahel’in yerineyse Sonja yerleşiyor. İncil’in Yaratılış bölümünü okuyunca ve genel kutsal kitap hikâye anlatıcılığını düşününce, Stamm’ın üslup açısından bu metinlerden de ilhâm almış olma ihtimâli kafamı kurcaladı. İleride Camus bahsinde bu benzerliği tekrarlayacağım. Duygusal yoğunluğu yüksek pek çok deneyim, romanda birkaç cümleyle geçiştirilirken, deneyimin kişi üzerindeki etkileri o hızlı geçiş içinde kendini okurun zihnine dile dökülmesi güç bir şekilde bir his olarak işletmeyi başarıyor. Stamm’ın adaşı Handke de bana hep öyle gelir, oradan doğru da severim romanlarını.

Tamamen kişisel bir “ben bu romanı neden okudum” bahsi

Hatırladığım kadarıyla ana temanın ikili ilişkiler olduğu romanları hele ki aşk üçgenlerini sevmiyor, okumuyordum. Bu romanı neden merak edip okudum? İyi bir tanıtım stratejisi uyguladı Nebula Kitap. Başta “İsviçre’nin yaşayan en büyük romancısı”, arka kapakta Zadie Smith ve Alain de Botton övgüleri, sosyal medya paylaşımları olmak üzere… Stamm’ın hâli hazırda “Böylesi Bir Günde” ve “Uçuyoruz” romanları 2009 ve 2010’da İthaki’den çevrilmiş, duymamışım. Bu romanla tanıdım. Böylesi Bir Günde’yi öylesine bir günde okuyup sevdim, sıra uçuşta.

Buna ek olarak, ilk yorumları okuyunca, Stamm’ın üslubuyla ve roman konularıyla ilgili olarak “varoluşçu, soğuk, mesafeli, duyguları eksiltili anlatan, okuması yanıltıcı derecede kolay, sıradanlıktan filizlenen” minvalindeki yorumlar merakımı uyandırdı. Son olarak da, günümüz gündelik yaşamına -elbet daha çok Avrupa’da, kısmen de Batılılaşmış ülkelerin orta sınıflarında yaşandığı kadarıyla- dair sezgilerinin olduğunu ya okudum ya da hissettim tanıtımlardan. Okudum, pişman değilim, devam ediyorum diğer romanlarına.

Romanlardan bir şeyler öğrenmeyi, beni ciddi bir biçimde dönüştürmelerini, okur hâlimi hayal bile edemediğim olaylarla karşılaştırmalarını, zekice kurgulanmış plot-twist’ler kurmalarını beklemiyorum. Büyük ihtimalle trajik bir hata sonucu edindiğim sorunlu ve kısıtlı edebiyat zevkim uyarınca, sahip olduğum düşünceleri, karşılaştığım ya da gözlemlediğim hisleri “edebi” üsluplarıyla bana tekrar anlatmalarını, hatırlatmalarını, altını çizmelerini, düşüncelerimden sapmalar yaptıklarında bu sapmaları fark etmeyi, yerkürede olup bitene dair ilgi alanıma yakın meselelere, çeşitli perspektiflerle, olaylarla ve karakterlerle bakmalarını bekliyorum. Belki de o yüzden bir gün belki kurtuluşum olur diye bir heyecanla açıp okuduğum romanlar hiçbir zaman kurtuluşum olamadı, her seferinde beni ya daha dibe çekti, ya da dibe yakınlığımın çok da fena olmadığını, o seviyede başka pek çok insanın da olduğunu bana göstererek bulunduğum eksi rakımı çok da dert etmememi sağladı.

Romanın evrenine bir giriş ya da kitap arkasından kopya

Yedi Yıl: yaşadığı günden geçmişteki önemli anılarına geri dönüşlerle ilerleyen roman, evli ve bir çocuklu mimar Alexander’ın üniversite yıllarından geç yetişkinlik yıllarına doğru ilerlerken, karakterin eşi Sonja ve garip-aşkı Iwona arasındaki gel-gitlerini kat ediyor. Kitap arkası tanıtımda yeterince iyi ifade edilmiş: “Bir yanda üniversitede tanıştığı, üst sınıf bir aileden gelen, güzel, iyi eğitimli, hırslı Sonja; diğer yanda silik, neredeyse çirkin, sessiz sedası, ‘kendini birilerine, hatta kendine bile beğendirmeye dair her türlü umudunu yitirmiş’ gibi görünen Katolik, Polonyalı göçmen Iwona”. Bu tasvirdeki Iwona, büyük ölçüde Alexander’ın ağzından ve (o) kadına bakışından yapılmış, hemen romanın temel sorularından, böyle birisi neden Iwona’ya tutulur tartışmasını açıyor. Stamm bunun net yanıtını verebilecek durumda olmasa da bu problematik üzerine yaptığı çeşitlemeler roman boyunca çok çeşitli bağlamlarda yaşamı anlamaya, anlayamamaya, anlamaya çalışmadan yaşamaya, yaşamdan atılmaya, yaşama tutunmaya dair sorgulamalara dönüşüyor. Bunları kendimce ifade etmeye çalışmadan önce, roman hakkında çıkan popüler eleştiri/tanıtım metinlerinden bana ufuk açanlarını bir not etmek istiyorum.

