Emily Reynolds – Kendimi İmha Etmek İçin İçiyorum (Çeviri)

Gazetecilerin kendi hayatlarına dönüp baktıkları alkolizm denemeleri ilgimi çekiyor. Çeviriden anlamam, daha önce William Leith’in “İçkinin hayatımı teslim almasına nasıl izin verdim” yazısını çevirmeye çalıştım. Şimdi de meseleye daha olumlu bir yerden yaklaşan Emily Reynolds’un yazısını çevirmek istedim. Metinle yakınlaşayım diye… Aradaki perspektif farkı herhâlde Trainspotting ve Requiem for a Dream arasındakinden birazcık daha kısa ve çok daha sorunsuz. İki yazının yazarlarının ortak özelliği, gayet iyi işleyen alkolikler (high-functioning alcoholic) olmaları, özgeçmişleri epey parlak. 20’lerindeki Reynolds’ın bu metindeki düşünceleri yıllar içinde değişmeye teşne olabilir çünkü alkolizme giden yol ile ilgili üç ana kaynak olarak andığı biyoloji (genetik), toplumsallık ve psikoloji alkolizme giriş ve çıkış için önemli bir diğer bileşeni içermiyor: fizyoloji. Elbet yıllar sonra yeni bir metin yazdığında, o, başka birinin yazdığı başka bir metin ve hayat anlatısı olacak. Belki de sabit kalır bir Demirkubuz karakteri gibi. Neyse, hamiş vakti: bu yazıyı çevirmeye çalıştığım birkaç gün içinde bir yandan da Sharp Objects izliyor olmak beni yine kör kuyulara sürükledi, sürüklüyor.


Kendimi İmha Etmek İçin İçiyorum

Bırakmak çok kolay, yine de imkânsız gibi geliyor

Emily Reynolds, 27 Ağustos 2018, Medium

(Metnin aslı)

İlk defa sarhoş olduğumda -gerçekten sarhoş- 14 yaşındaydım. Aylardan yazdı, tek başımaydım; annem hemşireydi ve günde 16 saat çalışıyordu, beni yapacak hiçbir şeyin olmayan bir evde yalnız başıma bırakıyordu. Herhalde başka bir genç bu kazara özgürlük içinde alem yapmaya başlardı. Ben, basitçe hiçbir arkadaşı olmayan ben, başımı belaya sokmadım -en azından o zamanlarda aşikar olacak bir belaya.

Rutinim basitti. Sabah 9’da kalkar ve bilgisayarı açar, karanlık ve soluk çalışma odasında, gece yatma vakti gelene kadar yabancılarla konuşurdum. Bir gün içki içmeye karar verdim.

Ailemin alkol dolabını açmaya beni itenin ne olduğuna dair hiçbir fikrim yok. Bildiğim tek şey bunu bir zorunluluk gibi hissettiğim; içmek hoşuma gitmedi, daha ziyade bir mecburiyet ya da garip bir sorumluluk hissettim. Öylesine bir yudum almadım, uçarı bir şekilde keyiflenmedim, bu eylem bana bir kuralı yıkmanın yasadışılığının heyecanını da vermedi. Yavaşça ve angarya bir işmişçesine neşesizce lıkırdatarak içtim, ta ki birkaç saat sonra annemin oturma odasının pencere camına ısrarla vurmasıyla uyanmama dek. Ben sızmışım, o da anahtarlarını unutmuş. Beni yatırdı, bir daha bunun hakkında konuşmadık.

Hâlâ hayatında ilk kez partilerde sarhoş olmuş arkadaşlarımı kıskanırım, büyük kardeşlerinden şeftali schnapps şişeleri ya da köpek öldüren şarap çalmış, rutubetli çimenlerin üzerinde kendilerinden geçmişlerdir; aşırı eğlenmekten dolayı hastalanan bu kişileri çok kıskanırım. O zamanlar, içki içmek benim için bir eğlence olmadı -zevk ve keyif de yoktu. O günlerde farkına varmadığım -hem içme arzum hem de bu konuda nasıl davrandığım ile ilgili olan o- şey, hayatımın büyük bölümüne hükmeden ve bağımlılık hakkında çok şey anlatan, kayıtsızlığa dair sonu gelmeyen bir arayıştı.

Benim için hiçbir yere varmamanın en hızlı yolu

Eğlenmek istemediğim için, başka hiçbir şey hissetmek de istemiyordum. İstediğim, olduğum her şeyden tamamen sıyrılmaktı: imha olmak ve tekrardan inşa etmek. Bireyliğimin en temel hâline indirgenmek, mutlak boşluk olmak istiyordum. Bedenimden bir şekilde ayrışmak, mümkünse var olduğumu unutmak istiyordum.

O noktaya acıyla da geldim, tıbbi malzeme kutusundan çaldığım neşterle tenimden şeritler keserken; sonraları uyuşturucu ve seks ile, ve kendimi aç bırakarak. Ama içmek daha hızlıydı -ve hâlâ, bugün de, benim için hiçbir yere varmamanın en hızlı yolu.

. . .

Garip bir şekilde, bana alkol ile ilgili çok fazla şey hatırlattığı için bir mouse pad aldım. Bir Louis Wain baskısı —bir masanın etrafında duran beş kedi, küçük kapları içmek için dolduruyorlar. Kedilerin bazıları oldukça sevimli, yüzlerine düzmece bir sırıtma iliştirilmiş. Ama iki tanesi manyakça duruyor, süte bakarken tamamen kafayı yemiş gibi.

Eğer bunlar romantik şeyler gibi geliyorsa, sebebi öyle hissetmemdir —gerçekten bunaltıcı bir takıntı. Yedi ay ayık kaldıktan sonraki ilk içkim, aşık olmak gibiydi. Bir arkadaşımla akşam yemeğine çıkıp birer bardak şarap içmeye karar verdik —sadece bir bardak. Bir şişe aldık, sonrasında kendi payımın sonuna geldim, bir çocuğun gazoz içişi gibi kana kana içtim. Başım döndü, hakikaten yükselmiş hissettim —sanki ilk buluşmadaymışım gibi. İçkimi bitirdim. Restoranı terk ettiğimizde, bir an duraksadım ve onun bardağının dibindeki tortuyu da içtim. İğrençti. Erotikti. O an, hayatımda o güne kadar yaptığım her şeyden daha mantıklı geldi.

Heyecanın bir kısmı da risk, elbette, başınıza gelenlerini umursamamak —hasta olmak, canın yanması, hatta ölmek. Tekrar içmeye başlamamdan aylar önce, yiyeceğimiz yemeğin kuliner değerine ikna olmayan bir adamla steak tartare yerken, şeylerin birincil olarak keyif vericiliklerinden değil aynı zamanda risklerinden de keyif aldığımı fark ettim. Ağzımdaki çiğ etin tadını ne kadar seviyordum, ya çiğ yumurtanın? Bana ne kadar lezzetli geliyordu, gerçekten? Peki ya bu zevkin ne kadarı yediğim şeyin beni hasta edebileceği fikriyle ilgiliydi —basit, alelade bir şekilde hasta edebileceği? Belki de bu gibi riskleri alan bir insan olduğum fikrini sevdim.

Bu aynı zamanda da eğlenceli! Sıkça kayıtsızlık hissine düşüyorum, evet, ama bu bir öte yandan da neşenin olmadığı anlamına gelmiyor: Asla iki üç içkiden sonra, sokakta bir partiye, buluşmaya ya da bir pub’a giderken, umut ve imkânlarla dolu o geceyi, özellikle, daha fazla alkolü düşünürken içinde olduğum ruh hâlinden daha iyi hissetmedim. Simya tuttuğunda — hâlâ kontrol elindeyken, daha çok içkinin geleceğini ve seni hiçbir şey ya da hiçbir kimsenin durduramayacağını bilirken— gerçekten büyülü bir durum oluyor. İçmek seni yaşamın vahşi kalbinin içine yerleştiriyor: Yozlaşmış, duyumsal ve özgür hissediyorsun, tüm sinirlerin zaptedilemez bir feral enerjiyle doluyor.

Yine de çaresiz, huzursuz bir heyecan, sabah işe gideceğini hatırladığın bir partide olmak gibi, yarım saat içinde terk etmen gereken bir otel odasında sevişmek gibi, yazın bütün o güneşi altında güneş kremsiz yatmak gibi, yanacağını bilmek fakat ânı da korumaya çalışmak istemek, teninin sıcaklığının tadını çıkarmak. Bir şeyden çıkabilecek şeyi sonuna kadar çekmek için yapılan doyumsuz bir baskı —teninin tamamına sokulan o somut, yükselen delilik.

İçki içtiğin için uğultuyu da, harareti ve heyecanı da hissediyorsun, o tanıdık parıltı boğazında başlıyor ve yavaşça bütün bedenine yayılıyor. Yüzün kızarıyor; kalçaların ateş saçıyor, omzundaki altın rengi saçların güneşte parlıyor. O ânın sonsuza dek süremeyeceğini biliyorsun —sonsuza dek sarhoş kalamazsın, hayatını bu şekilde yaşayamazsın — ama aynı zamanda duramazsın da, bunu elinden bırakamazsın. Bir battaniye gibi ona sarılırsın, seni terk etmeye, gitmeye çalışan bir sevgilinin bacağı gibi.

. . .

Alkol sana ne yapıyor, tam olarak? Şişiriyor ve lekeler bırakıyor, tenini kuru, kızarık ve kabarık hâle getiriyor. Organlarına zarar veriyor, birden ve rastgele bir biçimde, sebepsiz ve habersiz yere bedenine sancılar saplıyor. Tüm sabahları imkânsız kılıyor, daimi bir akşamdan kalmalık hâli, kalınan bir akşamı ortadan kaldırıyor, artık uyandığında hep sanki birkaç araba çarpmış gibi hissetmeye uyum sağlıyorsun. Sabahları yemek yemek için fazla hasta hissediyor, o yüzden akşamları saçma derecede fazla tıkınıyorsun.

Alkol aynı zamanda arkadaşlıklarına da zarar veriyor, insanların senden bıkmasına sebep oluyor. Kötü kararlar vermene ve aslında unutmaman gereken şeyleri unutmana yardımcı oluyor. Seksi mahvediyor: seni pasaklı ve çekici olmayan bir hâle getiriyor, ya da basitçe, sızmana sebep oluyor. Alman gereken ilaçları almıyorsun. Mesajlara cevap vermeyi unutuyorsun, ya da daha kötüsü, kin dolu, fazla içten veya ayık olduğunda hissediyor olsan bile o anda yanlış ifade ettiğin ya da dönüşü olmayan bir tutkuyla yazdığın mesajlar gönderiyorsun. Kimliğin olmadan sana hizmet vermeyeceğini söyleyen market görevlisine çıkışıyorsun, sokakta sevdiğin insanlara bağırıyorsun ve sonunda neden sinirli olduğuna dair hiçbir hatırân olmadan uyanıyorsun. Arkadaşın o gün eve erken dönmek istediğinde ya da daha fazla içmek istemediğinde tedirgin oluyorsun. Eğer içkin biterse ve daha fazla alman mümkün değilse, panikliyorsun, hakiki bir varoluşsal korku boğazının etrafını sarıyor. Seni tehlikeye sokuyor ve birinin yardımlarına karşı çok acımasız ve dobra kılıyor.

Henüz bilmediğim şey, içmenin beni öldürüp öldürmeyeceği

Aynı zamanda seni çok temelden değiştiriyor. Bazı çalışmalar alkolizmin, tıpkı travma gibi, nöral yollarını baştan sona değiştirdiğini iddia ediyor: Alkol beynini yeniden yapılandırıyor, nöronlarında seni içmeye devam etmek zorunda hissettiren örüntüler kuruyor.

Bağımlılık, çoğumuz için, kendimizi dönüştürme arzusuyla başlıyor: kendimizi yeni bir şey ya da yeni birisi olarak biçimlendirme ve kaçınılmaz olmadığını umduğumuz o diğer kısımları reddetme. Ve bunu başarıyor: Kemiklerini, kanını, beynini değiştiriyor. Umduğun dönüşüm bu değil, ama yine de oluveriyor.

. . .

