Kitaplar Arasındaki Defter (I)

Özgüven’in Hep Yazmak İsteyenlerin Hikayeleri’nden esinle

Birkaç ay önce boş bir defter satın aldım. Evde başka boş defterler de var ama onlardan bahsetmeyeceğim. Zaten bu defter onlar gibi değil, tamamen boş. İçinde hiçbir çizgi ya da kare, isim yazma alanı, marka adı, kaç yaprak olduğu bilgisi ya da -yine çizgilerden oluşan bir- barkod yok. Kapak tasarımı yapılmamış. Böyle defterlerin olduğunu bilmiyordum, çizim yapanlar için olduğunu söyledi çalışan. Ben resim yapmıyorum ama yine de aldım. Bendeki, resimdeki defter değil elbette, onu okumayı kolaylaştırıcı ve ilgi çekme ihtimali olan bir öğe olarak yerleştirdim prolog kısmına, çünkü herkes yazdığı yazılara böyle kendi üretimi olmayan fakat resim arama becerilerini gösteren ekler yapıyor. Sebald’ın metin içi fotoğraflarından çevrimiçi yazılardaki stok imajlarına, Van Gogh’unkilerden Andy Warhol’un ayakkabılarına giden yolun ortasında ne yöne gitsem diye soruyorum kendime ve başkalarına. Defter orada duruyor tüm eylem reddiyle.

Eve gelip işsiz güçsüz tavana ve komşuların perde süslemelerine baktığım günler boyunca düşündüm, “ben bu defterle ne yapacağım” diye. Onu kendimden uzakta tuttum, yokmuş gibi davrandım. Varlığından korktum da. Bir ifadesizlik alanı olarak yanı başımda, kesik kesik fakat bir araya gelmiş gri toz parçalarından oluşan bardak altı lekeleriyle dolu masada, sakince bekliyordu: hareketsiz ve kendini yazılma fikrine dayatmadan.

Boş bakışmalar ve zoraki bir dostluğun hiç yoktan birbirine mecburiyet ekseninde yeşermesiyle, birlikte yapabileceklerimize dair niyetler kurgulamayı başardım. Onunla konuşacağız, bir şeyler anlatmalıyım, yazıyla, diye düşündüm diye demiştim bir sabah kendi kendime konuşurken. Belki sorularıma cevap verir, kalemin bedenine sürtünüşüne tepki gösterir diye umdum. Birer bira aldım ikimize, sevdiğim bir konser kaydını açtım dinleyelim diye, oturduk. O masaya, ben koltuğa. Defter bana, ben ona bakıyorum. O tepkisiz, sözsüz, göstergesiz; ben heyecanlı, beklenti dolu, tedirginim.

O akşam saatlerce yazmadım. Saatlerce oturduk, ben düşündüm düşündüm de hiçbir şey yazmayı başaramadım. Ben düşünürken o duyuyor, sayfaya bir kalemle dokunmaya yeltendiğim anlarda beni o anın doğru an olmadığına ikna etmeye çalışıyordu. O gece, içimden geçen sayısız düşünceyi taradım, evirip çevirdim, süslemeyi veya sadeleştirmeyi denedim. Hiçbirini deftere geçiremedim. Defter ağırlaştı, bütün bedeni bir anda kurşuna kesiverdi. Kuşe kağıda basılı klasikler ya da sosyetik dergiler gibi bir vaziyet aldı. Fazla üstüne gittiğimi düşünerek boş defteri elime aldım, çalıştığım yerlerde gördüğüm sürekli değiştirilen damacanalar gibi bir ağırlığa ulaştı. Suyu hiç bitmeyen, ama içinde aslında hiç su olmayan mistik bir bidon gibi ağırlaştı. Sayfalarını biraz çevirdikten sonra kapalı hâlde, ön kapağı gökyüzüne, arka kapağı yerkürenin çekirdeğine gelecek şekilde komodinin üzerine yerleştirdim. Sakinleşti, kuruldu köşesine. Huysuz bir kedinin mimiklerini taşıyordu. Toplumsal-tarihsel olarak dönüşen, değişen defter.

İletişim Yayınları: Türkçe Edebiyat Kitap Arkası (Supercut I)

Türkçe edebiyat okurluğumun büyük kısmını İletişim Yayınları işgal eder. Yıllar içinde, yayınevinin kitap arkası yazılarında “art arda sıralanan betimlemeler” olarak ifade edebileceğim üslup ortaklığı ilgimi çekti -yer yer usandırdı, yer yer merak uyandırdı. Bu diziden ne zaman yeni bir kitap basılsa arkasını okumaya başladım. Epeydir bu benzer imgeleri biraraya getirme planım vardı, bir yerden başlamak istedim. Bugün (Mayıs, 2018) internet sitelerine girerek Türkçe Edebiyat kısmında ilk beş sayfayı hızlıca taradım (Mart, 2017’ye kadar ilerledim), kendi kategorizasyonuma uygun kısımları seçerek uç uca ekledim. Bir montaj eskizi çıkarmaya çalıştım. Aklıma fikirler gelirse parçaları farklı şekillerde kurgulamaya çalışacağım ileride. Okuyup sevdiğim romanları ve öyküleri tekrar anmak açısından da güzel oldu. Bazı tamlamalarda harfleri kestim, uzun ifadeleri saf dışı bıraktım, anlamadıklarımı dahil etmedim, aşırı diegetic öğeleri temizlemeye çalıştım montajdan -örneğin, Neylan Hanım’ın mavi koltuğu (En Çok Onu Sevdim). Böylesi bir derleme yakın tarih edebiyatında bir gezinti ihtimali doğurabilir mi diye düşünürdüm, yapıp bakayım istedim.