Eleştirmenlerden doğru

Toby Litt’in (1) alt başlığı “mimarın kusursuzluk ile mücadelesini resmetmek” olan değerlendirmesi, mesleki olarak güzeli arayan Alexander’ın güzel ve çirkin arasındaki gerilimlerine ve iki ilişkilenme biçimi arasındaki farka odaklanıyor. Sonja için güzelden uzaklaşma gibi bir niyet yokken, Alexander hem tüm bu güzellik içinde bocalıyor hem de bu güzel eş-ev-yaşam çemberinin dışında kalan Iwona’ya tam da böylesi bir zıtlıktan beslenerek ilgi duymaya başlıyor. Iwona’ya dair ilk görüşmelerindeki düşünceleri “[ç]irkinliği ve zavallılığı beni tahrik ediyordu, onun aramıza katılma çabası bizi kışkırtıyor ve gülünç duruma düşürüyordu.” (s. 20) olarak anılıyor. Alexander ve Sonja’nın mesleği olarak mimarlık metaforu güzellik ve estetik tartışmalarına açılabiliyor.

Yedi Yıl’ın prolog cümlesi Le Corbusier’den: “Gölgeler ve ışık biçimleri ortaya çıkarır”. Le Corbusier aynı zamanda Sonja’nın çok sevdiği ve esinlendiği, Alexander’ın ise mesafeli olduğu bir mimar. Üniversite yıllarının sonunda, Sonja’nın Marsilya’daki Cité Radieuse binasını görme niyetiyle çıktığı kısa seyahatte yakınlaşıyorlar, Le Corbusier ise ikisinin yaşam görüşleri için açıklayıcı olarak kullanılıyor:

Gerçekten keyifli bir yolculuktu. Daha önce hiç bu kadar uzun süre bir arada olmamıştık ve çok iyi anlaşıyorduk. Sonja, Le Corbusier’yi anlatıyor, o ve eserleri hakkında her şeyi biliyordu. Onun ne alıp veremediğin var, diye sordu. Hiç, dedim, hoşlanmıyorum, hepsi bu. Binalarında ukalaca bir hava var. Sanki benden ideal insan yaratmak istiyorlarmış hissine kapılıyorum. Binalarından birine girdin mi hiç? Hayır, dedim, ama yığınla fotoğraf gördüm. Sonja, fotoğrafların yetmediğini söyledi, çünkü Le Corbusier’nin niteliği dış cepheden ziyade iç mekândan anlaşılırdı. Ayrıca bir binanın, içinde yaşayanları olumlu yönde değiştirmesi kötü bir şey sayılmazdı. İnsannların dikkate alınması gereken hikâyeleri olduğunu belirttim. Yeni bir insan yaratma yolundaki bütün çabalar başarısızlığa uğramış, hatta tarifsiz suölara yol açtığı olmuştu. Le Corbusier savaşta ne yaptı ki? Sonja, bunun açıkça bilinmediğini ama Le Corbusier’nin kesinlikle faşist olmadığını söyledi. Yirmi yıl sonra kimse dekonstrüktivizmden söz etmeyecek, dedi, ama Le Corbusier hep var olacak.

(s. 52-3)

Alexander planlanmış hayatı yaşarken tökezliyor, Sonja ise onu sürdürmek için elinden geleni yapıyor.

Iwona karakteri için Stamm, röportajında ilettiği üzere (2), Witold Gombrowicz’in ‘Yvonne, the Princess of Burgundy’ oyunundan esinlenmiş, Türkçe çevirisi sanırım yok. “Gombrowicz’in absürdist oyununda, prens neredeyse dilsiz ve sıradan bir kadınla evleniyor ve kadının diğer insanlarda saldırganlık ve utanma duygularını tahrik ettiğini fark ediyor”muş (3). Stamm’ın romana dair problematiği:

İlgimi çeken soru, ben beni seven bir kadının ben onu sevmesem bile benim üzerimde bir gücü olup olmadığıydı. Sonuç olarak kitap her türlü şey hakkındaydı. Alex ve Sonja arasındaki kusursuz ilişkiyi bir noktada temelsiz bir evle karşılaştırdım. Her şeyin görünür, güzel ve sakin olduğu temiz, iyi ışıklandırılmış mekanlar. Iwona, çirkin kadın, Alex için bir mağara gibiydi, içinde saklanabileceği bir yer. Onun aşkı koşulsuzdu. Bir yanda, çekici olmadığı için, Alex’i sinirlendiriyordu, diğer yanda Alex onunlayken, rol yapması gerekmediğinden, Sonja’yla olduğunda göre daha çok evinde hissediyordu. Arzu ve iğrenmenin aynı madalyonun iki yüzü olup olmadığından emin değilim, ama şurası kesin ki, birinden diğerine geçmek işten bile değil. Seks, hayatta hayvani tarafımızın bize hükmettiği nadir anlardan birisi. Yemek yerken olduğu gibi diğer alanlarda bizi daha medeni hâle getirmeye çalışan kurallarımız var. Yemeğimizi tabaklara koyuyor, süslüyor ve çatal bıçak takımlarıyla yiyoruz, ellerimizle yemenin çok daha kolay olduğu zamanlarda bile. Seks yaptığımızda, bu kadar çok kural yok, çok özel bir an, kontrolü kaybediyoruz ve bu aynı zamanda hem çok güzel hem de biraz ürkütücü. [4]

Çeşitli yatak kitap kapakları (ortadakinden emin değilim)