Ben şanslıyım. 26 yaşındayım, yani genç yaştayım. Sıkı çalışıyor, iyi iş görüyorum. İçki yüzünden işe gidemediğim ya da çalışırken sarhoş olduğum bir durum hiç olmadı. Asla bir teslim tarihini kaçırmadım, en dibe vurduğum anlarda bile. Bir ultrasonda karaciğerimin zarar gördüğü ortaya çıktığında, çok geç kalmadığımı, eğer istersem bunu düzeltebileceğimi söylediler. Ben de, hayati bir şekilde, yardım almaya dair yetenekliyim: İyileşmenin ne demek olduğunu ve oraya varabilmek için neler yapmam gerektiğini anlıyorum. Bunu daha önce de yaptım, şu anda da yapmaya devam ediyorum.

Henüz bilmediğim şey, içmenin beni öldürüp öldürmeyeceği. Beni baştan çıkartan bu: İyileşmek hem çok kolay hem de imkânsız. Sonuçta, içki içmemekten daha kolay ne olabilir? Eve giderken iki şişe şarap almayı bırakmaktan? Arkadaşlarınızla aynı hızda içmekten, dört durak gittiğiniz bir yolculukta yanınıza matara almamaktan, buzdolabına şarap almak için her gittiğinizde bardağınızı ağzının son noktasına kadar doldurmamaktan?

İçmek sizi bencil, sevgisiz ve kaba yapabilir, önceliklerinizi sizi tanınmayacak hâle getirecek kadar yer değiştirebilir, sizi alçak, vurdumduymaz, zalim, düşüncesiz ve zor bir insan yapabilir. Çoğu zaman da bu bir seçimmiş gibi gelir: o şeyler olmayı, yaptıklarınızı, gerçekten söylememeniz gereken o şeyleri söylemeyi siz seçmişsiniz gibi hissedersiniz.

Yine de durmazsınız. Şaraplarla dolu reyondan sepetiniz boş geçemezsiniz. Birisi tek değil de duble ister misiniz dediğinde, “yok, teşekkür ederim” demezsiniz. Arkadaşınız tuvaletteyken barda bir shot daha atarsınız. Biriyle beraber yemek pişirirken o kişi arkasını döndüğünde şişeden bir yudum alırsınız. Marketten ekşimiş, alkol kokan nefesinizi saklamak için sakız alma amacıyla yolunuzu uzatırsınız. Bağımlılık bazen pasif hissettirir, sanki sizin başınıza gelmiş bir şey gibi. Ama bazen de aktiftir. Bazen kurban değil de fail sizsinizdir. Bazen, zararı yaratan bizzat sizsinizdir.

Korkunç olan şeyse, tedavinin mümkün olmasıdır, erişilebileceğini bilirsiniz. Onu gördünüz! Ona dokundunuz! Bizzat deneyimlediniz. Buluşmalara gidersiniz, doktorunuzu görürsünüz, terapistinize nasıl hissettiğinizi anlatırsınız. Aşık olduğunuz kişilerin nasıl ayık olmayı başardığını ve bunu devam ettirdiğini; arkadaşlarınızın, zorlu adımlarla, nasıl daha iyiye doğru gittiklerini izlersiniz. Belki siz de iyileşirsiniz; bir haftalığına, birkaç aylığına, bir yıllığına. Belki onun bıraktığı boşluk yavaş yavaş başka, daha iyi şeylerle dolar. Belki de neden tekrar içmeye başlamak istediğinizi ifade edemezsiniz, kendinizden hâlâ neden bu kadar uzakta olduğunuzu anlayamazsınız.

Bunu çözmeye çalışabilirsiniz, bunu yapan ilk kişi de olmazsınız. Bağımlıların doğuştan mı yoksa sonradan mı böyle oldukları epey tartışılmıştır, hem bağımlıların kendileri tarafından, hem onlar üzerine çalışanlar hem de onları sevenler tarafından. Bazı çalışmalar alkolizmin belirli genlerle ilişkili olduğunu iddia eder, biz de alkol problemi olan bir ebeveyn veya kardeş sahibi olmanın aynısını yapma ihtimâlini artırdığını biliriz. Travma — tecavüz, şiddet, çocuk istismârı — da çeşitli madde bağımlılıklarına eğiliminiz üzerinde etkilidir. Biyolojik, toplumsal ve psikolojik etkilerin sert bir karışımının alkolizme katkısı olduğu söylenebilir.

Bunları nasıl yorumlamalı? Hangi anların bir anlamının olduğu, hangilerinin olmadığını, süregiden akıl sağlığımda yer eden kayar kapıları nasıl çözebilirim? Travma yaşadığımı biliyorum; ailemde bağımlılığa meyil olduğunu biliyorum; büyük annem, babamın annesi, alkolik ve uyuşturucu/ilaç bağımlısıydı. Bir keresinde eve arkadaşlarıyla geldiğinde, babam onu koridorda sızmış hâlde bulmuş. Bu olaydan sonra, onun evde sarhoş mu ayık mı olduğunu bilemediğinden, eve insanları davet etmeyi bıraktı.

Babamın kardeşini, halamı aramalıyım, bunun hakkında konuşmak, bununla ilgili bir hikâye üretmeme yardım etmesi, bu sayede de kendimin neden bu şekilde olduğumu açıklayabilmemi sağlamak için. Hikâyeyi ete kemiğe büründürmem anlamına gelir bu, bu hikâyeyi kendime ve diğer herkese anlatmak için heybemde taşıyabilirim. Olup biteni anlamlandırmama yardımcı olur.

Yine de bunu yapmaya kendimi iknâ edemiyorum. Bunu yapmak bir nevi kaçınılmazlık hissini davet edecektir, ve bunun kaçınılmaz olduğunu hissetmek kendimi buna tamamen teslim etmem anlamına, bir çeşit ölüm anlamına gelecektir. Bu da tabiatı gereği kaotik olan bir şeye düzen dayatmak gibi olur. Düzleştirici bir etkisi olur, hayatın kendisini başı, ortası ve sonu olan bir hikâyeye, bir anlatı arkına çevirmek anlamına gelir. Birinci sahne: kuruluş. İkinci sahne: yüzleşme. Üçüncü sahne: çözülüş. Karman çorman bir şeyi düzenli hâle getirmek çekici bir beklenti ama çözülüş gerçek hayatta nadiren filmlerde olduğu gibi gerçekleşiyor.

Keza, neden içtiğim sorusuna yanıt aramanın bir anlamının olmadığını da fark ediyorum. Aynı şekilde, kendinize neden neşeli olduğunuzu, neden içten olduğunuzu ya da neden matematikte iyi olduğunuzu sorabilirsiniz. Kim bilir neden neşelisiniz, öte yandan, işi özünde, kimin umrunda ki? Öylesiniz işte. Ben neşeliyim, içtenim ve akıllıyım. Aynı zamanda, ne sebeptense, alkoliğim.

Agamben, Utanç Fikri

I.

Antik dünyanın insanı, ne sefalet duygusunu bilir ne de son kertede insanın talihsizliğinden tüm azameti söküp alan şansı. Elbette neşe, ϋβριζ gibi, her an tersine dönüp en acı yanılsama haline gelebilir; işte tam o anda trajik araya girer ve sefalet ihtimalini bertaraf etmek için kahramanca müdahale eder. Antik insanın kader karşısında yaşadığı başarısızlık trajik boyutlardadır; mutsuzluğu da mutluluğu gibi büyüktür. Trajik, komedide saçma yüzünü gösterir; gene de, tanrıların ve kahramanların terk ettiği bu dünya sefilliğin değil, zarafetin dünyasıdır: “İnsan nasıl bir zarafete sahip olur.” der Menander’in karakterlerinden biri, “gerçekten insan olduğunda”.

Antiklerin dünyasında, Stavrogin’in inancını felç eden utanca ya da Kafka’nın saraylarının ve şatolarının efsanevi hafifmeşrepliği ya da pisliğine zorlanmadan benzeteceğimiz bir duygunun ilk ve tek izi komedide değil, felsefede bulunur. (Antik dünyada pislik asla efsanevi olamaz: Cesur Herakles doğanın güçlerine boyun eğdirerek Augias’ın ahırlarını temizler. Ancak bizler pisliğimizin, mitolojik bir tortunun her daim yapışık kaldığı diplerine hiçbir zaman varamayız.) Bu durum şaşırtıcı bir biçimde, genç Sokrates’in Eleacı filozofa teorisini açıkladığı o Parmenides pasajında çıkar karşımıza. Parmenides’in “kıl, pislik, çamur ya da doğanın en değersiz şeylerinden meydana gelmiş” düşüncelerin var olup olmadığı yönündeki sorusuyla karşılaşan Sokrates, öylece kalakaldığını itiraf eder: “tüm evreni kapsayacak kadar genişletilebilecek bu düşünce canımı sıkmıştı. Ama onu kavrar kavramaz, aptallık kuyusuna düşüp kendimi kaybetme korkusuyla bu düşünceden kurtuldum.” Ama bu sadece bir an sürer. “Çünkü daha çok gençsin,” diye cevap verir Parmenides, “felsefe daha seni avucuna almadı, ama tahminim o ki bir gün alacak ve o gün geldiğinde bu türden şeyler karşısında titremeyeceksin.”

Düşüncenin nazarında, sefaletin yarattığı baş dönmesini bir anlığına da olsa açığa çıkarma uğraşının metafizik (ve son kertede teknolojik) bir sorun olarak ele alınması önemlidir. Tanrının kendisi -Demiurgos’un duyuların dünyasını yaratırken örnek aldığı model, ideaların hiper-uranian dünyası (hakikat alanı)- bugün bize son derece tanıdık gelen bu tiksindirici onayı verir; paganlarsa bunun karşısında bakışlarını ondan sakınır, antik dünya insanın dindarlığını gösteren o αίδώζ’yı hissederlerdi. Tanrının yaptıklarını meşrulaştırmaya ihtiyacı yoktur: Devlet‘te θεόζ άυαίποζ bakire Lakhesis’in hükmünü haykırır.

Diğer yandan modern insan teodiseye (*) ihtiyaç duyar, ki bu da en sefilinden bir başarısızlığa işaret eder. Tanrı kendi kendini suçlar ve kendi teolojik pisliği içinde yuvarlanır; huzursuzluğumuza gizlenemez niteliğini veren tam da budur. Aklımızın üzerinde salındığı dipsiz kuyu, zorunluluğun değil, arıziliğin ve kötülüğün sıradanlığının kuyusudur. İnsan bir tesadüften ötürü suçlu ya da masum olamaz; sokakta muz kabuğuna basıp kaydığınız zamanlardaki gibi, sadece utanç duyar. Bizim Tanrımız mahcup bir Tanrıdır. Ama nasıl her titreyiş tiksinmenin nesnesiyle girilen gizli dayanışmayı ifşa ediyorsa, utanç da duyulmamış-olanın işaretidir, insanın kendisine korkutucu bir biçimde yakın olduğunu gösterir. Sefalet duygusu, kendisiyle baş başa kalan insanın son utancıdır; tıpkı tesadüfün, insanlığın kaderini etkileyen biricik insani gayelerin artan ağırlığını gizleyen maske olması gibi.

II.

Kafka’nın eserlerinde, yalnızca suçlu bir insanın yabancı ve uzak bir Tanrı’nın gücü karşısında çektiği ıstırabın hülasasını gören bir okuma, son derece zayıf bir okumadır. Aksine, burada asıl kurtarılması gereken Tanrı’dır; Kafka’nın eserleri için hayal edebileceğimiz yegane mutlu son, tozlu koridorlarda bir araya toplanmış ya da insanın üzerine üzerine gelen alçak tavanların altında iki büklüm olmuş Klamm’ın, Kont’un ve isimsiz yargıçlardan, avukatlardan, gardiyanlardan oluşan teolojik topluluğun üyelerinin kurtulmasıdır.

Kafka’nın dehası, Tanrı’yı dolaba kapatmış, mutfağı ve tavan arasını mükemmelleşmiş teolojik mekânlar haline getirmiş olmasından gelir. Nadiren karakterlerinin hareketlerinde beliren büyüklüğüyse, sadece utanca yoğunlaşabilmek için, bir noktadan sonra teodiseden, suç ve masumiyet meselesinden vazgeçmiş olmasından gelir.

Kafka’nın karşısında duran şey, dünyanın dört bir yanındaki orta sınıftı; utanç -en mahrem anlamıyla benliğin saf ve boş biçimi- haricinde tüm deneyimlerine el konmuş orta sınıf. Böyle insanlar için mümkün olan yegâne masumiyet türü, tedirginlikten uzak bir utanç duygusudur. Αίδώζ antikler için utanç verici bir duygu değildi; aksine, bu insanlar utançla karşılaştıklarında, Hekabe’nin çıplak göğsü karşısında dikilen Hektor gibi, cesaretlerini ve inançlarını geri kazanırlardı. Kafka insanlara ellerinde kalan tek iyiliği kullanmayı öğretir: İnsanın kendini utançtan kurtarması değil, utancı kurtarması. Joseph K.’nın tüm duruşma boyunca yapmaya çalıştığı şey tam da budur; en sonda ısrarla celladın bıçağına uzanması da masumiyetini değil utancını kurtarmak içindir: “Ona göre,” diye yazar tam ölüm anında, “utancı onu yaşatacak.”