iç çekmeler, dillerde ergen yangınlar, unutulmuş bir yaz akşamında kalan yazılmamış öyküler, babaya mektup, bir gündüz rüyası, evlerde, yollarda, yol kenarlarında lafazanlıklar, eprimiş pabıçlar, hardal sarısı pantollar, it ayağı yemiş gibi gezen gobeller, yalan dünya, zalım dünya, bir sürü mucit, hiyelkar, aktarıcı, “rivayet edici”, mağdur, sarhoş, meyhaneci, kahveci, kırılgan bir güneş, gri ile lacivert arasında kararsız kalan yüklü bulutları, çaylıklarda tek tük biten mandalina, karayemiş ağaçlarının, çaylıkların arasından kentin dar sokaklarına, ormanları yağmalayıp yapılan geniş otoyollara, kavgalar, patlamalar, köye getirilen cenazeler, büyük sözler, insanın kalbini ve ruhunu cendereye sokan ebeveynler, anne kokusu, toprağın nemi, karbonatlı çay ve tütün kokusu, aşk kokusu; buhar, sabun ve ter kokusu, yanık et, kan ve lağım, şebboylar, şakayıklar, leylaklar, en kötü ihtimalle cam güzelleri, adanın eskileri, uç uca, üst üste büyük ağaçları, yarım yarım saadetleri,kaybolan cinleri, yolların, dehlizlerin, masalların, mavilerin garip ve divane hikâyeleri, ağaçların dili, kaçak aşklar ve tatlı gülüşler, kıpırtılar, yanılgılar, yalanlar, uzun ve eski acılarla sokaklar, siluetler, arsız gözler, kimsesiz sesler, dolmuşun kokusu, başka türlü olsaydı acısı, kuytu pencereler, ölmeye yatan aşk, radyoda şarkılar şarkılar, taşra otobüsleri, dağın kışı, ormanın gürültüsü, hısım, akraba, birbirini tanıyan insanlar, sazevleri, kaldırımlar, kahvehaneler, tek göz evler, dudak dudağa öpüşen artizler, tren düdüğü, sessiz ve güzel şeyler, hatıralar, unutulanlar, arzu pazarlıkları, vehimler, zalimlikler, kırklara karışanlar, kupkuru ve yapayalnız sesler, iniltiler, hayatın en yalın ve en efsunlu meseleleri, ölüm ve yaşam, annebaba-çocuk arasındaki zor muhabbet, büyümek ve yaşlanma, geçmiş üzerine, dünya hali üzerine, düşler ve “puslu kıtalar” üzerine, boş masaları döven yağmurlar, kirlenmiş kıyılar, eprimiş güneş şemsiyeleri, seksenli yılların sakaleti, iğreti kaygıları, katıksız korku olan çaresizliği, yoksulluk, hoyratlık, yalnızlık, gamsızlık, isli sabahçı kahveleri, ekmekle soğan, nam için yaşayan hikâyelerin mahallesi, azap ceketi, hayal hançerleri, yıkıldı yıkılacak ahşap evler, teneke çatılar, güvercin taklaları, afyonun ve tütünün saati, şıngır mıngır sofralar, Allah’ın inayetine şükran, yerdeki kel halılar, ahbapsız apartmanlar, siyahî gündüzler, şehirdeki tezek kokusu, eskiyip cızırdayan plaklar, yeraltının dumanı, sokağın kiri, perdesi kısa gelmiş ev, kale arkası, çıldırmasa görülmeyecek yoksullar, para kokan âlemler, tuhaf havalar, bitmeyen cinayetler, bombalar, geçip gitmeyen bulutlar, yüzüklü parmaklar, kurt gibi acıkmış libidolar ve durup durup çoğalan arzular, affedersiniz ama, çeke sündüre aşklar, yol üstündeki erkek sürüleri, ahlâkın hımhımları, ismi lazım değil bir dişinin seyrü sefer zamanları, cinayetle açılan perde, karanlık sokaklar, merhamet, nedamet, eski defterler, büyük paralar, küçük hesaplar, kahvaltıda peynirin üzerine reçel sürebilme iştahı, yarım yamalak bulutlar, sahanda yumurta güneşi, neremizi ısıttığı belli olmayan bir sıcaklık, iki yakın arkadaşın aynı kadına âşık olması, bülbülün çilesi, yazarın zulası, İnceden sarma bir sigara, inceden bir bardak, çocukça hevesler, her yaştan yoksunluklar, naif bir kalenderliğin bileyli bir mücadele azmi, hüzün ve acıların inatçı bir yaşam sevinci, alışılmış bıkkınlıklar, küçük ve sıradan kıyıcılıklar, avuntular, fısıltılara kananlar, soluk ve pırpır eden bir ışık, ince bir yaz hırkasıyla gidilen çay bahçeleri, bozkırda tek tük yükselen kavak ağaçları, öğle ezanı okunurken durgunlaşan kasabalar, cinayet kariyerli bir özel şoför, kaknem kayınvalide, sinek kadar mide bulandırıcı bir kayınço, her işin ivilini civilini bilen esnaflar, çamlığa çıkan, Yozgat’a yukarıdan bakan âşıklar, öpçe bebeler, sesi kılavlı, öyle ataşlı öyle delikanlı kopiller, iyi pişmiş gözlemeler, sarıkasnak, ay çıkınca huyu değişen insanlar, pruva ile ufuk çizgisi arasında ağ ören denizciler, çocukluk kahramanları, Cüneyt Arkın, Kara Pençe, gergef işleyen güzel kız, uzak evler, saksılar, danteller, otobüs garajları, solmuş posterler, karınca duaları, kuş uçuran sinema bekleyen ergenler, İspanyol paçalı şehirliler, davetsiz misafirler, sobanın yanındaki romanlar, yoksul ağaçlar, dik yollar, çarpık çatılar, Congulus, Mamak Sıkıyönetim Komutanlığı, tenhalar, geceler, muktedirler, usul usul koyulaşan bir yenilgi, her şeyin kullanılıp atıldığı bir dünya, uzun bir mektup, merhamet istemeyen bir kadın, dalgalı deniz, içli bir itiraf ve “cici kızın” isyanı, derin ve tatlı hazlar, kırık ve tutkulu sevişmeler, çarpışmanın novellası, her şey soğuk ve solgunken, yaprak yaprak açılan bir bahar aşkı, rüyanın musallat olduğu insanlar, veresiye espri satmayan komedyenler, bayramda el öpmeye kendi klonunu gönderen yeniyetmeler, ikinci köprüde intihar etmek yasaklandığı için üçüncü köprüye giden, oradaki kuyruğu görünce de intihar etmekten vazgeçen memurlar, fotokopi makinesinin ışığında görülen ekspresyonist rüyalar, aynı soyadının önünde toplanmış beş kişi, kırmızı bir şal, siyah bir hırka, Berber Kamo’nun dükkânı, Şerafet Bey’in saati, Küheylan Dayı’nın tabancası, yerin üç kat altında, küçücük bir hücrede dört adam, acının ve her şeye rağmen umudun yörüngesinde dönen bir kent, işe giden insanlar, dükkâncılar, işportacılar, işsiz güçsüzler, “bekâret esaret”, yarım yarım hatıralar, öğrenciler, gazeteciler, neşeli, meydan okuyan, direnen bir kadın, bir intiharın çevresinde, insanlar, aşk sakarlıkları, sevgi ihmalleri, hem filozof, hem fırlama bir oğlan, hikayeyi ve “karakteri” çevreleyen semt hayatı ve mahalle atmosferi, cenaze evleri, egzoz kokusu, ucuz filmler, bağıran televizyonlar, kanepeler, uğultulu fotoğraflar, şehrin ağrıyan mafsalları, radyonun dalga boyunda sıkıntı, yağmurluklu adamlar, yılın en kötü gününün en berbat saatinde yaşanan