Romanın çifti Alexander ve Sonja mimar: mimarlığa bakışlarında farklar olsa da mesleğin kendisi güzellik ve estetik odaklı tartışmaların altını çiziyor. Sonja Le Corbusier gibi daha modernist ve plancı mimarlara ilgi duyarken Alexander “planlanmış mekan ve hayat”a karşı biraz daha mesafeli. Zaten özyaşamöyküsü de bu planlanamayan ücralarda seyrediyor


Stamm’ın, Alexander’ın alkolizme düşüş aşamasını küçücük gibi ifade edilen olaylar ve karakterin kendisine adeta objektif bir perspektiften bakarak anlattığı değişimler üzerinden ifade ettiği kısa paragraf:

Bu arada alkol tüketimim artmıştı. Öğle tatillerimi uzatıyor, uyku bastırıp çalışamayacak duruma gelinceye kadar bira ve bazen de şarap içiyordum. Aptalca davrandığımı biliyordum ama alkol gerginliğimi alıyordu. İçki içince durumumuzun çaresizliği gözüme daha hafif görünüyor ve moralim biraz düzeliyordu. Paydostan sonra içmeye devam ediyordum. Bir gün Sophie otomobildeyken trafik ışıklarını görmediğim için az kalsın başka bir otomobile çarpıyordum. Ondan sonra gündüzleri içmeyi bırakmış ama akşamları daha çok içmeye başlamıştım. Bir süre sonra içmeden uyuyamaz oldum.

(s. 196-7)

Bu yorum hatrıma Şule Gürbüz’e her röportajda sorulan “antik saat uzmanı olmanız, romanınızdaki zaman algısını nasıl etkiliyor/etkiliyor mu/kurmada kurucu öğe mi?” minvalindeki soruları getirdi. Gürbüz her ropörtajda “yeter, hayır, tamam belki biraz!” diyordu, gözlerini deviriyordur belki bu sırada. Peter Stamm da muhasebecilik yapmış. O yüzden diyorlar ki “[h]er ne kadar kariyerini geride bırakmış olsa da, roman ve öykülerindeki karakterleri muhasebeci gibi hareket ediyor ve düşünüyorlar, deneyimlerinin hepsini oranlar ve maliyetler, kazanç ve kayıplar üzerinden hesaplıyorlar” [5].


Stamm’ı bana çeken yanlardan birisi de Türkiye’deki okuduğum yazarlarda da gördüğüm, hayattaki küçük anlar (İletişim ve Can Yayınları’ndan böyle epey kitap okumuş olmalıyım) ilgisi oldu. Roman boyu olup bitenler, gündelik ve sıradan yaşamın en temel meseleleri: arkadaşlar, birisiyle tanışma, aşık olma, evlenme, çocuk sahibi olma, aldatma, iflas etme, bağımlılık, ayrılma, tatile gitme, hava almaya çıkma, müze gezme, bir dostla dertleşme… Elbette herkesin her daim yaşadığı anlar olma raddesinde gündelik değil fakat bir tanıdığınızın size gelip anlattığında “birini öldürme, dedektif olma, büyü öğrenme, şizofren olma” gibi örneklere göre daha az şaşıracağınız, hayatın gidişatında olası tökezlemeler ve karşılaşmaları ifade eden anlar. Benim on cümleyle anlatamayacağım şekilde, bir eleştirmenin izahı: “Stamm katastrofik olaylara ilgili değil, bunun yerine, küçük incinmeler ve ihanetler, kaçılamaz güçsüzlükler ve derme çatma onarımlara ilgili” [6].

Bir “proje” olarak Alexander ve Sonja’nın evliliği:

Fay [7], Alexander’ın güzel ve hırslı mimar arkadaşı Sonja ile sakince yakınlaşıp evlenmesini bir proje olarak okuyor. Sonja’nin ideal bir eş olması ve Alexander’ın onunla evlenme niyetini temelde gereksinimleri ve amaçları ortaya konmuş bir proje gibi: iyi bir araba daha almak, her ne kadar mimariyle bakışları farklı yönlerde de olsa (Le Corbusier’e karşı Aldo Rossi) birlikte başarılı bir meslek hayatına yelken açmak, birkaç çocuk büyütmek…

Sonja, Iwona’nın tam tersiydi. Güzel ve zekiydi, söyleyecek çok sözü ve doğal bir özgüveni vardı, alımlıydı. Onun yanındayken cesaretim kırılırdı, olduğumdan daha iyi olmak zorunda hissederdim kendimi. Iwona’nın yanındayken ise zaman çok ağır ilerlemişti, aramızdaki sessizlikten rahatsızlık duymuştum. Sorularıma tek kelimelik yanıtlar vermişti, konuşmanın tıkanmaması için sürekli çabalamak zorunda kalmıştım. Sonja ise kusursuz bir arkadaştı. Varlıklı bir aileden geliyordu, davranışlarında ve sözlerinde bayağılık söz konusu olmazdı. Kariyer merdivenlerini hızla tırmanacaktı mutlaka. Muhtemelen sosyal konut tasarımına yönelir, encümenlerde yer alır, yanı sıra da kendisi gibi temiz, bakımlı ve iyi terbiye almış iki, üç çocuk büyütürdü. Ama Sonja bir erkeğe asla -Iwona’nın sanki başka bir seçeneği yokmuş gibi bana söylediği tarzda- onu sevdiğini söylemezdi. Iwona’nın ilanı aşkı beni rahatsız etmişti, aynı şekilde onunla birlikte görülme fikrinden de sıkıntı duymuştum ama onun sevgisini düşünmekte bile yüceltici bir şey vardı. Iwona beni ciddiye alan, kendisine bir şey ifade ettiğim tek insandı.