Sadece bu vazifeyle, insanlığın en azından utancını muhafaza ederek, Kafka antik mutluluğa benzer bir şeyi yeniden bulmuş oldu.

(*) Şeytanın ya da kötülüğün varlığını hesaba katarak Tanrının varlığını mantıklı ve anlamlı kılma uğraşı. –ç.n.

Giorgio Agamben, Nesir Fikri, çev. Fırat Genç, Metis Yayınları, 2009 [1985], s. 83-6.

Benjamin, Okuma Sandığı

Unutulmuşu bir daha asla tamamen geri getiremeyiz. Böylesi de belki iyidir. Yoksa, onu yeniden elde etmenin şoku o kadar yıkıcı olurdu ki, hasretimizi anlama işini anında bırakmamız gerekirdi. Oysa böyle, anlarız hasreti, hem, unutulan şey içimize ne kadar gömülmüşse, o kadar iyi anlarız. Daha demin dilimizin ucunda olan kayıp kelime bize dilimizi Demosthenesvari (48) bir çözülmeyle kanatlandırabilirmiş gibi geliyorsa, unutulan da gözümüze, bize vaadettiği onca yaşanmış hayatın ağırlığıyla yüklüymüş gibi görünür. Belki, unutulmuşu o kadar ağır ve vaatkâr kılan şey, artık erişemediğimiz, kaybolup gitmiş alışkanlıkların izinden başka bir şey değildir. Belki bizim köhne yapımızdan kalan toz zerreleriyle karışmasıdır, unutulmuşun öylece sürüp gidişinin sırrı. Ne olursa olsun – herkes için, başkalarında olduğundan daha sürekli alışkanlıklar oluşturan şeyler vardır. Varlığını belirlemekte katkısı olacak yetenekler bu alışkanlıklara dayanarak biçim alır. Bu yetenekler de, benim kendi varlığım açısından, okuma ve yazma olduğundan, çocukluk yıllarımda karşıma çıkan nesnelerden hiçbiri okuma sandığı kadar büyük bir hasret uyandırmıyor içimde. Sandık, üzerlerinde elyazısıyla yazılmış tek tek gotik harfler olan küçük levhacıklar içeriyordu, basılmış hallerinden daha çocuksu ve onların aksine, kızların yazısını andıran harfler. Eğik bir desteğin önüne dizili dururlardı, incecik, her biri mükemmel, sıralanışları içinde tarikatlarının, birer kardeş olarak üyesi oldukları kelimenin kuralıyla bağlı. Bunca tevazuun bunca ihtişamla birarada olabilmesine hayrandım. Bir lütuftu bu. Ve bu lütfu elde etmek için itaatle çabalayan sağ elim ulaşamıyordu ona. Dışarıda oturup duracaktı, seçilmişleri içeriye almakla görevli kapıcı gibi. Bu yüzden, elin o harf levhacıklarıyla ilişkisi feragatle dolu bir ilişkiydi. Bu ilişkinin bende uyandırdığı hasret, onun çocukluğumla ne ölçüde özdeş bir şey olduğunun delilidir. Sandıkta gerçekten aradığım şey çocukluğun kendisi: mekânı, dizilip kelime olması istenen harf levhacıklarını çıtalarına oturturken elin yaptığı hareketin içinde olan bütün bir çocukluk. El o hareketin rüyasını hâlâ görebilir, ama uyanıp da onu gerçekten yapmayı hiç beceremeyecektir. Bunun gibi, yürümeyi nasıl öğrendiğimi rüyamda görebilirim. Ama bunun bana bir faydası yoktur. Şimdi yürüyebiliyorum, yürümeyi artık öğrenemem.

(48) Demosthenes: Atinalı hatip ve devlet adamı (İÖ 384-322). Adını taşıyan altmış söylev vardır. Söylevlerinin güçlülüğü, getirdiği kanıtların kesinliği, sözü dallandırıp budaklandırmaması onu belagat sanatının en önemli isimlerinden biri haline getirmiştir. (Ed. n.)

Walter Benjamin, Bin Dokuz Yüzlerin Başında Berlin’de Çocukluk, çev. Tevfik Turan, 2009 [1932-1938-1950; yazma, gözden geçirme, yayınlanma], 2. basım, s. 61-2.

Mark Orton’un The Return parçası eşliğinde okudum.

Laing, Melanie Klein, Yalnızlık ve Kolaj (Darger || Wojnarowicz)

Melanie Klein’ın yalnızlık teorisinde parçalara ayrılan bir ruh anlayışı temel noktada yer alır. Klein kelimeleri olduğu gibi anlayanlar tarafından, iyi ve kötü göğüs gibi kavramlardan bahsettiği için sıklıkla yanlış anlaşılır ve hatta dalga geçilir. Ama Freud’dan sonra gelenlerde ruhun karanlık dünyasını, birbiriyle yarışan dürtülerini ve bazen zarar verici olan savunma mekanizmalarını anlamakta en becerikli olan odur. 1963’te Harlow maymunları hücrelere koyarken, Klein ‘Yalnızlık Hissi Üzerine’ adlı makaleyi yayınladı. Bu makalede ego gelişimi teorilerini yalnızlığa, özellikle de “dış şartlardan bağımsız olarak yalnız olma hissine” uyguladı.

Klein yalnızlığın sadece dış kaynaklardan sevgi görme isteği olmadığına, “erişilemez kusursuz içsel durum” adını verdiği, bütünlük hissetme isteğinin de etkili olduğuna inanıyordu. Bunun erişilmez oluşu, kısmen bebekliğe özgü haz duyma ve kelimeler olmadan anlaşılma deneyiminin yitirilmesinden, kısmen de herkesin iç dünyasında çelişen unsurların, yıkım ve çaresizliğin düzensiz hayallerinin barınmasından kaynaklanıyordu.

Klein’ın gelişim modelinde, bebek egosuna ayıran bir mekanizma egemendir. Dürtüleri iyiye ve kötüye ayırır ve bunları dünyaya, yine iyi ve kötü nesnelere ayırarak yansıtır. Bu ayrıştırma güvenlik isteğinden gelir, iyi egoyu yıkıcı dürtülerden korur. İdeal şartlarda bebek entegrasyona yani işleyen dünyaya doğru ilerler (Klein’ın düşüncesine göre tam ve kalıcı entegrasyon mümkün değildir). Ama şartlar her zaman sevgi ve nefretin çatışan dürtülerini bir araya getirme süreci için elverişli değildir. Zayıf veya zarar görmüş bir ego, yıkıcı duyguların altında ezilmekten korktuğu için entegre olamaz çünkü değer verdiği ve özenle sakladığı iyi nesneler yitip gitmekle, yok olmakla karşı karşıya kalır.

Klein’ın paranoid-şizoid olarak adlandırdığı (çocuk gelişiminin aşamalarından biridir) durumda kalmak dünyayı bir araya gelemez parçalar halinde deneyimlemektir ve kendisini de parçalar halinde bulmaktır. Bu durumun en ağır şekilde tecelli ettiği zamanlarda, şizofrenide görüldüğü gibi, derin bir bütünleşme gerçekleşir; ruhun ihtiyaç duyduğu parçalar kaybolmuştur veya dağıtılmıştır ve dünyanın hor görülen parçaları zorla benliğe katılır.

Klein bu konuda şöyle diyor:

Genelde yalnızlığın, kişinin kendini ait hissettiği bir insan veya grup olmayışına duyduğu inançtan geldiği düşünülür. Bu ait olamama hissinin daha derin bir anlamı olabilir. Ancak entegrasyon ne kadar ilerlese de benliğin bazı parçalarının kopmuş olmasından ve geri kazanılamayacak olmasından duyulan hissi uzaklaştıramaz. Kopan parçalardan bazıları… Başka insanlara yansıtılır, bireyin kendi benliğinin tamamına hâkim olmadığı hissini güçlendirir ve bireyin tamamen kendisine veya dolayısıyla kimseye ait olmadığını gösterir. Kayıp parçaların da yalnızlığı hissedilir.

Yalnızlık burada sadece kabul görmeye değil, dahil olmaya da duyulan bir istek olarak karşımıza çıkıyor. Ne kadar derinde gömülü ve savunuluyor olsa da, benliğin parçalara ayrıldığını, bazılarının kayıp olduğunu, dünyaya dağıtıldığını söyleyen bir anlayış… Ama kırık parçaları nasıl bir araya getirirsiniz? Sanat da burada devreye girmiyor mu (Klein, evet diyor), özellikle de kolaj sanatı, tekrar eden çalışma, yırtılmış veya kopmuş resimleri gün be gün, yıllar boyu bir araya getirmek.

Henry Darger, “After M Whurther Run Glandelinians attack and blow up train carrying children to refuge”, 1970

O sıralar tutkalın bir materyal olarak işlevini çok düşünüyordum. Tutkal güçlüdür. Kırılgan yapıları bir arada tutar ve bir şeyin kaybolmasını önler. Yasak ya da erişimi zor olan resimleri anlatmaya izin verir, David Wojnarowicz’in çocukken Archie karikatüründen yaptığı ev yapımı pornolar gibi. Jiletle kestiği Jughead’in burnunu penise dönüştürmek gibi. Daha sonlar çöpe atılan süpermarket ilanlarını hamur kolasıyla duvarlara, East Village’daki panolara yapıştırdı ve üzerlerine kendi tasarladığı şablonlarla sprey boya yaptı. Hayallerini şehrin derisine, dış kabuğuna yapıştırıyordu. Sonraları kolajla çok çalışmalar yaptı ve hiç alakası olmayan görüntüleri bir araya getirdi; Harita parçaları, hayvan ve çiçek resimleri, porno dergilerden sahneler, yazılı metin parçaları, Jean Cocteau’nun haleli kafası… Bu kolajlarla olgunluğunun karmaşık ve son derece sembolik resimlerini yapıyordu.

Ama kolaj tehlikeli bir iş de olabilir. 1960’larda Londra’da oyun yazarı Joe Orton ve erkek arkadaşı Kenneth Halliwell kütüphaneden kitap çalıp onlara yeni kapaklar yapmaya başladı. John Betjeman’ın şiirlerinde dövmeli bir adam, Collins Guide to Roses‘ta bir çiçeğin üzerinde suratını buruşturan bir maymun… Bu estetik ihlal suçu yüzünden altı ay hapis cezası aldılar.

David Wojnarowicz, “Fire”, 1987

Wojnarowicz gibi tutkalın asi gücünü, dünyayı nasıl baştan yaratmaya izin verdiğini onlar da anlamışlardı. Islington’daki küçük odalarında, Halliwell tüm duvarları yılmadan detaylı bir kolaj çalışmasıyla kaplamıştı. Rönesans sanat kitaplarını kesip sürreal duvar süsleri yaptı. Kitaplığın, masanın ve gaz ateşinin üzerinde yükselen yüzlerce surat. 9 Ağustos 1967’de yalnızlık ve terkedilme korkusundan cinnet geçirince bu odada Orton’u bir çekiçle ölesiye dövdü, kolajla kaplı duvarlar kana bulandı ve ardından içine uyku hapları koyduğu üzüm suyunu içerek intihar etti.

Halliwell’in yaptıkları Klein’ın tanımladığı güçlerin ne kadar büyük ve yıkıcı olabileceğini, onların etkisine tamamen kapılmanın ne demek olduğunu gösteriyor. Ama Henry Darger’a bu olmadı. Başka insanın canını yakmadı, gerçek hayatta yakmadı. Onun yerine hayatını iyi ve kötünün bir araya gelebileceği, tek bir alanda, tek bir karede yer alabileceği resimler yapmaya adadı. Dâhil olmak, üzerine titrenmek, ilgi görmek onun için önemliydi. Tekrarlayan dürtü, Klein’ın deyimiyle, haz almayı, değer bilmeyi, cömertliği ve hatta belki sevgiyi içerir.

Olivia Laing, Yalnız Şehir, çev. Gizem Gözde Uçar, İthaki Yayınları, 2018 [2016], s. 167-70.