hortlak beyazlığında tesadüfler, gazete ilanları, hırlayan köpekler, tribün çocukları, paranormal domatesler, flaşlar, ürkek ve kasvetli zaman prelüdü, bozguncular, gençleşen ölüler, renkler, melodiler, edebiyat öğretmenleri, Yozgat’tan Ankara’ya gidenler, Ankara’dan Yozgat’a dönenler, böcüklü saksılar, hayırlı kısmetler, pabrikalar, yevmiya hesabı yapan ırgatlar, usul aksak evlerine varanlar, perzulaya yumulanlar, kalbi taş olanlar, okuyanlar, essahlı konuşanlar, erkek çocukların enerjik, hüzünlü, alengirli dünyası, işçiler, yoksullar, teyzeler, abiler, kolay ağlayan sert adamlar, taşra seyrekliği, mahallenin kalabalığı, kıskanç, gururlu, saf ergenler, zerre zerre büyüyen bunaltılar ve sırlı hayatlar, balkonsuz evin düğün gecesi ve gözlerini gözlerimize diken kargaları, güzel olmak isteyen alkolikler, berduşlar, kardeşler, zembereği boşalmış hayat memat ezberleri, tek gözlü geceler, yeraltının karın gurultusuna, belalı bir gündüze sarılan cuaralar, kenarların soluğu, dünyaya katlanamayan, kendine gömülen çocuklar, uzun merdivenler, flulaşan seyirler, yüzleşmeler, çok tanıdık gelen tuhaf şeyler, mantığa sığınan tekdüzelikler, bıkkınlıklar, birbirine benzeyen sokaklar, iç içe geçen rüyalar, “yazarsan kurtulursun”, çaresizler, gevezeler ve uzun suskunluklar, Kızılay, Sakarya Caddesi, SSK İşhanı, Dil-Tarih, Atakule, öğrenci evleri, beş lira için kalbinden adam bıçaklayanlar, on üç yaşında kızlara tecavüz eden, namus için en yakın akrabalarını vuranlar, kederli sözlerin, kurumuş gözlerin, tozlu yolların, saklanan mendillerin, içli kıpırdanmaların misafiri, cenazelerin duacısı, hikâyelerin sırdaşı, kentin kıyısında, geniş çöp sahaları ile sanayi bölgesi arasında kurulan bir gecekondu semti, bir gecede türeyen ve “alnında kara derin harflerle, fabrikalar, çöp ve rüzgâr yazılı” kondularda yaşananlar, yalnız yenilen yemekler, kuytular, bulanık camlar, parçalı bulutlu havalar, kalabalıklardan geriye kalan sessizlikler, beton tepelerin iniltisi, günün yorgunluğu, tutsaklık parçaları, daha dün “burada” olan ve hepsi birer hatıraya dönüşen evler, sokaklar, kitapçılar, kaybolan mazi, vinçler, kamyonlar, sahte ay ışığı, uykusuzluk, kötü rüyalar, mekânlar, sesler, alışkanlıklar, kayıplar, dertler, övünmeler, saçmalıklar, hırslar, hevesler, boşvermişlikler, öfkeler, sarhoşluklar, meraklar, hırpalanmalar, gülme nöbetleri, hayal kırıklıkları, halüsinasyonlar, terk etmeler, tehditler, davetler, vaatler, sorular ve hep sorularla birleşen halkalar, haneler, aileler, dualar ve beddualar, rekabetin, teşhirin, güzel ve mutlu görünmenin dayanılmaz baskısı, plaza-site-alışveriş merkezi üçgeninde sıkışmış hayatlar, aksayan, sakatlayan, eğri büğrü bir hal, azar azar azalan zaman, usul usul çoğalan hüzün, siyahi boşluklar, kısacık mutluluklar, uzun ve saklanan hatıralar, korkutan ve utandıran sırlar, birbirine dolanan arzular, hiç durmadan yağan yağmur gibi bizi kıstıran yorgunluklar, zamanın insafsızlığı, eksikliğin sıkıntısı, hayatın yeknesaklığı ve benzersiz coşkusu, uğultular, hepsi görünen ve hiçbiri anlatılmayan küçük ve büyük sırlar, bir yanıyla acılı bir yurt, bir yanıyla da sanki sürekli bir “yurtsuzluk” hali, Müthiş yoksulluk, kahredici imkânsızlık, derininden zonklayan yara, umursamayan “merkez”in dağlayan zulmü, çaresiz kalan dil, bütün bunları anlamaya çalışan yaşlılar, yetişkinler, çocuklar, ve onların “çocuk ölümleri”, karısını bir başkasından kaçırarak evlenen adam, karısının şimdi de bir başkasına kaçabileceği kuşkusu, bir türlü yaşadıkları yerden kopamayan, kendilerini orayı bekleyen deniz fenerleri olarak gören kasabalılar veya hiç kimsenin tanımadığı kıyıda köşede kalmış yazarlar, usul usul çöreklenen yavaşlık, yarım kalmışlık, mırıltılar, kokular, nar taneleri, karıncalar, pencereler, boş arsalar, zeytin taneleri ve yılanlar, hep hatırlanan, her cumartesi hatırlatılan genç ölümler, gecenin ortasında kelebek yumuşaklığı, dümdüz akamamış, bir yerlere takılmış hayatlar, tutkulu aşk hikâyeleri, tuhaf bir neşe, trajedi ile farsın dans ettiği bir mizah, bir kaçışın hikâyesi ve 12 Eylül’ün ardından gelen şarkılar, şehir içinde dünya turu, kalbin içinde kapı zili, aklın içinde sergüzeştler, kutu gibi evler, ebesinin örekesine çıkan sokaklar, yeteri kadar ölmüş insanlar, binalar yıkılırken, her şey hızla un ufak olurken, iğde ağaçları, atkestaneleri, eski resimler, ilaçlanması gereken böcekler, zamanın ruhu, Gezi’nin isyancıları, hürriyetleri için öksürenler, yerinde duramayanlar, küfredenler, ağlamayı unutmak için yumruğunu sıkanlar, İstanbul’dan bir yozlaşma manzarası, zenginlerden nefret edenlerin kurduğu tuhaf bir kulüp, acı çeken ve acıyı görmeyen kadınlar, erkekler ve diğer mahluklar, geçmiş denen büyük yenilgiler, gelecek denen belirsizlikler ve dik bir mezarlıkta yatan karnı aç ölüler, tiksinme, bulantı, öğürme, terleme, tükürük, istifra, açık kapılar, küçük tufanlar, uzayan yollar, bir dua gibi yağan yağmurlar, hatıralar, ayartan, kanırtan, küçülen, büyüyen karşılaşmalar, baştan ayağa saplantılar, bir çaydanlık gibi fokurdayan, dünyayı öpen, kahreden, sus pus oturan hikâyeler, geçmişin bulanıklığı, kırıklıklar, kabullenişler, gıcırdayan kapılar, boş fincanlar, galaksideki bütün gezegenler, küçük saadetler, bir türlü doymayan arzular, şehrin evleri, pencereleri, masaları, yanıp sönen cigaralar, dindar mahalleler, yokuşlu sokaklar; Halk Partisi, Demokrat Parti; akrabalar, komşular, Tom Miks ve diğer erkekler, zamanın ruhu, çıkışsızlığı, ümidi, ürkek dokunuşları, Haymana Ovası’nda, Tahran’da ve Cambridge’te geçen hayatlar, düzlük, tuhaflık, manzara, garip ve uğultulu, karlı, yağmurlu, fırtınalı bir İstanbul, hele gece olunca o karanlık sokaklardan gelip geçenler, yolcular, âşıklar, yarım kalan arzular, gidenler, kalanlar, usulca söylenen itiraflar, hiçbir mevsimin ısıtmadığı yalnızlıklar, durup dururken suskunlaşan kadınlar, çocuklar, dedeler ve diğerleri