(s. 28-9)

Robson (8), Stamm’ın üslubunda, başka metinlerde de karşılaştığım, Camus esintilerinden söz ediyor. Bu esintileri, “kendine has bir soğukluk”, “takıntılı derecede bir eksiltili bir nesir olmamasına rağmen, çok fazla şeyi hızlıca geçen” ve Camus’de de olan fakat Stamm’da imza mahiyetinde olan “masum betimleyici cümlelerle zihinsel atmosferi veren” özelliklerle ifade ediyor. Yine Robson’un romanın ana karakteri üzerine söyledikleriyle bitiriş (bunu çevirmeye çalışmadım):


“In his own account of things, Alex emerges as part narcissist, part stick-in-the-mud – a man so joyless he can find nothing to like in either Rain Man or The Lives of Others. There can be no question of him truly loving either Sonia or Ivona since both relationships, though founded on a kind of trade, lack all trace of mutuality. His role is that of punisher in the lives of women who are looking for pain. (Sonia only started showing interest in him after hearing from his ex-girlfriend “what a son of a bitch I was”). In some ways, it’s an ideal set-up and one that Stamm renders with almost geometric precision. Alex can luxuriate in regret at the road not taken: the girl who wanted to be hurt, or at least knew she stood a chance of being hurt, ends up in a loveless marriage; and the girl lacking pride and self-respect is used, abandoned and then, seven years later, used again.”

Referanslar

1 https://www.theguardian.com/books/2012/may/04/seven-years-peter-stamm-review

2 http://www.thewhitereview.org/feature/interview-peter-stamm/

3 https://www.theguardian.com/books/2012/may/04/seven-years-peter-stamm-review1

4 http://www.thewhitereview.org/feature/interview-peter-stamm/

5 https://www.nytimes.com/2011/03/27/books/review/book-review-seven-years-by-peter-stamm.html

6 http://necessaryfiction.com/reviews/SevenYearsbyPeterStamm

7 https://www.nytimes.com/2011/03/27/books/review/book-review-seven-years-by-peter-stamm.html

8 https://www.newstatesman.com/culture/culture/2012/05/review-seven-years-peter-stamm

Buzzati, Boşuna Çağrı

(Ç)alıntı blog’unu “Can Yücel’den Dizeler” sosyal medya paylaşımına ya da Ezginin Günlüğü şarkı sözü sitesine dönüştürmek pahasına Buzzati’nin diğer öykülerinden ayrıksı bu metnini, belki de öykü derlemesine sonradan iliştirilen bir aşk mektubunu, ilk okuyuşta beni iki karşıt uçtan sarmaladığı için elektronik kayda geçireceğim. Mahpusluk eşkıyalar, ölüme yol alan hastalar, gökyüzünde beliren Tanrı eli temalı öykülerden sonra böylesi bir mektup ile karşılaşınca şaşırdım. Buzzati gitti, Stendhal geldi. Bazı anlarda mektubu bana yazmış -özellikle anın tadını çıkaramayan, ‘ansımayan’, kafası gelecek olanla bulanık, tedirgin ve hesapçı öteki-, bazı anlarda da edebi yönlerini tutturamayacak olsam da benim de başkasına daha ucuz bir şekilde yazmış veya yazacakmışım -boşunalık hissi, hâli hazırda yitirmişlik, yine de imkânsızlaşmış bir ulaşma niyetiyle nihilist serzenişler- gibi hissettiren kısımlar var. Forza (Force) Buzzati Majeure!

Öte yandan “Seninle…” ile başlayan paragraf da “Yürüme” ve “Kent” anlatılarına katık edilebilir.


Bir kış akşamı bana gelsen, birbirimize sarılıp camların ardından karanlık, buz tutmuş sokakların ıssızlığına bakarak, bilmeden birlikte yaşanan masal kışlarını ansırız. Gerçekten, senle ben, aynı büyülü patikalardan korkak adımlarla geçtik, birlikte kurt dolu ormanlara gittik, aynı periler, kulelerden sarkan yosun tutamlarından bizi gözledi, kargaların uçuşmaları arasında. Ve belki ikimiz de oradan, bizi bekleyen gizemli yaşama doğru baktık. İlk kez orada, içimizde çılgın, taze istekler titreşti. “Ansıyor musun?” diyeceğiz, sıcak odada yavaşça birbirimize sarılarak ve sen bana güvenerek gülümseyeceksin, dışarıda rüzgârın sarstığı saçlar hüzünlü bir ses çıkarırken. Ama sen -şimdi ansıyorum- eski adsız kralların, devlerin, büyülü bahçelerin masallarını bilmezsin. Kaçırılıp, insan sesiyle konuşan gizemli ağaçların altından geçirilmemişsindir hiç, ne ıssız bir şatonun kapısını çalmışsındır ne de kutsal teknenin beşiklik ettiği doğu yıldızlarının altında uyumuşsundur. Camların ardında, kış akşamı, büyük olasılıkla sessiz duracağız, ben ölü masallara dalacağım, sen benim bilmediğim başka tasalara. “Ansıyor musun?” diye soracağım sana, ama ansımayacaksın.