Laing’in kitabı beni hiç hiç bilmediğim münzevi sanatçılar ve yaşamlarıyla ve yazarın kendisiyle tanıştırdı. Bu pasajı da Klein’ın yalnızlık araştırmasını kolaj ve istifleme pratikleriyle ilişkilendirmesi sebebiyle not aldım. Kitaba sanatçıların resimlerini hiç iliştirmemiş, onları ben ekledim internetten bulup. Laing hep anlatıyor, aslında kitabını zengin metin olarak yayınlasa, anlattığı işlere bağlantılar verse güzel olurmuş.

Barthes, Fotoğraf (Çağı) ve Ölüm Üzerine

Ölüm olgusu fotoğraf üzerine yazılmış metinlere bakarken sıklıkla karşıma çıkardı. Barthes’ın aşağıdaki pasajı ise ilk sarsılmaydı. Tabi fotoğraftan önce resimde konuşuyorlarmış(tır) bunu, ölü doğa diye terimleri bile var, fotoğrafta böyle bir terim var mı bilmiyorum. En popüler bilgilerden birisi: Viktoryen dönemde fotoğrafın sıkça ölüleri kayıt altına alma amacıyla (post-mortem) kullanılması -memento mori. Hep ilk bunu yazıyor konuyu ananlar. Tabiki birbirinden epeyce ayrı ikili bir perspektif var burada: (i) ölümün fotoğrafı ve (ii) fotoğraftaki ölüm fikri… Fotoğrafın ölümünü ilân edemedi henüz kimse, roman gibi o da tam can çekişirken yeniden doğuyor sürekli. Bugünkü fotoğraf-yoğun iletişim hattında Barthes’a bakarak, buradaki akıl yürütmeleri kullanmaya çalışmak nasıl olur?

Birkaç ilgili kaynak:

  • Susan Sontag, Fotoğraf Üzerine (1977)
  • Audrey Linkman, Photography and Death (2011)
  • Jay Ruby, Secure the Shadow: Death and Photography in America (1995)
  • Sonya Vatomsky, Clearing Up Some Myths About Victorian ‘Post-Mortem’ Photographs (link)
  • Anthony Luvera, Notes on Photography and Death: Mourning, Spectacle, Evidence (link)
  • Taken from life: The unsettling art of death photography (link)
  • Burhan Yılmaz, Deklanşör ve Tetik: Fotoğraf Sanatı ve Ölüm (link)
  • Eren Görgülü, Fotoğraftaki Gerçeklik Olgusu Ve Ölüm-Ölümsüzlük Karşıtlığı (link)

Dünyanın dört bin yanında kendini gerçekliği yakalamaya adamış, didinip duran şu genç fotoğrafçılar aslında ölümün ajanları olduklarını bilmiyorlar. Zamanımız Ölüm’ü böyle alır: Fotoğrafçının bir bakıma profesyoneli olduğu, bilinçsizce “canlı” olanı yadsıyan mazereti ile. Çünkü Fotoğraf’ın 19. yüzyılın ikinci yarısında başlayan “ölüm bunalımı”yla tarihsel bir ilişkisi olmalıdır; (11) bana kalırsa, Fotoğraf’ın ortaya çıkışının toplumsal ve ekonomik bağlamdaki yerini durmadan değiştirmektense, bir yandan da Ölüm ve yeni görüntünün insanbilimsel yerini soruşturmamız gerekir. Çünkü ölüm, toplum içinde bir yerlerde olmalıdır; artık (ya da eski şiddetiyle) dinde değilse başka bir yerde, belki de yaşamı korumaya çalışırken Ölüm’ü yaratan bu görüntüde olmalıdır. Geleneğin gerilemesi ile çağdaş olan Fotoğraf, modern toplumumuzda simgesel olmayan bir Ölüm’ün zorla girişine, din ve gelenek dışında gerçek anlamıyla Ölüm’ ani bir dalışa karşılık gelebilir. Yaşam/Ölüm: bu örnek, en baştaki pozu en sondaki baskıdan ayıran yalın bir klik sesine indirgeniverir.

Fotoğraf ile düz Ölüm‘e gireriz. Bir gün bir dersimden çıkarken birisi bana hor görerek: “Ölümden çok düz söz ediyorsunuz.” demişti – sanki Ölüm’ün dehşeti onun yavanlığı değilmiş gibi! Aslında dehşet şudur: en çok sevdiğim insanın ölümü ve O’nun derinlerine inip dönüştüremeden bakıp durduğum fotoğrafı hakkında söyleyecek bir sözümün olmaması. Sahip olduğum tek “düşünce”, bu ilk ölümün sonunda kendi ölümümün de yazılı olduğudur; iki ölüm arasında beklemekten başka yapacak bir şey yoktur; şu ironiden başka bir kaynağım yoktur: “söylenecek şey yok”tan söz etmek.

Fotoğrafı dönüştürebilmenin tek yolu onu değersiz bir şeye dönüştürmektir: ya çekmece, ya da çöp kutusu. Fotoğraf yalnızca kağıdın genel (yok olabilir) kaderine sahip değildir; daha kalıcı yüzeylere yapıştırılsa da hâlâ ölümlüdür: tıpkı yaşayan bir organizma gibi, filiz sürmüş gümüş tanecikleri düzeyinde doğar, bir an serpilir, sonra yaşlanır… Işık ve nemin etkisiyle solar, zayıflar, yok olur; onu kaldırıp atmaktan başka yapacak şey yoktur artık. Eski toplumlar yaşamın yerine konan anının ilksiz ve sonsuz olduğunu, en azından Ölüm’ü anlatan şeyin ölümsüz olması gerektiğini düşünmüşlerdi: bu Anıt’tı. Oysa (ölümcül) Fotoğraf’ı “olmuş olan”ın genel ve biraz da doğal tanığı yapan modern toplum Anıt’ı terk etmiştir. Bir paradoks: aynı yüzyıl hem Tarih’i, hem de Fotoğraf’ı icat etmiştir. Ancak Tarih pozitif formüllerle üretilen bir bellek ve mitsel zamanı bozan salt düşünsel bir söylemdir; Fotoğraf ise kesin, ama geçici bir tanıklıktır; öyle ki, bugün her şey ırkımızı şu güçsüzlüğe hazırlıyor: artık süreyi duygusal ve simgesel olarak kavrayamamak: Fotoğraf çağı, aynı zamanda devrimlerin, savaşımların suikastlerin, patlamaların, kısacası sabırsızlıkların ve olgunlaşmayı yadsıyan her şeyin çağıdır – ve kuşkusuz “bu vardı”nın şaşırtması da gözden kaybolup gidecektir. Hatta kayboldu bile: Bilmiyorum niçin, ben onun en son tanıklarından biriyim (Gerçek Olmayan’ın bir tanığı); ve bu kitap da onun çok eski bir izidir.

Sararan, solan, ve bir gün ben olmasam bile -bunu yapamayacak kadar batıl inançlıyım- ben öldükten sonra bir başkası tarafından çöpe atılacak olan şu fotoğrafla birlikte yitip gidecek olan şey aslında nedir? Yalnızca “yaşam” değil (bu canlıydı, bu canlı olarak merceğin önünde poz vermişti), aynı zamanda bazen -nasıl desem- aşktır. Annemle babamı, birbirlerine âşık olduğunu bildiğim bu çifti gösteren tek fotoğrafın karşısında şunu fark ediyorum: sonsuza dek yitirilecek olan şey aşk hazinesidir; ben göçüp gittikten sonra hiç kimse buna tanıklık edemeyecek: ilgisiz bir Doğa’dan başka bir şey kalmayacak ortada. Bu öylesine şiddetli, öylesine acımasız bir parçalanmadır ki, yüzyılına tek başına karşı çıkan Michelet, Tarih’i, Aşkın Başkaldırısı olarak düşünmüştür: yalnızca yaşamı değil, aynı zamanda O’nun bugün böylesine modası geçmiş olan sözcük dağarında İyi, Adalet, Birlik, vb. dediği şeyleri sürekli kılmak için.

Roland Barthes, Camera Lucida: Fotoğraf Üzerine Düşünceler, çev. Reha Akçakaya, 6ltı Kı4kbe5 Yayın, 2011 [1980], s. 110-2

Valéry, Entelektüel Üzerine

Her ne kadar metnin tamamı entelektüel figürünü kat etse de, başlığıyla en aşikarlaştığı noktada ilgili kavramı sorguladığı için bu pasajı seçtim o akıl almaz Monsieur Teste anlatısından. Bazı müthiş metinler direkt “alıntılanamaz” bir kimlik taşıyorlar, Teste gibi bazıları da her ânında sonsuz bir alıntının parçası olmaya öykünüyor. Biraz öncesinden mi kesmeli, ne kadar uzatmalı, nerede durup bağlamalı diye düşünürken alıntıya kendi varoluşunu yitirtiyor. En iyisi, yazar niyetini başatlaştırarak atılan başlıktan alıp, kolaya kaçmak…


– ENTELEKTÜEL?..

Aklımdan şöylesine geçen bu kocaman sözcük bir çırpıda görüşümün önünü tıkamıştı. Akıldan geçen bir sözcüğün yarattığı şok ne garip şey! Son sürat yol alan yanlış yığını ansızın doğru şeridinden sapıveriyor…

Entelektüel?.. Yanıt yok. Yorum yok. Platoların, şatoların, dumanların uçtuğu ufukta ağaçlar, şarkılar ve sonsuz şiirler… Kendime yabancı gözüyle bakıyordum. Henüz yeni yarattığım şeyin içinde duruyordum. Şaşkın, gözle görülür döküntüler arasında, felakete neden olan bu kocaman sözcüğü cansız olarak yerde yatar buldum. Sanırım düşünce kıvrımlarıma biraz uzun gelmişti.

– Entelektüel… Benim yerimde kim olsa anlardı… Ya ben!..

– Siz biliyorsunuz, sevgili Siz, biliyorsunuz ki ben en karanlık türün adamıyım. Siz bilirsiniz bunu, deneyimlerinizden, belki yüz kez kulaktan duyduğunuz için daha da iyi bilirsiniz. Beni okumak için Fransızcaya çevrilmemi bekleyen hiç kimse yok; ne bir bilgin, ne bir iyiliksever ne de olgun ve uygun biri. Bunlar diğer insanlara hoşnutsuzluklarını gösterirler, onlara dizelerimden alıntılar okurlar. Düşünmeleri gerektiğini itiraf ettiğim bölümleri gösterirler. Bir başkası dizelerimden hiçbir şey anlamadığını gizlerken bunlar bunu gururla söylerler. – “Modeste tamen et circumspecto judicio pronuntiandum est der Quintilien, Racine’in çevirisinde, – ne quod plerisque accidit, damnent quae intelligunt.” Oysa ben, bu dâhi amatörleri üzmekten üzüntü duyarım. Şeffaflık kadar ilgimi çeken bir şey yoktur. Dostum benim! Ne yazık ki, ben bunun zerresini bile bulamam. Bunu kulağınıza fısıldıyorum. Yaymayın sakın. Sırrımı sıkıca saklayın. Evet, şeffaflık o kadar az rastladığım şey ki, onu dünyanın hiç bir yerinde bulamam, özellikle de düşün ve yazı dünyasında hiç ama hiç bulamam, özellikle de düşün ve yazı dünyasında hiç ama hiç bulamam, gezegendeki elmas gibi, belki ancak o kadar bulabilirim. Hemen hemen her yerde, keşfettiklerimin yanında bana sunulan gizemler anlamsız ve de hafif. Ne mutlu kendileri ile barışık olanlara, kendileri ile diyalog içinde olanlara! Yazıyor, titremeden konuşuyorlar. Bu zeki insanlara ne denli özendiğimi hissedebiliyor olmalısınız. Eserleri kristal bir kürede güneşin tatlı sıcaklığını düşündürür… İçimdeki şeytan kendimi savunmam için onları suçlamamı, kınamamı söylüyor bana. Karanlıkla asla karşılaşmayanların hiçbir şeyin ardına takılmayan kişiler olduğunu ve insanlara sadece bildikleri şeyleri sunmanın gerekli olduğunu söylüyor bana alçak sesle. Kendimi ruhumun derinliklerine kadar gözden geçiriyorum ve pek çok saygın kişinin söylediklerine alkış tutmam gerekiyor. Sevgili Dostum, farkına varmadan anladığını anladığından hiçbir zaman emin olmayan zavallı bir kişiliğe sahibim ben gerçekten. Aydınlıkla, gerçek anlamdaki karanlığı birbirine karıştırmadan zor ayırt ediyorum… Bu yetersizliğim kuşkusuz cehaletimden kaynaklanıyor. Tüm sözcüklerden sakınıyorum zira küçücük bir dikkat bile onlara güvenmemin saçmalığını ortaya koymaya yetiyor. Bir düşünce boyutunu aşmamızı sağlayan bu sözcükleri, bir çukurun üstüne atılan ve dur duraksız geçidi aşılmaz kılan incecik tahtalara benzetme noktasına geldim ne yazık ki. Ayağına çabuk biri bu tahtaları alır ve kurtarır kendini. Oyalanmakta yarar var, aksi halde denge bozulur ve her şey uçurumun derinliklerinde kaybolur. Acele eden anladı işi zorlaştırmanın gerektiğini: En açık sözlerin karanlık terimlerin kılıfı olduğu nasılsa anlaşılır.