….

 

Yol Kenarı | Pirselimoğlu ve Diğer Herkes

Bu bir film yorumu değil, film yazılarının yazısı olmaya çalışıyor. Yol Kenarı üzerine söylenenlerin bulanmış zihnimdeki yankıları.

Kafkaesk, kafkaesque, Kafka-vari, kesinlikle… İlk anılanın o olması, büyük ihtimalle açılışta boş bir odaya taşınmış dilenci bürokratın halet-i ruhiyesinden çağrışıyor. Odaların duvarları, gökyüzündeki bulutlar kişinin üstüne çöktüğünde de onun akla gelmesi doğal. Labirente sıkışmış bir fare, Kafkacı fare -kendisi değil, ortamı öyle. Benjamin, Bloch, Agamben Kafka’daki Yahudi mesiyanizmini tartışırken, yönetmen de başka bir yüzyılda benzer bir sonuca varır. Bu daraltıyı bir mesih genişletebilir, ama geldiği belli olmaz, geldiğini söylemez, kendinin de haberi yoktur, biz sonradan bakınca biliriz ancak.

Pasolini’nin Teorema’sında yabancının gelip burjuva aileyi tepetaklak etmesi gibi bir müdahale. Kosmos’daki yabancı, neydi o, evet mesih. Oğlumu iyileştir dediler. Ama o kadar da değil, o deliydi, buradaki mesih gayet aklı başında, kendine danışan ötekilere deli der: “delisin sen”, “anlamıyorum”. Kosmos’dakinin lûgatında “anlamak” kelimesi yoktu, duyumsuyordu her şeyi. Yeni mesih gayet analitik, mühendis olacak. Mesihlerden de delileri vardır, bazı ahaliler delirir, bazıları henüz delirmemiştir. Kosmos’un aksine bu kişi mekânın en sarih kafalı ölümlüsü. Milano ya da Kars’daki ahali henüz delirmemişti -ya da bunu fark etmemişti-, kendi hallerinde yaşayıp gidiyorlardı yabancı gelene kadar, şimdiyse herkes zaten onu bekliyormuş, kendini ispatlamasına gerek kalmamışmış. Yabancı olması yetmiş -ve de sırtında ya da ciğerindeki yara izi. İç hastalıkları, ciltte veya herhangi bir dokuda nasıl temsil edilir? İnsan yarasını göstermeden peygamber olamaz mı?