Bir bahar günü, kül rengi gökyüzü altında, rüzgâr sokaklarda geçen yıldan kalma üç-beş eski yaprağı sürüklerken, kenar mahallelerde dolaşsam seninle; günlerden de pazar olsa. Bu mahallelerde sıklıkla hüzünlü, kocaman tasalar ortaya çıkar, belirli saatlerde de şiir kol gezer, birbirlerini sevenlerin yüreklerini birleştirerek. Ayrıca, evlerin ardındaki sonsuz ufukların, geçip giden trenlerin, kuzey bulutlarının desteğiyle, söylenemeyen umutlar doğar. Yalnızca el ele tutuşacağız, ağır ağır yürüyeceğiz, anlamsız, aptalca ama önemli şeyler söyleyerek. Kocaman lambalar yanıncaya, soluk yapılardan uğursuz kent öyküleri, serüvenler, sevda oynaşmaları çıkıncaya dek. Bunun üzerine hep el ele tutuşarak susacağız, çünkü ruhlar konuşacak sözcüksüz olarak. Ama sen -şimdi ansıyorum- bana hiç anlamsız, aptalca ama önemli şeyler söylemedin. Demek ki, ne sözünü ettiğim pazarı sevebilirsin, ne ruhun sessizce benim ruhumla konuşmayı bilir, ne saati geldiğinde kentin büyüleyiciğini anlarsın ne de kuzeyden inen umudu. Sen ışıkları, kalabalığı, sana bakan erkekleri, şansın kol gezdiği sokakları yeğlersin. Benden başkasın sen, o gün dolaşmaya gelecek olsan yorulduğun için yakınacaksın, yalnızca yakınacaksın, başka bir şey demeden.

Seninle yazın ıssız bir vadiye gitsek, en olmadık şeylere sürekli gülerek, ormanların, beyaz yolların, terk edilmiş kimi evlerin gizemlerini keşfetsek. Tahta köprüde durup akan suya baksak, telgraf direklerinde dünyanın bir ucundan gelip kim bilir nereye giden, sonu gelmeyen öyküleri dinlesek. Çayırlardan çiçekler derlesek ve güneşin sessizliği altında otlara uzanıp gökyüzünün derinliklerine, geçen küçük ak bulutlara, dağların doruklarına hayran hayran baksak. Sen, “Ne güzel!” derdin. Başka hiçbir şey demezdin, çünkü mutlu olurduk, bedenlerimiz yılların ağırlığından arınmış, ruhlarımız yeni doğmuş gibi tazelenmiş olurdu.

Ama sen -şimdi düşünüyorum da- korkarım ki sen anlamadan etrafa bakardın, durup çorabını inceler, bir an önce dönme isteğinin sabırsızlığıyla, benden bir sigara daha isterdin. Ve, “Ne güzel!” demez, benim için hiçbir değeri olmayan sıradan başka bir şey derdin. Çünkü ne yazık ki yapın böyle senin. Bir anlığına bile mutlu olamayacağız biz.

Seninle -bırak da söyleyeyim- bir kasım günbatımında, gökyüzü tam billur gibiyken, kol kola kentin büyük caddelerinde yürüyebilsem. Yaşamın hayaletleri kubbelerin üstünden koşmaya, sokakların çukurunun dibindeki, tasa yüklü mutsuz insanları sıyırmaya başladıklarında. Mutlu dönemlerin anıları, yeni belirtiler, arkalarında bir tür müzik bırakarak, başların üstünden geçtiklerinde. Çocuksu, saf bir gururla, başkalarının, yanımızdan sel gibi geçen binlerce, binlerce kişinin yüzlerine bakarız. Bilmeksizin sevinç ışıkları göndeririz onlara, hepsi bize bakmak zorunda kalır ama kıskanarak, kötü niyetle değil; tersine biraz gülümseyerek, akşamın aracılığıyla insanın zayıflıklarını iyileştiren iyilik duygusuyla. Ama sen -çok iyi anlıyorum- billur gökyüzüne, son güneşin vurduğu dizi dizi uçaklara bakacak yerde vitrinlere, altınlara, zenginliklere, ipeklere, aşağılık şeylere bakacaksın. Bu nedenle hayaletleri de fark etmeyeceksin, ne geçip giden önsezileri hissedeceksin ne de benim gibi, övülesi bir yazgının seni çağırdığını. Ne o müzik türünü işiteceksin ne de insanların bize niye iyi gözle baktıklarını anlayacaksın. Anlamsız yarınını düşüneceksin ve çan kulelerinin altın yontuları boş yere kılıçlarını kaldıracak güneşin son ışınlarına, senin üstünden. Ve ben tek başıma olacağım. Çaresi yok. Belki aptallık bütün bunlar, yaşamdan bunda beklentin olmadığı için, benden daha iyisin. Belki sen haklısın, denemek aptallık olacak. Ama hiç olmazsa, evet hiç olmazsa seni görmek isterdim. Ne olursa olsun şu ya da bu biçimde birlikte olurduk, keyiflenirdik. Gece ya da gündüz, yazın ya da güzün, bilinmedik bir ülkede, dökülen bir evde, ruhsuz bir otelde, hiç önemi yok. Yanımda olman yetecek. Ben -söz veriyorum- burada durup çatıların gizemli çıtırtılarını dinlemeyeceğim, bulutlara da bakmayacağım, ne de müziğe ya da rüzgâra kulak vereceğim. Sevsem de, bu anlamsız şeylere boş vereceğim. Dediklerimi anlamayacak, bana yabancı olaylardan söz edecek, eski giysilerden, paradan yana yakınacak olursan, sabırlı davranacağım. Şiirler, ortak umutlar, sevdaya onca dost hüzünler olmayacak. Ama sen yanımda olacaksın. Ve göreceksin yeterince mutlu olacağız, çok yalın bir biçimde, yalnızca erkekle kadın olarak, dünyanın her yerinde olduğu gibi.