Tüm bunlar, size şu an sunmakta olduğum hoş bir açıklamaya götürürdü herhalde beni. Mektup edebiyattır. Hiçbir şeyi fazla kurcalamamanın gerekliliği edebiyatın sıkı bir kuralıdır. Aynı zamanda da genel bir arzu… Her yönlü düşünebilirsiniz.

Kendi uçurumumdayım, aslında hiç de uçuruma benzemediği gibi şanıma da denk gelmiyordu. Anlayacağınız açmazımdaydım. Bir çocuğa, bir inançsıza, bir azizeye, hatta kendime bile, bu sözcüğün anlamını açıklamaktan yoksundum: Entelektüel; kimseye zararı dokunmayan bir kelime.

İmajlardan yana bir sorunum yoktu. Tam tersi, bu devasa kelimeye her başvuruşumda, gerçek bana hep başka başka imajlarla yanıt veriyordu. Her biri naifti. Hiçbir yanıt hiçbir şeyi anlayamama şaşkınlığımı gidermiyordu.

Bölük pörçük düşler kuruyordum.

Figürler oluşturuyordum aklımda, onlara “Entelektüel” adını takıyordum. Yerlerinden kıpırdamadan dünyanın önemli olaylarından söz eden insanlar veya ellerinin tersi, dillerinin ucuyla görülmez güçleri veya doğası gereği görülmez olan nesneleri harekete geçiren kıpır kıpır insanlar… Size gerçeği söylediğim için bağışlayın beni. Gördüklerimi görüyordum.

Düşün adamları, yazın adamları, bilim adamları, sanatçılar… Nedenler, geçerli nedenler, neden içeren nedenler, küçük nedenler, kendi içinde açıklanamayan nedenler, aynı zamanda sonuçları da boş olan fakat hayranlık uyandıracak kadar önemli olmalarını istediğim nedenler… Bu neden ve sonuçların maddî temeli hem vardı, hem yoktu. Tuhaf eylemlerin, eserlerin, başyapıtların bu düzeni, gerçeğin ta kendisini tutuyordu elinde, oyun kâğıtlarını değil. Esinler, düşlemler, eserler, şan, şöhret, bu düzen, tüm bu sıralananların ve bir başkalarının var olduğu ve bir hiçe indirgendiği bir bakışa bağlıydı.

Sonra tüyler ürperten bir şimşek çaktı. Orda, bu göz kamaştırıcı ışığın gerisinde şeytanlar ordusunun karışıklığını ve korkunç hareketliliğini görür gibi oldum. Doğaüstü bir atmosferde Tarih‘e özgü bir komedi çıktı ortaya. Mücadele, isyan, zafer, lânet töreni, infaz, ayaklanma, gücün etrafında oluşan trajedi!.. Bu Cumhuriyetin kalbi, skandallar, ani gelen servetler, yasadışı servetler, komplolar ve cinayetler için atıyordu; oda referandumları, sıradan başarılar, iki dudak arasından çıkan sayısız suikastlar – çalma çırpmaları geçelim. Orada tutucular, vurguncular, fahişeler, inançsız görünen inançlılar, imanlı gibi görünen dinsizler vardı; sahte saflar, gerçek aptallar, otoriteler, anarşistler, kılıçlarından mürekkep damlayan cellâtlar; kimler yoktu ki… Kendini papaz sananlardan tutun da psikopos, Sezar veya şehit sananlara kadar herkes vardı orada. Bazıları bu kendini bir başkası sanma işlemini abartıyor, eyleme döküyor, çocuk veya kadın oluveriyordu. En komikleri ise, kendilerini kabile reisi, yargıç, savcı sananlardı. Yargılarımızın bizi yargılayacağından habersizdiler. Hiçbir şey gelecek üzerine ahkâm kesmekten daha iyi sergilemez zayıf noktamızı, düşüremez maskemizi. Küçücük bir hatanın, kolayca, bir çırpıda, karaktere mal edilmesi tehlikeli bir sanattır.

Bu şeytanlar kendilerini -sık sık- karton aynada seyrederlerdi ve oradan insanoğlunun, ya ilki ya da sonuncusu olarak yansıdıklarını sanırlardı…

Bu gücün yasasını aradım durdum. Eğlenme gereksinimi, yaşama dürtüsü, hayatta kalma arzusu; şaşırtma, hayrete düşürme, azarlama, öğretme, küçümseme ve kıskançlığın iğneleyici hazzı sürüklüyor, öfkelendiriyor, kızıştırıyor ve açıklıyordu bu Cehennemi.

Orada kendimi de gördüm; tanımadığım bir yüzle. Belki de yazılarım şekil vermişti ona. Siz, Sayın Düşçü, siz bilirsiniz ne söylediğimi. Düşlerde, bilinenle görülenler arasında özel bir uyum vardır. Bir gün öncesini içermez bu uyum. Pierre’i görüyorum ve onun Jacques olduğunu biliyorum. Nadiren de olsa kendimi başka bir yüzle gördüm. Kalbimi delip geçen keskin bir acı ile tanıyordum kendimi. Bu ben miyim yoksa bir hayalet mi, sanırım ikimizden biri bayıldı.

Elveda. Yolculuğumun sonlarına doğru beni şaşkına çeviren, rengârenk olan her şeyi size yazmaya kalksam bu mektubu asla bitiremem. Elveda. Neredeyse unutuyordum. Düşlerimden sert bir İngiliz’in sert olmayan ayağı ile uyandırıldım. Neyse ki canım yanmadı. Yorgun kara tren durmaya hazırlanıyor. Elveda.

Paul Valéry, Monsieur Teste, çev. Sevgi Türker-Terlemez, Epos Yayınları, 2017 [1896(?)] , s. 94-8.

Demiralp, Benjamin ve Pasajlar ve Kent ve Aylak

Oğuz Demiralp’in 49’a parçaladığı denemesinin aşağıdaki çalıntı parçası Benjamin’in Pasajlar metninin tamamlanamamış alıntı-kitaplığından yazarın kent ve aylak tasavvurlarına doğru bir iz sürüyor. (Onun kendi parçaladığı yerden bir adım önce parçalayıp birleştirdim alıntıyı). Baş kahraman Baudelaire’in yanı sıra Poe ve Auster de var Demiralp’in okuduğu bağlantılar arasında, Auster’i neden bu kadar sevdiğimi bu satırları okuyana kadar bu kesinlikte fark etmemiştim. “Öncoşumcular” tüm bunlara ne der, bilmiyorum, fakat yürüyüşteki esriklik ve tam ifade edilmese de yabancılaşma hissine birçok kişi ortak olabilir. Daha yeni, Ahlat Ağacı da sinemamızda aylaklara davet sunmasa da başkalarıyla -yarı yabancılarla- yapılan yürüyüşlerde hafifleyen veya duruma göre sertleşen sohbetleri tahakkuk etti. Hayalleri olan genç imamlarla yürüyün ve dinleyin, olgun yazarları didiklemekten ise kaçının diye salık verdi. 

Dolaşan kişilerin öyküleri bunlar, kentlerin sokakların labirentinde, yeryüzünde bir limandan ötekine gezinen yalnız adamların, aylakların öyküleri. Gelgelelim, hiç ağırlık, karanlık yok bu öykülerde. Her türlü ayrıntısıyla bilinmeyeni öğrenmek isteyen, dünyayı seven, dirim duygusuyla dolu kişilerin öyküleri. Geriye doğru buruk bir özlem duygusuyla bakan, pişmanlıktan söz etmeyen, aradıklarını bulamamanın ya da yitirmenin burukluğuna karşın devinmiş olmaktan zevk almış kişiler. “Talihin pek az yüzüne güldüğü eski dostumu … böylesine dingin bir zevkle çay içerken görmekten mutluluk duydum” cümlesi özetliyor bu öykülerin havasını. Bir tümce daha koyalım bunun yanına: “insanlarımız bu geniş dünyada çok dolaştılar. Kötüyü iyiden ayırmayı öğrendiler.”

-XXXIV-

Gezmeyi seven Benjamin’in bu öyküleri gezileri sırasında kaleme almış olmasını olası görürler. Ancak, Benjamin’in öykülerdeki kişilerin çoğundan önemli bir ayrımı, bütün dünyada değil, yaşlı kıta Avrupa’da dolaşmış olmasıdır.

Paris’te Pasajlar‘ı yazdığı dönem Walter Benjamin’in kendisini bulduğu bir dönemdir. Kitabın bitmemiş olması, bitseydi uzun çok uzun bir çalışma biçimini almış olacağı izlenimini vermesi de Benjamin’e uygundur. Kentte dolaşarak, kütüphanede evde çalışarak satırlarla sokaklar arasında arayıştadır Walter Benjamin, giderek arayışın ta kendisidir.

Pasajlar Benjamin’in en çok tanınan kitabıdır. Ancak bir bitmiş bir yapıt yoktur Pasajlar başlığını taşıyan kalın ciltte. Bir kitap için yapılmış alıntılar, tutulmuş notlar, geliştirilmek üzere altı çizilmiş fikirler vardır. Nedir ki, öncoşumcuların tekniğiyle yazılmış parçalar da vardır.

Benjamin, “17. yüzyıl için Barok üzerine yazdığı kitaptaki yönteme benzeyen bir yöntemle 19. yüzyılı inceleyeceğini, ancak şimdiki zamana bu kez daha fazla ışık tutacağını” söylerek belirtir çalışmasının önemli bir yönünü. Başka bir sayfada, yazınsal kurgulama (montaj) yöntemi kullanacağını, kendisinin söyleyecek birşeyi olmadığını, göstermesinin yeteceğini belirtir. “Çalışmamın yöntembilimsel amaçlarından birinin, ilerleme fikrini kendinde ortadan kaldırmış bir tarihsel özdekçiliğin varlığını göstermek olduğu söylenebilir. Tarihsel özdekçilik burada kendini kentsoylu düşünce alışkanlıklarından ayırdetmek için her türlü nedene sahiptir. Temel kavram ilerleme değil güncelleştirme, edimli hale getirmedir.” diyerek bildiğimiz düşüncelerine Paris’te ve tarihsel özdekçilik içinde yatak kazmaya çalışmaktadır.

“Kültür tarihi eytişimi için küçük bir yöntembilimsel öneri. Her dönemde çeşitli “alanlarda”, belirli görüş açılarına göre ikilikler ortaya çıkarmak kolaydır. Öyle ki, bir yanda “verimli”, “gelecek dolu”, “canlı”, “olumlu” bölüm vardır, öbür yanda ise bu çağın yararsız, geri kalmış ve ölü bölümü. Olumlu bölümün sınırları, ancak öbürüne karşıt olduğu takdirde net biçimde ortaya çıkabilir. Ama, öbür yandan bakıldıkta, her değilleme ancak canlı olanın, olumlu olanın çizgilerine arka düzlem görevi yaptığı ölçüde değer taşır. Öyleyse önce koparılıp bir yana konulan bu olumsuz bölümün içinde de yeniden bir bölümleme yapılması belirleyici önem taşımaktadır. Yalnızca görüş açısının yeri (ölçek değiştirilmeden) oynatılarak, bu bölümden, yeniden, daha önce çıkarılmış olandan ayrımlı bir olumlu öğe çıkarılabilir. Bu böyle sürebilir, sonsuza değin, geçmişin tümü, tarihsel bir kurtuluşa yönelme biçiminde şimdiki zamana getirilinceye değin.” Walter Benjamin, geleceği şimdiki zamanda kurtaracak olumlu öğeleri geçmişten çıkarmak, şimdiki zamandaki olumlu âna erişmek, ermek, Mesih’e kapıyı açmak, Mesih krallığını kurmak istemektedir. Tarihe gizemci yaklaşımını sürdürmektedir. Başka bir açıdan bakılarak, kurtuluşu geçmişte, geçmişe sığınmakta aradığı da söylenebilir.