Mesih yalnız değil, deccal de var. Antichrist’da da vardı fakat o başka bir hikâye, buradaki referans kümesinde pek anılmıyor, oysa ki orman ve yeryüzüne ayaklarını basmış o ağaçların arasında anne karnı hissi tekrar ediyor -ağaç kovuğunda derin bir uyku. Belki Yedinci Mühür’ün satranç sahnesindeki karşılaşma yerelleştirilebilir: çay ocağını sabah henüz açmadan, yerleri silmeden gelen yüzleşme, ilk müşteri, tamamı dem olmak zorundaki ilk çay. Sudan çıkan, suya dönen, ölü ve diri adam mehdi ve deccalin karşılaşmasına çapak atarak, mülteci fikrini çağrıştırıp buharlaştırıyor, hâlâ ıslak. Fazla estetik, Pina Bausch’un çağdaş dans öğrencisini çağrıştıran bir figür ve uzun kazaklı. Kafka dediler, yüzü ve postürü Josef K. aktörü Anthony Perkins’e benzer mi? Ölüp dirilişindeki tekinsizlik, Norman Bates rolünde oğuldan anne oluşundaki gülüşü çağrıştırabilir, fakat o gülmüyor, yatakta doğruluyor, kaçıp gidecek. Bu adamı hiç anlayamadım, “eğlencelik değil felsefi sinemayı seven” birkaç kişi anlamışlar.

Çağrışımlardan uzaklaşmamak gerek, çağrışımlar hâli hazırda filmden yeterince uzaklaştırıyorken. Angelopoulos, pus ve Andreas Sinanos. Üç “s”, son kıvrım… Evlerden, çay ocaklarından, iç mekanlardan dışarısı görünmez. İçeriye sıkıştık: pencere varsa puslu, koridor varsa dar, oda varsa küçük çerçevenin tepesine kadar nesnelerle dolu bir kıstırıcılıkta. İnsan bu, hâlâ nefes alıyor, diğer duyularını kapatın: tizleşmiş sesler, kablosuz Metropolis süpürgesi ve bitmek bilmeyen uğultu. Türkiye distopyasında bir ara mekân olarak hamam. Yine de düğünler bitmiyor, devam ediyor. Görmesek de duyuyoruz bir yerlerde akrabaların taktıkları takıların yankısını. Çekip çıkarın babayı düğünden, iz sürücü geri döndü. Beraberinde hiçbir şey getirmiş. Soralım da gördüklerini anlatamayışını dinleyelim. Bir şey duyamadık, çıplak ayaklarla uzaklaşmasını düşünebiliriz. Büyük olaylar olan ve olmayan filmler: büyük olay nedir? Doğum, ölüm, düğün, aşk, ikinci ölüm.

Güneş yok, doğmuyor. Kuzey’e gidelim. O sıkışık odalarda, stilize akşam yemeklerine -sadece bir tabak, bölünmüş ekmekler, kaşıkla ekmek ekmek çorba içmek- bakalım. Akşam yemeğinde kadın kocasını zehirler, likör içerken adam karısını boğar. Domestik femme-fatale’ler ve bürokratlaşmış Amerikan Sapıkları ölümü erkenden getirdi. Adam karısını gömer, kadın adamı ne yapar bilmeyiz, önemsemeyiz, o hikâye adamın ölümüyle bitmiştir. Bu ölümlerin basitliği, şiddetsiz-miş gibi çekimleri Kuzey’in sinemacısından miras: Roy Andersson. Eğer her şeyin sonu buysa, yani insan birkaç tıksırışta ölüyorsa, neden bu mücadele? Bunu sorarlar, sorarlar, cevap alamazlar. Üzerine hep beraber düşünelim. Diğer Andersson imgesi: ayakta duran ahaliden toplu bakış ve tefekkür. Hep beraber yaptıklarıyla yüzleşme imgesi, tüm mahallenin yan yana gelip, ayakta bir tören toplaşmasıyla uzaklara bakışı. Bakışın nesnesi Andersson’da Avrupa’daki tarihî kıyımlara yönelirken, burada gösterdiği soyut bir kavram olan gemiye yöneliyor.

Eve geri dön. “Dönemin politik atmosferi”, “ülkenin karanlık bir alegorisi”, “taciz, kadın cinayetleri, derin devlet, umutsuzluk” hepsi iki renk, belli bir desibel, 120 dakika içinde. Ve de ses: sosyal, siyasal ve kültürel ilişkilerin, içinde boy vermekte olan film üretiminde ses estetiğine etkileri: Türkiye, Macaristan, Bulgaristan ve Yunanistan örnekleri. 80’lerde “Ses” filmi vardı işkenceleri “hatırlayan”, yakınlarda Abluka’nın ses tasarımı bu kadar mütecavizdi. Yine karanlıktı sokaklar, her yanda ateşler yanıyordu, arada tüfekler görünüyor, faili meçhuller oluyordu. Pardesülü bürokratlar, katiller, mafyalar güncel medyanın radarından uzaklaştıkça sinemasal imgelemde yaşıyor, söz alıyorlardı.