Ama sen -şimdi düşünüyorum da- çok uzaklardasın, aşılması zor yüzlerce, yüzlerce kilometre ötedesin. Bilmediğim bir yaşamın içindesin, yanında başka erkekler var, belki de gülümsüyorsun onlara, geçmişte bana gülümsediğin gibi. Beni unutman için, birazcık zaman yeterli oldu. Belki adımı bile ansımayı beceremiyorsundur şimdi. Artık ben senden çıktım, sayısız gölgelerin arasına karıştım. Oysa ben hep seni düşünüyorum ve bunları sana söylemek de hoşuma gidiyor.

Dino Buzzati, Tanrı’yı Gören Köpek, çev. Rekin Teksoy, Can Yayınları, 2015 [1968 – La boutique del mistero], 4. basım, s. 99-102.

Sebald, Sınırlar İçi Gezintiler

1980 Ekim’iydi, neredeyse yirmi beş senedir, göğü genellikle gri bulutlarla kaplı bir kontlukta yaşamayı sürdürdüğüm İngiltere’den, özellikle kötü giden bir dönemi geride bırakmak için tebdilimekânda ferahlık vardır umuduyla Viyana’ya gitmiştim. Fakat Viyana’ya gelişimin hemen ardından ortaya çıktı ki, yazı ve bahçe işlerinin artık dolduramadığı günler fazlasıyla uzuyordu ve ben gerçekten de ne yapacağımı bilemiyordum. Her sabah, erken saatlerde sokağa atıyordum kendimi; Leopoldstadt, iç şehir ve Josefstadt’ta sonsuz ve amaçsız gezintiler yapıyordum. Daha sonra şehir planına göz attığımda hayretler içinde tespit ettim ki, bu gezintilerden hiçbiri, bir ucu Praterstern’in arkasındaki Venediger Au’da, diğer ucu Alsergrund’daki hastaneler bölgesinde, hilal ile yarımay arasında bir formu olan, sınırları itinayla çizilmiş bir bölgenin dışına taşmamıştı. O günlerde arşınladığım yollar şehir planı üzerinde işaretlenmiş olsaydı, sanki birisi, önceden belirlenmiş bir alan üzerinde tekrar tekrar, bıkıp usanmadan akıl, tahayyül ve iradesinin limitlerine ulaşmak ve bunlardan geriye dönmeye zorlanmak üzere yeni yollar ve bağlantılar deniyor izlenimi uyanırdı. Pek çok kez saatler boyunca süren bu amaçsız yürüyüşlerin çok sarih sınırları vardı, her ne kadar ben o anki tavrımın asıl anlaşılamaz tarafını hiçbir zaman çözememiş olsam da; Hiç durmaksızın yürümek miydi anlaşılamaz olan, yoksa görünmez ve tamamen iradi -böyle olduğunu bugün de kabul ediyorum- sınır çizgilerini aşamamak mı? Toplu taşıma araçlarından birine binmenin, örneğin eskiden de sıkça yaptığım gibi bütün gün boyunca Pötzleinsdorfer Park’ta, Dorotheerwald’de veya Fasangarten’de gezinmek için 41 numaralı otobüsle Pötzleinsdorf veya 58 numarayla Schönbrunn’a gitmenin bile gözüme imkânsız göründüğünü hatırlıyorum. Buna karşın kafelere ve birahanelere girip çıkmak hiç sorun oluşturmuyordu. Evet, hatta bu ziyaretler, biraz bir şeyler yiyip dinlenince, geçici bir normalleşme hissetmeme yardımcı oluyorlardı. Tekrar güçlenip geleceğe dair umut esintileri taşımamı sağlayan bu vaziyette, günlerdir sürdürdüğüm suskunluğuma bir telefon görüşmesiyle kolayca son verebileceğime inanıyordum zaman zaman. Konuşmak isteyeceğim üç, bilemedin dört kişiden, hiçbirinin evde olmadığı ve uzun uzun çaldırmakla da telefonun bulunduğu mekâna gelmesinin sağlanamadığı günler vakiydi. Yabancı bir şehirde nafile telefon numaraları çevirmek çok özel bir boşluk hissi yaratır insanın içinde. Telefonu kimsenin açmaması çok geniş boyutlu bir hayal kırıklığına sebebiyet verir, sayılarla oynanan bu oyun sanki bir hayat memat meselesi halini alır. Bu şartlar altında, telefonun şıngırtılarla iade ettiği bozuk parayı tekrar cebime koyup gecenin içine doğru rasgele gezintime devam etmekten başka bir alternatif kalmıyordu bana. Böyle akşamlarda, muhtemelen aşırı yorgun olmam yüzünden, tanıdığım birinin önüm sıra yürüdüğünü zannettiğim oluyordu sıkça. Bu sanrılarda, evet sanrılar, bunları başka türlü adlandırmak mümkün değildi, sadece senelerdir aklıma bile getirmediğim insanları, deyim yerindeyse benim için ölmüşleri görüyordum. Ama Mathild Seelos veya tek kollu köy kâtibi Fürgut gibi artık gerçek anlamıyla hayatta olmayanları da gördüm. Bir defasında, Gonzaga Sokağı’nda, geriye döndüğü takdirde yakılacağı tehdidiyle şehrinden sürülmüş şair Dante’yi gördüğümü dahi düşündüm. Uzun