Benjamin, Pasajlar‘ı çalışmaya ilk kez 1927 yılında başlamıştır. Aynı yıl, şimdiki İsrail’e Musevilerin vaadedilmiş toprağına göç etmeyi de düşünmüş. Yorumculara göre, Pasajlar ve İsrail arasında seçim yapmaya itilmiş Benjamin o yıl. Pasajlar‘ı seçmiştir. Avrupa’da kalmayı. Alın yazısını Avrupa ile sınırlamıştır böylece. Bu sınırı aşamayacak, aşmayı da reddedecektir sonunda.

Pasajlar, Paris’te 19. yüzyılda gelişmiş, bu yüzyılın başına değin sürmüş, üstü kapalı alışveriş merkezleri, anamalcılığın kapalıçarşılarıdır. Gaz lambalarıyla aydınlanma dönemine denk gelir pasajların toplum tarihi içindeki parlak dönemi. “Işığını yukarıdan alan, nerdeyse bir kent, bir minyatür dünya”dır pasaj. Daha önce de birtakım yönleri üzerinde durmuştuk bu kapalı dünyanın. Daha büyük bir kapalı dünyanın içinde yer alır pasajlar: Paris’te. Paris kenti yalnızca “19. yüzyılın” değil, tarihin, kendi tarihinin başkentidir. Bütün zaman ve kültür ırmakları Paris’e akar. Benjamin, kenti, kentin geçmişini kentin şairi Baudelaire’i okuyarak, yukarıda alıntıladığımız bölümde okumaya çalışarak tarihi tarihten kurtarmak, aşmak isteyecektir. Bu istemle, hırsla geçmişe gömülecektir, arşivlere, kitaplara; sokakları arşınlayacaktır.

Paris’tir aylak adamı yaratan diyecek denli özdeşlenecektir bu kentle: “… aylak adam çift düzeyli parke taşlı yolda sanki içinden bir saat mekanizmasıyla itiliyormuş gibi yürür. İçerde, bu mekanizmanın gizlendiği yerde, eski bir oyuncaktaymış gibi bir müzik kutusundan şu işitilir: çocukluğumdan bu yana / çocukluğumdan bu yana / bir şarkı izliyor beni hep. Çevresinde onu sarmış olanı tanır, bu ezgi sayesinde, bir çocukluk konuşur onunla, kendi gençliğinin geçmişi değildir bu…..daha önce yaşamış bir çocukluktur, bu çocukluğun kendisininki ya da bir atasınınki olması önemli değildir. Yollarda amaçsız olarak uzun süre yürüyeni bir esriklik kaplar. Her adımda, yürüyüş yeni bir güç kazanır, mağazalar, bistrolar, gülümseyen kadınlar çekiciliklerini yitirmeyi sürdürürler; sokağın gelecek imgesi, sis içinde uzak bir yer ve önünde yürüyen kadının sırtı onun için gittikçe daha karşı konulmaz bir çekicilik yüklenirler. Sonra karın açlığı belli eder kendini. Ancak gezinen adam açlığını giderebileceği yüzlerce yeri bilmezlikten gelir. Bir hayvan gibi dolanır tanımadığı mahallelerde, bir gıda, bir kadın peşinde, ta ki yorgunluktan tükenmiş olarak, onu kucaklayan yabancı ve soğuk odasına çekilip çökene dek. Paris yaratmıştır bu tipi.” Aslında Walter Benjamin’in Berlin’de yaratmış olduğu aylak adam Paris’te kendini bulmuştur. Birçok başka aylak adam gibi.

19. yüzyılın başşairi saydığı Baudelaire’i yeniden yeniden okurken, Blanqui’nin ruhsal serüvenlerini araştırırken kendi “şahsi masalını” örmektedir Benjamin. Aynı anda, acıklı öykü diliyle söylersek, “kader de ağlarını örmektedir”.

Alman öncoşumcularının Coleridge’i, onun da Poe’yu, Poe’nun ise Baudelaire’i etkilediği bilinir. Yazın yapıtları arasındaki bu müthiş devr-i âlemde Benjamin, Baudelaire yoluyla ulaştığı anlaşılan Edgar Allan Poe’nun “Kalabalıkların Adamı” öyküsünü anar sık sık. Çağdaş kent insanının ruhsal haritasının çizildiği bir öykü olarak bilinen “Kalabalıkların Adamı”nda anlatıcı, sokaklarda dolaşan bir yaşlı adamı biraz merak biraz da şüpheden saatlerce izler, Paul Auster’in romanlarını öncelercesine. Sonunda kim olduğuna ayar: “bu yaşlı adam… derin suçluluk bilincinin temsilcisidir. Yalnız olmaktan kaçmaktadır. Kalabalıkların adamıdır o.” “Aylak adamdır”, Benjamin’e göre. Yukarıda alıntıladığımız satırlarda anlattığı Paris’in yarattığı aylak adam ile Poe’nun kişisi arasında kan bağı olduğu açıktır.

Herhalde Benjamin’in sözünü ettiği aylak adamı birisi gizlice izleyip gördüklerini yazsaydı “Kalabalıkların Adamı” öyküsü yinelenmiş olurdu. Benjamin, Baudelaire’de de bu kişinin yansısını görür. (Aylak adamın ruh iklimini, Baudelaire’in “spleen”ini de “sürekli felakete tekabül eden duygu” olarak tanımlar. Baudelaire’in bu durumunun anlatımı alegoriyle olmaktadır elbette, “Kalabalıkların Adamı” öyküsünün bir alegori olması gibi.)

“Aylak adam için kent -Baudelaire örneğindeki gibi doğduğu kent bile olsa- anayurt değildir artık. Seyirlik sahnedir.” der Benjamin. Bu satırların yazıldığı yıllarda temaşacı adam sürgündedir. Almanların eline düşmeye hazırlanan 19. yüzyılın başkentinde seyirci olarak kalmayacak, aylak adamı da sergileyecektir kimselere göstermeden.

Oğuz Demiralp, Tanrı Bakışlı Çocuk: Walter Benjamin Üzerine 49’a Parçalanmış Deneme, Yapı Kredi Yayınları, 1999, s. 142-6.


Uzun yıllardan sonra -çok değil, sadece uzun süren birkaç yıl- bugün bir AVM’de film izlemeye niyetlendim, Lynne Ramsay’in filmini sinemada göreyim istedim. Filmden bir saat önce girdim pasaja. İki kat aşağıya inerken, her zamanki gibi yürüyen merdivenleri bulmakta zorlandım. Tek zorlanan ben değildim, aşağı inen merdivenlerde yukarı çıkmayı umarak tökezleyen diğerlerini de gördüm. Bebek arabaları, kahvecilerdeki hoş sohbetler, henüz çıktığı mağazadan aldıklarını giymiş gibi görünen şık insanlar, pazar günü rahatlığı, dev tabaklarda İskender döner yiyenler, sıkılmış çocuklar, güler yüzlü çiftler, cüzdan, telefon ve anahtarlığın yanına bırakıldığı x-ray cihazları ve çantanın içini gören kalın elektronik kılıçlar, ziyaretçileri “hoşgeldiniz, keşke ölseniz, ölseler” diye karşılayan güvenlik görevlisi, baharı müjdeleyen tuvalet ve basmalı musluk, erken dönem uyuşturucusu rengarenk şekerler, parlak zemin, ürün satın almamasına rağmen kasadaki bitmek bilmez sırada bekleyen Benjamin. Kısa bir bakışmadan sonra gişeye yöneldim, o beni görmedi. Yeşil koltuklardan bilet alabileceğim söylendi fakat boş salonda yeşil yanan sadece 10 koltuk vardı, onlar da her sıranın en sonundakilerdi. Kişiye göre koltuk gösterilmeye başlamış diye düşündüm, üzüldüm. Görevlinin, “Film Türkçe altyazılı ve arasızdır (içinden: sevgili koltukludur).” uyarısına rağmen yeterli aksiyon sürem olmadığından kendimi bilet almış buldum. Koltuk seçeneklerinin neden böyle olduğunu sonradan anlayıverdim. Artık bir biletim vardı fakat filmin başlama saatine kadar zaman geçirmeyi başaramayacağımı fark edince bu mega kompleksten çıkıp gittim. Uzun yıllar sonra elimde gidilmemiş, taze bir bilet -fiş- var. Onunla izleyecek bir şeyler bulmalıyım.

İleri, Kent ve Alıntılama: Erkmen, Pamuk ve Matas

Dipnottaki alıntıların alıntısı.
Buradan bir sayfa sonra Aylak Adam’ın Tünel’deki yangın kulesi ile Tehlikeli Dönüşler’e, oradan Kenarda’ya bağlanıyordu. Cem İleri kendi kişisel kayıtlarını da kurguya sokan inanılmaz bir montaj operatörü, okur ve yazarmış. (Henüz) Okuduğum tek kitabıyla entelektüel süper-kahramanlarım arasına girdi.

Kente böyle bakmaya başlayınca sayısız Erkmenvari iş, durum, olasılık görmeye başlıyorum. Bazı yerleri işaretleyip bırakıyorum. Dolmabahçe Sarayı’na aydınlatma ve gaz sağlamak amacıyla 1853 yılında Sultan Abdülmecit tarafından inşa ettirilmiş olan Dolmabahçe Gazhanesi, örneğin. Erkmen burada bir şey yapsın istiyorum. Yapamayacak olsa da, bu şey orada varlığını sürdürüyor. Gazhanenin tarihiyle, aydınlatmayla, havagazı/doğalgaz geçişiyle, şeffaf endüstriyel kule biçimiyle, paralel evrende bürüneceği kültür merkezi kılığıyla, yıkıntı estetiğiyle, atıllığıyla sanat yapıtının getireceği önerileri kendiliğinden barındırıyor. Bu kendiliğindenlik, Erkmen’in işlerinin temel niteliklerinden biri. Dışarıdan bir öğe almaksızın, kendisine verilenle yetinerek, o birkaç aracı kullanarak dönüşümü gerçekleştirmek.

Erkmen’in İstanbul’la kurduğu ilişkinin zirve noktasında “Boğazın Suları Çekildiğinde” adlı olanaksız proje yer alabilirdi. Giderek büyük bütçeli işler gerçekleştirmeye başlayan Erkmen’in Kara Kitap‘taki bu bölümü okuduğunda, en azından aklının bir köşesinde bir tür fantezi olarak bunu düşlemiş olduğunu düşlemek hoşuma gidiyor: “Ellerinde ceza fişleri oradan oraya koşan belediye memurlarının bakışları arasında, eskiden ‘Boğaziçi’ denen bu boşluğun çamurunda kurulmaya başlayacak yeni mahallelerden söz ediyorum: Gecekondulardan, salaş, bar, pavyon ve eğlence yerlerinden, atlı karıncalı lunaparklardan, kumarhanelerden, camilerden, derviş tekkeleri ve Marksist fraksiyon yuvalarından… Bu kıyametimsi kargaşanın Şirketi Hayriye’den kalma yan yatmış gemi leşleriyle gazoz kapağı ve denizanası tarlaları görülecek. Suların bir anda çekildiği son günde karaya oturmuş Amerikan trans-atlantikleriyle yosunlu İon sütunları arasında açık ağızlarıyla tarih öncesinden kalma bilinmeyen tanrılara yalvaran Kelt ve Likyalı iskeletleri olacak. Midyeyle kaplı Bizans hazineleri, gümüş ve teneke çatal bıçaklar bin yıllık şarap fıçıları ve gazoz şişeleri ve sivri burunlu kadırga leşleri arasında yükselecek bu medeniyetin antik ocak ve lambalarını yakacak enerjiyi uskuru bir bataklığa saplanmış köhne bir Romen petrol tankerinden alacağını da hayal edebiliyorum.”