Biz altı kişiydik salonda. Hâlâ sokağa açılan bir nargile sinemasının teras katında, bilet fiyatına çoğunluğun almadığı bir patlamış mısırın dâhil olduğu bir sinemada. Filmin adı, ilk jenerik okunmuyordu ama anlamıyorum özellikle mi böyle bir yazı tipi kullanılmış yoksa netlik sorunu mu var. Film devam ederken ara ara sol alt köşede sarı arkaplan üzerine beyaz renkli kıyamet alametleri: “projeksiyon aşırı ısındı, dinlendirin, aksi takdirde yanabilir”. Sinematograf, sahil kenarında sonunu bekleyen ahaliye dâhil oluyor. O sırada ekranda sıra sıra ampüller yanıp sönüyor, gök gürültüsünün sesiyle raks ederek. Hepsi bir arada, kırmızı çıkış lambası, ekranda patırdayan lambalar, ihtiyar projeksiyon. Sarmal (immersive) sinema. Alarm ürkütücü hâle gelmeden antrakt imdada yetişiyor. “Sigara içen, tuvaleti gelen yoksa devam edelim, erkenden bitirelim”. “De haydi başladın bitir artık, az kaldı herhalde”. “Bir bu kadar daha var”. İki kişi eksildik, herhalde sahilde yürüyen o adam gelip mesihe Sartre’cı sorular sorduğu sırada oldu bu. Teslise uygun olarak üç kişi kaldık. Filmin sahte sonu, baş kahramanın göründüğü jenerik beliriyor, ışıklar açılıyor, diğer iki kişi çıkıyor, gölge oyununu oynatan salona giriyor: koltuklar arasında dolaşırken “Madem yemeyeceksin, niye alıyorsun?” diye dert yanıyor, bedava mısır vermenin diyeti diye düşünüyorum. Jenerik sönüyor. Film devam ediyor. Şeytanın ayrıntıda gizli olduğunu, tam da onu fark etmediğinizde ortaya çıktığını müthiş bir sinema izleyicisi deneyimine katık ederek gösteriyor, öyle X-Men post-credit’leri gibi sinsice değil, alelade bir biçimde. Sinemada ışıklar açılmışken ve mısırlar süpürülürken, sonsuz uykusundan uyanan Deccal de o mitik korkunçluğunu yitiriyor. Sahne 23 Nisan gösterisinde okunan şeytan ayetleri gibi bir hal alıyor. Jenerik başladığında görevliye soruyorum, “Bu yazıları sen okuyabiliyor musun?”, “Film pek net değildi, ayarlar doğru mudur?” diye. Usta projektörü ayarlayıp çıkmış, tuşlar nasıl kullanılır bilmiyorum, bilmiyoruz, o kendi kendine oynuyor, müdahale edemiyoruz, hem zaten sinema dediğinin yazı okumakla ne alakası var, olup biteni seçmek yeterli olabilir. Her yorum, miyoptur neticede.

Geceye aşinalık radarının uzağında oldukları için, zaman kısıtlılığından, davet edilmeyen ya da davete icabet etmeyerek katılamayanlar oldu, onları anmak boynumun borcudur: Tsai Ming-liang, Bela Tarr, Andrei Tarkovsky, Robert Bresson, bazı avangart Yunan sinemacılar, Ray Bradbury, George Orwell selamlarını iletiyor.

Meskenim yittiğinden hep uzaklara gidiyorum referansları aramaya. Son olarak, en bariz müzikal ve filmik referansı kendi meşrebimde uzak öznel okumamda anmak isterim. 80’lerde köylerde Selamsız Bandosu devlet erkanını beklermiş. Bu da yine safi bir yerel tema değil elbet, Dürrenmatt’ın “Yaşlı Kadın’ın Ziyareti”nde Claire Zachanassian da ahali tarafından böyle beklenir -ve fakat gelir- idi. Avrupa’da gelen, Türkiye’de gecikmiştir, meşguldür, umursamaz. Beckett’in karakterleri de bekliyordu ama bekleyen bekler, beklenen gelmezdi. Bekleyiş ve unutuşun hikâyeleri 20. yüzyılda anlatılırmış. Bekleyenlerin kaybolduğu baki değilmiş. Sinizmin geldiği noktada artık bekleyenler de buharlaştı. Karşılayan bando da yok ortada. Karşılayan bizler ne zaman yok olacağız? Zaten çoğumuz kayboldu ortadan, olur da bir şeyler oluverirse, o olacak olanı karşılayacak kimse kaldı mı? Kalmasa da, her son bir umuttur, her başlangıç bir kuşku diyorlar.

Sinema “köşe” yazarlarının bu filmle ilgili yazılarını tararken, aynı hafta vizyona girmeleri sebebiyle vizyon değerlendirmelerinde Yol Kenarı ve Han Solo’yu Chewbacca fotoğraflarının altında yorumlamaları zihnime iki filmi beraber kazıdı. Aslında yazıyı tamamen silip, “Yol Kenarı’nı, ışın kılıçlarının yerini kafaya sakince dokunmanın, uzay araçlarının yerini dev bir geminin aldığı bir öte evrendeki tükenmişlik günlerinin aldığı; Tansu Biçer’in Anakin, Haydar Şişman’ın Darth Vader’ı canlandırdığı yeni bir fantastik estetikle hatırlamak istiyorum.

Taner Birsel yüzündeki yara izlerini Ahlat Ağacı’nda Doğu Demirkol’a devretmiş fakat devlet görevini teslim edecek birini bulamamış, memlekette onun karakter yükünü taşıyacak pek fazla oyuncu yok. Önceden intihar eden karısının “ben şu gün öleceğim” demesini anlayamıyor ya da kabullenemiyordu, aradan geçen yıllar onu artık karısını öldürüp gömülüşünü izleyebilecek soğukkanlılığa taşımış. Değişen, dönüşen, gelişen Türkiye.

An ve Deneyime Dair Videolar

Bunlar aslında sadece “ara ara izlediğim” videolar. Onları toplayarak genel bir isim vermekte zorlanıyorum, bir başlık yazmayı deneyince böyle bir başlık çıktı. Geneli eş dostun “izle seversin” diye ilettiği şeyler. Böyle de bir dostça bağları var herhalde. Günümüz sosyal paylaşım ağlarında hiçbir video, film, görüntü, çekim vs. kişinin özel alanında sıkışmıyor, hemencecik paylaşılıyor elbet ama bazı imajlar herkesle değil, belli ağlarla paylaşılıyor. Sokakta birden röveşata atmaya çalışan adam herkesle paylaşılabilecek bir deneyimi çalıyor kişiden (röveşatacıdan) elbette, fakat bazı diğer imajlar, küçük ve görece kapalı özel ilgi ağlarına bir yerlerden sızıyor, belli bir çevrede paylaşılıyor -bu “ortaya paylaşmaya” göre daha incelikli mi ki?-.