bir süre kafasında bildik şapkası, biraz önümde yürüdü, gelip geçen diğer insanların hepsinden ciddi bir şekilde uzundu ama kimsenin dikkatini çekmemiş gibiydi. Onu yakalamak için adımlarımı hızlandırdığımda Heinrich Sokağı’na saptı, ben köşeye ulaştığımdaysa ortadan kaybolmuştu. Böyle ruhsal gelgitlerden sonra, kendisini bir mide bulantısı hissi ve baş dönmesiyle dışa vuran muğlak bir endişe kabarıyordu içimde. Zihnimde sabitlemeye çalıştığım resimlerin konturları dağılıyor, daha ben onları tam anlamıyla toparlayamadan fikirler parçalarına ayrışıyordu. Zaman zaman bir duvara tutunmak, hatta bazen bir evin antresine sığınmak zorunda kalıyor ve felç geçireceğimden ya da bir beyin hastalığının başlamasından korkuyordum; ama buna karşı tedbir olarak gecenin ilerleyen saatlerine kadar yürüyerek bitap düşmek dışında bir şey yapamıyordum. Viyana’da geçirdiğim aşağı yukarı on gün boyunca şehrin görülmeye değer yerlerinden hiçbirini ziyaret etmedim, kafeler ve birahaneler dışında hiçbir mekâna girmedim, kadın-erkek servis personeli dışında hiç kimseyle bir kelime olsun konuşmadım. Sadece, belediye başkanlığının önündeki yeşil alandaki alakargalarla ve üzümlerimi çalmak için onlarla rekabet eden ve kendimce sena kuşu (1) diye adlandırdığım karatavukla iki kelime sohbet ettim, canım çektiğinde. Parklardaki banklarda uzun uzun oturmak, şehrin bir ucundan diğerine amaçsız gezintiler, giderek güçlenen lokanta ve birahanelere de girmeme temayülü ve bunun neticesinde bir büfede, ayaküstü yemek ya da bir dükkândan alınan ufak tefekleri atıştırmak. Bütün bunlar beni, daha kendimle hesaplaşmama fırsat kalmadan, değiştirmeye başlamıştı bile. Toz toprak içinde bir hırpaniliğin emarelerini göstermeye başladığım halde hâlâ bir otelde kalıyor olmam giderek daha fazla belirginleşen bir çelişki oluşturuyordu. Bir sürü lüzumsuz eşyayı, İngiltere’den getirdiğim bir plastik torbanın içinde, yanımda taşımaya başlamıştım; bu malzeme, kendime bile itiraf edemesem de her geçen günle giderek daha vazgeçilmez oluyordu benim için. Gezintilerimden gecenin geç saatlerinde geriye döndüğümde, otelin lobisinde, çaprazladığım kollarımla torbamı göğsüme bastırıp asansör beklerken, gece kapıcısının sorgulayan bakışlarla arkamdan uzun uzun baktığını hissediyordum. Odamdaki televizyonu açmaya cesaret edemiyordum artık ve eğer bu gecelerden birinde yatağımın kenarında oturup yavaş yavaş kıyafetlerimi çıkartırken, içi çoktan paramparça olmuş ayakkabılarımın manzarası beni dehşete düşürmese, bu çöküşten yakamı kurtarabilir miydim, bilmiyorum. Boğazıma bir şeyler takıldı, gözlerim yaşardı. Aynı gün, beni Leopoldstadt’tan Ferdinand Caddesi ve Schweden Köprüsü üzerinden Birinci Bölge’ye getiren yolları arşınladıktan sonra Ruprecht Meydanı’na vardığımda bir kere daha olmuştu bu. Sinagog ve bir koşer restoranın da bulunduğu binanın birinci katındaki Yahudi cemaati yönetim ve toplantı merkezinin pencereleri ardına kadar açıktı -çünkü sıra dışı güzellikte, yazdan kalma bir sonbahar günüydü- ve içerideki görünmeyen çocuklar İngilizce şarkı söylüyorlardı, hem de tuhaf bir şekilde “Jingle Bells” ve “Silent Night Holy Night”ı. Şarkı söyleyen çocuklar ve şimdi paramparça olmuş, bana sahipsiz kalmış gibi görünen ayakkabılar. Yığınlarla kar ve ayakkabı, aklımda bu kelimelerle yattım o gün. Ertesi sabah, Ring’deki (2)  araba selinin yükselip odama taşan çağıldamasının bile rahatsız edemediği derin ve rüyasız bir uykudan uyandığımda, sanki gecenin varlığıma ara verdiğim saatlerinde koca bir denizi aşmış gibi hissettim kendimi. Daha gözlerimi açmamıştım kendimi büyük bir yolcu vapurunun iskele merdivenlerinden aşağı inerken gördüğümde ve sağlam toprağı ayaklarımın altında ancak hissedebilmiştim ki akşam treniyle Venedik’e gitmeye karar verdim, ama yola çıkıncaya kadar olan zamanımı Klosterneuburg’da, Ernst Herbeck’le geçirecektim.

(1) Bir Kärnten masalında geçer. (Ç.N.)
(2) Viyana’da şehir merkezinin etrafında birbirine paralel çemberler oluşturan yollar. (Ç.N.)