Enrique Vila-Matas Dublinesk adlı romanında, yakın arkadaşı Dominique Gonzales-Foerster’ı kurmaca bir karaktere dönüştürür ve sanatçının gerçek bir işinden bahseder; Erkmen’in potansiyel kıyamet sahnesinin bir versiyonu olarak okuyorum bu işi: “Dominique son zamanlarda ilginç cümlelere karşı büyük bir tutku duyuyordu ve sona, aslında dünyanın sonuna dair bir kültür, edebi alıntılamanın apokaliptik kültürünü inşa etmeye çalışıyordu. Turbine Hall için hazırladığı enstelasyonda Godard’ın alıntılarla olan dinamik ilişkisini yansıtmak ve ziyaretçileri yıllardır durmaksızın yağan yağmur sonrası 2058 Londra’sıyla karşılaştırmak istiyordu. Dominique, e-postasında, düşüncesinin büyük bir sel tarafından değiştirilmiş Londra’yı göstermek olduğunu anlatıyordu; son yıllarda durmadan yağan yağmur garip etkiler yaratmış, şehrin heykellerinde mutasyona neden olmuş, bunun tek sebebi de nemin yarattığı erozyon ve istila değilmiş, bu heykeller tropik bitkiler ve kavrulmuş topraklar misali büyüyüp heybetlenmiş. Bu tropikalleşme veya organik büyümeyi durdurmak için onların Turbine Hall’a konulmasına karar verilmiş; heykellerin etrafına da selin kurbanlarını, gezginleri veya uyuyan adamları ağırlaması için yüzlerce metal yatak yerleştirilmiş.” İthaki, 2016.

Cem İleri, E Evi, Norgunk Yayıncılık, 2018, s. 235-6.

Defter Dergisi, Son

Bu sayı Defter’in son sayısı. Bir süre önce Defter’i kapatmaya karar verdik. Çıkartan bir grup insan için Defter, yazmaya, okumaya, araştırmaya şevklendiren bir ortam sağladığından o kadar kolay bir karar olmadı bu; 15 yıl gibi uzun bir süre geçince dergi yalnızca bir dergi olmaktan çıkıp, insanların hayatının bir parçası haline geliyor.

Sorun da burada: Genellikle dergilerin uzun ömürlü olamadığından, istikrarsızlığından şikâyet edilir. Bizi ise tersi vurdu. Böyle uzun bir süre, beraberinde kendine özgü bir muhafazakârlık ve atalet de getiriyor. Bu yüzden derginin artık yayımlanmaması, çıkartanlar için –en azından bazıları için– bir eksiklik, bir kayıp duygusunun yanı sıra, bir ferahlık ve tazelenme duygusu da verecek. Ayrıca güzel şeylerle çok oynanmamalı, kendi güzelliğiyle sona ermeli, diye de düşünülebilir.

Defter’in yayımlandığı bu 15 yıl, Türkiye’de çok önemli değişimlerin ortaya çıktığı bir dönemdi. Bu değişimler, böyle bir derginin varlığını sürdürmesinin önüne hatırı sayılır zorluklar çıkardı. Kendimizi fazla önemsemiş olmayı istemeyiz, ama buradan, derginin içinden bakıldığında ne gördüğümüzü söylemek, mevcut ya da gelecekte olabilecek benzer başka çabalar açısından anlamlı olabilir. Bu yüzden bu bitişin gerekçesini kısaca paylaşmak istiyoruz.

Önce içeriden dışarıya. Defter asıl olarak, dünyaya farklı bilgi ve deneyim alanlarından bakıldığında ne görülebileceğini sınamak için kurulmuştu. Çoğul perspektifler kullanarak bakıldığında belki dünyanın kendini daha fazla ele verebileceği düşünülmüştü. Böylece edebiyatın, sanatların felsefeye, siyasal alana doğru, politik angajmanın ise edebiyata, sanata doğru hareket etmelerine vesile olabilecek bir odak yaratılabilirdi. (Nitekim dünyadaki pek çok teori dergisi, 90’lar boyunca, daha önce izlediği tarzı terkederek bu formülasyona daha yakın bir eğilim içine girdi.) Ama bu söyleneni, bir reklam mottosu gibi formüle edilmiş bir şey olarak, bir söylem olarak değil, kelimesi kelimesine, kastedilmiş bir şey olarak duymak lazım. Bir naiflik mi? Hayır. Çünkü bize heyecan veren buydu. “Dünyayı değiştirmeye inanan” bir kuşağın karşı karşıya kaldığı açmazlar, sorular üzerine düşünmek heyecan vericiydi. Eğer gerçekten istediğiniz buysa önünüzde ciddi engeller var demektir: Topluma entelektüelleri ve düşünceyi sürekli baş düşman olarak gösteren bir devlet; onunla bu düşünce düşmanlığını sık sık paylaşan ya da en iyi durumda düşünceyi “kültür de lazım” diye ancak bir aksesuar olarak ciddiye alan bir medya sermayesi; “altta kalanın canının çıkacağını” gayet iyi bildiği için böyle “ağır” işleri hiç göze almadan hızla, oyalanmadan 12’den vurmaya çalışan bütün bir toplumsal ruh hali… Bırakılan izlenimin, uyandırılan etkinin gitgide şeylerin, olayların ve insan davranışlarının hakikatine ağır bastığı, nihayetinde galebe çaldığı bir kültürel ortamda –düşünce düşmanı bir şiddet ortamında– akıntının tam ters yönünde gitmek demek bir düşünce dergisi çıkarmak. Bunu en baştan bilmiyor muyduk? Biliyorduk ama hiç bu kadar ağır bir biçimde hissetmemiştik. Son yıllarda “çağın ruhu” her yanı ele geçiriyor, en yakınlarımıza kadar gelerek kuşatıyor, giderek herkesi içine alıyor: Yazar, düşünür, sanatçı ya da akademisyen de bunların etkilerinden azade kalamıyor. Kültürel ve siyasal dibe vurmuşluk kimine bezginlik ve yılgınlık, kimine hırs ve körlük olarak geri dönüyor. Bu koşullarda dergi dışarıdan ne yazık ki pek az beslenebildi. Çünkü klişelerle, basmakalıp fikirlerle, izi sürülerek emek harcanmamış, çalışılmamış kanaatlerle, nesnesini yitirmiş ya da hiç bulamamış “akademik” yazılarla, aktarırken kendini ve dünyayı unutan metinler ve saire ile herşey yapılabilir –nitekim yapılıyor da– ama böyle bir dergi çıkartılamaz. Kültürün ve sanatın aktüalitesiyle ilgilenmek insanı kültürlü yapmaz, olduğundan daha da cahil yapar – “Tez” bir tezin varsa tezdir – dahi anlamındaki -de, -da ayrı yazılır – üstelik bir virgülün kırk yıllık hatırı vardır! Böyle bir kültürel ortamın açığını, boşluğunu kapamaya çalışmak gitgide daha yorucu bir hal aldı. Bu koşullarda Defter, detaycılığıyla, bilgi sevgisi ve teoriye yaptığı vurguyla, memleket karşısında sıklıkla “fazla” kalıyordu. Ama asla bir kibir olarak algılanmamalı bu. Çünkü aynı zamanda olup bitenler karşısında sıklıkla “eksik” kaldığımızın da gayet farkındaydık. Sonuç şu ki böyle bir ortamda, hiç niyetlenilmemiş olduğu halde Defter artık bizi sanki bir sığınağa kapatıyor (ya da eskisi gibi bir sığınak bile olamıyor da denebilir; düşünceye yer açabildiğimiz, dünyaya mesafe alabildiğimiz bir mekân olarak iş görmüyor). Evet, hem yorgunluk hem de sonuçta bir başarısızlık bu: Kendi aramızda olsun, dergiyle onu izleyen çevre arasında olsun bunu aşabilecek zenginlikte ilişkiler yaratamadık.

Aslında dışarıdan içeriye bakınca işler o kadar da kötü görünmüyor; farklı kuşaklardan çok sayıda insan, öyle görünüyor ki derginin asıl niyetini benimsedi, hayatın bütün karmaşası içinde okuyarak ve yazarak Defter’e yer açabildi. Defter zaten o yakın dostlar için ve onlar sayesinde yayımlandı diyebiliriz. Yine bütün bu yıllar içinde, bir üslup ve tarz olarak hem başka yazılarda hem başka yayın çabalarında derginin yansımalarını görebildik. Hiç beklemediğimiz yer ve zamanlarda verdiği yankıyla sık sık şaşırttı da bizi Defter. Zaten bu ödülleri olmasa, buraya kadar getirebilmemiz imkânsız olurdu. Şunu da belirtmeliyiz: Yayımlanmış 45 sayıya istatistiki olarak bakıldığında alışılmışın çok üstünde, çok sayıda farklı imzanın yer aldığı da görülüyor. Ama kabul etmek lazım ki, aynı zamanda hep “sıkıcı bir dergi”ydi Defter, ya da “ağır”, “okunamaz”, “anlaşılamaz”, ve saire. Sayı başına “bir, bilemedin iki yazı” okunuyor, diğerleri daha sonraya bırakılıyordu. “Kötü şiirler basıyordu” ya da “çok iyi şiirler basıyordu” – “Neden şiir basıyordu?” – “Neden daha fazla şiir basmıyordu?” – Muhtemelen Defter’de “makale yayımlamak akademik jürilerde puan getirmiyordu” – “Yoksa getiriyor muydu?” – “Türkçe yazmak ekstra bir yük oluyordu” ve saire.

Birçok örnekte, hiç “oralarda” olmadığımız için, bu konuşmayı yürütemedik. Bu yüzden Defter ömrünün önemli bir kısmını iletişim-özürlü bir şekilde sürdürdü. İşte mesele bu. Bu coğrafya için “ecnebi” görülen bir şeyin, “eleştirel düşünme”nin, “teori”nin mümkün olduğunu kanıtlamak istedik, bir tür Solcu inadıyla… Kısmen bir şeyler oldu, kısmen de olmadı; göle maya tutmadı. Şimdi buradan bakıldığında, öznenin asıl kibrinin başlangıçta kendine böyle bir misyon yüklemesinde, koca bir dağı aşağıya indirebileceği vehmine kapılmasında yattığını söyleyebiliriz –ne yapalım ki hamurumuz buydu.

Derginin kapanacağını bilen birçok kişi, Defter’in kendileri için taşıdığı anlamı ifade ederek ne yapılabileceğini, nasıl yardım edebileceklerini sordu. şükran duyuyoruz. ifade edilen bu niyetin ne kadar yapıcı olduğunu görmüyor da değiliz. Ama dileriz başka bir zamanda, başka bir yerde… Bu derginin özel tarihinden gelen yüklerimizden arınmış bir halde…

“Kültürel, siyasal dibe vurmuşluk” diyerek anlatmaya çalıştığımız şeyin çeşitli veçheleri dile geliyor bu sayıdaki birçok yazıda. Onları betimlemeye, irtibatlandırmaya kalkışmayacağım: Oradalar, kendileri adına konuşuyorlar. Ancak buraya kadar söylediklerimizle daha yakından ilgili olduğu ve pozitif bir önerme taşıdığı için birini özellikle vurgulamak istiyorum. Burada sonuçta bir iletişim probleminden söz ettiğimize göre, şu “diyalog” denen, kötüye kullanılmaktan içi boşalmış kelimeye hakikatini iade etmek için Sabir Yücesoy’un “Sokratik Konuşma” başlıklı yazısı üzerine düşünebiliriz. Bu yazı, 20. yüzyıl başında Almanya’da bir grup insanın belli bir konuyu tartışmak ve geliştirmek için başlattıkları ve bugün de sürdürülen –ve Yücesoy’un kendisinin de zaman zaman katıldığı– bir toplantı tarzını anlatıyor. Bir insan grubunun, eğer isterse, birbirleriyle konuşarak doğruluk arayışını sürdürebileceğine, doğruyu yakalayabileceğine inanıyor bu yazı. Yani “doğru”, birbirimizle ilişki içinde kurduğumuz, mutabık kaldığımız, inşa ettiğimiz bir şey; ama bir süre sonra yine eğildiğimiz, sorgu ve yargı konusu ettiğimiz bir şey. Ne var ki bu yapa yapa, yani ancak kendi edimselliği içinde, performatif olarak mümkün oluyor: dinlemeyi bilmek, karşındakini duymak, başkası için susabilmek, kendini başkasının yerine koyabilmek, birbirine pas verebilmek, egoyu hiç olmazsa kısacık bir süre için askıya alabilmek – “Sokratik Konuşma”da okuyacağınız gibi, bütün bunlar ancak çalıştırıldıkça güç kazanan bir teknik, bir kültür olarak iş görüyor.

Bir son sayı olarak, dergiyi biraz daha kalın tutup bir süredir beklettiğimiz şiir ve yazılara yer verebilmek istedik. Ancak birikmiş çok ürün olduğu için bir çoğunu da yayımlayamadık.

Semih Sökmen, “Defter’den”, Defter, (45), s. 7-10.