Aslında bu videoları neden sevdiğimi, sürekli beni çağırdıklarını düşünüyorum ara ara. Belli ortaklıklar keşfediyorum aralarında ama yine de tam emin olamıyorum. Bir araya derleyip baktığımda belki o ortak olanı, sapanı bulmaya yaklaşabilirim.

Paolo Nutini – Iron Sky [Daniel Wolfe]

The Blaze – Territory

IAMX – After Every Party I Die [Gökhan Toka]

Keny Arkana – Fille Du Vent

Flying Lotus – Until The Quiet Comes [Kahlil Joseph]

Kutiman – Inner Galactic Lovers

Synesthesia [Terri Timley]

Reykjavíkurdætur – Hæpið [KEXP]

DJ Mehdi – Signatune

Kardeş Türküler & Tahribad-ı İsyan

Bonobo – Cirrus [Cyriak]

Dünyanın Sonuna Yürümek

Thoreau’nun ‘Yürümek’ metnini okurken ve kadınlar gece yürüyüşündeyken aklıma bir soru takıldı. Amerika’nın keşfinden önce, sıradan insanların içinde yaşadıkları dünyanın sınırlarına dair çok net fikirlerinin oluşmadığı zamanlarda, acaba birileri tüm yaşamını bırakıp, acaba bu yolların sonu nereye varıyor diye yola düşüyorlar mıydı? Sermaye destekli, sömürgeleştirme amaçlı keşifler değil de, etrafını merak eden, hali hazırdaki bilimsel bilgiye haiz olmayan insanların (mesela, bir bunalma anında ailesi ve çevresindekilerden uzaklaşan birisinin) her şeyi bırakıp yola düştüğü oluyor muydu?

Lokanta ve Kuaför

Hülya dört yıldır çalıştığı erkek kuaförü ve bakım merkezinde bir adamın serçe parmağını kesti. Dükkanın sahibi de onun kalan aylığından müşteri memnuniyetsizliğini keserek, 400 lira verip işten çıkardı. Bir buçuk hafta boyunca müşteriler manikür, pedikür ve baş masajı hizmetlerinden mahrum kaldılar. Epey müdavim kadının cep telefonunu istedi, verdiler mi bilmiyorum.

Biz lokantacılık sektöründeyiz. Böyle sorunlar bizim dükkanlarda olmaz, yakın temas yok sonuçta. Bazı meslekler tehlikeli. Aynı sitede çalışınca tanık oluyoruz ister istemez. Bana ertesi gün, kargocu çocuk anlattı. Olayın öncesinde bu parmaksız herifi duymuş, “ben de senin ayaklarını göreceğim” diye sıkıştırıyormuş Hülya’yı. Bağrışmalar da duyduğunu söylüyor. Aletiyle dıt dıt yapmış da öyle kesilmiş.

Otoyolun karşısındaki BaharKent sitesinin kuaförü işe aldı Hülya’yı, büyük cesaret vallahi. Kadının portföyü var, orasına eyvallah ama böyle bir olaydan sonra… Tanıyan, bilen insan elini ayağını emanet edemez.

Bizim meslek yine iyi. Yakın temas yok. Ciğer al, bulgur ver. Kola getir, tabak götür. Gerçi bizim lokantada da çorba yapan bir kadın vardı. Bundan sekiz sene önce, getir götürcü elemanın üstüne kızgın ayçiçek yağı fırlatmıştı. Ama o kadına deli diyorlardı zaten. O da işinde iyiydi. Güzel işkembe yapardı bak, sonra millet birkaç ay sorduydu sizin çorbacıya ne oldu diye. Demekki mesele çok da yakın temasla ilgili değil aslında düşününce. Deli, her yerde deli.

Yenibosna Metrobüs Üstgeçidi

yenibosna-metrobus-ust-gecidi

Üst geçitteki yaylanmaları sabah akşam hissediyorum. Fakat başka çare de yok, tek (yakın) geçiş burası. Bu geçit, bir “bir metrobüste yolculuk etmek için yeterli hayatta kalma kabiliyetleriniz var mı?” sınaması gibi. İnsanların bir kısmı burada eleniyor, planladığı seyahatten vazgeçip evlere dönüyor, işinden direkt bu noktada istifa edip bir balıkçı kasabasına yerleşiyor ya da ileri ve geri gitmeden direkt bulunduğu yerde obasını kurup yeni bir hayata adım atıyor. Zamanla bazıları geçit üzerinde küçük esnaflık, tarım ve hizmet sektörü gibi alanlarda iş kurup yerleşik hayata geçmeyi başarabiliyor. Geçit aynı zamanda yoğun bir ticaret yolu olduğu için, sağda solda metrobüsle seyahat eden insanların ihtiyaçlarına cevap verecek, yeni gelişen iş kolları var. Telefon kılıfı, kulaklık, bazlama sandviç, gözleme, biber gazı fıs fısı ve parfüm satışı en gözde meslekler. Duvarlarda, bu üstgeçitten geçen, nesiller boyu burada yaşayanların bulundukları sürelerde duvarlara yazdığı ve çizdiği tarihi kalıntıları, siyasi sloganları, #şiirsokakta şiirlerini de okuyabilmek mümkün. Dolayısıyla, böyle değerli, ülkemizin ekonomik, sosyal ve kültürel hayatında önemli bir tarihsel yeri olan Yenibosna Metrobüs Üstgeçidi için belediyemizden bir onarım çalışması bekliyoruz. Biz de bu sürede üzerimizde yaratılmaya çalışılan kitlesel korku psikolojisine kanmayıp, üstgeçidimizi birbirimizi itip çekmeden kardeşçe kullanmaya devam edeceğiz.