W. G. Sebald, Vertigo, çev. Hulki Demirel, Can Yayınları, 2015 [1990], s. 39-43.

Coetzee, Karakteri Tanıtmak (III) [Bıkkın Akademisyen]

Art arda okurken, Auster’in roman açılışlarında karşılaştığım müthiş karakter tanıtma pasajları böylesi bir depolama yapma fikri uyandırmıştı. Sunset Park’dan Miles Heller ve Bing Nathan’ın tanıtıldığı pasaj ile Cam Kent‘de Quinn’e giriş yapılan yürüme ve boşluk hissine vurgu yapılan pasajı blog’a taşımıştım. Bunu bir seri hâline getirme fikri Utanç‘daki hoca David Lurie girişiyle doğdu. Birkaç sayfada bir yaşamı -belli bir bakıştan doğru da olsa- kat etmek iyi romancılardan okuduğumda beni etkilemeye devam ediyor. Ben de öylece devam ediyorum bu aptalca seçki çabalarına.

Kendi mesleği hakkında Soraya’ya pek bir şey anlatmıyor, onu sıkmak istemiyor. David, Cape Teknik Üniversitesi’nde çalışarak geçimini sağlıyor, daha önce bu okulun adı Cape Town Yüksek Okulu idi. Eskiden modern diller profesörüydu ancak büyük çaplı kısıtlamalar yapılırken Klasik ve Modern Diller Bölümü kapatıldığından bu yana İletişim Bölümü’nde yardımcı profesör olarak çalışıyor. Kadrosu daraltılan bölümlerdeki bütün personel gibi, kaç kişi kaydolursa kaydolsun, yılda bir tane seçmeli ders verme hakkı var, bunun morallerine iyi geleceği söyleniyor. Bu yıl, romantik şairler konulu bir ders veriyor. Geri kalan zamanında İletişim Teknolojileri’ne Giriş ve İleri İletişim Teknolojileri dersine giriyor.

Yeni verdiği derse her gün saatler ayırmasına karşın, İletişim’e Giriş dersinin elkitabında yer alan ilk kuralı mantığa aykırı buluyor:

İnsan toplumu düşüncelerimizi, duygularımızı ve amaçlarımızı birbirimize iletebilmemiz için dili yaratmıştır.

Kendi görüşü ise ki, bunu açığa vurmuyor; dilin köklerinin şarkıda olduğu, şarkının köklerinin de, olağanüstü büyük ve oldukça boş olan insan ruhunu sesle doldurma ihtiyacında.

Yirmi beş yıllık bir geçmişi olan meslek yaşamında üç kitabı yayımlanmıştı ama hiçbiri en ufak bir ses getirmemişti: Birinci kitabı opera üzerineydi (Boito ve Faust Efsanesi: Mefistofele’nin Oluşumu), ikincisi Eros olarak hayal üzerine (St. Victorlu Richard‘ın Hayali), üçüncüsü de Wordsworth ve tarih üzerine (Wordsworth ve Geçmişin Yükü).

Son birkaç yıldır Byron üzerine bir çalışma yapmayı geçiriyordu aklından. İlk başta yine bir kitap, bir başka eleştiri yazacağını düşünmüştü. Ama bu kitabı yazma konusundaki bütün girişimleri başarısızlıkla, bıkkınlık içinde son bulmuştu. İşin aslı, eleştiriden bıkmıştı, metre metre ölçülen şiirden bıkmıştı. Müzik yapmak istiyordu. Byron İtalya’da: bir oda tiyatrosu biçiminde, karşı cinsler arasındaki aşk üzerine düşünceler.

İletişim dersi öğrencilerinin karşısında dururken aklından hızla cümleler geçiyor, notalar, henüz kaleme almamış olduğu çalışmasındaki şarkılardan parçalar geçiyor. Hiçbir zaman iyi bir öğretmen olmamıştı; bu biçim değiştirmiş ve -ona kalırsa- iğdiş edilmiş öğretim kurumunda, şimdi kendisini eskisinden de uyumsuz hissediyor. Ama eski çalışma arkadaşları da aynı durumda, yapmaları gereken görevlere hiç de uygun düşmeyen eğitimleri bir yük gibi sırtlarında; post-dinsel bir çağın memurları onlar.

Öğrettiği konuya hiç saygı duymadığından, öğrencileri üzerinde de etkisi olamıyor. O konuşurken çocuklar ona boş boş bakıyor, adını unutuyorlar. Onların bu kayıtsızlığı pek itiraf etmese de onu incitiyor. Yine de o çocuklara, anne babalarına ve devlete karşı olan görevlerini eksiksiz yerine getiriyor. Aylar boyu onlara ödev hazırlıyor, bu ödevleri topluyor, okuyor ve üzerlerine not düşüyor, noktalama işaretlerini, yazılışlarını ve kullanımları düzeltiyor, zayıf kanıtları sorguluyor, her sınav kâğıdına kısa, özlü bir eleştiri notu ekliyor.

Öğretmenliği sürdürüyor, çünkü geçimini bu yoldan sağlıyor; aynı zamanda ders vermek, ona alçakgönüllü olmayı öğretiyor, dünyadaki yerinin ne olduğunu anlatıyor. Bu konudaki ironi gözünden kaçmıyor: Bir şey öğretmeye gelen kişi, en sert dersi alıyor, bir şey öğrenmeye gelenlerse hiçbir şey öğrenmiyorlar. Mesleğinin bu özelliğinden Soraya’ya hiç söz açmıyor. Soraya’nın mesleğinde kendisininkine denk düşen bir ironi bulunduğunu sanmıyor.

J. M. Coetzee, Utanç, çev. İlknur Özdemir, Can Yayınları, 2018 [1999], 13. basım, s. 12-4.