 

Uyar, Sinemalar Üzerine

Tomris Uyar’ın sinema salonları ve dönüşümü üzerine yazdığı bu gayet şahsi, kimi zaman elitist bir dile bile kaydığı söylenebilecek, görüşler günümüzdeki tartışmaları ne güzel önceliyor. Birkaç satırda sinema salonlarının farklı izleyici kitlelerine hitabı, “modern” sinema salonları dediği yeni salonlardan hoşnutsuzlukları, sinemaya gelen seyirci kitlesinin dönüşümünden rahatsızlığı ve son olarak küçük ekranda (Netflix, Youtube, cep telefonları vb.) yarım-yamalak sinema keyfine tamah etmenin kaçınılmazlığı… Bir önceki alıntıda Harold Bloom’un “yeni öğrencilerin Shakespeare okuyamaması” dertlenmesini alıntılamıştım, şimdi de Uyar’ın filme pöf’leyen gençler gözlemi çıkıverdi karşıma. Ben de huysuzlanmaları çok severim, ama dünyaya pek de huysuzca bakmadığımı düşünürüm. Festivallerin zorlu filmlerinde -sanırım, en son !f’de gördüğüm 177 dakikalık A Fábrica de Nada’da- insanların utanarak sıkılarak ya da utanıp sıkılmadan pattadanak, bin gürültü içinde ve şanslarına söverek salondan çıkışları gülmemi getirir. Sadece konuşmalarından rahatsız olursam huysuzlanırım herhalde, o durumda da dönüp “yaa ama lütfen yaa” diyerek özfarkındalıklarını kazanmalarında katalizör olmaya çalışırım, çünkü bu bir kerede öğrenilen bir şeydir diye düşünürüm. Eğer güzel güzel konuşuyorlarsa ses etmem bile, ses tasarımı olarak film deneyimine dahil ederim. Bal filmini, hâlâ arkamdaki teyzenin, çocuk oyuncuya sürekli “kuzuuum”, “gözlerini severim senin, yavruuum” diye kol kanat gerişiyle hatırlarım.

Neyse, pasajın en irkiltici yanı, eskide kalan “Emek”ten, “…bir zamanki Melek (Şimdiki Emek) Sineması’nda seyrederken…” diye bahsedilmesi oldu herhalde. O da parantezlere ilk girdiğinde yeni olmuştu, şimdi de yeni gerçi, gıcır gıcırmış.

Ana soruyu sormadan önce, bu konudaki eski yazılarımı okumamış ya da unutmuş olanlar için biraz bilgi tazeleyeyim:

Çocukluğumda, gerçek bir sinema tutkunu olan de­demin peşinden sinema sinema dolaşırdım. Kurduğu­muz özel dostlukta bu ortak tutkunun payı büyüktü. Bazen ardarda üç film izlediğimiz olurdu pazar günleri. Galiba ikimiz de evden kaçıyorduk. Annem, kolaylıkla söz geçiremediği kızını bir büyüğe emanet etmekten, anneannemse çapkın kocasını küçük bir kız aracılığıyla hizaya getirmekten hoşnuttu. Oysa bizim dünyamız or­taktı; onu savunmak adına evde ne tür yalanlar uydura­bileceğimizi birlikte kararlaştırırdık, üstelik aramızda konuşmadan. Dedem, benim yaşıma uygun olmayan filmlerden hoşlandığımı açığa vurmazdı sözgelimi, ben de arasıra bize eşlik eden güzel kadınlardan ‘dedemin hastası’ diye söz ederdim. Bütün sinema sahipleriyle dost olduğundan bilet almayan, yer göstericilerin dişle­rine bedava baktığından sinemalarda en iyi yerlere ku­rulan bir doktordu ne de olsa.

Sinema seyretmenin başlı başına bir serüven anla­mına geldiği o günlerde salonlar arasında seçmelerimi yapmıştım. Melek Sineması’nı gösterişli filmleri, İpek Sineması’nı entellektüel denebilecek filmleri, Ar Sine­ması’nı melodram ağırlıklı filmleri yüzünden seviyor­dum. Saray ve Elhamra, daha çok mimari özellikleri, koltuklarının rahatlığıyla dikkatimi çekiyordu. Atlas Sineması ‘Kısmet’ filmiyle açıldığında ikimiz de biraz bo­caladık ama birbirimize belli etmedik, sonradan özel gözlüklerle izlediğimiz üçboyutlu filmlerin saçma sa­panlığında sessizce birleştik. Çünkü aramızdaki yaş uçu­rumuna karşın teknik becerilere dayalı filmlerden çok belleklerimizde iz bırakan, gecenin geç bir saatinde, her­kes odasına çekildikten sonra tartışabileceğimiz filmleri seviyorduk: Bir bakıma aynı kuşaktandık. Dostum de­dem, yıllar sonra, sırf ‘Aylaklar’ı seyredebilmek için Şehzadebaşı Sineması’na gitmeyi göze aldığımı duyabil­seydi, hiç şaşırmazdı; Yeni Melek Sineması’nın abone kartlı açılışlarında o süslü püslü müşterilerin beğenileri­ne göre seçilmiş filmleri neden onlarla birlikte izleye­mediğimi de tabii!

Tek üzüntüm, onun Konak Sineması’nda bir film seyredememesi, o kısacık, daha doğrusu kısa-süren Ko­nak Sineması keyfinden yoksun kalması. Gerçi oradaki sinema seyircileri, Sümer Sineması geleneğinden yetiş­miş değildiler; Nişantaşı-Şişli yöresinin tektip sinema severleriydiler, ama en azından bir filmin nasıl seyredileceğini biliyorlardı. Temiz, loş bir mekanda, ışıklar sön­düğünde her seyirciye karanlıkta kendi kişisel yorumu­nu yapma hakkını tanıyan bir sessizlik, suskunluk için­de. Oysa bizim Sümer Sineması, ulusları, cinsiyetleri, dinleri, dilleri birbirini tutmayanları birleştiren gürültü­lü bir ortamdı. Gösterilen filmler de birbirini tutmu­yordu zaten. Ortak nokta, Beyoğlulu olmaktı. Konak, tam o Beyoğlulu kalabalığa açıldığında kapandı.

Artık ana soruya gelebiliriz:

Bir sanat yapıtının özel estetiği, sunuluş biçiminde­ki estetikle bütünleşmiyorsa yeterince iletilebilir mi?

Diyelim ne kadar özenle yazılmış olursa olsun diz­gi yanlışlarıyla dolu, kapağı ve kağıdı kötü bir kitap, çapsız sesler ya da sazlarla yorumlanmış ölümsüz bir beste, bir galeride çiğ ışık altında sergilenen pastel renk­te ve dokuda bir tablo, çevresindeki derme çatma yapı­larla boğulmuş bir mimari yapıt kime seslenebilir ki? Belki uzmanlara. Ama hiçbir yapıtın yalnızca uzmanla­ra seslenmek üzere tasarlandığına inanmıyorum.

Sinema salonlarına dönersek… Beşiktaş’taki ya da karşı kıyıdaki bahçe sinemalarına da giderdik dedemle. Denizin tuzunu, günün sıcağını üstümüzden atmış olur­duk. Eski kopyalar sık sık kopardı; semtin külhanbeyle­ri, sözgelimi ‘Viva Zapata’nın her biri on-on beş dakika süren kopuşlarına dayanamayıp “Hadi be makinist abi! Öldür şu adamı artık!” diye bağırırlardı. Emekli öğret­menler, çocuklarıyla gelmiş ev kadınları kahkahayı ba­sarlardı. Bahçe sinemasının suskunluğa dayalı olmayan, tam tersine yaz gecesinin ay ışığına açık şamatalı, ken­dince bir albenisi vardı. İskemleler kırık dökük de ol­sa…

Sinema sevgimi bilen tanıdıklarımla bu konudaki yazılarımı okumuş olanlar, sinemaya neden gitmediği­mi soruyorlar son yıllarda. Kimi, bu kaçışımı kalabalık­lardan ürkmeme yoruyor. Orası doğru, ama yüzünü görebildiğim, eğilimlerini seçebildiğim bir kalabalık be­ni ürkütseydi, bahçe sinemalarına gider miydim bir za­man? Demek beni ürküten, açık ya da kapalı bir me­kanda, o mekanın kendine özgü havasını umursama­yanlarla birlikte olmak. Açıkhava Tiyatrosu’ndaki bir caz konserine lame giysiler ya da papyon kravatlarla git­mek, bir konser salonuna yırtık blucinle gitmekten farksız bence. Gözünüz çevrenizdekilerin giysilerine, tavırlarına; kulağınız seslerine, konuşmalarına, çıkart­tıkları gürültülere takılınca değil bilmediğiniz, çok iyi tanıdığınız bir yapıtla bile bağlantı kurmakta zorlanı­yorsunuz. Özellikle sinema salonları, her küçümen dâhinin sinema sanatı ve oynatılan film hakkında avaz avaz yorum yaptığı birer açık kürsü niteliğinde artık. “Lütfen sesinizi biraz kısar mısınız?” derseniz kişisel öz­gürlüklerine saldırmış oluyorsunuz.

Peter Greenaway’in beni çok etkileyen ‘Mimarın Göbeği’ adlı filmini bir zamanki Melek (Şimdiki Emek) Sineması’nda seyrederken arka sırada oturan iki genç kızın ‘taciz’lerine nasıl katlandım, aklım almıyor. Hiç ara vermeksizin yüksek sesle çizme fiyatlarından konu­şuyorlardı, patlamış mısır paketlerini habire hışırdatı­yorlardı, yönetmenin ünlü biri olduğunu kulaktan dolma öğrendikleri; ama filmde umduklarını bulamadıkları ortadaydı . ‘Öff!’ler ‘Pöf’ler gırla gidiyordu. Çektikleri işkenceyi öbür seyircilere de yaşatmak yarışındaydılar sanki. Oraya zorla getirilmediklerine göre çıksalardı ya! Ama hayır, o zaman filmin nasıl bittiğini yine kulaktan dolma bilgilere düşkün öbür arkadaşlarına nasıl anlata­caklardı ki? Tam, “Canım boşver, genç insanlar bun­lar…” avuntusuyla oyalanmayı kararlaştırdığımda, “Bu filmden bir şey anlayan varsa, ortaya çıksın valla!” gibi bir soru yükseldi kızların birinden. Sağ avucumun bir şamar patlatmak için nasıl kaşındığını hala unutmuyo­rum. Sinemaya, özellikle ‘şenlik’ kapsamında gösterilen filmlere gitmemeye ilişkin kararım o gün perçinlendi galiba.

İsterseniz, bu sakınganlığımı klostrofobik olmama bağlayabilirsiniz; ama ben daracık bir merdivenle tepe­lere tırmanılan ya da geniş bir merdivenle yeraltına ini­len ‘salonlar’a çok gerekmedikçe adım atmamaktan ya­nayım. Deprem, yangın gibi ciddi olaylar bir yana, seyircilerden biri şakadan (!) elindeki naylon torbayı üfle­yip patlatsa o panikte ezilmeniz işten değil.

Son yıllarda açılan ‘modern’ sinema salonları ne tür bir çağdaşlık arayışı içinde olduğumuzun en büyük gös­tergeleri. Filmlerin gösterim günleri ve saatleri pat diye değişebiliyor, seyirciye sürünün bir parçası diye bakan, sorularını yanıtlamayan kabasaba, asık suratlı bir perso­nel kadrosu da cabası. Havalandırma doğru dürüst çalış­mazsa sıcaktan bunalıyorsunuz, çalışırsa soğuktan do­nuyorsunuz. Gizliden gizliye bir nüfus planlaması mı yürütülüyor, diye soruyorsunuz kendinize. Öyle ya, bu kalabalıktan geriye, en çabuk çelme atma, en hızlı tek­me savurma, önündekini en acımasızca çiğneyip geçme becerisini gösterenler kalacak. Darwin’in kulakları çın­lasın!

Küçük ekrana sığmayan, daha doğru bir deyişle bol gelen filmler vardır, biliyorum. Ama bu tür bir keşme­keşe dalmaktansa, çok katlı sinemalarda alttan ya da üstten gelen öbür seslerle (filmlerin seslerini de katar­sak) boğuşmaktansa evinizde, kendi özel dünyanızdaki ekranı genişletmek çabası size daha hafif geliyorsa ‘şö­len’e yarım yamalak da olsa katılmışsınız demektir.

Tomris Uyar, Yüzleşmeler: Bir Uyumsuzun Notları (1995-1999), 2000, Can Yayınları, s. 23-7.