Beynimdeki Otobüs

Ne kalabalık bir yol, sarı taksiler, sarı olmayan arabalar. Git dersin, sadece senin için gider. Dizim ağrımazken özenmem bu züppelere. Ama bu otobüse yetişirsem körüğünde kurban keserim. Camdan görünen sarı hırkalı kadının alnına da bir parmak kan çalarım. Takunyalı köleler, kürek çeken esirler, kırbaç yiyen atlar… Sen beni it, ben onu, hep beraber doluşalım. Mavi borulardan sarkalım. Kolay gelsin kaptan, cevap yok. Aynayı kapatmayalım. Kavimler göçü, haçlı seferleri, mevsimlik işçiler, botlarda mülteciler… Siz oturanlar, ekrandan akan dünya sizin. Biz ayaktakiler, radyolara talimiz. Şimdi kıçımı bir yere yaslasam bile, durun, birisi kalktı. Tüm koltukları kırınca, eşitleneceğiz.

Kalabalık Otobüste Temas

Dii ruu. Otobüse kartımla giriş yaparken itiyorlar, sırt çantalı gence arkadan sarılıyorum. Beş gün önce Samsun’da bir koşuda, ihtiyar rakibimi yakalayayım diye yüklenince dizimi sakatladım. Merdivenleri çıkarken ve yokuş inerken ağlıyorum, düz yolda yürürken derin nefesler veriyorum, toplu taşımada insanlara sarılıyorum. Hüzün, macera ve aşk dolu günler geçiyor.

“Kardeşim önüne baksana.” dedi.

“Arkadan itiyorlar.” dedim.

Bu otobüsü seçmeme sebep olan gazeteli, gözlüklü ve sarı hırkalı yaşlı kadını orta kapının arkasında koltukta buluyorum. Yanına gitmeye çalışmıyor gibi etrafıma bakarak fotoğraflar, okey taşları, radyo istasyonlarıyla dolu koridoru aşıyorum. Önündeki mavi demiri tutmak için uzanırken elim az önceki çantalı gencin beyaz kulaklığına takılıyor. Önce sarıldık, sonra konuştuk, şimdi yanlışlıkla tasmasından tutup kafasını demire vurdum.

“Kardeşim öldürecen mi bizi?” dedi.

“Dizim ağrıyor.” dedim.

Fırlayan kulaklık, müziği özgürleştirdi. Bir dere ve yayladan bahseden türküsü yaşlı kadının ilgisini çekti. Ablasının bu türküyü çok sevdiğini söyledi, çocukla biraz memleketleri üzerine söyleştiler. Diğer yolcuların homurdanınca kulaklıkları paylaşarak mırıldanmaya başladılar. Keşke o şarkıyı ben dinleseymişim, not ettim, belli başlı türküleri öğrenmeliyim.

Selim’in Tutkusu

Rahmetli Selim Abi’ye, balık meraklısı dostları ince davranışlarından dolayı Misina Selim derlerdi. Balık tutmayı hiç sevmedi. Fakat bir süredir misina tutmaya teşneydi. Ömrü boyunca evlilik yüzüğünü bile takmamış, insanların takılarına dikkat kesilmemiş olsa da, bir haftadır rüyalarını süsleyen kolyeyi dizebilmek için uğraşıyordu.

Doktor raporuyla sendikadaki görevinden beş gün izin aldı. Gündüzleri yerel antika ve sosyete pazarlarını gezdi, üreticiyle bizzat görüştü. Pazardakiler tezgahları toplarken, yardım etti, malzemeyi bedavaya getirdi. Güneş batınca, kızının masa lambasını balkona taşıyıp adını o gün öğrendiği taşları yirmi metrelik misinasına dizerek kolyeler yaptı.

Mahalle eşrafı bu hevesiyle dalga geçtiğinden, yumruk yumruğa kavgaya bile tutuştu. On beş yıllık komşusu Cemil’in kaşını yardı ama şimdi sorsanız hatırlamaz, aklı taşlarda. Yanlış bağladığı, gözüne hoş görünmeyen her otantik taşta büyük bir hınçla misinayı kesip atıyor, masayı dağıtıyor, dizmeye sil baştan başlıyordu. Hayali, kursun son haftasına elinde başyapıtıyla gidebilmekti.

Son gecenin sabahında, ezan kulaklarında, kehribar, dişbudak beyazı ve antrasit grisini peşi sıra koydu. Kolyeden çok çember şeklinde bir sigaraya benziyordu. Misinasından dişiyle bir nefes çekip ağır ağır sıraladı. Çirkin şekle bakarak kahkahayı patlattı, aradığını bulmuştu.

Kahverengi takımını giydi, malzemelerini poşetlere, kolyesiniyse bel çantasına dikkatlice yerleştirdi, kursun yolunu tuttu. Plastik tezgahını bu kolyeye göre dekore edebilmek için erkenden çıkmıştı…

O sırada Cemil’in gece boyunca rakı şişesini boşaltıp, balık kovasını dolduramadan eve döndüğünü, dalaştıkları durağın önünde rastlaşacaklarını bilseydi, yine de erken çıkar mıydı? Bence çıkardı, çünkü aklı sadece taşlardaydı.

—o—

Türkçe öğretmeni zorlukla okuduğu el yazısından kafasını kaldırıp kravatını dişleyen öğrencisine baktı.

“Yavrum, kuzum, bu kaçıncı… Neden böyle şeyler yazıp arkadaşlarının çantalarına koyuyorsun? Bak sınıfta kimse seninle konuşmuyor artık, korkuyor çocuklar. Kaç kere okuldan atılmanı istedi veliler, ben durdum karşılarında. Ama benim gücüm de bir yere kadar yeter. Fatih arkadaşın mektubunu annesine okutmuş. Daha kırkı çıkmadı kocasının. Okurken bayılmış. Neden dalga geçiyorsun insanların acılarıyla? Tekrar yaşatıyorsun bu anları onlara?”

Çocuk kravatını ağzından çıkardı. Silgisini kayın ağacından yapılmış sırasına sürterken ağlamaklı sesiyle kekeledi:

“Dalga geçmek istemiyorum öğretmenim. Onları anlıyorum, onlarla konuşmak istiyorum.”